kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

AİHM
MAMATKULOV-ABDURRASULOVIC / TÜRKİYE

İlgili Kavramlar

ADİL YARGILANMA HAKKI
AİHM YE BAŞVURU HAKKININ İHLALİ
KÖTÜ MUAMELE VE İŞKENCE YASAĞI

İçtihat Metni

MAMATKULOV ve ABDURRASULOVIC/TÜRKİYE

1. Daire Kararı

Başkan: E. Palm, Üyeler: W. Thomassen, MM. Gaukur Jörundsson, R. Türmen, C. Birsan, J. Casadevall, R. Maruste, M. M. O'Boyle

Başvuru No: 46827/99

Başvuru No: 46827/99 ve 46951/99

Karar Tarihi: 6 Şubat 2002

Davanın temelinde Özbek uyruklu MM. Rustam Mamatkulov ve Azkarov Z. Abdurasulovıc (başvuru sahipleri) tarafından Türkiye Cumhuriyetine karşı yöneltilen iki başvuru (no: 46827/99 ve 46951/99) yer almaktadır. 13 Mart 1999 tarihinde başvuru sahibi, Alma-Ata (Kazakistan)'dan turist vizesi ile İstanbul'a gelmiştir. Başvuru sahibi hakkında çıkarılmış uluslararası bir tutuklama müzekkeresine dayanarak Türk polisi sözkonusu şahsı tutuklamış ve gözaltına alınıştır. Başvuru sahibi adam öldürme, Özbekistan Cumhuriyetinde bomba patlatarak başkalarının yaralanmasına sebebiyet verme ve Cumhurbaşkanına karşı suikast girişiminde bulunma fiillerinden suçlanmaktaydı. Türkiye ile imzaladığı iki taraflı Sözleşmeye dayanarak Özbekistan Cumhuriyeti başvuru sahibinin iadesini talep etmiştir.

Diğer başvuru sahibi, 13 Aralık 1998 tarihinde sahte bir pasaportla Türkiye'ye girmiştir. Türk polisi Özbekistan Cumhuriyeti'nin iade talebine dayanarak 5 Mart 1999 tarihinde başvuru sahibini tutuklayarak gözaltına almıştır. Başvuru sahibinin adam öldürme, Özbekistan Cumhuriyetinde bomba patlatarak başkalarının yaralanmasına sebebiyet verme ve Cumhurbaşkanına yönelik suikast girişiminde bulunma fiillerinden suçlanmaktaydı.

Başvuru sahiplerinin avukatları, başvuru sahiplerinin iadesinden sonra onlarla ne mektupla ne de telefonla ilişki kuramadıklarını ve bütün müracaatlarının Özbekistan ve Türk yetkililerince cevapsız bırakıldığını iddia etmişlerdir. Bu bakımdan, Özbek hapishanelerindeki işkence uygulaması ve kötü tutuklama şartları hakkında şikayette bulunmuşlardır.

İddialarını desteklemek için, insan hakları alanında çalışan uluslararası inceleme organlarının raporlarını kullanmışlar ve farklı siyasi görüşü olanlara karşı işkence ve diğer kötü muamelelerin idari bir uygulama olduğunu ve Özbek yöneticilerini bunlara karşı uyguladıkları bastırıcı politikalar hakkında şikayette bulunmuşlardır. Avukatları, müvekkillerinin, uygun unsurlara dayanarak, Türkiye'de açılan iade davası sırasında kendilerine karşı yöneltilen suçlamaları çürütmüş olduklarının altını çizmişlerdir. O zamandan itibaren, kendi seçtikleri bir avukatın yardımından yararlanma hakkı olmaksızın Özbek yetkilileri önünde aynı suçlamaların bütünüyle kabulü bu kişilerin, kötü muamele ve işkence sonucu işlemedikleri suçları itiraf etmeye zorlandıklarını göstermektedir.

Hükümet iade alanında Sözleşmenin 3. Maddesinin yalnızca yabancı ülkedeki kötü muamele yada cezanın kesin olduğu ve ilgili kişinin kötü muamele yada işkenceye maruz bırakılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu düşündürecek ciddi sebeplerin varlığına ilişkin inandırıcı deliller getirdiği durumlarda gerekli olması gerektiğini savunmuştur.

Başvuru sahipleri, kendi ülkelerinde onlara karşı başlatılan ceza davasında hakkaniyetli bir davadan yararlanamayacaklarını ve ölüm cezasına mahkum edilmeleri ve cezalarının infazı hususunda ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya olduklarını iddia etmişlerdir. Bu bakımdan Özbek adli yetkililerinin yürütmeden bağımsız olmadıklarını ileri sürmüşlerdir. Başvuru sahiplerinin avukattan, müvekkillerinin, davaları açılana kadar hücrede tutulduklarını ve kendi seçtikleri avukat tarafından savunulmak hakkına sahip olmadıklarını iddia etmişlerdir, ifadelerinin işkence altında elde edildiğini ve suçluluk kararının sözkonusu ifadelere dayandığını belirtmişlerdir.

Hükümet, başvuru sahiplerinin iadesinin Türk Hükümetini Sözleşmenin 671. Maddesi bakımından yükümlülük altına sokamayacağını ileri sürmüştür.

Avukatlarına göre yetkililere yaptıkları bir çok talebe rağmen, iadelerinden sonra müvekkilleri ile temasa geçememişlerdir. Öyle ki, delillerin ikamesi çerçevesinde, 3. Madde adına iddialarını desteklemeye yönelik muhtemel araştırmalara yol açmak imkanından mahrum edilmişlerdir. Başvuru sahiplerinin iadesinin başvurularım mahkemede etkili bir biçimde sunmalarına bir engel oluşturduğu sonucunu çıkarmışlardır.

Hükümete göre bu iddia hakkında, 34. Madde bakımından, Hükümetin haksız olduğunu düşündürecek hiçbir problem ortaya çıkmamıştır.

Mahkeme, yapmış olduğu değerlendirmeler neticesinde;

1. Oybirliğiyle Sözleşmenin 3. Maddesinin ihlal edilmediğine;
2. Oybirliğiyle Sözleşmenin 6. Maddesinin Türkiye'den iade davası hususunda uygulanmayacağına;
3. Oybirliğiyle Sözleşmenin 6. Maddesi açısından ortaya atılan şikayetler konusunda hiçbir problemin bulunmadığına;
4. Bire karşı altı oyla Sözleşmenin 34. Maddesinin ihlaline;
5. İhlalin tespitinin başvuru sahiplerinin uğradığı manevi zarar için kendiliğinden hakkaniyete uygun bir tazmin sağladığına;
6. Oybirliğiyle;
a) Davalı Devletin başvuru sahiplerine kararın Sözleşmenin 44/2. Maddesine uygun olarak kesinleşeceği tarihten itibaren, üç ay içinde harcama ve masraflar için 10.000 Euro, eski masraf ve harcamalar için 905 Euro, ayrıca ödeme günü kurundan geçerli olmak üzere, Türk Lirası karşılığında her türlü vergi miktarını ödemesi gerektiğine;
b) Yukarıda belirtilen üç aylık süreden itibaren ödeme gününe kadar Avrupa Merkez Bankasının yıllık bazda marjinal ödünç verme oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek rakama denk düşecek bir oran üzerinden faiz işletilmesine;

1. Oybirliğiyle fazlaya ilişkin hakkaniyetli tazmin talebinin reddine karar vermiştir.

(1) Madde 2,3- Yaşama Hakkı ile Kötü Muamele ve İşkence Yasağı

Mahkeme geçmişte, Akit Devletlerin, yerleşmiş bir uluslararası hukuk kuralı gereğince ve onlar için Sözleşme dahil, antlaşmalardan kaynaklanan yükümlülükler gereği yurttaş olmayanların girişleri, ikametleri ve ülkeden uzaklaştırılmalarını denetleme haklarının bulunduğunu açıklamıştır. Ayrıca, ne Sözleşmenin ne de Sözleşme Protokollerinin siyasi sığınma hakkını benimsemediğini de kaydetmektedir (bkz, Vilvarajah ve diğerleri v. Birleşik Krallık 30 Ekim 1991 tarihli ve seri A 215 no'lu karar paragraf 34§ 102).

Bununla birlikte, Mahkemenin daimi içtihadına göre, Akit Devlet tarafından iade 3. Madde açısından bir probleme yol açabilir, yani kişinin gönderilecek ülkeye iadesi halinde bu maddenin hilafına bir muameleye tabi olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunacağı kanaatini uyandıracak çok ciddi ve açık sebepler varsa bu iade söz konusu Devleti Sözleşme adına yükümlülük altına sokabilir. Böyle bir sorumluluk tesis etmek için, 3. Maddenin gerekleri ışığında gönderilecek ülkedeki durumu göz önünde bulundurmaktan kaçınamasak da Sözleşme gereğince uluslararası genel hukukta bu ülkenin sorumluluğunu ispat veya tespit sözkonusu değildir. Sözleşme alanında yüklenilen bir sorumluluğun bulunması ölçüsünde bir kişiyi yasak olan kötü muameleye terk etmenin doğrudan sonucu olan temel eylemin sorumluluğu iade eden Akit Devlete aittir (bkz, adı geçen Soering kararına, p. 35, §§ 89-91).

Mahkeme, 3. Madde ile bağdaşamaz muamelelere tabi olunacağına dair gerçek bir riskin varlığına inandıracak ciddi ve açık sebeplerin olup olmadığını ortaya çıkarmak için kendisine sunulan ya da gerektiğinde resen edindiği verilerin tümüne dayandığını (bkz, adı geçen Vilvarajah ve diğerleri Kararı, p. 36, § 107) hatırlatır.

Bir Akit Devlet bir kişiyi kötü muamele tehlikesine maruz bırakmaktan dolayı 3. Madde gereğince sorumluluk altına girer. Bu tehlikenin varlığını kontrol etmek için öncelikle iade sırasında söz konusu Devletin bilgi sahibi olduğu veya olması gerektiği şartlara öncelikle başvurulması gerekir, fakat bu, Mahkemenin daha sonraki bilgileri göz önünde tutmasını engellemez; bu bilgiler ilgili akit tarafın bir başvuru sahibinin kaygılarını değerlendirme şeklini doğrulamaya yada çürütmeye yarar (adı geçen Cruz Varoş ve diğerleri kararı, p. 30, § 76).

Mahkeme, 3. Maddenin etki alanına girmek için bir kötü muamelenin asgari bir öneme ulaşması gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu asgarinin değerlendirilmesi esası bakımından görecelidir. Bu davadaki verilerin tümüne ve özellikle muamele yada cezanın genel durumu ve cinsine bağlı olduğu gibi, icra usulüne, süresine ve fiziksel ya da zihinsel etkisine de bağlıdır (adı geçen Soering kararı, p. 39, § 100).

(2) Madde 6- Adil Yargılanma Hakkı

Mahkeme, yabancıların girişi, ikameti ve uzaklaştırılmasına ilişkin kararların, ne bir başvuru sahibinin medeni hak ve yükümlülükleri üzerine bir ihtilaf getirdiğini, ne de ona karşı yöneltilen ceza alanındaki bir suçlamanın Sözleşmenin 6/1. Maddesi anlamında, yerindeliğini etkilemediğini hatırlatmaktadır (bkz, Maaouia v. Fransa (GC), no: 39652/98, § CEDH 2000-X).
Mahkeme Soering kararında (p.45, § 113) aşağıdaki hususları açıkladığını hatırlatmaktadır: "6. Maddede kabul edildiği gibi, hakkaniyetli bir ceza davası hakkı demokratik bir toplumda çok önemli bir yer tutar. Mahkeme bir iade kararının, istisnai olarak, firarinin yargıcın açıkça davaya bakmaktan kaçınmasına maruz kaldığı ya da maruz kalma tehlikesinin bulunduğu durumlarda, bu metin alanında bir probleme yol açabileceğini düşünmektedir (...).

(3) Madde 34- Mahkeme'ye (AEHM) Kişisel Başvurular

Mahkeme, Sözleşmede açık bir hüküm bulunmadığında, organlarının, Tüzüğün 39. (eski 36) Maddesiyle birleştirilerek ya da ayrı tutularak, 34. (eski 25) Maddeden ya da diğer kaynaklardan ihtiyati tedbirlere karar vermek yetkisi alıp alamayacağını önceden incelemek zorunda olduğunu hatırlatmıştır (bkz. adı geçen Cruz Varoş ve diğerleri; Conka ve diğerleri v. Belçika no: 51564/99,13 Mart 2001 tarihli karar). Mahkeme, bu davalarda ihtiyati tedbirlere karar verme yetkisinin ne 34. Maddeden ne de diğer kaynaklardan çıkarılamayacağını, fakat Sözleşmenin 39. Maddesi gereğince verilmiş bir belirlemeden imtinanın, Mahkeme tarafından daha sonra tespit edilebilecek 3. Maddenin gereklerinde kusuru ağırlaştırıcı ihmal olarak düşünmenin yerinde olduğu sonucunu çıkarmaktadır (adı geçen Cruz Varoş ve diğerleri, pp. 36-37, §§ 102 et 103 karan). Adı geçen Conka ve diğerleri kararında Mahkeme, ayrıca, "başvuru sahiplerinin Slovenya'ya gönderilmesinin ardından karşılaşılan güçlüklere gelince, bunun Sözleşmenin 34. Maddesinin onlara tanıdığı hakkı engelleyici sonuçlar doğuracak bir düzeye erişmiş gibi görünmediğini" kaydetmiştir.

Mahkeme halihazırdaki davaları, ayrıca uluslararası hukukun genel prensipleri açısından özellikle diğer uluslararası mahkemeler tarafından belirtilmiş ihtiyati tedbirlerin etkililiği meselesine göre inceleyeceğini belirtmektedir.

Bu açıdan Mahkeme, Sözleşmenin, özellikle 31/3-c Maddesinde "taraflar arasındaki ilişkilerde uygulanabilir uluslararası hukukun uygun olan tüm kurallarını göz önünde tutmanın yerinde olduğu belirten 23 Mayıs 1969 tarihli Antlaşmalar Hukuku hakkındaki Viyana Sözleşmesinde belirlenen kurallar ışığı altında yorumlanması gerektiğini hatırlatmaktadır. Devletlerin sorumluluğunu, insan haklarını konuna aracı olan Sözleşmenin kendine özgü karakterini göz önünde bulundurarak, uluslararası hukuk prensiplerine uygun olarak yorumlamalıdır (Golder v. Birleşik Krallık seri A no!8, § 29,21 Şubat 1975 tarihli karar). Sözleşme, mümkün olduğu ölçüde, bir bölümünü oluşturduğu diğer uluslararası hukuk prensipleriyle de uyum içinde yorumlanmalıdır (Al-Adsani v. Birleşik Krallık [GC], no 35763/97, § 60, CEDH 2001-XI kararı).

Mahkeme, geçici veya ihtiyati tedbirlerin Birleşmiş Milletler Sisteminin veya Amerikan İnsan Hakları Mahkemesi ve Komisyonunun veya Uluslararası Adalet Divanındaki uyuşmazlığın yargılamaya ilişkin prosedürüne göre farklı düzenlenmiş olduğunu kaydetmektedir. Bunlar bazen antlaşmanın bizzat kendisiyle diğer durumlarda içtüzük kurallarıyla öngörülürler (yukarıdaki paragraf 39-44).

Mahkeme, son günlerde aldığı bir çok kararında uluslararası mahkemelerin geçici tedbirlerin önemine ve varlık nedenine dikkat çektiğini tespit etmiş ve bu tedbirlere riayetin uluslararası mahkemelerin esasa ilişkin kararlarının gerçekleşmesi için gerekli olduğunu ileri sürmüştür. Uluslararası uyuşmazlıklar çerçevesinde, geçici tedbirler yargıya vicahi davada yüklenilen sorumluluğun etkili kılınmasını sağlamakla, tarafların haklarını korumayı amaçlamaktadır.

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi'nin içtihadına göre "ihtiyati" tedbirlere uymaması politik ve medeni haklara ilişkin Uluslararası Protokol ve ihtiyari Antlaşmada belirtilen adli yükümlülüklerde olduğu kadar, bireysel bağlantı çerçevesinde Komiteyle işbirliği yapma zorunluluğunda da ilgili Devlet açısından bir kusur oluşturur (yakandaki 45-46. paragraflar). Birleşmiş Milletler İşkenceyle Mücadele Komitesi bir taraf Devletin ihtiyati tedbirlere uymaması konusunda bir çok kararlar almıştır. Yerinde olduğuna karar verdiği durumlarda Komite tarafından talep edilen ihtiyati tedbirlere uymanın, Komite önünde girişilen davanın nihai sonucunu hükümsüz kılabilecek telafi edilemez zararından kişiyi korumak için zorunlu olduğuna karar vermiştir (yukarıdaki 47-48. paragraflar). Birçok geçici tedbir kararında, Amerikan İnsan Hakları Mahkemesi İnsan Haklarına İlişkin Amerikan Sözleşmesinin temel amacı, yani insan haklarının fiili olarak korunması sebebiyle "Taraf Devletlerin mağdur olduğu düşünülen kişilerin hakları ile çelişen fiillere girişmekten çekinmek zorunda olduklarını" hatırlatmaktadır (James ve diğerleri v. Türkiye Trinite-ve-Tobago kararlarında, Mayıs ve 25 Eylül 1999 kararları).

La Grand kararında (Almanya v. Amerika Birleşik Devletleri) verdiği 27 Haziran 2001 tarihli kararında Uluslararası Adalet Divanı "Tüzüğün amaç ve hedefinin, Mahkemenin bu araçla işlevlerini yerine getirmesine imkan sağlamak temel işlevini yerine getirmektir. 41. Maddenin amacı, Mahkemeye gelen bir uyuşmazlıkta tarafların karşılıklı haklarına zarar getirmesi yüzünden görevlerini yerine getirmeksizin engellenmesinin önüne geçmektir. Tüzüğün amaç ve hedefinden ve 41. Maddenin lafzından, geçici tedbir belirleme yetkisinin sözkonusu tedbirlerin etkililik şartını da beraberinde getirdiği ortaya çıkmaktadır."

Öte yandan, Uluslararası Adalet Divanı bu kararında 41. Maddenin 1. paragrafındaki "belirleme yetkisi" (İngilizce versiyonunda "power to indicate") ve ikinci paragrafındaki "belirleme" (İngilizce versiyonunda "measures suggested") deyimlerinin sıkı dilbilimsel yorumu polemiğine son vermiştir. Bir antlaşmanın hükümleri bu antlaşmanın amaç ve hedefi göz önünde bulundurularak yorumlanmalıdır diyen Antlaşmalar Hukuku hakkındaki Viyana Sözleşmesinin 33. Maddesine atıfta bulunan Uluslararası Adalet Divanı ihtiyati tedbirlerin hukuk açısından zorlayıcı olduğu sonucuna varmıştır.

Mahkeme adı geçen Cruz Varoş ve diğerleri kararında, Komisyona geçici tedbirlere karar verme yetkisi tanıyan eski 25/1. Maddenin yalnızca Komisyon önüne getirilen davaları ilgilendirdiğini ve bireyin davasını Komisyona götürmek ve savunmak hakkını kullanmasına müdahaleyi yasakladığını hatırlatmaktadır. Bu madde ana Sözleşmede ve sözleşmeye ek protokollerde sıralanan maddi hakları ayırt etmede usuli nitelikte bir hak verir. Böylece bu davada Mahkemenin incelemesini kendi geçici tedbirlere karar verme yetkisiyle değil, fakat Komisyonun yetkisiyle sınırladığı tespit edilebilir. Komisyon, önündeki dava uyuşmazlığından kaynaklanabilecek tehlikelere karşı duyarlı kılınan bir Devletin durumunda olduğu gibi, verilmiş ihtiyati tedbir kararının uygulanmasının reddedilmesini 3. Maddenin gereklerinden kaçınma olarak değerlendirilmesi gerektiğine" karar vermiştir (Cruz Varoş ve diğerleri kararı, § 103).

Bu bakımdan Mahkeme, Komisyonun Akit Devletlerden birinin Sözleşmeyi ihmal ettiğini belirterek bağlayıcı bir karar veremezken, Mahkeme ve Bakanlar Komitesinin bunu yapabileceğinin altını çizmiştir. Komisyonun, Sözleşmenin ihlal edilip edilmediğinin bilinmesi hususundaki görüşü bağlayıcı değildi.

Mahkeme resmen daha önceki kararlarına uymak mecburiyetinde olmasa da geçerli sebep olmaksızın daha önceki kararlarından ayrılmaması adli güvenliğin sağlığı açısından gereklidir (örnek olarak mutatis mutandis, Chapman v. Birleşik Krallık [GC], no: 27238/95, § 70, CEDH 2001-I, Christine Goodwin v. Birleşik Krallık [GC], no: 28957/95, § 74, 11 Temmuz 2002 kararları). Bununla beraber, Sözleşmenin, güvenceleri somut ve etkin hale getirecek şekilde yorumlanıp tatbik edilmesi elzemdir. Mahkeme dinamik ve gelişmeci bir yaklaşımı koruyamayacak olursa, böyle bir tutum her türlü reform ve iyileştirmeye engel teşkil edebilir (bkz. Stafford v. Birleşik Krallık [GC], no: 46295/99, § 68, 28 Mayıs 2002). Mevcut çerçevede Mahkeme, Uluslararası hukukun ışığında, uluslararası adli merciler ve Sözleşmeler göz önüne alınarak, geçici tedbirlerin kapsamının yorumunun öngörüldükleri süreçten ve korumayı amaçladıkları kararın özünden ayrı tutulamayacağını tespit eder.

Şimdi meseleyi yemden inceleyerek Mahkeme Koruma sisteminin temel bir unsuru olarak Sözleşme tarafından öngörülen kişisel başvuru hakkının yıllar geçtikçe hayati bir önem kazandığını ve Sözleşmede ilan edilen hak ve özgürlüklerin korunması mekanizmasının mihenk taşlan arasında bulunduğunun altını çizer. 1 Kasım 1998'e kadar yürürlükte olan sistemde, kişisel başvuru hakkı konusunda Komisyonun yetkisi belirli bir süre için akit tarafların resmi bir onayına bağlı idi. Bugünkü şekliyle işleyen koruma sistemi, bu noktada, 11 no.lu protokol ile değiştirilmiştir. Kişisel başvuru hakkı artık Akit Devletlerin bir açıklamasına bağlı değildir. Böylece birey ulusüstü düzeyde, Sözleşme ile doğrudan kendisine tanınan hak ve özgürlükleri geçerli kılmak üzere gerçek bir faaliyet hakkının kendisine tanındığını görmüştür.

KARARDA ATIF YAPILAN DİĞER DAVALAR

1. Vilvarajah ve diğerleri v. Birleşik Krallık, 30 Ekim 1991
2. Soering v. Birleşik Krallık, 1 Temmuz 1989
3. Cruz Varas ve diğerleri v. İsveç, 20 Mart 1991
4. Aydın v .Türkiye, 25 Eylül 1997
5. Maaouia v. Fransa, no: 39652/98
6. Loizidou v. Türkiye, 23 Mart 1995
7. Klass ve diğerleri ve. Almanya, 6 Eylül 1978
8. X, Y ve Z v.Birleşik Krallık, no: 24888/94, 22 Nisan 1997
9. Matthews v. Birleşik Krallık, no, 24833/94
10. Akdivar ve diğerleri v. Türkiye, 16 Eylül 1996
11. Kurt v. Türkiye 25 Mayıs 1998
12. Tanrıkulu v. Türkiye, no: 23763/94
13- Sarli v.Türkiye, no: 24490/94, 22 Mayıs 2001
14.Orhan v. Türkiye, no: 25656/94, 18 Haziran 2002
75. Conka ve diğerleri v. Belçika, no: 51564/99, 13 Mart 2001
16. Gölder v. Birleşik Krallık, 29, 21 Şubat 1975
17. Al-Adsani v. Birleşik Krallık, no: 35763/97
18. Chapman v. Birleşik Krallık, no: 27238/95
19. Christine Goodwin v. Birleşik Krallık, no: 28957/95
20. Stafford v. Birleşik Krallık, no: 46295/99

PROSEDÜR

1. Davanın temelinde Özbek uyruklu MM. Rustam Mamatkulov ve Azkarov Z. Abdurasulovıc (başvuru sahipleri) tarafından Türkiye Cumhuriyetine karşı yöneltilen iki başvuru (no: 46827/99 ve 46951/99) yer almaktadır. Başvuruların her biri 11 ve 22 Mart tarihlerinde Temel Özgürlükler ve İnsan Haklarını Koruma Sözleşmesinin (Sözleşme) 34. Maddesi gereğince Mahkemeye verilmiştir.

2. Başvuru sahiplerinin adli yardımdan yararlanmaları kabul edilmiştir.

3. Dilekçeler, başvuru sahiplerinin Özbekistan Cumhuriyetine iadesine ilişkindir. Başvuru sahipleri Sözleşmenin 2. 3. ve 6. Maddeleri ile Mahkeme Tüzüğünün 39. Maddesine dayanmışlardır.

4. Başvurular Mahkemenin 1. Dairesine havale edilmemiştir (Tüzüğün 52/1. Maddesi).

5. Mahkeme başvurulan birleştirmeye karar vermiştir (Tüzüğün 43/1. Maddesi).

6. Daire, 31 Ağustos 1999 tarihli kararla başvuruların kabul edilebilir olduğuna karar vermiş ve Tüzüğün 39. Maddesine ilişkin meselelerin incelenmesini saklı tuttuğunu açıklamıştır.

7. Hem başvuru sahipleri hem de Hükümet davanın esası hakkında yazılı görüşlerini sundular (Tüzüğün 59/1. Maddesi). Başkanın, yazılı prosedüre müdahale yetkisi verdiği (Sözleşmenin 36/2 ve Tüzüğün 61/3 maddeleri) Cenevre'de bulunan Uluslararası Hukukçular Komisyonunda görüşler alınmıştır.

8. 23 Ekim 2001 tarihinde, Strasbourg'da bulunan İnsan Hakları Mahkemesinde kamuya açık olarak bir oturum yapılmıştır (Tüzüğün 59/2. Maddesi).

Mahkemede aşağıda belirtilen kişiler hazır bulunmuşlardır:

(a) Hükümet adına; M. Özmen, Avukat, G. Acar, I. Kocayigit, Danışmanlar
(b) Başvuru sahipleri adına; M. I.S. Çarsancaklı, Danışman. Mahkeme Çarsancaklı ve Özmen'in beyanlarını dinlemiştir.

9. 23 Ekim 2001 tarihinde, 9. Daire oturumu takiben Sözleşmenin 30. Maddesi gereğince (Tüzüğün 72/2. Maddesi) Büyük Dairenin yararına davadan vazgeçme niyetini taraflara bildirmeye karar vermiştir.

10. 1 Kasım 2001 tarihinde Mahkeme oturum şeklinde değişiklik yapmıştır. (Tüzüğün 25/1. Maddesi). Bununla birlikte mevcut dilekçe eski daire tarafından bu tarihten önceki şekliyle incelenmeye devam etmiştir.

11. 20 Kasım 2001 tarihinde Hükümet Büyük Daire yararına davadan vazgeçme kararına karşı itirazlarını yazılı olarak bildirmiştir. Başvuru sahibi olan taraf bu konuya ilişkin görüşünü bildirmemiştir.

OLAYLAR

I. DAVANIN ŞARTLARI

12. Başvuru sahiplerinden birisi 1959 ve diğeri 1971 tarihlerinde doğmuş olup halen Özbekistan Cumhuriyetinde tutuklu bulunmaktadırlar. Her ikisi de ERK "özgürlük" partisi (Özbekistan Cumhuriyetine Muhalefet Partisi) üyesidirler.

A. Başvuru sahibi Rustam Mamatkulov

13. 13 Mart 1999 tarihinde başvuru sahibi, Alma-Ata (Kazakistan)'dan turist vizesi ile İstanbul'a gelmiştir. Başvuru sahibi hakkında çıkarılmış uluslararası bir tutuklama müzekkeresine dayanarak Türk polisi sözkonusu şahsı Atatürk Havalimanında (İstanbul) tutuklamış ve gözaltına almıştır. Başvuru sahibi adam öldürme, Özbekistan Cumhuriyetinde bomba patlatarak başkalarının yaralanmasına sebebiyet verme ve Cumhurbaşkanına karşı suikast girişiminde bulunma fiillerinden suçlanmaktaydı.

14. Türkiye ile imzaladığı iki taraflı Sözleşmeye dayanarak Özbekistan Cumhuriyeti başvuru sahibinin iadesini talep etmiştir.

15.5 Mart 1999 tarihinde, Bakırköy Cumhuriyet Savcısı soruşturma hâkiminden başvuru sahibinin geçici olarak tutuklanmasını talep etmiştir. Aynı gün, avukatının refakatinde başvuru sahibi Avrupa Adli Yardımlaşma Sözleşmesine uygun olarak 45 gün geçici olarak tutuklanmasına karar veren hâkim önüne çağrılmıştır.

16. 11 Mart 1999 tarihinde başvuru sahibi Bakırköy Ceza Mahkemesi hâkimi tarafından dinlenmiştir. Aynı günlü mahkeme karan başvuru sahibine isnat edilen temel suçlamaları belirleyerek, söz konusu cürümlerin siyasi ya da askeri nitelik taşımadıklarını, fakat "kamu hukuku" suçu oluşturduklarını saptamıştır. Hâkim öte yandan başvuru sahibinin iadesi için olarak tutuklanmasına karar vermiştir. Başvuru sahibi, avukat ve bir tercüman eşliğinde, itham edildiği suçları inkar ederek suçsuz olduğunu ileri sürmüştür.

17. 11 Mart 1999 tarihinde yapılan duruşma sırasında sunduğu dilekçesinde başvuru sahibinin avukatı müvekkilinin ülkesini demokratikleştirmek için çalıştığını ve Özbek yetkililerinin karşıt siyasi görüş sahiplerini tutukladığını ve bu tutuklulara cezaevinde işkence uyguladığını iddia etmiştir. Öte yandan, olaylar olduğu sırada başvuru sahibinin Kazakistan'da bulunduğunu ve hayatını kurtarmak için Türk yetkililerinden siyasi sığınma talep ettiğini belirtmiştir. Müvekkili hakkında siyasi suçtan dolayı kovuşturma başlatıldığını ileri sürmüş ve Türk Ceza Kanununun 9/2. Maddesine hatırlatarak mahkemeden, müvekkili hakkında Özbekistan Cumhuriyeti tarafından yapılan iade talebinin reddedilmesini istemiştir.

18. 15 Mart 1999 tarihinde, başvuru sahibi 11 Mart 1999 tarihli mahkeme kararı aleyhine Bakırköy Ağır Ceza Mahkemesinde dava açmıştır. Bu mahkeme, kendisine sunulan dosyayı karara bağlayarak, 19 Mart 1999 tarihinde başvuru sahibinin müracaatını reddetmiştir.

B. Başvuru sahibi Azkarov Z. Abdurasulovıc

19. Başvuru sahibi, 13 Aralık 1998 tarihinde sahte bir pasaportla Türkiye'ye girmiştir. Türk polisi Özbekistan Cumhuriyeti'nin iade talebine dayanarak 5 Mart 1999 tarihinde başvuru sahibini yakalayarak gözaltına almıştır. Başvuru sahibinin adam öldürme, Özbekistan Cumhuriyetinde bomba patlatarak başkalarının yaralanmasına sebebiyet verme ve Cumhurbaşkanına yönelik suikast girişiminde bulunma fiillerinden suçlanmaktaydı.

20. 7 Mart 1999 tarihinde Bakırköy Cumhuriyet Savcısı soruşturma hâkiminden başvuru sahibinin geçici olarak tutuklanmasını talep etmiştir. Aynı gün başvuru sahibi, geçici tutukluluğuna karar veren hâkimin önüne çıkarılmıştır.

21. 12 Mart 1999 tarihli bir dilekçe ile Fatih Cumhuriyet Savcısı başvuru sahibinin milliyetinin tespiti kendisine isnat edilen suçun niteliğinin saptanması için Fatih Ceza Mahkemesine sevk etmiştir.

22. 15 Mart 1999 tarihli kararla Mahkeme, başvuru sahibini dinledikten sonra, Türk Ceza Kanununun 9. Maddesini uygulayarak, başvuru sahibinin milliyeti ve suçun niteliği konusunu karara bağlamıştır. Ceza Mahkemesi, başvuru sahibine karşı yöneltilen temel suçlamaların siyasi veya askeri nitelikte olmadığını fakat "kamu hukuku" suçunu oluşturduğunu saptamıştır. Mahkeme, ayrıca, başvuru sahibinin iadesine kadar tutuklanmasına karar vermiştir.

23. 11 Mart 1999 tarihinde yapılan duruşma esnasında, başvuru sahibinin avukatı, müvekkiline isnat edilen suçun siyasi nitelikte olduğunu ve Özbekistan yetkililerinin karşıt siyasi görüş sahiplerini tutukladığını ve cezaevinde işkence yaptığını savunmuştur. Ayrıca, olaylar esnasında başvuru sahibinin bir pasaporta sahip olarak Türkiye'de bulunduğunu ileri sürmüştür.

24. 18 Mart 1999 tarihinde, başvuru sahibi İstanbul Ağır Ceza Mahkemesinde 15 Mart 1999 tarihli karar aleyhine dava açmıştır. Bu mahkeme kendisine sunulan dosyayı karara bağlayarak 26 Mart 1999 tarihinde başvuru sahibinin müracaatını reddetmiştir.

C. Başvuru sahiplerinin iadesi ve iadeden sonraki olaylar

25. 18 Mart 1999 tarihinde, Büyük Daire'nin başkanı Tüzüğün 39. Maddesini uygulayarak, Hükümete, yetkili dairenin toplanmasından önce, yani 23 Mart 1993'ten önce başvuru sahiplerinin Özbekistan Cumhuriyetine iade edilmemesinin Mahkemedeki davanın sağlıklı seyri ve tarafların menfaatleri bakımımdan daha yararlı olacağını belirtmiştir.

26. 19 Mart 1999 tarihinde, Türk Bakanlar Kurulu başvuru sahiplerinin iadesi hakkında bir kararname çıkarmıştır.

27. 23 Mart 1999 tarihinde Daire, Tüzüğün 39. Maddesine dayanılarak belirtilen geçici tedbirin ikinci bir emre kadar uzatılmasına karar vermiştir.

28. 27 Mart 1999 tarihinde başvuru sahipleri Özbek yetkililerine teslim edilmiştir.

29. 19 Nisan 1999 tarihli bir dilekçe ile Hükümet, Mahkemeye, başvuru sahipleri hakkında Özbek yetkililerinden teminat alındığını bildirmiştir:

- 9 Mart ve 10 Nisan 1999 tarihlerinde Özbekistan Cumhuriyeti Büyükelçiliği Dışişleri Bakanlığından gönderilen iki notayı Cumhuriyet Savcısının "Başvuru sahiplerinin malvarlıkları üzerinde genel bir müsadere uygulanmayacağını, işkenceye maruz bırakılmayacaklarını ve ölüm cezasına mahkum edilmeyeceklerini" gösteren iki yazısı ile birlikte iletmiştir;

- Yetkililer "Özbekistan Cumhuriyetinin, işkencenin önlenmesine dair Birleşmiş Milletler Sözleşmesinin tarafı olduğunu ve bu Sözleşmenin hükümlerinin gereklerine riayet etmede, Türkiye'ye karşı olduğu kadar, bütünüyle uluslararası topluluğa karşı da sorumlu olduğunu kabul ettiğini ve yinelediğini" belirtmişlerdir.

- 11 Haziran 1999 tarihinde, Hükümet, Mahkemeye Özbekistan Dışişleri Bakanlığının 8 Haziran 1999 tarihli aşağıdaki hususları gösteren şifahi bir notasını iletmiştir.

"Özbek adli makamları tarafından yürütülen araştırmalar neticesinde, Mamatkulov ve Abdurasulovıc'in, tanınmış aşırı dinci C.H. ve T.Y. tarafından yönetilen cinayet örgütünün üyesi olarak 1997 Mayısından beri Özbekistan Cumhuriyeti yöneticilerine ve halkına karşı terörist faaliyetleri planlama ve örgütleme eylemlerine aktif şekilde katıldıkları ortaya çıkmıştır.

Yabancı ülkelerin istihbarat servisleri ile yapılan işbirliği, Mamatkulov ve Abdurasulovıc'in Kazakistan ve Kırgızistan'da suç işlediklerini ortaya koymuştur.

Daha önce toplanan delillere dayanılarak haklarında hazırlanan iddianame, bir suç örgütünün uygulamaya sokulması, cumhurbaşkanına yönelik suikast, iktidarı şiddet kullanarak devirmek veya anayasal düzeni yıkmak, cinayet işlemek amacıyla yangın çıkartmak, sahte belge kullanmak, kasıtlı adam öldürmek gibi birçok temel suçu kapsamaktadır.

Bütün soruşturmalar sanıkların avukatlarıyla birlikte yürütülmüştür. Sanıklar kendi rızalarıyla cinayet örgütünün faaliyetleri ve kendilerinin bu örgütteki rolleri hususunda ikrarda bulunmuşlardır. Bu bilgiler toplanan diğer delillerle doğrulanmıştır.

Mamatkulov ve Abdurasuloviç hakkında Özbekistan Cumhuriyet Başsavcısı tarafından verilen teminatlar Özbekistan'ın, 10 Aralık 1984 tarihli "İşkenceye ve Diğer Aşağılayıcı veya İnsanlık Dışı Muamelelere Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi"nden doğan yükümlülüklerine uygun düşmektedir.

Sanıklar ve avukatları soruşturma ve davaya ilişkin ikna edici belgeleri incelemişler ve Yüksek Mahkemeye iletilmiş olan iddianamenin bir kopyası kendilerine teslim edilmiştir.

Sanıkların soruşturma ve dava esnasındaki güvenlikleri emniyetli binalarda (bu amaçla özel olarak düzenlenmiş hücrelerde) sağlanmış ve sanıklara karşı muhtemel saldırıların önüne geçmek için gerekli önlemler alınmıştır.

Yüksek Mahkeme, halihazırda, sanıkların davasını kamuya açık oturumlarda ele almaktadır. Oturumlar yerli ve yabancı basın tarafından takip edilmektedir. Diplomatik camianın ve insan haklarını koruma derneklerinin bazı üyeleri bu oturumlarda hazır bulunmaktadır.

Aynı şekilde Türkiye Cumhuriyeti Elçiliğinin üyeleri de bu oturumlara katılabilirler"

31. 8 Temmuz 1999 tarihli bir mektupla Hükümet, Özbekistan Cumhuriyeti Yüksek Mahkemesinin 28 Haziran 1999 tarihli kararıyla başvuru sahiplerinin itham olundukları olaylardan suçlu bulunduklarını ve hapis cezasına mahkum edildiklerini açıkladığı hususunu Mahkemeye bildirmiştir.

32. 15 Eylül 1999 tarihli bir mektupla, başvuru sahiplerinin avukatları başvuru sahipleriyle görüşemediklerini açıklamışlar ve Özbek hapishanelerindeki işkence uygulamasını ve kötü tutukluluk şartlarını şikayet etmişlerdir. Özellikle şunları belirtmişlerdir:

"(…) Özbekistan Cumhuriyetinde başvuru sahiplerinin yargılanması adil yapılmamış duruşmanın "aleniyeti" prensibinden yaralanmamışlardır. Başvuru sahiplerinin yargılaması konusundaki bilgilerimiz Özbek yetkililerince verilen bilgilerle sınırlıdır.

Gözlemci avukatlar olarak duruşmalara katılma talebimiz, Ankara'da bulunan Özbekistan Büyükelçiliğine 25 Haziran 1999 tarihli mektupla iletilmiş ve hiçbir cevap alınamamıştır.

Başvuru sahiplerinin davasının "ulusal ve uluslararası haberciler ile insan haklan demeklerinin temsilcileri tarafından izlendiği" konusuna gelince Özbekistan'da bulunan ve duruşmaları izleyebilecek tek hükümet dışı kuruluş "Human Right Watch"dır. Bu örgüt nezdinde yapılan açık taleplerimize rağmen davanın seyri ve oturumlarla ilgili olarak hiçbir detaylı bilgi alınamadı, iadelerinden sonra başvuru sahipleri ile ne telefon, ne de mektupla ilişki kurulamadı. Bugün hala haberleşme imkanı bulunmamaktadır. Bu, başvuru sahiplerinin hapishanede normal şartlarda tutulmadıkları hususundaki şüphelerimizi güçlendirmektedir. Mahkemeniz (CEDH) tarafından gönderilen 9 Temmuz 1999 tarihli mektuba ve basın tarafından yayınlanan haberlere göre, başvuru sahibi Rustam'a en ağır ceza verilmiştir. Diğer taraftan, Özbek hapishanelerindeki tutukluluk şartları ve özellikle işkence uygulamaları göz önüne alınırsa, tutukluların hapishanelerde cezalarını olağan biçimde çekmeleri çok zordur. Üstelik, özellikle ifade özgürlüğüyle bağlantılı olaylardan mahkum olmuş kişilerin yeni cezalara çarptırıldıklarına dair genel bir kanaat vardır.

33. 15 Ekim 2001 tarihinde Özbekistan Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Türkiye Büyükelçiliğine aşağıdaki bilgileri iletmiştir:

"28 Haziran 1999 tarihinde Özbekistan Cumhuriyeti Yüksek Mahkemesi R. Mamatkulov ve Z. Askarov'u aşağıda belirtilen temel suçları işlemekten suçlu bulmuş ve birini yirmi yıl diğerini on yıl hapis cezasına mahkum etmiştir:

R. MAMATKULOV

a) Ceza Kanununun 28. ve 97. Maddelerini uygulayarak (cezayı ağırlaştırıcı sebeplerle adam öldürme) sekiz yıl hapis cezası;
b) Ceza Kanununun 155/3-a ve b (terör suçu) maddesini uygulayarak on sekiz yıl hapis cezası;
c) Ceza Kanununun 156/1-d (din ve ırka dayalı ayrımcılık yaratan kin ve düşmanlığa teşvik) maddesini uygulayarak on yıl hapis cezası;
d) Ceza Kanununun 158/1 (Özbekistan Cumhurbaşkanına karşı suikast girişiminde bulunmak) maddesini uygulayarak on sekiz yıl hapis cezası;
e) Ceza Kanununun 159/4 (Özbekistan Cumhuriyetinin anayasal rejimini yıkma girişiminde bulunmak, Özbekistan Cumhuriyetinin anayasal rejimini yıkmak veya iktidar elde etmek için komplo kurmak) maddesini uygulayarak ons ekiz yıl hapis cezası;
f) Ceza Kanununun 161. (kişilerin sağlığına zarar verme ya da malvarlığını yok etme girişiminde bulunma, devlet organlarının faaliyetlerine ve sosyal, politik ve ekonomik istikrara zarar vermek amacıyla işlenen toplu kıyım) maddesini uygulayarak on beş yıl hapis cezası;
g) Ceza Kanununun 168/2-a ve b (bireylerden oluşmuş bir grup tarafından veya grubun çıkarlarını gözeterek güveni kötüye kullanma veya hileyle başkalarının mülkiyet hakkını gasp etmek ve dolandırıcılık) maddesini uygulayarak on iki yıl hapis cezası;
h) Ceza Kanununun 223/2 b (taammüden yasadışı yollardan Özbek topraklarına girip çıkmak) maddesini uygulayarak on yıl hapis cezası;
ı) Ceza Kanununun 228/3 (sahte belge, mühür, kaşe, antetli kağıt üretme, kullanma yada piyasaya sürme) maddelerini uygulayarak iki yıl kamu yararına çalışma cezası
j) Ceza Kanununun 242/1 (suç işlemek amacıyla bir dernek yada silahlı bir çete kurmak, bu demek yada çetede gerek liderlik gerekse özel bir görev ifa etmek) maddesini uygulayarak on sekiz yıl hapis cezası.
k) Ceza Kanununun 59. (birden çok suça ilişkin cezaların birleştirilmesi) maddesine uygun olarak yirmi yıl hapis cezasına ve bu cezayı "katı uygulamalı" cezaevlerinde çekmeye mahkum edilmiştir.
R. Mamatkulov halen cezasını Nevai ilinin İçişleri Müdürlüğüne bağlı Zarafsan cezaevinde çekmektedir. Sağlık durumu iyi olup yakınlarıyla görüşme imkanına sahiptir. 22 Ağustos 2001 tarihli "Af kararından yararlanmamıştır.
Z. Abdurrasuloviç ASKAROV
a) Ceza Kanununun 28 ve 97. (cezayı ağırlaştırıcı sebeplerle adam öldürme) maddelerine uygun olarak on yıl hapis cezası;
b) Ceza Kanununun 155/2-a ve b (terör suçu, başkasının ölümüne sebebiyet vermek) maddesini uygulayarak on sekiz yıl hapis cezası;
c) Ceza Kanununun 156/2-d (din ve ırka dayalı ayrımcılık yaratarak kin ve düşmanlığa teşvik) maddesini uygulayarak on yıl hapis cezası;
d) Ceza Kanununun 158/1 (Özbekistan Cumhurbaşkanına karşı suikast girişiminde bulunmak) maddesini uygulayarak dokuz yıl hapis cezası;
e) Ceza Kanununun 159/4 (Özbekistan Cumhuriyetinin anayasal rejimini yıkma girişiminde bulunmak, veya iktidarı elde etmek için komplo kurmak) maddesini uygulayarak dokuz yıl hapis cezası;
f) Ceza Kanununun 161. (kişilerin sağlığına zarar verme yada malvarlığını yok etme girişiminde bulunma, devlet organlarının faaliyetlerine ve sosyal, politik ve ekonomik istikrara zarar vermek amacıyla işlenen toplu kıyım) maddesini uygulayarak dokuz yıl hapis cezası;
g) Ceza Kanununun 173/3-b (kişilerden oluşmuş bir örgüt tarafından veya o örgüt yararına kasıtlı olarak başkalarının mülkiyetini yıkma veya zarar verme) maddesine uygun olarak dokuz yıl hapis cezası;
h) Ceza Kanununun 223/2-b (taammüden yasadışı yollardan Özbek topraklarına girip çıkmak) maddesini uygulayarak on yıl hapis cezası;
i) Ceza Kanununun 228/3 (sahte belge, mühür, kaşe, antetli kağıt üretme, kullanma yada piyasaya sürme) maddelerim uygulayarak iki yıl kamu yararına çalışma cezası
j) Ceza Kanununun 242/1 (suç işlemek amacıyla bir örgüt yada silahlı bir çete kurmak, bu örgüt yada çetede gerek liderlik gerekse özel bir görev ifa etmek) maddesini uygulayarak on yıl hapis cezası.
k) Ceza Kanununun 59. (birden çok suça ilişkin cezaların birleştirilmesi) maddesine uygun olarak yirmi yıl hapis cezasına ve bu cezayı "katı uygulamalı" cezaevlerinde çekmeye mahkum edilmiştir.

Z. ASKAROV halen cezasını Kaskaderya ili İçişleri Müdürlüğüne bağlı Sayhali cezaevinde çekmektedir. Sağlık durumu iyi olup yakınlarıyla görüşme imkanına sahiptir. 22 Ağustos 2001 "Af kararından" yararlanmamıştır.

34. 23 Ekim 2001 tarihli oturumda Hükümet, Mahkemeye, Türk elçiliğinin iki üyesinin başvuru sahiplerini, Taşkent'e uzaklığı biri 750 diğeri 560 km olan Sayhali ve Zarafsan hapishanelerinde ziyaret ettiklerini bildirmiştir. Bu görevlilerin ifadelerine göre, başvuru sahiplerinin sağlık durumları iyi idi ve ne tutukluluklarından ne de hapishane şartlarından şikayet etmemekteydiler.

35. 3 Aralık 2001 tarihinde Özbek yetkililer, başvuru sahiplerinin bulunduğu cezaevinin askeri doktorları tarafından düzenlenen sağlık raporlarını Hükümete iletmişlerdir. Doktorlar aşağıdaki tutanağı düzenlemişlerdir:

"(...) M. Mamatkulov 9 Aralık 2000 tarihinde hapsedilmiştir. Geldiğinde bir sağlık problemi bulunmamaktaydı. 14 Aralık 2000 ve 2 Nisan 2001 tarihlerinde yapılan muayeneler hiçbir patolojik belirtinin olmadığını göstermiştir.

19 Kasım 2001 tarihinde, tutuklu, genel bir zayıflama ve öksürük nöbeti şikayetiyle cezaevinin sağlık merkezine çıkarılmıştır. (...) Muayene neticesinde çok şiddetli bronşit teşhisi konmuş ve ilaç alması zorunlu kılınmıştır (...)" "(...) M. Abdurasuloviç Askarov 21 Temmuz 2001 tarihinde hapsedilmiştir. Geldiğinde hiçbir sağlık problemi belirtmemiştir. 25 Temmuz 2001, 30 Ağustos 2001 ve 23 Ekim 2001 tarihlerinde yapılan muayeneler hiçbir patolojik belirtinin bulunmadığını göstermiştir.(...)"

36. Bugün itibariyle avukatları, başvuru sahipleriyle görüşememişlerdir.

II. İÇ HUKUK VE UYGULAMASI

Ceza hukuku

37. Türk Ceza Kanununun 9. Maddesi şu şekildedir:

"Türk Devleti siyasi veya ona bağlı cürümlerden dolayı bir yabancının, yabancı devlet tarafından yapılan iade talebini yerine getiremez.

Yabancı devletçe yapılan bir yabancının iadesi talebi üzerine, istenilen kimsenin bulunduğu yer asliye ceza mahkemesince tabiiyeti ve suçun niteliği hakkında karar verilmesi lazımdır.

Türk tabasından olduğu yahut cürümünün siyasi ve askeri veyahut bunlara bağlı cürümlerden olduğu mahkemece ortaya konulduğu durumlarda iade talebi yerine getirilemez.
İadesi istenilen kişinin yabancı olduğu yada suçunun adi cürümlerden olduğuna mahkemece karar verildiği durumlarda iade talebi Hükümetçe kabul olunabilir."

İade

38. Özbekistan Cumhuriyeti ile Türkiye arasındaki iade esasları 18 Aralık 1997 tarihinde yürürlüğe giren "Türkiye ve Özbekistan Cumhuriyeti Arasında Medeni, Cezaî ve Ticari Alanlarında Karşılıklı Anlaşması"na dayanmaktadır.

Bu anlaşmanın konuya ilişkin hükümleri uyarınca "Akit taraflardan her biri işbu anlaşmada belirtilen hükümlere uygun olması kaydı ve sarayla, kendi topraklarında bulunan ve diğer tarafın yargılama atanında işlenmiş bir suçun faili olarak itham edilen yada suçlu bulunan bur kişiyi diğer tarafa iade etmekle yükümlüdür".

III. GEÇİCİ TEDBİRLERE İLİŞKİN ULUSLARARASI HUKUK METİNLERİ VE BU ALANDAKİ İÇTİHAT

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi

39. Tüzüğün 86. Maddesi şu şekilde düzenlenmiştir:

"Komite ilgili taraf devleti tebliğ hususundaki kesin görüşlerini bildirmeden önce, bu Devleti ileri sürülen ihlalin mağduru aleyhine telafi edilemeyecek bir zararı önlemek için geçici tedbirler alınmasının yerindeliği hususundaki görüşleri hakkında bilgilendirebilir. Komite böylece sözkonusu geçici önlemin onaylandığına dair görüşlerini açıklamasının davanın esası hakkındaki hiçbir kararı etkilemeyeceğini Devlete bildirmektedir".

Birleşmiş Milletler İşkenceyle Mücadele Komitesi

40. İşkenceyle Mücadele Komitesi içtüzüğünün 108/9. Maddesi, işkenceye ve diğer acımasız, insanlık dışı ve aşağılayıcı muamelelere karşı Sözleşmenin ihlalinden dolayı yargı önüne gelmiş davalarda ihtiyati tedbirin kabul edilmesini öngörmektedir. Madde şu şekilde kaleme alınmıştır:

"Bir tebliğin kabul edilebilir olup olmadığının incelenmesi sırasında, Komite veya Çalışma Grubu yada işbu Tüzüğün 106. Maddesinin 3. paragrafı gereğince görevlendirilen bir raportör, iddia edilen ihlalin mağduru olduğunu ileri süren kişi yada kişilerin telafi edilemez bir zarara maruz kalmalarını önlemek için taraf Devletten geçici tedbirler almasını isteyebilir. Böyle bir talebin taraf Devlete bildirilmesi, tebliğin kabul edilebilirlik meselesiyle ilgili bir kararın alınmış olmasını şart koşmaz".

Uluslararası Adalet Mahkemesi Tüzüğü

41.41. Madde şu şekildedir:

"1. Mahkeme, şartlarının gerektirdiğine kanaat getiriyorsa, geçici olarak alınması gereken ihtiyati tedbirlerin hangileri olduğunu göstermek yetkisine sahiptir

2. Kesin karar beklenirken, bu tedbirin tarifi derhal Güvenlik Konseyine ve taraflara tebliğ edilir".

İnsan Haklarına İlişkin Amerikan Sözleşmesi

42.63. Maddenin düzenlenmesi şu şekildedir:

"Davada çok büyük bir ivedilik gerektiren son derece önemli durumlarda ve kişilerin telafi edilemez zararlarını önlemenin gerekliliği ortaya çıktığında, Mahkeme, ele aldığı uyuşmazlık dolayısıyla, yerinde olduğuna hükmettiği ihtiyati tedbirlere karar verebilir. Eğer henüz ele almadığı bir dava sözkonusu ise, Komisyonun talebi üzerine bu tür tedbirler alır".

Amerikan İnsan Hakları Mahkemesi Tüzüğü

43.25. Madde şu şekildedir:

"1. Davanın herhangi bir safhasında, acil ve son derece önemli meselelerin söz konusu olduğu durumlarda ve kişilerin telafi edilemez zararlarının önlenmesi gerektiği zaman. Mahkeme, Sözleşmenin 63/2. Maddesinin öngördüğü şartlarda, resen veya taraflardan birinin talebi üzerine yerinde olduğuna hükmettiği ihtiyati tedbirlerin alınmasına karar verebilir.
2. Şayet, henüz ele almadığı bir mesele sözkonusu ise Mahkeme, Komisyonun talebi üzerine harekete geçebilir.
3. Talep, herhangi bir vasıtayla başkana, yargıçlardan herhangi birine yada Sekreterliğe sunulabilir. Her halükarda talebi alan, derhal başkanı haberdar etmek zorundadır.
4. Eğer mahkeme toplantı döneminde değilse, başkan, daimi komisyonla ve eğer mümkünse diğer yargıçlarla birlikle Mahkemenin aldığı ihtiyati tedbirlerin takip eden toplantısında davanın esasıyla ilgili neticeler meydana getirmesi için, ilgili hükümetten gerekli acil tedbirleri almasını talep edebilir.
5. Eğer Mahkeme toplantı döneminde değilse, Mahkeme veya başkanı, tarafları ihtiyati tedbirle ilgili olarak aleni duruşmaya çağırabilir.
6. Mahkeme Genel Kurula sunduğu yıllık rapora, raporun ait olduğu dönem boyunca aldığı tedbirlerin listesini dahil eder ve bu tedbirler uygulanmadığı zaman, uygun olduğunu düşündüğü müşahedeleri kaleme alır."

Amerikan İnsan Hakları Mahkemesi Tüzüğü

44. 25. Maddenin düzenlemesi şu şekildedir:

"Acil ve önemli durumlarda ve eldeki bilgilerden hareketle gereği duyulması halinde Komisyon, kendi inisiyatifiyle ya da taraflardan birinin talebi üzerine, kişilerin telafi edilemez zararlara uğramasını önlemek için ilgili Devletten ihtiyati tedbirler almasını isteyebilir.
2. Eğer Komisyon toplanmamışsa, Başkan veya Başkanın yokluğu halinde Başkan yardımcılarından biri, icra Sekretaryası aracılığıyla, önceki paragrafın düzenlemeleriyle ilgili olarak diğer üyelere danışabilir.
Şayet, şartlara bağlı olarak makul bir sürede mütalaalarını almak mümkün değilse Başkan Komisyon adına karar alır ve Komisyonun diğer üyelerine bunu bildirir.
3. Komisyon, ihtiyati tedbirlerin kabul edilmesi ve uygulanmasıyla ilgili olan bütün meseleler hakkında ilgili taraflardan bilgi isteyebilir.
4. Bu tedbirlerin kabulü ve Devlet tarafından onaylanması hiçbir şekilde davanın esasına ilişkin hiçbir kararı öngörmez".

İhtiyati tedbirler ve Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komisyonu kararları

45. 26 Temmuz 1994 tarihli kararında (Glen Ashby v. Trinite ve Tobago kararı) Komite, ölüm cezasının infazını ertelemeyi emreden ihtiyati tedbirlere uymayan bir Devletin imtina durumunu değerlendirmiş ve ihtiyari Protokolü onaylayarak taraf Devletin bu protokolle öngörülen prosedür çerçevesinde Komite işbirliği yapma yükümlülüğü altına girdiğini (...) taraf Devletin Akit ve ihtiyari Protokol gereğince kendisine düşen sorumlulukları yerine getirmediğini" hatırlatmıştır (İnsan Hakları Komisyonu raporu, Cilt I).

46. 19 Ekim 2000 tarihli kararında (Dante Piandiong, Jesus Morallos ve Archie Bulan v. Filipinler kararı) Komite aşağıdaki hususların altını çizmiştir:

"ihtiyari Protokolü her taraf Devlet, İnsan Hakları Komitesinin Akit'te (Giriş ve birinci madde) belirtilen haklardan herhangi birisinin ihlalinin mağduru olduğunu ileri süren kişilerden gelen bildirileri kabul etme ve inceleme yetkisine sahip olduğunu kabul eder.

Taraf Devletler, ihtiyari Protokolü benimsemekle, Komite'ye sunulan tebliğlerin incelenmesine imkan vermek için Komisyonla zımnen iyi niyetle işbirliği yapmayı ve incelemeden sonra, taraf Devlete ve fertlere gözlemlerini bildirmeyi taahhüt etmiş olurlar (Madde 5/1 ve 4). Taraf bir Devlet için, ne şekilde olursa olsun Komisyon'un bildiriden haberdar obuasına ve incelemenin iyi bir neticeye ulaşmasına engel olan ve gözlemlerim bildirmesini önleyen bir tedbiri kabul etmesi yükümlülükleriyle bağdaşmaz.

Bir bildiride kendisine isnat edilen bir ihlalden bağımsız olarak bir taraf Devlet, Komitenin Akdin ihlalini ileri süren bir bildiriyi incelemesinde iyi bir sonuca ulaşmasını engelleyen ya da Komitenin faaliyetini konusuz bırakan ve gözlemlerini açıklamasını geçersiz ve neticesiz kılan bir tedbir alırsa ihtiyari protokol gereğince kendisine düşen yükümlülüklere son derece aykırı davranmış olur. (...)

Akdin 39. Maddesine uygun olarak İç Tüzüğün 86. Maddesinin uygulanmasıyla ihtiyati tedbirlerin kabul edilmesi, ihtiyari protokol gereğince Komite'ye verilen roller arasında esaslı bir yer tutar. Özellikle suçlu olduğu varsayılan bir mağdurun cezasının infaz edilmesi veya ülke dışına çıkarılması gibi telafi edilemez bir eylemle bu maddeye uymaması, ihtiyari Protokolle teminat altına alınmış Akitte kabul edilmiş insan haklarının korunmasını temelinden yıkar."

İhtiyati tedbirler ve Birleşmiş Milletler işkenceyle Mücadele Komitesi'nin kararları

47. Venezüella'da ikamet eden ve, iadenin ertelenmesini kesin olarak zorunlu kılan ihtiyati tedbire rağmen Peru'ya iadesi yapılan Perulu bir vatandaşının davasında (Rosana Nunez Chipana v. Venezüella kararı, 10 Kasım 1998) Komite, Devletin "Sözleşmenin ruhuna uymadığını" değerlendirmesinde bulunmuştur. Bunu şu şekilde açıklamıştır;

"Taraf Devlet, Sözleşmeyi onaylayarak ve 22. Maddeye göre Komitenin yetkisini kendi iradesiyle kabul ederek, bildirilerin incelenmesi prosedürünün uygulanmasında Komite ile iyi niyetli işbirliği yapma yükümlülüğü altına girmiştir. Bu bakımdan, Komitenin yerinde olduğunu düşünerek talep ettiği ihtiyati tedbirlere uyulması, kişiyi telafi edilemez ve ayrıca Komite önünde açılmış davanın nihai sonucunu hükümsüz kılabilecek zararlara ilişkin tedbirlerden korumak için zorunludur."

48. Kanada'da ikamet eden bir Hint vatandaşının, Hindistan'a iadesine ilişkin diğer bir kararda (T.P.S. v. Kanada kararı, 16 Mayıs 2000) İşkenceye Mücadele Komitesi, Kanada'dan bu iadenin ertelenmesine ilişkin ihtiyati tedbirler alması istenmesine rağmen istenilen ihtiyati tedbirlere uyulmamasının "Komite önündeki davayı hiçe indirebileceğini" yinelemiştir.

Mahkeme ve Amerikan İnsan Hakları Komisyonu'nun sistemi

49. Amerikan İnsan Hakları Komisyonunun önüne gelmiş bireysel davalarda olduğu gibi, Amerikan insan Haklan Mahkemesinin yetki ihtilafı davasında da geçici tedbirler öngörülmüştür. Mahkemenin geçici tedbirleri kaynağını İnsan Haklarına ilişkin Amerikan Sözleşmesinde bulurken, Komisyonun geçici tedbirleri Tüzüğü tarafından (paragraf 42-43) öngörülmüştür. Mahkeme geçici tedbirler alınmasının esasa ilişkin kararların etkililiği için zorunlu olduğunun altını defalarca çizmiştir (bkz, diğerleri arasında Chumina v. Peru kararları, 1 Ağustos 1991; Loayza Tamayo v. Peru kararı, 2 Temmuz 1996, 13 Eylül 1996, 11 Kasım 1997, 3 Şubat 2001; James ve Diğerleri v. Trinite ve Tobago kararı, 25 Mayıs ve 25 Eylül 1999, 16 Ağustos ve 24 Kasım 2000, 3 Eylül 2002; Haitili ve Haiti asıllı Dominik uyruğundan Haitililer v. Dominik Cumhuriyeti kararı, 7 ve 18 Ağustos 2000,26 Mayıs 2001; Alvarez ve al v. Kolombiya kararı, 10 Ağustos 2000, 12 Kasım 2000. 30 Mayıs 2001; Hilaire, Constantine, Benjanin ve Diğerleri v. Trinite-ve-Tobago kararı, 21 Haziran 2002).

Amerikan İnsan Hakları Komisyonunun ihtiyati tedbirlerinin kapsamına gelince, kişisel başvuru çerçevesinde kabul edilmiş tavsiye kararlarının kapsamına bağlıdır. 17 Eylül 1997 tarihli Loayzo Tamayo v. Peru kararında Amerikan İnsan Hakları Mahkemesi Devletin "Amerikan Komisyonu gibi insan haklarının korunmasına saygıyı gerçekleştirme amacını güden bir koruma organının tavsiyelerini uygulamaya koymak için mümkün olduğunca emek sarf etmesi gerektiğini düşünmektedir.

İki geçici tedbir kararında Amerikan İnsan Hakları Mahkemesi, İnsan Haklarına ilişkin Amerikan Sözleşmesine taraf Devletlerin "Amerikan sisteminin iki gözetleme organının (Mahkeme ve Komisyon) işleyişine dair hükümler dahil, Sözleşmenin bütün hükümlerini iyi niyetle uygulamak zorunda olduklarını; ve insan haklarını etkin olarak korunmasını güvenceye almak olan Sözleşmenin temel amacına göre (1.1,2,51 ve 63/2 maddeleri) Devletlerin, mağdur olduğu varsayılan kişilerin haklarının restitito in integnımlarına aykırı olan faaliyetlere girişmekten kaçınmaları gerektiğini" değerlendirmektedir (bkz, James ve Diğerleri v. Trinite ve Tobago kararı, 25 Mayıs ve 25 Eylül 1999 tarihli kararlar).

İhtiyati tedbirler ve Uluslararası Adalet Mahkemesi

50. Uluslararası Adalet Mahkemesi Tüzüğünün 41. Maddesi ihtiyati tedbirler almayı öngörmektedir (paragraf 41). Uluslararası Adalet Mahkemesi bir çok davada, ihtiyati tedbirlerin amacının tarafların uyuşmazlıkta karşılıklı haklarını korumak olduğuna işaret etmiştir (bkz, diğerleri arasında, Nikaragua v. Amerika Birleşik Devletleri kararı, 27 Haziran 1986).

Soykırımı önlemek ve cezalandırmak amacıyla Sözleşmenin uygulamasına ilişkin davada (Bosna-Hersek v. Yugoslavya kararı) verdiği 13 Eylül 1993 tarihli kararında Mahkeme ihtiyati tedbirlerin belirlenmesinin:

"Mahkemenin karar vermesini beklerken taraflardan her birinin hakkını korumayı amaç edinir ve telafi edilemez bir zararın adli bir davada tartışmalı haklara sebebiyet vermemesi gerektiğini varsayar.

(...) Mahkemenin en büyük kaygısı daha sonra alabileceği muhtemel kararla tanıyacağı hakları bu tür tedbirlerle korumak olmalıdır".

51. La grand kararında (Almanya v. Amerika Birleşik Devletleri) 27 Haziran 2001 tarihli kararla Mahkeme şu açıklamayı yapmıştır:

"(...) Tüzük metninde analiz edilen 41. Maddenin amacı, Mahkemenin yargısına tabi bir uyuşmazlıkta tarafların karşılıklı haklarına zarar vermesi yüzünden mahkemenin görevlerini yerine getirmesinin engellenmesine mani olmaktır. 41. Madde metninin ifadesinden ve Sözleşmenin amaç ve hedefinden şu sonuç çıkmaktadır: ihtiyati tedbirleri belirtme yetkisi, sözkonusu yetkinin, Mahkemenin kesin kararında belirttiği gibi, şartlar gerektirdiğinde, tarafların haklarını koruma ve zarara uğramasını önleme gerekliliğine dayanması ölçüsünde, belirtilen tedbirlere zorunluluk niteliğini katar. 41. Madde gereğince belirtilen ihtiyati tedbirlerin zorunlu olmadığını iddia etmek bu düzenlemenin amaç ve hedefine aykırıdır.

41. Madde gereğince belirlenen kararların zorunluluk niteliğini gösteren ve Mahkemenin önem verdiği benzer bir motif, Uluslararası Daimi Adalet Divanı'nın daha önce belirttiği bir ilkenin varlığıdır ki "uluslararası adli mercilerde kabul gören ve bir çok sözleşmede de yer alan bu evrensel ilkeye göre (...) dava tarafları nihâi kararın icrasını engelleyebilecek her türlü önlemden ve, genel olarak niteliği ne olursa olsun, uyuşmazlığı ağırlaştırabilecek her hangi bir fiilden kaçınmaları gerekir (Sofya ve Bulgaristan elektrik şirketi, 5 Aralık 1939 tarihli karar).

Antlaşmalar Hukukuna ilişkin 1969 tarihli Viyana Sözleşmesi (1969 Viyana Sözleşmesi)

52. 1969 tarihli Viyana Sözleşmesinin "yorumun genel kuralı" başlıklı 31. Maddesi şu şekildedir:

"1. Bir antlaşma, amaç ve hedefinin ışığı alanda belge metninde antlaşmaya atfedilen anlama uygun olarak iyi niyetle yorumlanmak zorundadır.
2. Bir Antlaşmanın yorumu Antlaşmanın asıl metnini ve metinden başka aşağıda sayılan unsurları içerir:
a) Antlaşmaya ilişkin olan ve antlaşmanın akdedilmesi dolayısıyla bütün taraflar arasında ortaya çıkan tüm anlaşmalar;
b) Antlaşmanın akdi dolayısıyla taraflardan biri veya birkaçı tarafından ortaya konulan ve antlaşmaya ilişkin olarak diğer taraflarca kabul edilmiş belgeler.
3. Antlaşmanın asıl metniyle aynı anda aşağıdaki hususlar da göz önünde bulundurulacaktır:
a) Antlaşmanın yorumu veya maddelerinin uygulanması konusunda taraflar arasında daha sonra ortaya çıkan tüm anlaşmalar,
b) Antlaşmanın yorumu ile ilgili olarak tarafların anlaşmasını tespit eden Sözleşme hükümleri doğrultusunda uygulanan pratiklerin bütünü.
c. Taraflar arasındaki ilişkilerde uygulanabilir uluslararası hukukun tüm kuralları.
4. Bir tabir, eğer tarafların niyetinin o yönde olduğu saptanmışsa, özel bir anlam taşır."

IV. KAYDA DEĞER DİĞER ULUSLARARASI UNSURLAR

53. Ekim 1999 tarihinde Uluslararası Af Örgütü, Birleşmiş Milletler işkenceyle Mücadele Komitesi onuruna yaptığı açıklamasında şu noktaları belirtmiştir:

"(...) Uluslararası Af Örgütü, Özbekistan'ın, demokratikleşme ve insan haklarına yönelik eğitim konusunda resmi makamların desteğiyle ulusal alanda girişilmiş çok büyük ölçüdeki sayısız teşebbüse, ve ülkenin mevzuatını uluslararası normlara uygun hale getirmeyi amaçlayan yasamaya ve yargıya ilişkin reformlara rağmen bu sözleşme uyarınca kendisine ait olan yükümlülüklere bütün olarak uymadığını değerlendirmiştir.

(...) 1997 Aralığında kanunların uygulanmasından sorumlu birçok kişi Namangan bölgesinde öldürülmüş, bu olayı bir sürü sorgulama ve tutuklama takip etmiştir. Uluslararası Af Örgütü bu tarihten itibaren, kanun temsilcilerinin, bağımsız imamlara (İslami liderlere) sadık olduklarını veya bağımsız İslami tarikatlarla bağlantılı olduklarını düşündükleri kişilere işkence ve kötü muamele uyguladıklarına dair gittikçe artan bir sayıda bilgiler almıştır.

"Vahhabiler" denilen bu kişilerden yüzlercesi dava dolayısıyla, uluslararası hakkaniyet normlarına saygıdan uzak olan ağır hapis cezasına mahkum edilmişlerdir. Uluslararası Af örgütünün endişeleri 1999 Şubatında, başkent Taşkent'te altı adet bombanın patlamasından sonra yüzlerce kadın ve erkeğin tutuklanmasıyla artmıştır. Bu sefer tutuklanan, kötü muameleye tabi olan ve işkence gören kişