kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

AİHM
REFAH PARTİSİ VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE DAVASI


İçtihat Metni

Refah Partisi ve Diğerleri / TÜRKİYE DAVASI

Başkan: L. Wildhaber,

Üyeler; C.L. Rozakis, J.-P. Costa, G. Ress, Gaukur Jörundsson, L. Caflisch, R. Türmen, C. Birsan, P. Lorenzen, V. Butkevych, N. Vajic, M. Pellonpaa, M. Tsatsa-Nikolovska, A.B. Baka, R. Maruste, A. Kovler, A. Mularoni, P.J. Mahoney

(41340/98, 41342/98, 41343/98 ve 41344/98)

Strazburg 13 Şubat 2003

USULİ İŞLEMLER

1. Davanın nedeni, bir Türk siyasi partisi olan Refah Partisi ("Refah") ve üç Türk vatandaşı, Sn. Necmettin Erbakan, Sn. Şevket Kazan ve Sn. Ahmet Tekdal ("başvuranlar") tarafından 22 Mayıs 1998 tarihinde, İnsan Haklarını ve Temel Hürriyetleri Korumaya Dair Sözleşme'nin ("Sözleşme") eski 25. maddesi uyarınca, Türkiye aleyhine Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na ("Komisyon") yaptığı başvurudur (Başvuru no: 41340/98, 41342/98, 41343/98 ve 41344/98).

2. Başvuranlar, Refah'ın Anayasa Mahkemesince kapatılmasıyla ve partinin liderleri olan diğer başvuranların bazı siyasi haklardan mahrum bırakılmasıyla Sözleşmenin 9,10,11,14,17,18. maddeleriyle Sözleşmeye ek 1 No'lu Protokolün 1 ve 3. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedir.

3. Başvurular, 1 Kasım 1998 tarihinde, Sözleşmenin 11 No'lu Protokolü yürürlüğe girdiğinde, anılan Protokolün 5. maddesinin 2. fıkrası uyarınca Mahkemeye gönderilmiştir.

4. Başvurular, Mahkemenin Üçüncü Kısmına verilmiş, (İçtüzük, 52. madde, 1.fıkra), İçtüzüğün 43 § 1 maddesi uyarınca birleştirilmiş ve 3 Ekim 2000 tarihinde Üçüncü Kısmın bir Dairesi ("Daire") tarafından kısmen kabuledilebilir bulunmuştur. Daire, yargıçlar, Başkan Sn. J. P. Costa, sn. W. Fuhrmann, Sn. L. Loucaides, Sn. R. Türmen, Sn.Nicolas Bratza, Sn. H.S. Greve, Sn. K. Traja ve Kısım Sekreteri Sn. S. Dolle'un katılımıyla teşekkül etmiştir.

5. 31 Temmuz 2001 tarihinde Daire üçe karşı dört oyla Sözleşmenin 11. maddesinin ihlal edilmediğine ve oybirliğiyle şikayetlerin, Sözleşmenin 9,10,14,17,18 ve 1 No'lu Protokolün 1 ve 3. maddeleri kapsamında ayrıca incelenmesine gerek olmadığına karar vermiştir. Yargıç Fuhrmann, Loucaides ve Sir Nicolas Bratza'nın ortak muhalefet şerhi karara eklenmiştir.

6. 30 Ekim 2001 tarihinde, başvuranlar, Sözleşmenin 43. ve İçtüzüğün 73. maddeleri uyarınca davanın Büyük Daireye sevk edilmesini talep etmiştir.

12 Aralık 2001 tarihinde Büyük Daire heyeti davanın Büyük Daireye sevk edilmesine karar vermiştir.

7. Büyük Daire, Sözleşmenin 27 §§ 2 ve 3. maddeleri ve Mahkeme İçtüzüğünün 24. maddesi uyarınca teşekkül etmiştir

8. Başvuranlar ve Hükümet görüşlerini sunmuştur.

9. 19 Haziran 2002 tarihinde İnsan Hakları Binasında bir duruşma yapılmıştır (İçtüzük 59 §3).
Bu duruşmada

(a) Hükümet adına

Sn. S. Alpaslan, Ajan

Sn. D. Akçay, Ortak Ajan

Sn. M. Özmen, Ortak Ajan

Sn. Y. Belet, avukat

Sn. A. Günyaktı,

Sn. G. Acar,

Sn. V. Sirmen, Danışmanlar;

(b) Başvuranlar adına

Sn. L. Hincker,,

Sn. M. Lemaitre,

Sn. G. Nuss, Avukatlar

Sn. V. Billamboz,

Sn. M. Kamalak,

Sn. S. Malkoç, Danışmanlar .

Başvuranlardan Şevket Kazan hazır bulunmuştur.

Mahkeme, Sn. Kazan, Sn. Hincker ve Sn. Alpaslan'ı dinlemiştir.

OLAYLAR

1. DAVANIN ŞARTLARI

A. Başvuranlar

10. İlk başvuran, Refah Partisi ("Refah") 19 Temmuz 1983 tarihinde kurulan bir siyasi partidir. Parti, genel başkanı Necmettin Erbakan tarafından temsil edilmektedir. İkinci başvuran olan Sn. Erbakan, 1926 doğumlu olup Ankara'da ikamet etmektedir. Mühendislik tahsili olan başvuran siyasetçidir. Sözkonusu dönemde, Parlamento üyesi ve Refah'ın genel başkanıdır.

Üçüncü başvuran, Sn. Şevket Kazan, 1933 doğumlu olup Ankara'da yaşamaktadır. Siyasetçi ve avukattır. Söz konusu dönemde parlamento üyesi ve Refah'ın genel başkan yardımcısıdır.

Dördüncü başvuran, Ahmet Tekdal, 1931 doğumlu olup Ankara'da ikamet etmektedir. Siyasetçi ve avukattır. Sözkonusu dönemde, parlamento üyesi ve Refah'ın genel başkan yardımcısıdır.

11. Refah, çok sayıda genel ve yerel seçimlere katılmıştır. Mart 1989'da yapılan yerel seçimlere katılmıştır. Refah, oyların %10'unu almış ve aralarında beş büyük şehrin bulunduğu bazı belediye başkanlıklarını kazanmıştır. 1991 genel seçimlerinde, oyların %16.88'ini almıştır. Seçilen milletvekillerinden 62'si 1991-1995 döneminde çeşitli meclis komisyonlarında ve 23 Temmuz 1995 tarihinde yasalaşan Anayasanın 69. maddesinde değişiklik öneren Anayasa Komisyonu dahil, çeşitli komisyonların çalışmalarına katılmıştır. Mecliste Anayasanın yeni 69. maddesinin altıncı fıkrası (bkz. 45. paragraf) üzerinde yapılan görüşmelerde, Anayasa Komisyonu başkanı hazırlanan taslağı açıklamıştır. Taslağa göre, Anayasa Mahkemesi, parti üyelerinin bireysel eylemlerinin anayasaya aykırı olduğunu tespitle yetinmeyecek, artık ilgili partinin bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğini tespit etmekle yükümlü olacaktır. Anavatan Partisi'ni (ANAP) temsilen bir milletvekili 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun Anayasanın 69. maddesinin yeni fıkrası uyarınca değiştirilmesi gerektiğini ifade etmiştir.

Sonuçta, Refah 24 Aralık 1995 genel seçimlerinde yaklaşık %22 ve 3 Kasım 1996 yerel seçimlerinde de %35 civarında oy elde etmiştir.
1995 genel seçimleriyle Refah, 158 milletvekili ile, 450 sandalyeli TBMM'nin en büyük partisi haline gelmiştir. 28 Haziran 1996 tarihinde, Refah, Sn. Tansu Çiller'in genel başkanlığını yaptığı bir merkez sağ partisi olan Doğru Yol Partisi ile koalisyon kurarak iktidara gelmiştir. 1997 Ocak ayında düzenlenen bir anket, o tarihte bir genel seçim olması halinde Refah'ın %38 oy alacağını göstermiştir. Aynı anket, yaklaşık dört yıl sonra yapılacak seçimde Refah'ın %67 civarında oy elde edebileceği tahminini yürütmüştür.

B. Anayasa Mahkemesindeki Yargılama

1. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının İddiaları

12. 21 Mayıs 1997 tarihinde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Anayasa Mahkemesine başvurmuş ve laiklik ilkesine aykırı fiillerin odağı olduğu gerekçesiyle Refah'ın kapatılmasını talep etmiştir. Başvurusunu desteklemek üzere Refah'ın bazı önde gelenlerinin ve bazı üyelerinin aşağıda belirtilen eylemlerine atıfta bulunmuştur.

- Anayasa Mahkemesi, kamusal yerlerde başörtüsü kullanımını Anayasada yer alan laiklik ilkesine aykırı olduğuna karar vermesine karşın, Refah genel başkanı veya diğer önde gelenleri kamuoyu önünde konuşma yaptıklarında, devlet okullarında ve kamu idari makamları tarafından kullanılan binalarda, İslami başörtüsü takılmasını her zaman savunmuştur.

- Anayasal reform konusunda yaptığı bir konuşmada, Refah genel başkanı Necmettin Erbakan Türkiye'de laikliğin kaldırılmasına yönelik önerilerde bulunmuştur. Erbakan, herkesin Türk hukuku yerine kendi dini inanışına tabi olmasını savunmuştur.

- 13 Nisan 1994 tarihinde, Necmettin Erbakan, TBMM grup toplantısında Refah milletvekillerine hitaben konuşmasında, partinin hedeflediği toplumsal değişimin "barışçıl mı şiddetle mi" veya "kanlı mı kansız mı" olacağını sormuştur.

- 1991 Ocak ayında, Sivas'ta düzenlenen bir seminerde Necmettin Erbakan, Müslümanlara Refah'a katılmaları yönünde çağrı yapmış, çünkü sadece kendi partilerinin cihat yoluyla Kuran'ın egemenliğini kuracağını ve bu yüzden zekat, fitre ve sadakalarını üçüncü kişilere vermek yerine Refah'a bağışlamalarını istemiştir.

- Ramazan ayında, Necmettin Erbakan İslamcı akımların liderlerini Başbakanlık konutunda ağırlamış ve onlara desteğini göstermiştir.

- Aralarında üst düzey yöneticilerin de bulunduğu Refah'ın bazı üyeleri, yaptıkları konuşmalarda, laik düzeninin yerine teokratik düzenin gelmesini ve bu politikaya muhalif kimselerin, gerekirse güç kullanılarak, etkisiz hale getirilmesini savunmuşlardır. Sözkonusu kimseler hakkında disiplin işlemlerini başlatmayarak ve hatta bazı durumlarda bu konuşmaların yayılmasını kolaylaştırarak, Refah, ifade edilen bu görüşleri zımni olarak desteklemiştir.

- 8 Mayıs 1997 tarihinde Refah milletvekili Halil İbrahim Çelik, meclis koridorlarında, gazetecilere hitaben, İmam-Hatip okullarının kapatılmasına çalışılırsa, kan akacağını, durumun Cezayir'den daha kötü olacağını, ülkede demokrasinin kurulması için kişisel olarak kan akmasını istediğini, kendisine saldıranlara o zaman saldırabileceğini ve şeriat düzeninin kurulması için sonuna kadar çarpışacağını ifade etmiştir.

- Adalet Bakanı Şevket Kazan (Refah milletvekili ve partinin genel başkan yardımcısı), uluslararası İslamcı terörist grupları haklı göstermeye çalışmakla suçlanan ve tutukluluk halinin devamına karar verilen Sincan belediye başkanını hapishanede ziyaret etmiş ve desteğini beyan etmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, Refah'ın yukarıda bahsedilen eylem ve ifadelerden sorumlu kişiler hakkında disiplin işlemi başlatmadığını gözlemlemiştir.

13. 7 Temmuz 1997 tarihinde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı Anayasa Mahkemesine Refah aleyhinde yeni deliller sunmuştur.

2. Başvuranın Savunması

14. 4 Ağustos 1997 tarihinde, Refah temsilcileri savunmalarını sunmuştur. Savunmalarında, Sözleşme dahil, çeşitli uluslararası insan-hakları-koruma araçlarına dayanmışlar ve bunların Türk yazılı hukukunun bir parçasını oluşturduğuna işaret etmişlerdir. Ayrıca, Türkiye Birleşik Komünist Partisi ve Sosyalist Parti davalarında Sözleşmenin 11. maddesinin ihlal edildiğine ilişkin Komisyon içtihadına ve Sözleşmenin 10. maddesinin ikinci fıkrası ve 11. maddesiyle teminat altına alınan ifade özgürlüğü üzerindeki sınırlamalarla ilgili Mahkeme ve Komisyon içtihadına atıfta bulunmuşlardır. Temsilciler, Refah'ın sosyal baskı neticesinde ve demokratik toplumdaki bir gereklilikten dolayı kapatılmadığını ileri sürmüşlerdir. Refah temsilcilerine göre parti, Amerikan Anayasa Mahkemesi tarafından ortaya konan "açık ve mevcut tehlike" ilkesine uygun olarak kapatılmamıştır.

15. Refah temsilcileri, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının, partinin Cumhuriyetin laik karakterini zayıflatan eylemlerin odağı haline geldiğine ilişkin iddiasını reddetmişlerdir. Temsilciler, Refah'ın, "anayasa karşıtı eylemlerin odağı" kriterini getiren Siyasi Partiler Kanunu kapsamına girmediğini ve yargı makamlarının dört milyon üyesi bulunan Refah'ı ikaz etmediklerinden dolayı Ceza Kanunu hükümlerine aykırı fiiller işleyen üyelerini partiden ihraç etme fırsatı bulamadıklarını iddia etmişlerdir.

16. Refah temsilcileri, laiklik kavramı üzerindeki görüşlerini de açıklamışlar, laikliğin tüm inançlara saygı duymayı gerektirdiğini ve Refah'ın da siyasi faaliyetlerinde bu saygıyı gösterdiğini ifade etmişlerdir.

17. Başvuranların temsilcileri, yargı makamlarının, Necmettin Erbakan'ı siyasi amaçlar için güç kullanımını desteklemesi ve laiklik ilkesini ihlal etmesi iddiasıyla suçlarken, sadece konuşmalarından alıntılar yaptıklarını, ifadelerini çarpıttıklarını ve konuşmanın çerçevesini aştıklarını iddia etmişlerdir. Ayrıca bu konuşmaları yaptığı sırada Necmettin Erbakan'ın milletvekili dokunulmazlığı vardır. Temsilciler, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının Diyanet İşleri Başkanlığının idarecilerine ve ilahiyat fakültesinin eski mensuplarına verilen akşam yemeğini İslami köktendinci akımların liderlerine verilen bir resepsiyon gibi sunduğunu fakat bu olayın 1925 yılından bu yana yasal olduğunu ileri sürmüşlerdir.

18. Diğer Refah liderlerinin ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının eleştirdiği üyelerin beyanlarına ilişkin olarak, Refah temsilcileri bu beyanların suç teşkil etmediğini gözlemlemiştir.

Refah temsilcileri, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının değindiği konuşmaları yapan milletvekillerinin hiçbirinin Refah'ı temsille yetkili olmadığını ve partide görev almadıklarını ileri sürerek yargı makamlarının, Refah'a, ilgili kişilerin üyeliklerinin devam edip etmemesine karar vermesi için fırsat tanımadığını ve Siyasi Partiler Kanunu uyarınca harekete geçmediklerini iddia etmiştir; Refah yönetimi, dava dosyasında eleştirilen ifadelerden ilk olarak Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının iddianamesini okuduklarında haberdar olmuştur. Siyasi Partiler Kanununda belirtilen yasadışı eylemlerin "odağı" haline gelinmemesi için saldırılara maruz kalan üç milletvekili partiden ihraç edilmiştir.

3. Tarafların nihai görüşleri

19. 5 Ağustos 1997 tarihinde Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı davanın esası üzerindeki görüşlerini Anayasa Mahkemesine sunmuştur. Başsavcı, Sözleşmeye ve Türk mahkemelerinin Anayasa Hukuku üzerindeki içtihatlarına göre, Devletlerin, demokrasiyi ve hukukun üstünlüğünü yıkmayı amaç edinen partilerin varlığına hoşgörü gösterme yükümlülüğü olmadığını ileri sürmüştür. Başsavcı, kendisini cihada katılan silahlı bir ordu olarak tanımlamasıyla ve Cumhuriyet hukuku yerine şeriatı getirme niyetini açıkça ortaya koymasıyla, Refah'ın amaçlarının demokratik toplum koşullarıyla uyumsuz olduğunun ortaya çıktığını iddia etmiştir. Refah'ın çok hukuklu bir sistem (her grubun kendi dini inançları doğrultusunda yönetilmesi) kurma amacı, Cumhuriyet yerine teokratik bir rejim kurma sürecinin ilk aşamasıdır.

20. Esas hakkındaki görüşlerinde Refah temsilcileri, yine, partilerinin kapatılmasının Sözleşmenin 11. maddesinin ikinci fıkrasında öngörülen sınırlamalara dayandırılamayacağını savunmuşlardır. Refah'ın totaliter rejimler kurma amacındaki partilerle ortak hiçbir özelliği olmadığını belirterek, Sözleşmenin 17. maddesinin davalarına uygulanamayacağını ifade etmişlerdir. Ayrıca, partilerinin önerdiği çok hukuklu sistemin sözleşme akdetme ve hangi mahkemenin yetkili olacağını, seçme özgürlüğünü geliştirmeye yönelik olduğunu ileri sürmüşlerdir.

21. 11 Kasım 1997 tarihinde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı görüşlerini sözlü olarak sunmuştur. 18 ve 20 Kasım 1997 tarihinde, Necmettin Erbakan, Refah adına görüşlerini sözlü olarak sunmuştur.

4. Anayasa Mahkemesinin Kararları

22. Anayasa Mahkemesi, davanın esasıyla ilgili mahkeme olarak re'sen başlattığı ön sorunlara ilişkin yargılamanın akabinde verdiği 9 Ocak 1998 tarihli kararında, Anayasanın 69 § 6 maddesini dikkate alarak, Siyasi Partileri Kanununun 103. maddesinin ikinci paragrafının anayasaya aykırı olduğuna ve iptaline karar vermiştir. Aynı yasanın 101 (d) maddesiyle birlikte ele alınan Anayasanın 69 § 6 maddesine göre, bir siyasi partinin, Cumhuriyetin temel ilkelerine aykırı eylemlerin "odağı" sayılabilmesi için üyelerinin cezai suçlardan mahkum olması gerekmekteydi. Anayasa Mahkemesine göre, bu yasal sınırlama, Cumhuriyetin temel ilkelerini ihlal eden davaları kapsamamaktadır. Mahkeme, TCK 163. maddesinin kaldırılmasından sonra, laiklik ilkesine aykırı eylemler için ceza öngörülmediğine işaret etmiştir.

23. 16 Ocak 1998 tarihinde, Anayasa Mahkemesi, "laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı" olduğu gerekçesiyle Refah'ın kapatılmasına karar vermiş, kararını, siyasi partileri düzenleyen 2820 Sayılı Yasanın 101 (b) ve 103 (1) maddelerine dayandırmıştır. Ayrıca, 2820 Sayılı Kanunun 107. maddesi uyarınca, kapatılmanın bir sonucu olarak, Refah'ın mallarının Hazineye devredilmesini karara bağlamıştır.

24. Anayasa Mahkemesi, kararında, Refah'ın ön itirazlarını reddetmiştir. Bu bağlamda, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının 21 Mayıs 1997 tarihli iddianamesinde yer verdiği milletvekillerinin beyanlarının, dokunulmazlık kapsamında olduğu iddiasına ilişkin olarak Anayasa Mahkemesi, bir siyasi partinin kapatılmasının ve üyelerinin siyasi haklarının yasaklanmasının dokunulmazlıkla ve anayasa hukuku ile ilgili olmadığını; söz konusu milletvekilinin cezai sorumluluğuyla ilgili olduğunu belirtmiştir.

25. Esasa ilişkin olarak Anayasa Mahkemesi, siyasi partilerin demokrasinin öncüleri olmalarıyla birlikte faaliyetlerinin bazı sınırlamalardan muaf tutulamayacağına karar vermiştir. Özellikle, hukukun üstünlüğü ilkesiyle uyumsuz olan faaliyetler hoş görülemez. Anayasa Mahkemesi, siyasi gücün bazı organlarına laiklik ilkesine saygı gösterme yükümlülüğü getiren Anayasa hükümlerine atıfta bulunmuştur. Mahkeme, aynı zamanda, siyasi partilerin laiklik ilkesini politik ve sosyal yaşamın birçok alanına uygulamalarını gerektiren iç hukuktaki bazı hükümlere değinmiştir. Anayasa Mahkemesi, laikliğin demokrasinin ayrılmaz bir parçası olduğunu kaydetmiştir. Türkiye'de, laiklik ilkesi, tarihi deneyimler ve İslam'ın bazı özellikleri nedeniyle Anayasa tarafından korunmaktadır. Şeriat kuralları demokratik rejimle uyumsuzdur. Laiklik ilkesi, Devleti, belirli bir dine veya inanca yönelik tercih yapmaktan alıkoyar ve vatandaşların vicdan özgürlüğüyle kanun önünde eşitliğini sağlar.

26. Anayasa Mahkemesi, aşağıda belirtilen delillerin Refah'ın, laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı haline geldiğini kanıtladığına karar vermiştir (bkz. para. 27 - 39):

27. Refah'ın genel başkanı Necmettin Erbakan, konuşmasında, türbanın kamu ve eğitim kurumlarında giyilmesini cesaretlendirmiştir. Erbakan, 10 Ekim 1993 tarihinde, partinin Dördüncü Olağan Kongresinde:

"... iktidarda olduğumuz dört yıl boyunca, Zulüm Kanununun meşhur 163. maddesi ülkede hiçbir çocuğa uygulanmamıştır. Bizim zamanımızda, türban giyilmesine karşı düşmanlık yoktu..."

14 Aralık 1995 tarihinde, genel seçimlerden önce:

"... Refah iktidara gelince üniversite rektörleri türbana selam duracaklar..." demiştir.

Bununla birlikte bir kimsenin dinini açıkça belli edecek tarzda davranması, bu şekilde davranmayan kimseler üzerinde bir baskı oluşturmakta ve dine ve inanca dayalı ayırım güdülmesine yol açmaktadır. Bu çıkarım, üniversitede türban giyilmesi hakkında verilen Anayasa Mahkemesi, Danıştay kararları ve Avrupa İnsan Hakları Komisyonu içtihadıyla desteklenmektedir.

28. Necmettin Erbakan tarafından önerilen çok hukuklu sistemin, Refah'ın iddia ettiği gibi, sözleşme akdetme özgürlüğüyle ilgisi bulunmamaktadır. Bu öneri, din ve inanç temelinde vatandaşlar arasında ayırım yapmaya dönük bir girişimdir ve teokratik bir rejimin kurulmasına yöneliktir. 23 Mart 1993 tarihinde, Erbakan TBMM'de aşağıdaki konuşmayı yapmıştır:

"... inançlarınıza uygun şekilde yaşayacaksınız. Biz despotizmin kaldırılmasını istiyoruz. Çok hukuklu sistem olmalıdır. Vatandaş, genel ilkeler çerçevesinde, kendisi için en uygun hukuk sistemini seçebilmelidir. Tarih boyunca bu hep böyle olmuştur. Tarihimizde, çeşitli dini hareketler olmuştur. Herkes kendi örgütünün hukuk kurallarına uygun yaşamıştır ve böylece barış ve huzur içinde yaşamışlar. O zaman neden ben başkalarının kurallarına uymak zorunda bırakılıyorum? .... Kendi hukuk sistemini seçme özgürlüğü, din özgürlüğünün ayrılmaz bir parçasıdır."
Buna ek olarak Necmettin Erbakan 10 Ekim 1993 tarihinde Refah konferansında aşağıdaki konuşmayı yapmıştır:

"... tüm insan haklarını teminat altına alacağız. Herkese kendisine uygun olan hukuk sistemini seçme hakkı vereceğiz. Yönetimi merkezilikten kurtaracağız. Kurduğunuz devlet, baskıcı bir devlettir, halka hizmet eden bir devlet değildir. Siz vatandaşa kendi hukuk sistemini seçme özgürlüğünü vermiyorsunuz. İktidara geldiğimizde, bir Müslüman, isterse, müftü huzurunda ve bir Hıristiyan da, isterse, kilisede evlenebilecektir."

29. Necmettin Erbakan'ın konuşmalarında savunduğu çok hukuklu sistem, İslam'ın ilk yıllarında "Medine Anlaşması" ile uygulamaya girmiştir. Buna göre, Museviliğe veya çoktanrılı dinlere inanan toplulukların İslam hukukuna göre değil kendi hukuk sistemlerine göre yaşama hakları vardı. Medine Anlaşması temelinde, bazı İslamcı düşünürler ve siyasiler, her dini cemaatin kendi hukuk sistemini seçebileceği, dolayısıyla sosyal barış içinde birlikte yaşayabileceği bir model önerdiler. 1970 yılında Milli Nizam Partisi'nin (2 Mayıs 1971 tarihli kararname ile kapatılmıştır) kurulmasından bu yana Necmettin Erbakan, tek hukuk sistemi yerine çok hukuklu sistemin uygulanmasını savunagelmiştir.

30. Anayasa Mahkemesi, Refah'ın önerdiği gibi çok hukuklu bir sistemde, toplumun farklı dini hareketlere bölüneceğini; her bireyin ait olduğu akımı seçme zorunluluğu olacağını, dolayısıyla grubunun dini tarafından öngörülen haklara ve yükümlülüklere sahip olacağını ifade etmiştir. Anayasa Mahkemesine göre, kaynağı siyasi bir rejim olan İslam'ın tarihine dayanan bu tür bir sistem, yasama ve yürütme bütünlüğü olan bir ulusa duyulan bağlılığa zarar verecektir. Her dini akım kendi mahkemesini kuracağından, mahkemeler kendilerine gelen kimselerin dinine uygun hukuku uygulamakla yükümlü olacağından ve buna bağlı olarak söz konusu kimse dinini açıklamak zorunda kalacağından dolayı doğal olarak yargı bütünlüğü bozulacaktır. Her dini akım, mensuplarına hangi hukuk kurallarının uygulanacağını belirlemekle yetkili olacağından, bu sistem yasama ve yargı bütünlüğünü, laikliğin önkoşullarını ve ulus bilincini zayıflatacaktır.

31. Necmettin Erbakan, 13 Nisan 1994 tarihinde, Mecliste Refah grubunda yaptığı konuşmada, gerekirse güç kullanarak, teokratik bir rejim kurulması gerektiğini savunmuştur:

"İkinci önemli nokta şudur: Refah iktidara gelecektir ve adil düzen kurulacaktır. Burada kendimize sormamız gereken şudur: bu değişim şiddetli mi olacak barışçı mı olacak; kanlı mı olacak kansız mı olacak. Bu ifadeleri kullanmak zorunda kalmamayı tercih ederdim ama tüm bunlarla karşı karşıya iken, terörizmle yüz yüzeyken ve herkes durumu açıkça görebiliyorken kendimi bunları söylemek zorunda hissettim. Türkiye bir karar almalıdır. Refah Partisi adil düzeni kuracaktır, bu kesin. (Ama) bu geçiş şiddetli mi olacak barışçı mı; kanlı mı olacak kansız mı? Altmış milyon (vatandaş) bu konuda karar vermelidir."

32. Necmettin Erbakan'ın Başbakanlık konutunda dine bağlılıklarını gösteren cüppeler giyen cemaat liderlerine yemek vermesi, Refah liderinin bu dini gruplara kamuoyu açısından verdiği desteği kanıtlamaktadır.

33. 1994 Nisan ayında, Rize milletvekili Şevki Yılmaz, yaptığı konuşmada açıkça cihat çağrısı yapmış ve aşağıdaki ifadeleri kullanarak İslam hukukunun uygulanmasını istemiştir:

"Biz muhakkak Kuran'ın emirlerine sırt dönenlerden ve Allah'ın elçisinin emirlerinin ülkede uygulanmasını engelleyenlerden hesap soracağız."
1994 Nisan ayında, halka hitaben yaptığı bir konuşmasında da:

"İleride bu yaşamınızda seçtiğiniz liderlerle çağrılacaksınız... Kuran'ın bu ülkede ne ölçüde uygulandığını hiç düşündünüz mü? Ben hesaplamasını yaptım. Bu memlekette Kuran'daki emirlerin yalnızca %39'u uygulanmaktadır. Altı bin beş yüz ayet unutuluyor... Kuran okulu açıyorsunuz, öğrenci yurdu açıyorsunuz, öğretiyorsunuz, vaaz veriyorsunuz... Bunların hiçbiri cihada dahil değildir, amel-i salihtendir. Cihat, adaletin gelmesi için, Allah kelamının ve adaletin yayılması ve hakim olması için gücü ele geçirmeye çalışmaktır. Allah, bu görevi soyut bir kavram olarak kabul etmemektedir; bu mücahitler için bir koşuldur. Bu ne demektir? Cihat bir ordu tarafından başlatılmalıdır! Komutan belirlenmiştir... Namazdan önce yapılması gereken iktidarın İslamlaştırılmasıdır. Allah, camilerden önce iktidara giden yolun Müslüman olması gerektiğini buyurmuştur... Sizi cennete götürecek olan ibadethanelere kemerli tavanlar yaptırmış olmanız değildir. Allah bu ülkede kemerli tavanlar yapıp yapmadığınızı sormayacak. Allah, yeterli düzeye gelip gelmediğinizi soracak... bugün Müslümanlar, yüz liraları varsa, otuz lirasını çocuklarını, kızlarını, oğullarının eğitimi için açılan Kuran okullarına, altmış lirasını da iktidara giden yolu açacak siyasi kuruluşlara vermelidirler. Allah, tüm peygamberlerinden iktidar için savaşmalarını istemiştir. İktidar için mücadele etmeyen bir dini hareketin bir üyesini bile seçemezsiniz. Size söylüyorum, kafamdaki saçlarım adedince başım olsaydı, bu başların hepsinin Kuran yolunda koparılması gerekseydi bile davamdan dönmezdim... Allah soracak: "Niye küfür rejiminde İslami bir devletin kurulması için çalışmadın?" Erbakan ve arkadaşları bu ülkeye İslamiyeti bir siyasi parti şeklinde getirmeye çalışıyorlar. Savcı bunu gayet iyi anladı. Eğer biz de savcının anladığını anlayabilseydik sorun çözülürdü. Yahudi Abraham bile bu memlekette İslamın sembolünün Refah olduğunu anladı. Siyasi gücü ele geçirmeden Müslümanları silaha sarılmaya teşvik eden aptaldır veya karşı taraf için çalışan bir haindir. Çünkü peygamberlerin hiçbirisi Devlet gücünü ele geçirmeden savaş açmamıştır... Müslümanlar zekidir. Düşmanını nasıl yeneceğini açığa çıkarmazlar. Kurmay sınıfı emirleri verir, erler itaat ederler. Kurmay başkanı planını ifşa ederse yeni bir plan yapma görevi Müslüman komutanlarındır. Görevimiz konuşmamak ve tıpkı ordudaki askerler gibi savaş planını uygulamaktır..."

Şevki Yılmaz aleyhinde cezai kovuşturma yapılmıştır. Laikliğe karşı antipatisi bilindiği halde, Refah, yerel seçimlerde kendisini aday olarak göstermiştir. Rize Belediye başkanı seçildikten sonra genel seçimlerde Refah milletvekili olarak TBMM'ye girmiştir.

34. 14 Mart 1993 tarihinde, halka hitaben yaptığı konuşmada ve 1992 yılında çekilen ve 24 Kasım 1996 tarihinde tekrar gösterilen bir televizyon röportajında, Refah Ankara milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan, inananlarla inanmayanlar arasında ayrımcılığı tahrik etmiş ve şeriat yanlılarının iktidara gelmeleri halinde inanmayanları yok edeceğini söylemiştir:

"Memleketimiz bize aittir, ama rejim değil sevgili kardeşlerim. Rejim ve Kemalizm diğerlerine aittir... Türkiye ortadan kaldırılacaktır, muhteremler. İnsanlar soruyor: Türkiye Cezayir olur mu? Tıpkı Cezayir'de Müslümanların oyların %81'ini aldığı gibi biz de burada %81'e ulaşacağız, yüzde yirmide kalmayacağız. Enerjinizi boşuna bize karşı harcamayın -burada size söylüyorum... siz emperyalist Batıya, sömürgeci Batıya, vahşi Batıya, dünyanın geri kalanıyla bütünleşmek için şerefin ve alçak gönüllüğün düşmanları olanlara, kendilerini köpeklerin, eniklerin seviyesine indirenlere, Batıyı taklit etmek için Müslüman kadınların bacaklarının arasına köpek koyanlara - "Bize karşı enerjinizi boşa harcamayın, Kırıkkale halkının ellerinde öleceksiniz" derken sizi kastediyorum."

"...ordu diyor ki: 'PKK taraftarıysanız kabul ama şeriatçıysanız asla.' Meseleyi böyle çözemezsiniz, çözülmesini istiyorsanız, çözüm şeriattır."
Refah, Ceylan'ın milletvekili olmasını sağlamış ve yerel kolları konuşmalarının ve mülakatlarının bant kayıtlarını göstermiştir.

35. Refah'ın genel başkan yardımcısı, Ahmet Tekdal, 1993 yılında, Suudi Arabistan'da hac ziyaretindeyken yaptığı konuşmada şeriata dayalı bir düzen kurmaktan bahsetmiş ve bu konuşma bir Türk televizyonu tarafından gösterilmiştir:

"Parlamenter rejime sahip olan ülkelerde, halk yeterince şuurlu değilse, hak nizamını getirmek için çalışmıyorlarsa, iki afet onları bekliyor demektir. İlk felaket, hainlerdir. Hainler onlara zulüm eder ve sonunda yok olurlar. İkinci olarak, hak nizamını getirmek için çalışmadıklarından Allah'a hesap veremezler. Keza yine yok olurlar. Muhterem kardeşlerim, bizim görevimiz, bu mülahazaları göz önünde tutarak adil düzeni getirmek için ne gerekiyorsa yapmaktır. Hak nizamını Türkiye'ye getirmenin siyasi aracı Refah Partisi'dir."

36. 10 Kasım 1996 tarihinde, Kayseri Belediye başkanı Şükrü Karatepe laisizmi reddetmeye teşvik etmiş ve aşağıdaki ifadeleri kullanarak dinleyicilerinden, rejim yıkılana dek "nefretlerini canlı tutmalarını" istemiştir:

"Egemen güç diyor ki: 'ya bizim gibi yaşarsın ya da biz sizin aranıza nifak tohumları ekeriz'. Bu yüzden Refah bakanları bile bakanlık içerisinde dünya görüşlerini açıklayamıyorlar. Bu sabah, görevim icabı bir törene katıldım. Beni bu giysiler içinde gördüğünüzde benim laiklik taraftarı olduğumu düşünmeyin sakın. Bu dönemde, inançlarımıza saygı gösterilmezken, inançlarımıza küfredilirken, kendime rağmen bu törenlere katılmak zorunda kalıyorum. Başbakanın, bakanların ve milletvekillerinin bazı zorunlulukları var. Ama sizin hiçbir zorunluluğunuz yok. Bu sistem değişmelidir. Bekledik, biraz daha bekleyeceğiz. Geleceğin bizim için neler sakladığını görelim. Müslümanlar yürekten hissettikleri içerlemelerini, kinlerini ve öfkelerini içinde tutsunlar."

Şükrü Karatepe, insanları din temelinde kin ve nefrete teşvik etmekten mahkum edilmiştir.

37. 8 Mayıs 1997 tarihinde, Refah Şanlıurfa milletvekili İbrahim Halil Çelik, Mecliste, şeriat temelinde bir düzen kurulmasına yönelik bir konuşma yapmış ve Cezayir'deki şiddet eylemlerini onaylamıştır:

"Refah Partisi hükümetteyken İmam-Hatip okullarını kapatmaya kalkışırsanız, kan akar. Cezayir'den kötü olur. Ben de kan akmasını isterim. Böylece demokrasi kurulur. Ve bu güzel bir şey olur. Ordu, 3500 PKK mensubu ile baş edemedi. Altı milyon İslamcı ile nasıl edecek? Rüzgara karşı işerlerse, yüzleri ıslanır. Kim bana saldırırsa ben de ona saldırırım. Şeriatın kurulması için sonuna kadar savaşacağım."

İbrahim Halil Çelik, partinin kapatılması için dava açılmasından bir ay sonra, partiden ihraç edilmiştir. İhracı, muhtemelen, söz konusu cezayı önlemeye yönelik bir girişimdir.

38. Refah genel başkan yardımcısı, Adalet Bakanı Şevket Kazan laiklik ilkesine aykırı eylemlerinden dolayı hapiste bulunan bir şahsı, Bakan olarak desteklediğini göstermek amacıyla ziyaret etmiştir.

39. 7 Temmuz 1997 tarihinde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının sunduğu delillere dayanarak Anayasa Mahkemesi aşağıdaki delillerin, Refah'ın laiklik ilkesine aykırı eylemlerin odağı olduğunu kanıtladığına karar vermiştir:

- 7 Mayıs 1996 tarihinde, Necmettin Erbakan, İslami düzeni kurmak için başlatılan savaşta televizyonu, propaganda aracı olarak, önemini vurgulamıştır:

"Televizyonsuz bir devlet, devlet değildir. Eğer bugün, sizin önderliğinizle, bir devlet kurmak isterseniz, bir televizyon istasyonu kurmak isterseniz, yirmi dört saatten fazla yayın yapamazsınız. Bir devlet kurmak bu kadar kolay mı sanıyorsunuz? On yıl önce onlara dediklerim bunlar. Şimdi hatırlıyorum. Çünkü, inançları olan, belli bir dünya görüşü olan insanların kendilerine ait bir televizyon kanalı var artık, Allah'a şükür. Bu büyük bir olaydır.

Televizyon kanalının tüm programlarında aynı şuuru işlemesi ve şuurla uyumlu olması çok önemlidir. Bir dava televizyonsuz kazanılamaz. Bugün, televizyonun, halkın egemenliği için açılan cihatta, topçu birliği veya hava kuvveti görevi yaptığını söyleyebiliriz... bu kuvvetler ele geçirilecek tepeyi bombalamadan askeri o tepeyi işgal etmek için gönderemezsiniz. Bu yüzden bugünün cihadı televizyonsuz kazanılamaz. Bu çok önemli olduğundan fedakarlıklar yapılmalıdır. Para feda etsek ne olur? Ölüm hepimize yakın. Ölüp her şey kapkara olunca, size bir şey yol gösterecek, o şey, bugün Kanal 7 için inançla verdiğiniz paradır.

Bu yüzden, bundan sonra, bu inançla, her türlü fedakarlığı yapacağız. İnançla, Hakkın egemenliği için bağış yapanlardan Allah razı olsun. Allah Kanal 7'ye daha büyük başarılar ihsan etsin. Selamlar."

13 Ocak 1997 tarihli bir kararname ile çoğunluğu Refah mensuplarından oluşan bakanlar kurulu, Ramazan ayında, kamu kurumlarında oruç tutmayı kolaylaştırmak üzere çalışma saatlerini yeniden düzenlemiştir. Danıştay, bu kararnameyi, laiklik ilkesine aykırı olduğu gerekçesiyle iptal etmiştir.

40. Anayasa Mahkemesi, Sözleşme dahil, uluslararası insan hakları belgelerini dikkate aldığını belirtmiştir. Mahkeme, Sözleşmenin 11. ve 17. maddelerinin ikinci fıkrasında öngörülen sınırlamalara da atıfta bulunmuştur. Bu çerçevede, Refah liderlerinin, demokratik hak ve özgürlüklerini demokratik düzen yerine şeriata dayalı bir devlet düzeni kurma amaçlı kullandıklarına işaret etmiştir. Anayasa Mahkemesine göre:

"Demokrasi, şeriatın antitezidir. Yurttaşlık sorumluluğunun bir göstergesi olan laiklik ilkesi, Türk Cumhuriyetinin ümmet anlayışından ulus anlayışına geçişini sağlamıştır. Laiklik ilkesine bağlılıkla dogmatik değerlerin yerini mantık ve bilime dayalı değerler almıştır... Farklı inançlarıyla bir arada yaşamak isteyen insanlar, Devletin eşitlikçi anlayışıyla desteklenmiştir... Laiklik, Devletin eylemlerinde dinin yerine bilimsel düşünceyi koyarak, çağdaşlaşmayı hızlandırmıştır. Bu ilke, geniş bir yurttaşlık görev ve özgürlük alanı yaratmaktadır. Türkiye'nin modernleşme felsefesinin temelinde hümanist ideal vardır. Bu ideal daha insani şekilde yaşamayı öngörür. Laik bir rejimde, özel bir toplumsal kurum olan din, anayasanın ve Devlet idaresinin üzerinde bir yetki sahibi olamaz... Devletin dini meseleleri gözetlemek ve denetlemek görevini üstlenmesi demokratik toplum olma koşullarına aykırı bir müdahale olarak görülemez... Demokrasiye geçişin aracı olan laiklik Türkiye'de yaşamın felsefi özüdür. Laik bir Devlette dini inançlar, siyasetle, kamu işleriyle ve yasama hükümleriyle alakalı olamaz. Bu konulara, dini düşünce ve kurallar değil, bireylerin ve toplumların gereksinimlerini gözeterek, bilimsel veriler uygulanabilir."

Anayasa Mahkemesi, demokratik düzene son vermeye yönelik eylemler içerisinde olan ve ifade özgürlüğünü bu amacı gerçekleştirmek için çağrıda bulunmak için kullanan bir siyasi partinin, Anayasaya ve insan haklarını korumaya yönelik uluslarüstü kurallar uyarınca, kapatılması gerektiğine karar vermiştir.

41. Anayasa Mahkemesi Refah liderleri, Necmettin Erbakan, Şevket Kazan ve Ahmet Tekdal'ın konuşmalarının, eylemlerinin anayasallığı açısından, doğrudan Refah'ın sorumluluğunda olduğunu belirtmiştir. Mahkeme, milletvekilleri Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylan ve İbrahim Halil Çelik'in ve Kayseri belediye başkanı Şükrü Karatepe'nin demeçlerinin de aynı şekilde partiyi bağladığını, çünkü partinin, en azından kapatılma süreci başlamadan önce, bu konuşmalara tepki göstermediğini veya kendisini bu şahıslardan uzaklaştıracak bir faaliyette bulunmadığını kaydetmiştir.

42. Anayasa Mahkemesi, ek ceza olarak, Anayasanın 84. maddesi uyarınca, Necmettin Erbakan'ın, Şevket Kazan'ın, Ahmet Tekdal'ın, Şevki Yılmaz'ın, Hasan Hüseyin Ceylan'ın ve İbrahim Halil Çelik'in milletvekilliklerinin düşürülmesine karar vermiştir. Mahkeme, bu kişilerin, eylemleriyle ve beyanlarıyla Refah'ın kapatılmasına yol açtığına karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi, bu kişilerin, Anayasanın 69 § 8. maddesi uyarınca, beş yıl süreyle, siyasi parti kurucu üyesi, üyesi, genel başkanı veya denetçisi olamayacağını hükme bağlamıştır.

43. Hakim Haşim Kılıç ve Sacit Adalı muhalefet şerhi yazarak görüşlerini ifade etmişlerdir. Kılıç ve Adalı'ya göre, Refah'ın kapatılması, Sözleşme hükümlerine ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin parti kapatılmasına ilişkin içtihadına uygun değildir. Adı geçen yargıçlar, şiddet kullanımını savunmayan siyasi partilerin siyasi yaşamda yer alabilmelerini ve çoğulcu bir sistemde, rahatsız edici ve hatta sarsıcı fikirlerin tartışılabilmesi gerektiğini savunmuştur.

44. Bu karar, 22 Şubat 1998 tarihli Resmi Gazetede yayımlanmıştır.

II. İLGİLİ İÇ HUKUK

A. Anayasa

45. Anayasanın ilgili hükümleri aşağıdaki gibidir:

Madde 2

Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk Milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan,demokratik, laik ve sosyal bir hukuk Devletidir.

Madde 4

Anayasanın 1 inci maddesindeki Devletin şeklinin Cumhuriyet olduğu hakkındaki hüküm ile, 2'nci maddesindeki Cumhuriyetin nitelikleri ve 3 üncü maddesi hükümleri değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez.

Madde 6

Egemenlik, kayıtsız şartsız Milletindir. Türk Milleti, egemenliğini, Anayasanın koyduğu esaslara göre, yetkili organları eliyle kullanır.

Egemenliğin kullanılması, hiçbir surette hiçbir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamaz. Hiçbir kimse, veya organ kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamaz.

Madde 10

Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasi düşünce, felsefi inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşittir. Hiçbir kişiye, aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamaz. Devlet organları ve idare makamları bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak hareket etmek zorundadırlar.

Madde 14

Anayasada yer alan hak ve hürriyetlerden hiçbiri, Devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü bozmak, Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, Devletin bir kişi veya zümre tarafından yönetilmesini veya sosyal bir sınıfın diğer sosyal sınıflar üzerinde egemenliğini sağlamak veya dil, irk, din ve mezhep ayırımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzenini kurmak amacıyla kullanılamazlar.

Madde 24

Kimse, Devletin sosyal, ekonomik, siyasi veya hukuki temel düzenini kısmen de olsa, din kurallarına dayandırma veya siyasi veya kişisel çıkar yahut nüfuz sağlama amacıyla her ne suretle olursa olsun, dini veya din duygularını yahut dince kutsal sayılan şeyleri istismar edemez ve kötüye kullanamaz.

Madde 68

Siyasi partilerin tüzük ve programları ile eylemleri, Devletin bağımsızlığına, ülkesi ve Milletiyle bölünmez bütünlüğüne, insan haklarına, eşitlik ve hukuk Devleti ilkelerine, Millet egemenliğine, demokratik ve laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı olamaz; sınıf veya zümre diktatörlüğünü veya herhangi bir tür diktatörlüğü savunmayı ve yerleştirmeyi amaçlayamaz; suç işlenmesini teşvik edemez. Hakimler ve savcılar, Sayıştay dahil yüksek yargı organları mensupları, kamu kurum ve Kuruluşlarının memur statüsündeki görevlileri, yaptıkları hizmet bakımından işçi niteliği taşımayan diğer kamu görevlileri, silahlı kuvvetler mensupları ile yükseköğretim öncesi öğrencileri siyasi partilere üye olamazlar.

Siyasi partilerin kapatılması, Yargıtay Cumhuriyet başsavcısının açacağı dava üzerine Anayasa mahkemesince kesin olarak karara bağlanır.
Madde 69 § 6

Bir siyasi partinin 68 inci Maddenin dördüncü fıkrası hükümlerine aykırı eylemlerinden ötürü temelli kapatılmasına, ancak, onun bu nitelikteki fiillerin işlendiği bir odak haline geldiğinin Anayasa mahkemesince tespit edilmesi halinde karar verilir.

Bu hüküm Anayasaya 23 Temmuz 1995 tarihinde eklenmiştir.

Madde 69 § 8

Temelli kapatılan bir parti bir başka ad altında Kurulamaz. Bir siyasi partinin temelli kapatılmasına beyan veya faaliyetleriyle sebep olan kurucuları dahil üyeleri, Anayasa mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararının resmi gazetede gerekçeli olarak yayımlanmasından başlayarak beş yıl düzeyle bir başka partinin kurucusu, üyesi, yöneticisi ve deneticisi olamazlar.

Madde 84

İstifa eden milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesi, istifanın geçerli olduğu Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlık Divanınca tespit edildikten sonra, Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulunca kararlaştırılır.

Milletvekilliğinin kesin hüküm giyme veya kısıtlanma halinde düşmesi, bu husustaki kesin mahkeme kararının Genel Kurula bildirilmesiyle olur.
82 nci Maddeye göre milletvekilliğiyle bağdaşmayan bir görev veya hizmeti sürdürmekte ısrar eden milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesine, yetkili komisyonun bu durumu tespit eden raporu üzerine Genel Kurul gizli oyla karar verir.

Meclis çalışmalarına özürsüz veya izinsiz olarak bir ay içerisinde toplam beş birleşim günü katılmayan milletvekilinin milletvekilliğinin düşmesine, durumun Meclis Başkanlık Divanınca tespit edilmesi üzerine, Genel Kurulca üye tamsayısının salt çoğunluğunun oyuyla karar verilebilir.

Partisinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olduğu Anayasa Mahkemesinin temelli kapatmaya ilişkin kesin kararında belirtilen milletvekilinin milletvekilliği, bu kararın resmi gazetede gerekçeli olarak yayımlandığı tarihte sona erer. Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanlığı bu kararın gereğini derhal yerine getirip Genel Kurula bilgi sunar.

B. 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanunu

46. 2820 Sayılı Kanunun ilgili hükümleri aşağıdaki gibidir:

MADDE 78

Siyasi partiler:

Türkiye Devletinin Cumhuriyet olan şeklini; Anayasanın başlangıç kısmında ve 2'nci maddesinde belirtilen esaslarını; Anayasanın 3 üncü maddesinde açıklanan Türk Devletinin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğüne, diline, bayrağına, milli marşına ve başkentine dair hükümlerini; egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunun ancak, Anayasanın koyduğu esaslara göre yetkili organları eliyle kullanılabileceği esasını; Türk Milletine ait olan egemenliğin kullanılmasının belli bir kişiye, zümreye veya sınıfa bırakılamayacağı veya hiçbir kimse veya organın, kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamayacağı hükmünü; seçimler ve halkoylamalarının serbest, eşit, gizli, genel oy, açık sayım ve döküm esaslarına göre, yargı yönetim ve denetimi altında yapılması esasını değiştirmek;

Türk Devletinin ve Cumhuriyetin varlığını tehlikeye düşürmek, temel hak ve hürriyetleri yok etmek, dil, ırk, renk, din ve mezhep ayrımı yaratmak veya sair herhangi bir yoldan bu kavram ve görüşlere dayanan bir devlet düzeni kurmak; Amacını güdemezler veya bu amaca yönelik faaliyette bulunamazlar, başkalarını bu yolda tahrik ve teşvik edemezler.

MADDE 90

Siyasi partilerin tüzük, program ve faaliyetleri Anayasa ve bu Kanun hükümlerine aykırı olamaz.

MADDE 101

Anayasa Mahkemesince bir siyasi parti hakkında kapatma kararı;

(c) Bir siyasi partinin büyük kongresi, genel merkezi veya merkez karar veya yönetim organlarınca ... bu Yasanın 4. Bölümündeki hükümlere aykırı nitelikte bir karar alınır veya genelge yayımlanır veya bir beyanda bulunulursa veya genel başkan, genel başkan yardımcısı veya genel sekreter ... bu hükümlere aykırı yazılı veya sözlü beyanda bulunursa;
...
(d) 1 (b) bendinde sayılanlar dışında kalan parti organı,mercii,kurulu veya bir siyasi parti üyesi tarafından bu Kanunun dördüncü kısmında yer alan maddeler hükümlerine aykırı fiillerin işlenmesi veya konuşmalar yapılması halinde fiilin işlendiği veya konuşmanın yapıldığı tarihten başlayarak iki yıl geçmemişse,Cumhuriyet Başsavcılığı,söz konusu organ,merci veya kurulun işten el çektirilmesini ve parti üyesinin veya üyelerinin bu bentte sayılan organ,merci veya kurula dahil olsun olmasın partiden kesin olarak çıkarılmasını yazı ile o partiden ister.

Siyasi parti, tebliğ tarihinden itibaren otuz gün içinde istem yazısında belirtilen hususu yerine getirmediği takdirde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı Anayasa Mahkemesinde o siyasi partinin kapatılması için dava açar. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca düzenlenen iddianamenin tebliğinden itibaren otuz gün içinde ilgili siyasi parti tarafından söz konusu parti organı, merci veya kurulan işten el çektirilmesi ve parti üyesi veya üyelerin partiden kesin olarak çıkarılmaları halinde, o partinin kapatılması için açılan dava düşer. Aksi takdirde Anayasa Mahkemesi, dosya üzerinde inceleme yaparak, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının ve siyasi parti temsilcilerinin sözlü açıklamalarını, gerekli gördüğü hallerde diğer ilgilileri ve konu üzerinde bilgisi olanları da dinlemek suretiyle açılmış bulunan davayı karara bağlar.

Madde 103

Bir parti, bu Kanunun ... 78-88 Kısmındaki hükümlere aykırı eylemlerin odağı haline gelmiş ise o parti Anayasa Mahkemesince kapatılır.
Madde 107 (1)

"Anayasa Mahkemesi kararıyla kapatılan siyasi partinin bütün malları Hazineye geçer."

47. Anayasa Mahkemesinin 9 Ocak 1998 tarihinde anayasaya aykırı bulduğu 103. maddenin 2. fıkrası, bir siyasi partinin anayasaya aykırı eylemlerin odağı haline gelip gelmediğini hükme bağlayan 101 (d) maddesinin nasıl uygulanacağını gösterir.

C. 12 Nisan 1991 tarihinde yürürlükten kaldırılan TCK 163. madde

48. Bu hüküm şöyledir:

"Laikliğe aykırı olarak, devletin sosyal veya iktisadi veya siyasi veya hukuki temel düzenini, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla cemiyet tesis, teşkil, tanzim veya sevk ve idare eden kimse sekiz yıldan on beş yıla kadar ağır hapis cezası ile cezalandırılır.

Böyle cemiyetlere girenler veya girmek için başkalarına yol gösterenlere beş yıldan, on iki yıla kadar ağır hapis cezası verilir.

Laikliğe aykırı olarak, Devletin sosyal veya iktisadi veya siyasi veya hukuki temel düzenini, kısmen de olsa dini esas ve inançlara uydurmak amacıyla veya siyasi amaçla veya siyasi menfaat temin ve tesis eylemek maksadıyla dini veya dini hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri alet ederek her ne suretle olursa olsun propaganda yapan veya telkinde bulunan kimse beş yıldan on yıla kadar ağır hapis cezası ile cezalandırılır.
Şahsi nüfuz veya menfaat temin etmek maksadıyla dini veya dini hissiyatı veya dince mukaddes tanınan şeyleri veya dini kitapları alet ederek her ne suretle olursa olsun propaganda yapan veya telkinde bulunan kimse iki yıldan beş yıla kadar ağır hapis cezasıyla cezalandırılır.

Yukarıdaki fıkralarda yazılı fiilleri Devlet daireleri, belediyeler veya sermayesi kısmen veya tamamen Devlete ait olan iktisadi teşekküller, sendikalar, işçi teşekkülleri, okullar, yüksek öğrenim müesseseleri içinde veya bunların memur, müstahdem veya mensupları arasında işleyenler hakkında verilecek ağır hapis cezası üçte bir nispetinde artırılır.

Üçüncü ve dördüncü fıkralarda yazılı fiiller, yayın vasıtaları ile işlendiği takdirde verilecek ceza yarı nispetinde artırılır.
HUKUK

I. SÖZLEŞMENİN 11. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASINA İLİŞKİN

49. Başvuranlar, Refah Partisinin kapatılmasının ve liderleri Necmettin Erbakan, Şevket Kazan ve Ahmet Tekdal'ın başka bir partide benzer bir görev almalarının yasaklanmasıyla Sözleşmenin 11. maddesiyle teminat altına alınan dernek kurma ve toplantı özgürlüğü haklarının ihlal edildiğini iddia etmiştir. Sözleşmenin 11. maddesi aşağıdaki gibidir:

" 1. Herkes asayişi bozmayan toplantılar yapmak, demek kurmak, ayrıca çıkarlarını korumak için başkalarıyla
birlikte sendikalar kurmak ve sendikalara katılmak haklarına sahiptir.

2. Bu hakların kullanılması, demokratik bir toplumda, zorunlu tedbirler niteliğinde olarak, ulusal güvenliğin, kamu emniyetinin korunması, kamu düzeninin sağlanması ve suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması amaçlarıyla ve ancak yasayla sınırlanabilir. Bu madde, bu hakların kullanılmasında silahlı kuvvetler, kolluk mensupları veya devletin idare mekanizmasında görevli olanlar hakkında meşru sınırlamalar konmasına engel değildir."

A. Müdahale olup olmadığına ilişkin olarak

50. Taraflar, Refah'ın kapatılmasının ve kapatılmanın yanı sıra alınan önlemlerin başvuranın dernek kurma ve toplantı özgürlüğü hakkına bir müdahale olduğunu kabul etmişlerdir. Mahkeme de aynı görüşü paylaşmaktadır.

B. Müdahalenin haklı olup olmadığına ilişkin olarak

51. Bu tür bir müdahale, Sözleşmenin 11. maddesi uyarınca "kanunla öngörülmedikçe", bu maddenin ikinci fıkrasında belirtilen meşru amaçlardan kaynaklanmıyorsa ve bu amaçların gerçekleştirilmesi için "demokratik bir toplumda gerekli" değilse, bir ihlal teşkil eder.

1. "Kanunla Öngörülme"

(a) Tarafların İddiaları

(i) Başvuranlar

52. Başvuranlar, Anayasa Mahkemesinin, Refah'ın anayasa karşıtı eylemlerin odağı haline geldiğine karar verirken uyguladığı ölçütlerin 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanununda öngörülen ölçütleri aştığını ileri sürmüştür. 2820 Sayılı Siyasi Partiler Kanununun parti kapatmada daha katı ölçütler öngören hükümleri, yani cezai suçlardan hüküm giyen kimselerin ihraç edilmesinin reddedilmesiyle ilgili olan hükümler, Refah'ın kapatılmasına karar verilmesinden bir hafta önce Anayasa Mahkemesi tarafından iptal edilmiştir. Ayrıca, önce alınan karar, Refah'ın kapatılmasından sonra Resmi Gazetede yayımlanmıştır.

53. Başvuranlar, yukarıdaki gelişmelerin, Anayasa Mahkemesinin, Refah'ın anayasa karşıtı eylemlerin odağı haline geldiğine karar verirken hangi ölçütleri göz önüne aldığını anlamayı imkansız hale getirdiğini ileri sürmüştür. 2820 Sayılı Kanunun yeni hali, Refah'ın kapatılmasından önce başvuranlara ulaşmamıştır. Başvuranlardan, siyasi faaliyetlerini, partinin kapatılmasından önce mevcut olmayan ölçütlere göre düzenlemeleri beklenemez. Başvuranlar, 2820 Sayılı Kanunun eski halinin davalarına uygulanması gerektiğini ve Anayasa Mahkemesinin, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının iddianamesinde yer verdiği konuşmaları yapan üyelerin ihraç edilmesini göz önüne alarak kapatma davasını düşürmesi gerektiğini iddia etmiştir.

(ii) Hükümet

54. Hükümet, Mahkemeden, başvuranların iddialarını reddetmesini talep etmiştir. Hükümet, söz konusu müdahalenin, eşitlik ilkesine ve demokratik Cumhuriyetin laik karakterine aykırı olan anayasa-karşıtı eylemlerin odağı haline gelen partilerin Anayasa Mahkemesince kapatılmasını emreden Anayasanın 68 ve 69. maddelerinde açık bir şekilde öngörüldüğünü gözlemlemiştir. Hükümet, bir partinin kapatılmasına neden olan koşullardan birisinin, yani cezai suçlardan mahkum olan kimsenin partiden ihraç edilmemesinin - Siyasi Partiler Kanununa eklenen "anayasa-karşıtı eylemlerin odağı" olma tanımına eklenen bir koşul - Ceza Kanununda yapılan değişiklikler nedeniyle sözkonusu davaya uygulanamadığına işaret etmiştir. Diğer bir deyişle, laiklik karşıtı fikirlerin yayılması ve bu amacı güden cemiyetlerin kurulmasıyla ilgili TCK 163. maddesinin kaldırılmasını müteakip, Siyasi Partiler Kanununun 103 (2) maddesinde öngörülen usulün hiçbir amacı kalmamıştır. Hükümet, bundan dolayı, 103. maddenin ikinci fıkrasının Anayasaya aykırı olduğunu, çünkü bu maddenin uygulanması halinde, Anayasanın ve özellikle, Anayasa Mahkemesini, bir siyasi partinin anayasa-karşıtı eylemlerin odağı olduğuna karar vermede tek yetkili kılan 69 § 6 maddesinin uygulanmasının imkansız hale geleceğini ileri sürmüştür.

55. Hükümet, ayrıca, belirli bir ihtilafa uygulanacak usulün anayasallığıyla ilgili bir kararın yürürlüğe girebilmesi için, söz konusu ihtilafın başlangıcından önce Resmi Gazetede yayımlanmasının gerekmediğini iddia etmiştir. Bu durumda, Anayasa Mahkemesi, uygulamakla yükümlü olduğu yasa hükmünün anayasallığını karara bağlayıncaya kadar davayı ertelemiştir. Bu usul, Türk Anayasa Mahkemesinin ve Avrupa'daki bir çok yüksek mahkemenin yerleşik bir uygulamasıdır.

(b) Mahkemenin Değerlendirmesi

56. Mahkeme, öncelikle, başvuranların bu iddiayı ileri sürmelerinin dava engeli (estoppel) oluşturup oluşturmadığını değerlendirecektir, zira başvuranlar, Daireye sundukları ek görüşlerinde ve Dairedeki duruşmada, şikayetçi oldukları önlemlerin iç hukuka ve özellikle Anayasaya uygun olduğunu kabul etmişlerdir. Daire, kararında, tarafların "söz konusu müdahalenin 'yasayla öngörüldüğü' ve Anayasa Mahkemesince alınan tedbirlerin Anayasanın 68, 69 ve 84. maddeleriyle 2820 sayılı Siyasi Partiler Kanununun 101 ve 107.maddelerine dayandığı konusunda hemfikir olduklarını gözlemlemiştir".

Bununla birlikte Mahkeme, Büyük Daireye gönderilen "davanın" Dairenin daha önce kararında incelediği başvurunun tüm yönlerini kapsadığına işaret etmektedir. Mahkemenin "davadaki" yetkisinin kapsamı yalnızca Dairenin kabuledilebilirlik kararıyla sınırlandırılabilir. Mahkeme, taraflardan birinin durumunda köklü bir değişikliğe giderek iyi niyetli davranmadığı zamanlarda, dava engeli (estoppel) olasılığını dışlamaz. Fakat, başvuranların ilk başvurularında belirttikleri üzere, bu durum davada söz konusu değildir. Bu nedenle başvuranların söz konusu sorunu dile getirmeleri engellenmemiştir.

57. Söz konusu yasa hükümlerinin bilinebilirliği ve etkilerinin öngörülebilirliğine ilişkin olarak Mahkeme, "yasayla öngörülme" ifadesinin, öncelikle bahse konu önlemin iç hukukta bir dayanağı olmasını gerektirdiğini tekrarlar. Mahkeme, söz konusu kanunun niteliğine atıfta bulunmaktadır. İlgili kişiler kanuna erişebilmeli, gerektiğinde kendilerine bilgi verilmeli ve sonuçlarını öngörebilecek kadar açık ve kesin yazılmalıdır. Buna karşın deneyimler gösteriyor ki, özellikle toplumun değişen görüşlerine bağlı olarak değişen alanlarda, kanunların şekillenmesinde mutlak kesinliğe ulaşmak imkansızdır. Takdir hakkı veren bir kanun, eğer takdir yetkisinin kapsamı, meşru amaç açısından, uygulanması açık bir şekilde gösteriliyorsa ve bireyi keyfi müdahalelere karşı koruyorsa, bu koşulla tutarsız değildir. Mahkeme, iç hukukun gerektirdiği ve her hal ve karda her türlü olasılığı kapsayamayacak olan kesinlik düzeyinin, ciddi ölçüde sözkonusu aracın içeriğine, kapsayacağı alana ve ilgilendirdiği kişilerin durumuna bağlı olduğunu da kabul eder. Ayrıca iç hukuku yorumlamak ve uygulamak, öncelikle ulusal makamların sorumluluğu altındadır.

58. Bu davada Mahkeme, iç hukuka ilişkin uyuşmazlığın, bir siyasi partinin faaliyetlerinin anayasallığıyla ilgili olduğunu ve Anayasa Mahkemesinin yetki alanına girdiğini gözlemlemektedir. Müdahalenin "yasayla öngörülüp görülmediğine" ilişkin sorunla en yakından ilgili olan yazılı hukuk metni Türk Anayasasıdır.

59. Taraflar, eşitliğe ve demokratik, laik Cumhuriyet ilkelerine aykırı eylemlerin Anayasanın 68. maddesi uyarınca anayasaya aykırı olduğu konusunda hemfikirdirler. Aynı zamanda, Anayasanın 68. maddesine aykırı eylemlerin odağı haline gelen bir siyasi partinin, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının başvurusu üzerine, sadece Anayasa Mahkemesi

[NOT 1: Siyasi partilerin faaliyetlerini sınırlandırma ile ilgili olan bu Bölüm (78. Kısımdan 97. Kısma kadar) uyarınca, bu eylemler, anayasal demokratik düzene (millet egemenliği ve serbest seçim dahil), ulus Devlet niteliğine (ulusal bağımsızlık, ülkenin bölünmezliği ve eşitlik ilkesi dahil) ve Devletin laik karakterine (Atatürk ilkelerini izlemeyi emreden bu hüküm, dini inançları sömürmeyi ve siyasi partilerin dini gösteri düzenlemesini de yasaklar) aykırı olamaz.]

tarafından kapatılabileceği konusunda da uzlaşmazlık yoktur. 1995 yılında değiştirilen Anayasanın 69. maddesi, bir siyasi partinin anayasa-karşıtı eylemlerin odağı olup olmadığını belirleme yetkisinin yalnızca Anayasa Mahkemesinde olduğunu açıkça belirtir. Mahkeme, Refah milletvekillerinin, ilgili komisyonun çalışmalarına ve Anayasada 1995 yılında yapılan değişiklikler konusunda TBMM'de yapılan tartışmalara katıldığını kaydeder (bkz. 11. paragraf).

60. Ayrıca, laiklik karşıtı eylemlerin12 Nisan 1991 tarihinde ceza hukuku uyarınca suç olmaktan çıkarıldığı her iki tarafça da tartışılmamaktadır. 9 Ocak 1998 tarihli kararında Türk Anayasa Mahkemesinin de ifade ettiği gibi, Mahkeme Siyasi Partiler Kanunuyla Anayasa arasında bir farklılık meydana geldiğine dikkat çeker. Yani Siyasi Partiler Kanununun 103. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen, bir siyasi partinin "anayasaya aykırı fiillerin odağı" olabilmesi için suç işleyen üyelerini ihraç etmemekte direnmesine ilişkin zorunluluk, Ceza Kanununda 12 Nisan 1991 tarihinde yapılan değişikliklerle birlikte, Anayasa Mahkemesinin laiklik karşıtı eylemlerin odağı haline gelen siyasi partileri kapatma yetkisini, bu yetki anılan mahkemeye Anayasanın 68/4, 69/4 ve 6 hükümleriyle açıkça verilmiş olsa dahi, anlamsız kılmaktadır.

61. Başvuranların, Siyasi Partiler Kanununun 103/2 hükmünde öngörülen usul olmaksızın, Anayasanın kendi davalarında doğrudan uygulanma olasılığının bulunduğunu bilmek zorunda olup olmadıkları ya da partilerinin laiklik karşıtı fiillerinden veya bu tür fiillerden kendilerini uzak tutmamalarından dolayı maruz kaldıkları riskleri öngörüp öngöremeyecekleri belirlenmelidir.

Bu soruya cevap verebilmek için Mahkeme öncelikle, Türk Anayasa Mahkemesi kararında da belirtildiği gibi, davanın yasal arka planıyla ilgili ayrıntıları incelemelidir. Türk Anayasası olağan yasalarla değiştirilemez ve yazılı hukuk kuralları içinde önceliği bulunmaktadır; Anayasa hükümleriyle olağan yasa hükümleri arasındaki bir ihtilaf Anayasa lehine çözümlenir. Ayrıca Anayasa Mahkemesi yasalarının anayasaya uygunluğunu denetleme yetki ve görevine sahiptir. Belli bir davada uygulanacak yazılı hukuk kuralı ile Anayasa hükmü arasında, bu davada olduğu gibi, bir uyuşmazlık olduğunda Anayasa Mahkemesi, Anayasaya aykırı ilgili hükümlere bakmaksızın, Anayasa hükümlerine öncelik vermek durumundadır.

62. Mahkeme, ilgili mevzuatın uygulandığı kişiler olarak başvuranların statülerini de dikkate almaktadır. Refah, Anayasa Hukukuna ve siyasi partilerle ilgili mevzuata aşina hukuk danışmanlarına sahip büyük bir partidir. Necmettin Erbakan, Şevket Kazan ve Ahmet Tekdal da birer deneyimli siyasetçidir. Birer Meclis üyesi olarak adıgeçenler, Meclis'te Anayasanın değiştirilmesiyle ilgili tartışma ve süreçlere katılmışlardır. Ayrıca, Şevket Kazan ve Ahmet Tekdal profesyonel hukukçulardır.

63. Dolayısıyla, Mahkeme başvuranların, parti liderleri ve üyelerinin laiklik karşıtı fiilleri işlemeleri durumunda Refah Partisinin kapatılma riskinin bulunduğunu ve 2820 sayılı Kanunun 103/2 maddesinde öngörülen adımlar atılmadığında, ki bunlar 1991 yılında Ceza Kanununda laiklik karşıtı fiillerle ilgili olarak yapılan değişiklikler sonucunda uygulanamaz kılınsa da, Türk Anayasasının öngördüğü kapatma usulünün uygulanmasını engellemeyeceğini öngörebileceklerini düşünmektedir.

64. Sonuç olarak, müdahale "kanunla öngörülmüştür".

2. Meşru Amaç

65. Hükümet, şikayet konusu müdahalenin kamu güvenliğinin, ulusal güvenliğin ve başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması ve suçun önlenmesi gibi meşru amaçlar taşıdığını ileri sürmektedir.

66. Başvuranlar ilke olarak kamu güvenliğinin ve başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunmasıyla suçun önlenmesinin laiklik ilkesinin korunmasına bağlı olabileceğini kabul etmektedir. Bununla birlikte Hükümet bu tür amaçları öne sürerken Refah'ın kapatılmasına yol açan asıl sebepleri gizlemeye çalışmaktadır. Başvuranlara göre, gerçekte asıl neden Refah'ın, ulusal borçları sıfıra indirgemeyi içeren ekonomi politikasıyla çıkarları tehdit altına giren büyük iş çevreleri ve orduyla ilgilidir.

67. Mahkeme, başvuranların, Refah Partisinin, Anayasa Mahkemesinin belirttiklerinden başka sebeplerden dolayı kapatıldığını kanıtlamaya yetecek kanıtlar sunamadıklarını düşünmektedir. Laiklik ilkesinin Türkiye'deki demokratik sistem açısından taşıdığı önemi dikkate alan Mahkeme, Partinin kapatılmasıyla, Sözleşmenin 11. maddesinde sayılan meşru amaçlardan birkaçının -ulusal güvenliğin ve kamu güvenliğinin korunması, kargaşa ve suçun önlenmesi ve başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması- güdüldüğünü düşünmektedir.

3. "Demokratik bir toplumda gereklilik"

(a) Tarafların Görüşleri

(i) Başvuranlar

68. Başvuranlar, öncelikle, birkaç yıl önce yapılan konuşmalara dayanılarak Refah Partisine yöneltilen eleştirilerin, parti aleyhindeki kapatma davasının olduğu sırada partinin Türkiye'deki laiklik ve demokrasiyi tehdit ettiğine ilişkin yeterli kanıt oluşturmadığını öne sürmektedirler.

69. Başvuranlara göre Refah kuruluşundan 13 yıl sonra kendisini iktidarda bulmuştur. Milyonlarca üyesiyle birlikte Refah uzun bir siyasi geçmişe sahiptir ve gerek merkezi gerekse yerel idarede birçok sorumluluklar üstlenmiştir. Partinin kapatılmasına gerek olup olmadığına karar vermek içi Mahkeme kapatılma kararının verilmesine yol açan etmenleri ve kurulduğundan beri partinin tüm etkinliklerini değerlendirmelidir.

70. Başvuranlar Refah'ın Haziran 1996'dan Temmuz 1997'ye kadar yalnızca bir yıl iktidarda kaldığını vurgulamaktadırlar. İslam hukukuna dayalı bir rejim getirebilecekleri süre de bu dönemden ibarettir. Fakat bu yönde hiçbir girişimde bulunmamışlardır. Başvuranlara göre Mahkemenin yapacağı "titiz" bir inceleme Refah'ın demokratik ilkelere uygun davrandığını gösterecektir.

71. Kapatma kararında bahsedilen açıklama ve fiillerin Refah partisine isnat edilebilirliği hususunda ise başvuranlar partiden ihraç edilen üyelere atfedilen fiil ve konuşmalardan dolayı Partinin sorumlu tutulamayacağını ileri sürmektedirler. Refah Partisi Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın konuşmaları bağlamında ve alıntılandıkları konuşmaların bütünü içerisinde değerlendirilmelidir. Bu konuşmalarda şiddetin savunulması söz konusu değildir.

72. Çok hukuklu sistem teorisi konusunda ise başvuranlar, Necmettin Erbakan'ın bu konuda yaptığı konuşmaların ayıklandığına ve bu konuşmaların 1993 yılında yapıldığına işaret etmektedirler. Bir siyasi parti olarak Refah'ın politikası çok hukuklu sistem getirmek değildir. Necmettin Erbakan'ın önerdiği sistem, genel kamu hukuku alanını etkilemeyecek sözleşme özgürlüğüne dayalı bir "medeni hukuk" sistemi getirmekten ibarettir. Laiklik ilkesinin Türkiye'deki özel konumu adına bu tür bir politikaya engel olmak özel yaşamlarını kendi dinlerinin gereklerine uygun olarak sürdürmek isteyen Müslümanlara karşı yapılan bir ayrımcılığa tekabül etmektedir.

73. Refah Partisinin şeriata dayalı bir rejim yerleştirmek isteyip istemediği sorununa ilişkin olarak başvuranlar öncelikle Refah Partisinin tüzüğünde ya da programında İslam'a ya da şeriata herhangi bir atıfta bulunulmadığını ileri sürmektedirler. İkinci olarak, başvuranlar Refah liderlerinin yaptığı konuşmaların çözümlenmesi Türkiye'de şeriat düzeni tesis etmenin parti politikası olduğunu kanıtlamadığını ileri sürmektedirler. Sonradan partiden ihraç edilen bazı milletvekillerinin ifade ettiği gibi Türkiye'de şeriat düzeninin tesis edildiğini görme arzusu bir bütün olarak partiye atfedilemez. Her hal ve karda şeriat düzeni getirme sözü ve çok hukuklu bir sistem tesis etme planı çelişkilidir ve Anayasa Mahkemesi aynı anda her iki durumdan da Refah'ı suçlayarak hatalı davranmıştır.

74. Ayrıca, başvuranlara göre, parti üyelerinin bazı konuşmalarında dile getirdikleri "adil düzen" kavramı Daire kararında belirtildiğinin aksine ilahi bir düzene atıf niteliğinde değildir. Birçok teorisyen herhangi bir dini çağrışım atfetmeksizin ideal toplumu tarif etmek için aynı kavramı kullanmaktadırlar.

75. Başvuranlar Daire kararının 72. paragrafında yer alan "bir yandan şeriata dayalı bir rejimi desteklerken bir yandan da demokrasi ve insan haklarına saygı gösterileceğini açıklamak zordur" şeklindeki ifadeye de karşı çıkmaktadırlar. Başvuranlara göre bu tür bir ifade "Hıristiyan-demokratlar"la "Müslüman-demokratlar" arasında bir ayrıma yol açabileceği gibi 800 milyonluk Avrupa nüfusu içinde 150 milyon Müslümana karşı ayrımcılık teşkil edecektir. Her halükarda bu sorun Mahkemenin yargı yetkisi içine girmemektedir.

76. Kuvvete başvurulması konusunda başvuranlar, kimi Refah üyelerinin bazı konuşmalarında bu tür bir olasılıktan bahsetmelerine karşın hiçbir Refah üyesinin kuvvet kullanma girişiminde bulunmadığını ileri sürmektedirler. Eleştirilen fiil ve konuşmaların partinin kapatıldığı sırada Türkiye'deki laiklik için gerçek bir tehlike oluşturmadığı kaçınılmaz sonuçtur. Bu tür konuşmalarda bulunan üyeler Refah partisinden ihraç edilmiştir. Bunlardan biri hemen kapatılmanın öncesinde mahkum olmuştur. Dolayısıyla Refah partisi kapatılmadan önce anılan şahsı ihraç etmeye vakit bulamamıştır. Yaptıkları konuşmalardan dolayı eleştirilen kimi Refah üyelerinin de bazı konuşmaları Parti iktidara gelmeden önce yapılmıştır.

77. Son olarak, başvuranlar söz konusu müdahalenin güdülen amaçla orantılı olmadığını dile getirmektedirler. Başvuranlar herhangi bir siyasi partinin bazı üyelerinin yaptığı konuşmalar nedeniyle kapatılmasına, Necmettin Erbakan, Şevket Kazan ve Ahmet Tekdal'a uygulanan siyasi yasakların kapsamına ve kapatılmasından sonra Refah'ın uğradığı ağır mali kayıplara özellikle vurgu yapmaktadırlar.

(ii) Hükümet

78. Kapatılması sırasında Refah Partisinin bir tehlike oluşturup oluşturmadığı konusunda Hükümet, partinin iktidara hiç tek başına gelmediğini ve bu nedenle teokratik bir Devlet kurma planlarını uygulamaya koyacak fırsatı hiç bulamadıklarını belirtmektedir. Hükümete göre eğer Refah Partisi iktidara tek başına gelseydi gerçek politikasını izleme olanağı bulacak ve bu da demokrasinin sonu olacaktı.

79. Hükümet, Anayasa Mahkemesi tarafından eleştirilen konuşmaların Refah'a isnat edilebileceğini de ileri sürmektedir. Hükümet, parti tüzüğünün 4. maddesinin merkez yürütme ve karar organlarının kararlarına aykırı hareketlerden sorumlu üyelerin partiden ihraç edilmesini; anılan tüzüğün 5.maddesi de parti tüzüğüne ve programına aykırı hareketlerde bulunan üyelerin de aynı cezaya çarptırılacağını öngördüğüne işaret etmektedir. Hükümet, bu hükümlerin suç teşkil eden eylem ve açıklamalardan suçlu bulunan Refah üyelerine hiç uygulanmadığını iddia etmektedir.

80. Ayrıca, Refah'ın hiç terk etmediği çok hukuklu sistem yerleştirme planı, Sözleşmede yer alan ve demokrasinin temel ilkelerinden biri olan ayrımcılık yasağı ilkesiyle de çelişmektedir.

81. Refah'ın Türkiye'de şeriat düzeni tesis edilmesini destekleyip desteklemediği hususunda ise Hükümet parti programının herhangi bir soruna yol açmadığını fakat Refah liderlerinin eylem ve konuşmalarının partinin, iktidara tek başına geldiği takdirde, şeriat düzeni tesis etmeye çalışacağını açıkça ortaya koyduğunu belirtmektedir. Hükümet Refah Partisi tarafından dile getirilen "adil düzen" kavramının 1995 genel seçimlerindeki kampanyasının temelini teşkil ettiğine işaret etmektedir. Refah liderleri bu propaganda bağlamında "adil düzen" kavramını açıklarken şeriata dayalı bir düzene açıkça atıf yapmışlardır.

82. Hükümet, Anayasa Mahkemesi tarafından ve Daire kararının 72. paragrafında ifade edilen şeriatla demokrasinin ve Sözleşme sisteminin uyuşmasının zor olduğu düşüncesine katılmaktadır. Diğer örneklerin yanı sıra Türk tarihinde Osmanlı döneminde de görülebileceği gibi teokratik bir devlet demokratik bir devlet olamaz. Hükümet şeriatın başlıca kurallarıyla Sözleşmenin güvence altına aldığı hak ve özgürlükler arasında uyumsuzluk bulunan çok sayıda örnek vermektedir.

83. Hükümet, Refah'ın laiklik ilkesini farklı bir biçimde yorumlama eğiliminde olduğuna inanmamaktadır. Hükümete göre, parti bütünüyle bu ilkeden kurtulmak istemektedir. Bu durum Anayasa değişikliği sırasında yapılan tartışmalar esnasında Refah adına yapılan konuşmalarla da teyit edilmiştir zira Refah partisi Anayasada laiklik ilkesine atıf yapılmasına engel olmaya çalışmışlardır.

84. Siyasi mücadele aracı olarak kuvvet kullanımı konusunda Hükümet, bazı hükümet politikalarına direnilmesi ya da iktidarın ele geçirilerek korunması için kuvvet kullanımını savunan bazı Refah üyelerinin açıklamalarına atıf yapmaktadır. Hükümet Refah üyelerinin bazı eylem ve konuşmalarının bir halk ayaklanmasına ve genelleştirilmiş şiddet içeren bir tür "kutsal savaş"a kışkırtma niteliğinde olduğunu öne sürmektedir.

85. Hükümet, söz konusu dönemde Hizbullah gibi radikal İslamcı grupların çok sayıda eylemde bulunduğunu belirtmektedir. Refah üyeleri bu dönemde konuşmalarında İslami köktendinciliği savunmuşlardır. Dönemin Adalet Bakanı ve başvuranlardan biri olan Şevket Kazan'ın, duvarlarında Hamas ve Hizbullah gibi terör örgütlerinin liderlerinin posterleri bulunan bir odada "Kudüs gecesi" düzenlediği için tutuklanan bir belediye başkanını ziyaret etmesi de diğer örneklerden biridir.

(b) Mahkemenin değerlendirmesi

(i) Genel İlkeler

(*) Sözleşme sisteminde demokrasi ve siyasi partiler

86. Sözleşme ve demokrasi arasındaki ilişki hususunda Mahkeme 30 Ocak 1998 tarihli Türkiye Birleşik Komünist Parti vd -Türkiye kararında aşağıdaki karara varmıştır:

Hiç kuşkusuz demokrasi "Avrupa kamu düzeninin" temel bir unsurudur...Bu ilk önce, Sözleşmenin, insan hakları ve temel özgürlüklerin korunması ve geliştirilmesinin, bir yandan gerçekten etkili bir siyasal demokratik rejime ve öte yandan ortak bir insan hakları kavramına ve insan haklarına ortak bir saygıya dayandığını bildirerek, sözleşme ile demokrasi arasında çok açık bir bağlantı kuran, dibacesinden çıkmaktadır. Aynı dibace takiben, Avrupa Devletlerinin özgürlüklere ve hukukun üstünlüğüne saygı ideali ve siyasal geleneği ortak mirasına sahip olduklarını belirtmektedir. Divan bu ortak mirasta Sözleşmeye ilişkin değerleri görmüş ve bir çok kez bunun demokratik bir toplumun ideallerini ve değerlerini korumaya ve geliştirmeye yönelik olduğunu hatırlatmıştır.

Ayrıca Sözleşmenin 8,9,10 ve 11. maddelerinde öngörülen hakların kullanılmasına yönelik müdahaleler, "demokratik bir toplumda gerekli" olma ölçütü ışığında bir değerlendirmeye tabi olmaktadırlar. Bu haklardan birine müdahaleyi haklı kılacak tek zorunluluk "demokratik toplum"dan kaynaklananlardır. Demokrasi Sözleşme tarafından tasarlanan yegane politik modeldir ve sadece o Sözleşmeyle bağdaşabilir.

87. Mahkeme, Sözleşmenin 11. ve de 10. maddelerinde sayılan haklara ve özgürlüklere sahip siyasi partilerin demokratik bir rejimde oynadıkları rolü birçok kez teyit etmiştir.

Daha önce de alıntı yapılan Türkiye Birleşik Komünist Partisi vd.-Türkiye kararında Mahkeme, 11. maddenin sözel anlamından öte, siyasal partilerin demokrasinin layıkıyla işlemesinde temel bir örgütlenme biçimini temsil etmekte olduğuna ağırlık verdiğini ifade etmiştir. Siyasi partilerin üstlendikleri rol karşısında onlara karşı alınan herhangi bir önlem, ilgili devletteki örgütlenme hürriyetini, sonuç olarak da, demokrasiyi etkilemektedir (aynı yer par. 31).

İktidara gelen yegane oluşumlar olarak siyasi partilerin ülkelerindeki rejimin bütününü etkileme kapasitesine sahip olmaları, oynadıkları rolün gereğidir. Siyasi partiler siyasi arenaya müdahale eden diğer örgütlerden, seçmenlere sundukları toplumsal model önerileriyle ve iktidara geldikten sonra bu önerileri uygulama yetenekleriyle ayrılırlar.

88. Ayrıca, Mahkeme önceki kararlarında, Sözleşmenin 10. maddesi anlamındaki düşüncenin korunması ve bunu açıklama özgürlüğünün 11. maddede öngörülen toplanma ve örgütlenme özgürlüğünün önemli unsurlarından biri olduğuna dikkat çekmiştir. Siyasal Partilerin demokrasinin layıkıyla işlemesinde ve çoğulculuğun korunmasındaki önemli rolleri dikkate alındığında bu hükmün öncelikle uygulanacağı açıktır.

89. Mahkeme çoğulculuk olmaksızın demokrasi olamayacağını düşünmektedir. Bu nedenle, 10. maddede öngörülen ifade özgürlüğü, 2. fıkra uyarınca, sadece açıklanan bilgi ve fikirlere taraftar olunduğunda, rahatsız etmediğinde ya da farklı olmadığında değil, aynı zamanda; taciz eden, şoke eden, rahatsız eden bir nitelik taşıdığında da söz konusudur. Etkinlikleri, ifade özgürlüğünün toplu olarak uygulanmasının bir bölümünü teşkil ettiği ölçüde siyasi partiler Sözleşmenin 10. maddesinin korumasından da faydalanma hakkına sahip olacaklardır.

(*) Sözleşme sisteminde demokrasi ve din

90. Mahkeme, mevcut davadaki amaçlar nedeniyle demokratik bir toplumda ve demokratik bir devlette dinin yeriyle ilgili içtihatlarına da atıf yapmaktadır. Mahkeme 9. Maddenin koruduğu, düşünce, vicdan ve din özgürlüğünün "demokratik toplumun" temellerinden biri olduğunu tekrarlar. Bu özgürlüğün dini boyutu inananların kimliğini ve yaşam algılamasını şekillendiren en temel unsurlardan biridir. Fakat aynı zamanda ateistler, agnostikler, septikler ve ilgisizler için de çok değerli bir unsurdur. Demokratik bir toplumun ayrılmaz bir parçası olan çoğulculuk da bu özgürlüğe bağlıdır. Bu özgürlük dini inanç taşıma ya da taşımama ve dini vecibeleri yerine getirme ya da getirmeme serbestisini içerir.

91. Ayrıca, tek ve aynı nüfus içinde birçok dinin bir arada bulunduğu demokratik toplumlarda, çeşitli grupların çıkarlarını uzlaştırmak ve herkesin inancına saygı duyulmasını sağlamak için bu özgürlüğe bazı sınırlamalar getirmek gerekebilir. Mahkeme, çeşitli dinlerin, kanaat ve inançların uygulanışının nötr ve tarafsız bir düzenleyicisi olarak devletin rolünü sıklıkla vurgulamış ve bu rolün, demokratik bir toplumdaki kamu düzeni, dini uyum ve hoşgörü açısından taşıdığı önemi belirtmiştir. Mahkeme, dini inançların meşruiyetinin devlet adına değerlendirilmesine yönelik herhangi bir yetkinin, devletin nötrlük ve tarafsızlık göreviyle çeliştiğini ve devletin karşıt gruplar arasında karşılıklı hoşgörüyü tesis etmesi gerektiğini düşünmektedir.

92. Mahkemenin yerleşik içtihadı Devletin bu işlevini teyit etmektedir. Mahkeme demokratik bir toplumda devletin, örneğin başörtüsü takarak dini inancını sergileme özgürlüğünü, eğer bu özgürlüğün uygulaması başkalarının hak ve özgürlüklerini, kamu düzeni ve güvenliğini koruma amacıyla çatışıyorsa, sınırlayabileceğini düşünmektedir.

Din özgürlüğü esas olarak bireysel bir vicdan meselesi olmakla beraber, aynı zamanda bir kimsenin yalnız ve özelde ya da başkalarıyla birlikteyken, kamuda ve inançlarını paylaştığı kimselerle biraradayken dinini açıklama özgürlüğünü de kapsamaktadır. 9. madde, ibadet, eğitim, uygulama ve gözlem gibi bir kişinin dinini veya inancını açıklama biçimlerini belirtmektedir. Buna karşın 9. madde, bir din veya inanç tarafından yönlendirilmiş her hareketi korumamaktadır.

Din özgürlüğüyle bağdaşmasa bile, bir motosiklet sürücüsü nasıl kask takmak zorundaysa, bir öğretmenin de, ibadet saatleriyle çakışan normal çalışma saatlerine riayet etme zorunluluğu, din özgürlüğüne uygundur.

93. Yukarıdaki ilkeleri Türkiye'ye uygularken Sözleşme organları laiklik ilkesinin, hukukun üstünlüğü ve insan hakları ve demokrasiye saygı ilkeleriyle uyum içinde bulunan Devletin temel ilkelerinden biri olduğu görüşünü ifade etmiştir. Bu ilkeye saygı gösterilmemesi şeklindeki bir tutum, kişinin dini inancını açıklama özgürlüğünü kapsayan ve Sözleşmenin 9. maddesindeki korumadan yararlanacak bir davranış olarak kabul edilmeyecektir.

94. Dini inançların uygulanışının nötr ve tarafsız bir düzenleyicisi olarak Devlet bu rolünü yerine getirirken, kendi egemen yetkilerinden bir bölümünü kullanacak muvazzaf ya da gelecekteki memurlarına, hedef ve eylem planları dini kuralların yerleştirilmesi olan İslami köktendinci hareketlerde yer almama yükümlülüğü getirebilir.

95. Türkiye gibi büyük çoğunluğu belli bir dine mensup bir ülkede, üniversitelerde, o dinin gereklerini yerine getirmeyen ya da başka dinlere mensup öğrenciler üzerinde baskı kurulmasını engelleyecek bazı önlemlerin alınması Sözleşmenin 9/2 hükmü uyarınca haklı görülebilir. Bu bağlamda laik üniversiteler, çeşitli inançlara mensup öğrencilerin barış içinde bir arada yaşamalarını ve dolayısıyla da kamu düzeni ve başkalarının inançlarının korunmasını teminen söz konusu dine ilişkin ritüel ve simgelerin sergilenmesini bu tür bir sergilemenin yeri ve şeklini belirleme hususunda sınırlamalar getirerek düzenleyebilir.

(*) Sınırlamalar getirme olasılığı ve katı Avrupa denetimi

96. Sözleşmenin 9,10 ve 11. maddelerinin güvence altına aldığı özgürlükler, etkinlikleriyle devletin kurumlarını tehlikeye düşüren oluşumlar söz konusu olduğunda, ilgili devleti bu kurumları koruma hakkından mahrum bırakamaz. Bu bağlamda Mahkeme , demokratik toplum gereklerinin ve bireysel özgürlüklerin korunması zorunluluklarının belirli bir biçimde uzlaştırılmasının Sözleşme sistemine aykırı olmadığı şeklindeki daha önceki yargısına dikkat çeker. Böyle bir uzlaştırma için yetkililerin yapacakları herhangi bir müdahale 11. maddenin 2. fıkrasına uygun olmalıdır - ki bu Mahkemenin daha sonra inceleyeceği bir sorundur. Ancak bu inceleme tamamlandığında Mahkeme Sözleşmenin 17. Maddesinin uygulanmasının gerekip gerekmediğine karar verecek duruma gelebilir.

97. Mahkeme, siyasi partilerin faaliyetlerini yerine getirirken sahip olmaya devam edecekleri korumanın sınırlarını aşağıdaki gibi belirlemiştir:

"...demokrasinin temel özelliklerinden birisi bir ülkenin karşılaştığı sorunları, rahatsız edici olsalar da, şiddete başvurmaksızın, diyalogla çözmesidir. Demokrasi ifade özgürlüğü ile beslenir. Bu bakış açısıyla, bir siyasal grubu, bir devletin içinde yaşayan belli bir kesimin kaderini aleni olarak tartışmak ve demokratik kurallara saygı içinde, tüm ilgilileri tatmin edecek çözümler bulma amacı ile siyasal yaşama katılmak istemesinden dolayı yasaklamanın hiçbir haklı gerekçesi olamaz."

98. Bu noktada Mahkeme, bir siyasi partinin, bir yasada ya da Devletin yasal ve anayasal yapılarında değişiklik yapmayı iki koşulla önerebileceğini düşünmektedir: birincisi bu amaçla kullanılan araçlar yasal ve demokratik olmalıdır; ikincisi önerilen değişikliğin kendisi temel demokratik ilkelerle uyuşmalıdır. Mahkeme, liderleri şiddeti teşvik eden ya da demokrasiye saygı duymayan veya demokrasiyi ve bir demokraside tanınan hak ve özgürlükleri yok etmeyi amaçlayan bir siyasi partinin, bu gerekçelerle kendisine karşı uygulanan cezalara karşı Sözleşmenin korumasını ileri süremeyeceğini düşünmektedir.

99. Bir siyasi partinin Sözleşmenin 9, 10 ve 11. maddelerinde öngörülen hakları öne sürerken, uygulamada Sözleşmede belirtilen hak ve özgürlükleri yok etme dolayısıyla da demokrasiyi ortadan kaldırma amacı taşıyan etkinliklere tekabül eden davranışlarda bulunma hakkını elde etmeye yeltenebileceği olasılığı dışlanamaz. Sözleşme ve demokrasi arasındaki gayet açık ilişki karşısında, hiç kimse demokratik bir toplumun ideallerini ve değerlerini zayıflatmak ya da yok etmek amacıyla Sözleşme hükümlerine dayanamaz. Çoğulculuk ve demokrasi, bir bütün olarak ülkede daha kapsamlı bir istikrar ortamının güvence altına alınması için bazen özgürlüklerine kimi sınırlamalar getirilmesini kabul etmek zorunda olan bireylerle birey grupları tarafından verilen çeşitli tavizleri gerektiren bir uzlaşıya dayalıdır.

Bu bağlamda Mahkeme, modern Avrupa tarihinde de görüldüğü üzere, siyasi partiler şeklinde örgütlenen totaliter hareketlerin, demokratik rejim içinde güçlendikten sonra demokrasiden kurtulmak isteyebileceklerinin olasılık dahilinde olduğunu düşünmektedir.

100. Bununla birlikte Mahkeme, siyasi partiler söz konusu olduğunda 11. maddede öngörülen istisnaların katı bir biçimde yorumlanması gerektiğini; sadece inandırıcı ve zorlayıcı nedenlerin bu tür partilerin kurulma özgürlüğüne uygulanan sınırlamaları haklı gösterebileceğini tekrarlar. Sözleşmeci Devletler, Sözleşmenin 11/2 maddesi anlamında bir zorunluluğun mevcut olup olmadığını belirlerken sadece dar bir yorum hakkına sahiptir. Mahkeme, örneğin müdahalenin zamanlamasına karar vermede uluslararası bir mahkemeden daha elverişli bir konumda bulunan ulusal makamların yerine geçmemekle birlikte, bağımsız mahkemeler tarafından verilen kararlar da dahil olmak üzere bir siyasi partiye karşı uygulanan hukuku ve kararları titiz bir Avrupa denetiminden geçirmek durumundadır. Bir siyasi partinin kapatılması ya da belli bir dönem için liderlerinin belli etkinliklerde bulunmalarının yasaklanması gibi radikal önlemler ancak çok ciddi durumlarda alınabilir. Yukarıda 98. paragraftaki koşulları yerine getirmesi şartıyla, bir dinin öngördüğü moral değerleri vurgulayan bir siyasal parti özünde demokrasinin temel ilkelerine karşıt olarak değerlendirilemez.

(*) Siyasi parti üyelerinin eylem ve konuşmalarının o siyasi partiye isnat edilebilirliği

101. Mahkeme bir siyasi partinin tüzük ve programının onun amaç ve eğilimlerinin değerlendirilmesinde tek kriter olarak dikkate alınamayacağını düşünmektedir. Sözleşmeci Devletlerin siyasi deneyimleri, demokrasinin temel ilkelerine aykırı amaçlar taşıyan geçmişteki siyasi partilerin iktidara gelene kadar bu tür eğilimlerinin onların resmi yayınlarından anlaşılamadığını göstermiştir. İşte bunun için Mahkeme bir siyasi partinin programının ilan ettiğinden farklı amaç ve eğilimleri gizleyebileceğine daima işaret etmiştir. Söz konusu partinin bu tür eğilimler taşımadığını teyit etmek için, programının içeriği parti liderlerinin eylemleri ve savundukları görüşlerle karşılaştırılmalıdır. Bu eylem ve görüşler, partinin amaç ve eğilimlerini bütünüyle sergilediği takdirde, o partinin kapatılma davasıyla ilgili olabilir.

(*) Kapatma için uygun zamanlama

102. Ayrıca Mahkeme bir Devletin müdahale etmeden önce, bir siyasi partinin izlediği politikanın yönelttiği tehlike yeterince belirgin ve yakın olmasına rağmen, iktidara gelerek Sözleşme ve demokrasinin standartlarıyla çelişen o politikayı yürütmek üzere somut adımlar atmaya başlamasını beklemesine gerek olmadığını düşünmektedir. Mahkeme, bu tür bir tehlike ulusal mahkemelerce belirlendiğinde, titiz Avrupa denetimine tabi ayrıntılı bir incelemeden sonra bir Devletin, medeni barışa ve ülkenin demokratik rejimine zarar verebilecek somut adımlar atılmadan önce, Sözleşme hükümleriyle çelişen bu tür bir politikanın uygulanmasını makul bir biçimde engelleyebileceğini kabul etmektedir (bkz. Daire Kararı, par. 81).

103. Mahkeme Devletin bu tür bir önleyici müdahale yetkisinin, Sözleşmeci tarafların Sözleşmenin 1. maddesi uyarınca üstlendikleri, yetkileri altındaki kişilerin hak ve özgürlüklerini koruma yükümlüğüyle de bağdaştığı görüşündedir. Bu yükümlülükler yalnızca Devlet görevlilerine isnat edilebilen veya kamu kurumlarında meydana gelen fiil ya da ihmallerden kaynaklanabilecek bir müdahaleyle değil fakat aynı zamanda devlete ait olmayan oluşumlarda gerçek kişilere de isnat edilebilen müdahalelerle (Örneğin, Devletin özel hastanelerde yaşamın korunması için önlemler aldırma yükümlülüğüyle ilgili olarak bkz. Calvelli ve Ciglio, no.32967/96, § 49 AİHM 2002-I) de ilgilidir. Sözleşmeci bir Devlet, Sözleşmenin güvence altına aldığı hak ve özgürlükleri koruma görevinde ve demokrasinin temel prensipleriyle çelişmeyen bir siyasi program izlenmemesini sağlama yükümlüğünde varlık sebebi iktidara gelmek ve devlet aygıtının önemli bir bölümünü yönlendirmek olan siyasi partilere sınırlamalar getirirken mazur görülebilir.

(*) Toplu İnceleme

104. Yukarıda belirtilen mülahazalar ışığında, bir siyasi partinin demokratik ilkeleri yok etmeye yönelik bir tehdit oluşturduğu gerekçesiyle kapatılmasının "zorlayıcı bir sosyal gereksinimi" karşılayıp karşılamadığı sorununa ilişkin olarak Mahkemenin toplu incelemesi aşağıdaki noktalara odaklanacaktır: (i) demokrasiye yönelik bir tehdidin mevcudiyetinin kanıtlandığı varsayılarak bu tehdidin yeterince yakın olduğuna ilişkin inandırıcı kanıtların bulunup bulunmadığı; (ii) siyasi parti liderlerinin ve üyelerinin eylem ve konuşmalarının bütünüyle ilgili siyasi partiye isnat edilip edilemeyeceği; (iii) siyasi partiye isnat edilen eylem ve konuşmaların, "demokratik toplum" kavramıyla çelişen parti tarafından algılanan ve savunulan toplum modelinin sarih bir resmini çizen bir bütün oluşturup oluşturmadığı.

105. Yukarıdaki noktaların Mahkeme tarafından toplu olarak incelenmesi sırasında, ilgili partinin kapatıldığı tarihsel bağlam ve demokratik toplumun düzenli bir biçimde işlemesini sağlamaya çalışan ülkede bu bağlam içindeki laiklik ilkesinin korunmasındaki genel çıkar göz önünde bulundurulmalıdır.

(ii) üstteki ilkelerin bu davaya uygulanması

106. Mahkeme yapacağı incelemenin ilk kısmını Refahın kapatılmasının ve başvuranlara uygulanan ikincil cezaların "zorlayıcı bir sosyal gereksinimi" karşılayıp karşılamadığı sorununa ayıracaktır. Daha sonra da, bu cezaların güdülen amaçlarla orantılı olup olmadığını belirleyecektir.

(*) Zorlayıcı toplumsal gereksinim

- kapatılmanın uygun zamanı

107. Mahkeme, öncelikle kapatıldığı sırada Refah'ın demokrasiye bir tehdit oluşturup oluşturmadığını belirleyecektir.

Bu bağlamda Mahkeme Refah'ın 1983 yılında kurulduğunu, çok sayıda genel ve yerel seçim kampanyasına katıldığını ve söz konusu dönemde 450 sandalyeden oluşan Büyük Millet Meclisindeki 158 sandalyeyi kazandığı 1995 genel seçimlerinde yaklaşık % 22 oy aldığını gözlemlemektedir. Bir koalisyon hükümetine girerek iktidarı paylaşan Refah Kasım 1996'da yapılan yerel seçimlerde oyların yaklaşık % 35'ini almıştır. Ocak 1997'de yapılan bir kamuoyu yoklaması, o gün bir seçim yapıldığı takdirde Refah'ın oyların % 67'sini alacağını ortaya koyar. Bazı kamuoyu yoklamalarının belirsiz niteliğine karşın bu rakamlar bir siyasi parti olarak Refah'ın gücünün ve iktidara tek başına gelme şansının önemli bir göstergesidir.

108. Mahkeme, Dolayısıyla Mahkeme kapatıldığı sırada bir koalisyonda mevcut olan uzlaşmalarla sınırlanmaksızın Refah'ın siyasi iktidarı ele geçirme potansiyeli bulunduğunu düşünmektedir. Eğer Refah demokratik ilkelere aykırı bir program sunsaydı, sahip olacağı siyasi iktidar tekeli bu programda öngörülen toplum modelini kurmasını mümkün kılacaktı.

109. Başvuranların, Refah'ın, parti kapatılmadan birkaç yıl önce üyelerinin yaptığı konuşmalar yüzünden cezalandırıldığına ilişkin iddiaları hususunda Mahkeme, Refahın eylemlerinin anayasallığını değerlendirirken Türk mahkemelerinin, partinin demokratik ilkelere yönelttiği gerçek riskin zaman içerisindeki gelişimini meşru bir biçimde göz önünde bulunduracaklarını düşünmektedir. Mahkemenin bu konudaki değerlendirmesi Refah'ın Sözleşmede öngörülen ilkelere uygunluğunun incelenmesinde de uygulanabilir.

Birincisi, bir siyasi partinin programı ve politikaları, görece uzun bir dönemde bu partinin üyelerinin eylem ve konuşmalarının toplamıyla açıklığa kavuşturabilir. İkincisi, ilgili parti yıllar içerisinde siyasi gücü elde etme ve politikalarını uygulama şansı yakalayabilir.

110. Bu davada Refahın politikalarının Sözleşmenin güvence altına aldığı hak ve özgürlükler açısından tehlikeli olduğu düşünülebilirse de, iktidarı ele geçirdikten sonra Refah'ın programını uygulama şansı yakalaması bu tehlikeyi daha somut ve daha yakın kılmaktadır. Bu durumda Mahkeme, ulusal mahkemeleri daha önce harekete geçmedikleri için eleştiremeyeceği gibi, Refah, iktidarı ele geçirip de siyasi rejimi ve toplumsal barışı tehlikeye düşürene, örneğin planlarını gerçekleştirmek üzere meclisten yasaları geçirene değin beklemediği için de eleştiremez.

Kısaca Mahkeme ulusal makamların müdahalenin zamanını seçerken Sözleşme uyarınca kendilerine tanınan takdir hakkının sınırlarını aşmadığını düşünmektedir.

- Üyelerinin eylem ve konuşmalarının Refah'a isnat edilebilirliği

111. Mahkeme önündeki taraflar ne Refah'ın tüzüğünde ne de iktidarın diğer ortağı Doğru Yol Partisiyle oluşturdukları koalisyon programında Refah'ın demokrasinin temel ilkelerine aykırı şekilde Türk anayasal sistemini değiştirmeyi vaat etmediğini kabul etmektedirler. Refah, genel başkanının ve bazı üyelerinin yaptıkları beyanlara ve takındıkları tutumlara dayalı olarak kapatılmıştır.

112. Bu açıklama ve tutumlar, Anayasa mahkemesine göre Refah'ın önde gelen isimleri yani genel başkanı Necmettin Erbakan, genel başkan yardımcıları Şevket Kazan ve Ahmet Tekdal, üç Refahlı Milletvekili Şevki Yılmaz, Hasan Hüseyin Ceylan ve İbrahim Çelik ile Refahlı Konya Belediye Başkanı Recai Karatepe tarafından yapılmış ya da takınılmıştır.

113. Mahkeme, Refah Genel Başkanı ve bu konumun gereği seçilmiş Başbakan olarak Necmettin Erbakan'ın açıklama ve eylemlerinin tartışılmaz bir biçimde Refah'a isnat edilebileceğini düşünmektedir. Partinin simgesel figürü niteliğindeki bir genel başkanın rolü basit bir üyeninkinden çoğunlukla farklıdır. Aksini iddia etmeksizin, bir parti genel başkanının siyasi olarak hassas konularda dile getirdiği düşünceler ve takındığı tutumlar siyasi kurumlarca ve kamuoyunca partinin görüşünü yansıttığı biçiminde algılanır. Mahkeme bu noktada Erbakan'ın, açıklama ve tutumlarının Refah'ın politikasını yansıtmadığı ya da sadece kendi kişisel görüşünü ifade ettiği hususunu hiçbir zaman açıklığa kavuşturmadığını gözlemlemektedir.

114. Mahkeme Refah'ın genel başkan yardımcılarının konuşma ve tutumları açısından da genel başkanla aynı mülahazanın geçerli olduğunu düşünmektedir. Aksi iddia edilmediği sürece, bu konumdaki kişilerin siyasi sorunlara ilişkin düşünceleri temsil ettikleri partiye isnat edilebilir. Ahmet Tekdal ve Şevket Kazan için de aynı durum söz konusudur.

115. Ayrıca Mahkeme, milletvekili sıfatı taşıyan ya da yerel yönetimlerde görevler üstlenen diğer Refah üyelerinin, partinin amaç ve eğilimlerini sergileyen ve yaratmak istedikleri toplum modeline ilişkin bir imajı yansıtan bir bütün oluşturduğunu dolayısıyla da bu gibi şahısların eylem ve düşüncelerinin de Refah'a isnat edilebileceğini düşünmektedir. Bu eylem ve düşüncelerin, bireylere isnat edilebildikleri için değil, hepsi Refah platformundan seçilen Milletvekilleriyle bir belediye başkanı tarafından Refah adına yapıldıkları ya da dile getirildikleri için, potansiyel seçmenlerin umutlarını, beklentilerini ya da korkularını canlandırarak onları etkileme olasılığı bulunmaktadır. Bu tür eylem ve konuşmalar, kanun dışı amaçlara ulaşılmasında partinin tüzük ve programında yer alan soyut yazılı ifadelerden potansiyel olarak daha etkilidir. Mahkeme bu tür eylem ve konuşmaların, parti kendini bunlardan uzaklaştırmadığı sürece, partiye isnat edilebileceğini düşünmektedir.

Fakat kısa bir süre sonra Refah bu eylem ve konuşmaların sorumlularını örneğin meclis üyesi ve büyük bir şehrin belediye başkanlığı gibi önemli görevlere atamış tartışmalı konuşmalardan birini taşra teşkilatlarında siyasi eğitim malzemesi olarak kullanılmak üzere dağıtmıştır. Kapatılma davasından önce Refah, söz konusu fiil ve açıklamalarda bulunan üyelerine karşı herhangi bir disiplin işlemi yapmadığı gibi bu düşünceleri hiç eleştirmemişlerdir de. Mahkeme bu bağlamda Türk Anayasa Mahkemesinin Refah'ın bu fiil ve konuşmalardan sorumlu olan kişileri partiden ihraç etme kararını kapatılma kararından kaçınmak için aldığı ve kararın 11. Madde uyarınca olması gerektiği gibi özgürce alınmadığı yönündeki sonucuna katılmaktadır.

Dolayısıyla Mahkeme, Refah üye ve liderlerinin, Anayasa Mahkemesinin kapatma kararında dile getirilen fiil ve konuşmalarının bütün partiye isnat edilebileceği sonucuna varmıştır.

-Anayasa Mahkemesinin belirttiği kapatılma gerekçeleri

116. Mahkeme, bu hususta Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı tarafından dile getirilen ve Anayasa Mahkemesinin Refah'ın anayasa karşıtı eylemlerin odağı olduğu kararına varmasında temel teşkil eden argümanların üç ana gruba ayrılabileceğini düşünmektedir: (i) Refah'ın dini inançlara dayalı bir ayrımcılığa yol açan çok hukuklu bir sistem kurma eğiliminde olduğuna ilişkin argümanlar; (ii) Refah'ın bu çok hukuklu sistim bağlamındaki Müslüman toplumun iç ve dış ilişkilerinde şeriatı uygulama eğiliminde olduğuna ilişkin argümanlar; (iii) Refah üyelerinin siyasi bir yöntem olarak kuvvete başvurma olasılığına yaptıkları atıflara dayalı argümanlar. Dolayısıyla Mahkeme kendisini Anayasa Mahkemesi tarafından dile getirilen bu üç grup argümanla sınırlandırması gerektiğini düşünmektedir.

(a) çok hukuklu bir sistem kurma planı

117. Mahkeme, Anayasa Mahkemesinin Refah Genel Başkanı Necmettin Erbakan'ın 23 Mart 1993 tarihinde Parlamentoda ve 10 Ekim 1993 tarihinde de Refah Partisi grubunda yapığı iki konuşmayı dikkate aldığına dikkat çeker ( bkz. Üstte 28. paragraf). Partinin kapatılmasının uygun zamanı sorunuyla (bkz. Üstte 107-110.paragraflar) Necmettin Erbakan'ın konuşmalarının (bkz.üstte 113. paragraf) Refah'a isnat edilebilirliğine ilişkin mülahazaların ışığında Anayasa Mahkemesi bu iki konuşmanın, partinin tüzüğünde konuya ilişkin hiçbir şey söylenmemesine karşın, Refah'ın programının bir parçasını teşkil eden politikalardan birini yansıttığı biçiminde değerlendirilebileceği görüşünü benimser.

118. Başvuranların Refah iktidardayken hiçbir zaman bu vaadin arkasındaki fikri uygulamaya yönelik somut adımlar atmadığı yolundaki görüşleri hususunda Mahkeme, Refah'ın merkez sağdaki bir siyasi partiyle birlikte oluşturulan bir koalisyon programına bu tür amaçları dahil etmesini beklemenin gerçekçi olmayacağını düşünmektedir. Mahkeme, çok hukuklu sistemin, Refah programının bir parçasını teşkil eden bir politikanın parçası olduğuna dikkat çeker.

119. Mahkeme, çok hukuklu bir sistemin, Sözleşme sistemiyle uyuşmadığı yönündeki Daire kararından ayrılmak için hiçbir sebep olmadığını düşünmektedir. Daire vermiş olduğu kararda aşağıdaki gerekçeyi sunmuştur:

"70. ...Mahkeme Refah'ın çok hukuklu bir sistem olması gerektiği yönündeki önerisinin bireyler arasındaki tüm hukuki ilişkilerde dini temel alan bir ayrıma yol açacağını, herkesi dini inançlarına göre kategorize edeceğini ve kişiye birey olmasından dolayı değil de bir dini akıma bağlılığından dolayı hak ve özgürlükler tanıyacağını düşünmektedir.

Mahkeme bu tür bir toplumsal modelin iki nedenden dolayı Sözleşmeyle bağdaşmayacağı kanaatindedir:

Birincisi, böyle bir toplumsal modelde, bireysel hak ve özgürlüklerin koruyucusu ve demokratik bir toplumdaki çeşitli inanç ve dinlerin uygulanmasının tarafsız düzenleyicisi olarak devletin rolü, bu tür bir toplumda bireyler üstte sayılan işlevlerin yerine getirilmesinde Devlet tarafından belirlenen kurallara değil de ilgili dinin öngördüğü statik hukuk kurallarına uymak zorunda oldukları için, ortadan kalkacaktır. Fakat devlet kendi yetkisi altındaki herkesin tamamıyla ve hiçbirinden feragat etmeksizin Sözleşmeyle güvence altına alınan hak ve özgürlüklerden yararlanmasını sağlama yükümlülüğü altındadır.

İkincisi, bu tür bir sistem demokrasinin temel ilkelerinden biri olan kamu özgürlüklerinin kullanılmasında bireyler arasında ayrım gözetmeme ilkesini kaçınılmaz olarak ihlal edecektir. Kamu hukukunun ve özel hukukun tüm alanlarında, din ve inançlarına göre bireyler arasında muamele farklılığı Sözleşme bakımından, özellikle de ayrımcılığı yasaklayan 14. madde bakımından mazur gösterilemez. Bu tür bir muamele farklılığı bir taraftan kendi kurallarına göre yönetilmek isteyen bazı dini grupların talepleri ve diğer taraftan da çeşitli din ve inançlar arasındaki barış ve hoşgörüye dayalı olması gereken toplumun çıkarı arasında adil bir denge kuramayacaktır. "

(b) Şeriat

120. Mahkeme, Anayasa Mahkemesi kararında yer alan ve hepsi milletvekili olan Refah üyelerince dile getirilen aşağıdaki düşüncelerde ifade bulan şeriata dayalı bir rejim kurma eğilimini gözlemlemektedir:

- 24 Kasım 1996 tarihinde yayınlanan ve Refah'ın Ankara Milletvekili Hasan Hüseyin Ceylan'ın bir TV röportajında şeriatın bir ülke için çözüm olduğu yolundaki sözleri (bkz. üstte 34. paragraf);

- Refah'ın Urfa Milletvekili İbrahim Halil Çelik'in "şeriatı getirmek için mücadele edeceğim" şeklindeki sözleri (bkz üstte 37. paragraf)

- Refah'ın Rize milletvekili Şevki Yılmaz'ın Nisan 1994'te inananları, Kur'an'ın ayetlerine sırtını dönenlerden ve Allah'ın peygamberinin kurallarının ülkede uygulanmasını engelleyenlerden hesap sormaya çağırdığı konuşması. Aynı konuşmada Yılmaz şöyle devam eder: "Bu ülkede Kuran'daki kuralların sadece % 39'u uygulanıyor. Altı bin beş yüz ayetin büyük çoğunluğu unutuluyor. İbadetten önce yerine getirilmesi gereken koşul iktidarın İslamileşmesidir. Allah camilerden önce iktidara giden yolun Müslümanlaşması gerektiğini buyuruyor. Allah soracak: "Niye küfür rejiminde İslami bir devletin kurulması için çalışmadın?" Erbakan ve arkadaşları bu ülkeye İslamiyeti bir siyasi parti şeklinde getirmeye çalışıyorlar. Savcı bunu gayet iyi anladı. Eğer biz de savcının anladığını anlayabilseydik sorun çözülürdü. (bkz. üstte 33. paragraf).

121. Mahkeme, Anayasa Mahkemesinin dikkate aldığı ve Refah genel başkanı ile genel başkan yardımcısının "adil düzen", "adalet nizamı" ya da "Allah nizamı" kurma hakkındaki düşüncelerine de dikkat çeker:

- 13 Nisan 1994 tarihinde Necmettin Erbakan şöyle der: "Refah iktidara gelecek ve adil düzen kurulacak" (bkz. üstte 31.paragraf) ve 7 Mayıs 1996 tarihinde yaptığı bir konuşmada da "buna inanarak katkıda bulunanların Allah'ın rahmeti üzerlerine olsun" diye dua eder" (bkz. üstte 39. paragraf);

- 1993 yılında hac sırasında Ahmet Tekdal şöyle der: "Eğer insanlar hak nizamının gelmesi için yeterince çalışmazlarsa dinsizlerin zulmüne maruz kalacaklar ve sonunda da helak olacaklardır...hak nizamının kurulması için çalışmamalarının hesabını Allah'a veremezler."

122. Bu son iki açıklama birçok farklı yoruma açık olsalar da bunların ortak paydası her ikisinin de konuşmacıların, yerleşmesini istedikleri siyasi rejimin temeli olarak dini ya da ilahi kurallara atıf yapmalarıdır. Bu ifadeler konuşmacıların dini kurallara dayalı olmayan herhangi bir düzene karşı bağlılıklarına ilişkin belirsizlik içermektedir. Anayasa Mahkemesi kararında belirtilen Refah liderlerine atfedilen çeşitli görüşlerin oluşturduğu bağlamın ışığında, örneğin kamu kesiminde başörtüsünün serbest bırakılması ya da kamu hizmetlerinin namaz saatlerine göre düzenlenmesi hususlarında, söz konusu açıklamalar partinin şeriata dayalı bir rejim kurma eğilimini açığa vuran Refah milletvekilleri tarafından yapılan teyit edici açıklamalar olarak anlaşılabilir. Dolayısıyla Mahkeme Anayasa Mahkemesinin Refah liderlerinin düşünce ve tutumlarının, dini kurallara göre şekillenen bir Devlet ve toplum modeline ilişkin belirgin bir resmi yansıttığı yönündeki görüşüne katılmaktadır.

123. Mahkeme Dairenin, şeriatın Sözleşmede öngörülen temel demokrasi ilkeleriyle bağdaşmadığı yönündeki görüşüne katılmaktadır:

"72. Mahkeme, Anayasa Mahkemesi gibi, dinin öngördüğü dogmaları ve ilahi kuralları yansıtan şeriatın durağan ve değişmez nitelikte olduğunu düşünmektedir. Siyasi alanda çoğulculuk ya da kamu özgürlüklerinin sürekli evrilmesi gibi ilkelerin şeriatta yeri yoktur. Mahkeme, birlikte dikkate alındığında, şeriatın getirilmesine açıkça atıf içeren söz konusu ifadelerin demokrasinin temel ilkeleriyle bağdaşmadığına dikkat çeker. Bir yandan özellikle ceza hukuku ve ceza yargılaması usulü, kadınların hukuki statüsüne ilişkin kuralları ve özel ve kamusal yaşam alanlarına dini buyruklar uyarınca müdahale etme biçimi bakımından Sözleşme değerleriyle açıkça farklılık gösteren şeriata dayalı bir rejimi desteklerken bir yandan da insan haklarına ve demokrasiye saygılı olduğunu söylemek zordur...Mahkemeye göre, eylemleri Sözleşmeye taraf bir Devlette şeriatı yerleştirme amacı taşıyan bir siyasi parti Sözleşmenin bütününü vurgulayan demokratik idealle bağdaşan bir oluşum olarak görülemez."

124. Mahkeme köktendinciliğe dayalı geçmişteki siyasi hareketlerin bazı Devletlerde siyasi iktidarı ele geçirdiğini ve arzuladıkları toplum modelini kurma fırsatını elde ettiklerini göz ardı edemez. Mahkemeye göre, her bir Sözleşmeci Devletin Sözleşme hükümlerine uygun olarak tarihteki deneyimler ışığında bu tür siyasi hareketlere karşı koyabileceğini düşünmektedir.

125. Mahkeme Osmanlı yönetiminde bir İslami teokratik rejimin geçmişte mevcut olduğunu da gözlemlemektedir. Önceki teokratik rejim yıkılarak cumhuriyet rejimi kurulduğunda Türkiye, İslamı ve diğer dinleri özel dini uygulama alanıyla sınırlandıran laiklik tipini seçmiştir. Türkiye'de laiklik ilkesinin demokratik rejimin yaşatılmasındaki önemini göz önünde bulunduran Mahkeme Refahın şeriatı yerleştirme politikalarının demokrasiyle bağdaşmadığına hükmederken Anayasa Mahkemesinin mazur görülebileceğini düşünmektedir (bkz. Yukarıda 40. paragraf).

(c) Şeriat ve Refah'ın önerdiği çok hukuklu sistemle ilişkisi

126. Mahkeme, Dairenin Refah partisinin hem çok hukuklu sistemin hem de şeriatın getirilmesini aynı anda savunduğu sonucuna vararak kendisiyle çeliştiğini iddia eden başvuranların bu yöndeki iddialarını inceleyecektir.

Mahkeme Anayasa Mahkemesinin çok hukuklu sistemin şeriatın getirilmesinde İslam hukuku tarihinde oynadığı rolle ilgili mülahazalarına katılmaktadır. Buna göre şeriat Müslümanların kendi aralarındaki ve diğer dinlere mensup olanlarla arasındaki ilişkilere uygulanan bir hukuk sistemidir. Şeriatın baskın olduğu bir toplumda toplulukların diğer dinlere mensubiyetleri nedeniyle yaşamasını mümkün kılabilmek için, Cumhuriyet kurulmadan önceki Osmanlı İmparatorluğundaki İslami teokratik rejim tarafından çok hukuklu bir sistem yerleştirilmiştir.

127. Mahkemenin çok hukuklu sistemin avantaj ve dezavantajlarına ilişkin soyut olarak bir düşünce ifade etmesi gerekmemektedir. Mahkeme, bu dava bakımından -Anayasa Mahkemesinin de gözlemlediği gibi- Refah'ın politikasının şeriatın bazı özel hukuk kurallarını çok hukuklu bir sistemin çerçevesi içinde, Türkiye'deki nüfusun büyük çoğunluğuna -Müslümanlara- uygulamak olduğuna dikkat çeker. Bu tür bir politika, dinlerinin buyruklarını gözetmek isteyen bireylerin örneğin medeni nikahtan sonra ya da önce dini nikah kıyabilmek (Türkiye'de yaygın olan bir uygulama) ya da dini nikahın medeni nikah etkisi doğurabilmesini sağlamak gibi kişisel özgürlüklerinin ötesine geçmektedir. Refah'ın bu politikası, Türk hukukunun dini sınırladığı özel alanın dışına taşmakta ve şeriatın getirilmesinde olduğu gibi Sözleşmeyle aynı çelişkileri taşımaktadır (bkz. Üstte 125. paragraf).

128. Bu muhakeme biçimini benimseyen Mahkeme başvuranların laikliğin Türkiye'deki özel rolü adına çok hukuklu sistemin yasaklanmasının, özel yaşamlarını dini buyruklara göre yaşamak isteyen Müslümanlara karşı ayrımcılık anlamına geldiği yönündeki iddialarını reddetmektedir.
Mahkeme, ibadet ve ayin ile kişinin dinini sergileme özgürlüğünü de içeren din özgürlüğünün öncelikle bir bireysel vicdan meselesi olduğunu tekrarlamakta ve bireysel vicdanın, bütün olarak toplumun örgütlenmesi ve işleyişiyle ilgili özel hukuk alanından oldukça farklı olduğunu vurgulamaktadır.

Türkiye'de herkesin özel yaşamında dininin gereklerini yerine getirebildiği hususu Mahkeme önünde tartışma konusu edilmemiştir. Ayrıca, diğer Sözleşmeci Devletler gibi Türkiye de dinden esinlenen özel hukuk kurallarının (örneğin taraflar arasında cinsiyete dayalı ayrımcılığa izin veren ya da boşanma ve miras ya da çokeşlilik gibi konularda erkeğe ayrıcalıklar tanıyan kurallar) kamu düzenine ve demokratik değerlere zarar verecek şekilde uygulanmasını meşru olarak engelleme hakkına sahiptir. Sözleşme bağıtlama özgürlüğü dinlerin, kanaatlerin ve inançların uygulanmasının nötr ve tarafsız bir düzenleyicisi olarak Devlet'in rolüne zarar veremez. (bkz. Üstte 91-92. paragraflar).

(d) Kuvvet kullanma olasılığı

129. Mahkeme bu başlık altında Anayasa Mahkemesi tarafından alıntılanan ve aşağıdaki şahıslar tarafından yapılan şu konuşmalara dikkat çeker:

- Necmettin Erbakan'ın iktidarın şiddet yoluyla mı yoksa barışçı araçlarla mı ele geçirileceği hususunda 13 Nisan 1994 tarihinde yaptığı konuşma (değişim kanlı mı olacak yoksa kansız mı bkz. üstte 31. paragraf);

- Şevki Yılmaz'ın cihatla ve Müslümanların iktidara geldikten sonra kendilerini silahlandırma olasılıklarıyla ilgili olarak Nisan 1994'te yaptığı konuşma (bkz. üstte 33. paragraf)

- Hasan Hüseyin Ceylan'ın 14 Mart 1992'de Batılı modele dayalı bir rejimi destekleyenleri aşağıladığı ve tehdit ettiği konuşma (bkz. üstte 34. paragraf)

- Şükrü Karatepe'nin inananlara kalplerindeki kin ve nefreti canlı tutmalarını salık veren 10 Aralık 1996 tarihli konuşması (bkz üstte 36. paragraf)

- İbrahim Halil Çelik'in imam hatiplerin kapatılmasını engellemek için kan dökülmesini istediği 8 Mayıs 1997 tarihli konuşması (bkz. üstte 38. paragraf).

Mahkeme, dönemin Adalet Bakanı olan Şevket Kazan'ın dini ayrımcılığa dayalı nefret uyandırmakla suçlanan kendi partisinden bir üyeye yaptığı ziyareti de dikkate almaktadır.

130. Mahkeme, üstteki çoğu konuşmada geçen "cihat" kavramına yapılan atıf ne olursa olsun (bu kavramın birincil anlamı kutsal savaş ve bir toplumda bütünüyle İslam'ın egemen olmasına değin mücadeledir), iktidarı ele geçirmek için kullanılacak yönteme yapılan atıflarda kullanılan terminolojide bir belirsizlik bulunmaktadır. Bu konuşmaların tümünde, Refah'ın iktidarı ele geçirme ve onu koruma yolunda karşılaşmayı beklediği çeşitli engellerin üstesinden gelmek için "meşru olarak" kuvvet kullanma olasılığından bahsedilmektedir.

131. Ayrıca Mahkeme Dairenin aşağıdaki çıkarımına katılmaktadır:

"74...Refah liderleri siyasi bir araç olarak kuvvet kullanımı ya da şiddet çağrısında bulunmasalar da, kendilerine karşı gelen politikacılara karşı kuvvet kullanımı olasılığını açıkça onaylayan Refah üyelerinden kendilerini ayıracak pratik adımları derhal atmamışlardır. Sonuç olarak, iktidarı ele geçirmek ve onu korumak için şiddet içeren yöntemlere başvurma olasılığına ilişkin açıklamalardaki belirsizliği giderememişlerdir.

- "zorlayıcı sosyal gereksinim"e ilişkin toplu inceleme

132. Bu davada söz konusu müdahalenin zorlayıcı bir sosyal gereksinim sonucunda olup olmadığı sorununun incelenmesiyle bağlantılı olarak üstte sayılan noktaların toplu olarak değerlendirilmesinde Mahkeme, Refah üye ve liderlerinin Anayasa Mahkemesi kararında da belirtilen eylem ve konuşmalarının tüm partiye isnat edilebilir olduğu, bu eylem ve konuşmaların Refah'ın çok hukuklu sistem çerçevesi içinde şeriata dayalı bir rejim oluşturmaya yönelik uzun dönemli bir politikanın varlığını ortaya çıkardığı ve Refah'ın politikasını uygularken ve öngördüğü sistemi yerleştirirken kuvvete başvurma olasılığını dışlamadığı sonucuna varmıştır. Bu planların demokratik toplum kavramıyla bağdaşmaması ve Refah'ın bunları uygulamaya geçirmek için yakaladığı fırsatların demokrasiye yönelik tehdidi daha somut ve daha yakın kılması karşısında, Anayasa Mahkemesi tarafından başvuranlara uygulanan cezanın, Sözleşmeci Devletlere tanınan yorum hakkının sınırları içinde, "zorlayıcı bir toplumsal gereksinimi" makul bir biçimde karşılar nitelikte olduğu düşünülmektedir.

(*) Yakınma konusu önlemlerin orantılılığı

133. Tarafların argümanlarını inceleyen Mahkeme Daire kararında belirtilen aşağıdaki görüşlerden ayrılmak için hiçbir sebep görmemektedir:

"82... Mahkeme daha önceki kararlarında liderlerinin siyasi sorumluluklarını yerine getirmesini yasaklayan geçici cezalarla birlikte siyasi partinin kapatılmasının köklü bir önlem olduğu ve bu ağırlıktaki cezaların yalnızca en ciddi davalarda uygulanabileceği kararına varmıştı. Bu davada Mahkeme söz konusu müdahalenin "zorlayıcı bir sosyal gereksinimi" karşıladığı sonucuna varmıştır. Refah'ın kapatılmasından sonra başvuranlar da dahil olmak üzere yalnızca beş milletvekilinin, geçici olarak milletvekilliklerinin düştüğüne ve siyasi parti lideri olarak rollerinin bittiğine dikkat çekilmelidir. Geri kalan 152 Refah milletvekilinin bu sıfatları ve siyasi kariyerleri normal olarak sürmüştür. Ayrıca başvuranlar Refah ya da üyelerinin mal varlıkları Hazineye devredildiği için ciddi bir maddi kayba uğradıkları yönünde de herhangi bir iddiada bulunmamışlardır. Mahkeme bu bağlamda müdahalenin ağırlığı ve niteliğinin, orantılılığının değerlendirilmesinde göz önünde bulundurulması gereken etmenler olduğunu düşünmektedir."

134. Mahkeme başvuranların iddia ettiği maddi zararın büyük ölçüde kazanç kayıplarından oluştuğuna ve nitelik itibariyle spekülatif olduğuna dikkat çeker. Refah'ın malvarlığının düşük değeri karşısında, bunların Hazineye devrinin söz konusu müdahalenin orantılılığı üzerinde herhangi bir etki taşımadığı düşünülmektedir. Ayrıca Mahkeme başvuranların beş yıllık bir dönem için siyasetle uğraşmalarını yasaklayan cezanın geçici olduğunu ve yaptıkları konuşmalar ve takındıkları tutumlarıyla partinin başkan ve başkan yardımcıları olarak Refah'ın kapatılmasında başlıca sorumluluğu taşıdıklarını gözlemlemektedir.

Mahkeme bu davada söz konusu müdahalenin güdülen amaçlar bakımından orantısız olarak addedilemeyeceğini düşünmektedir.

4. Sözleşmenin 11. maddesiyle ilgili olarak Mahkemenin ulaştığı sonuç

135. Sonuç olarak, Refah'ın kapatılmasını ve başvuranların bazı siyasi haklarına getirilen kısıtlamaları haklı çıkaracak ikna edici ve zorlayıcı sebeplerin mevcut olup olmadığını teyit etmek için titiz bir incelemeden sonra Mahkeme bu müdahalelerin "zorlayıcı bir sosyal gereksinimi" karşıladığı ve "güdülen amaçlarla orantılı" oldukları sonucuna varmıştır. Refah'ın kapatılması sözleşmenin 11/2 maddesi bakımından demokratik bir toplumda gerekli olarak görülebilir.

136. Dolayısıyla Sözleşmenin 11. maddesi ihlal edilmemiştir.

II. SÖZLEŞMENİN 9,10,14,17 VE 18.MADDELERİNİN İHLALİ İDDİASI

137. Başvuranlar Sözleşmenin 9,10,14,17 ve 18. maddelerinin de ihlal edildiğini iddia etmektedirler. Bu maddelere ilişkin olgular 11. madde bağlamında incelenenlerle aynı olduğu için Mahkeme bunları ayrı olarak incelemeye gerek görmemektedir.

III. 1 NOLU PROTOKOLÜN 1. VE 3. MADDELERİNİN İHLALİ İDDİASI

138. Başvuranlar, Refah'ın kapatılmasının sonuçlarının, yani malvarlığına el konularak Hazineye devredilmesinin ve liderlerinin seçimlere katılmasının yasaklanmasının 1 No'lu Protokolün 1. ve 3. maddelerinin ihlali anlamına geldiğini iddia etmektedir.

139. Mahkeme başvuranların yakındığı önlemlerin, Refah'ın kapatılmasının ikincil etkileri olduğuna ve 11. Maddeye aykırılık taşımadığına hükmetmiş bulunduğuna dikkat çekmektedir. Dolayısıyla söz konusu şikayetleri ayrı olarak incelemek için hiçbir neden bulunmamaktadır.

BU NEDENLERLE MAHKEME OYBİRLİĞİYLE

1. Sözleşmenin 11. maddesinin ihlal edilmediğine;

2. Sözleşmenin 9,10,14,17 ve 18. maddeleriyle 1 No'lu Protokolün 1. ve 3. maddeleri uyarınca yapılan şikayetleri ayrı olarak incelemeye gerek bulunmadığına hükmetmiştir.

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA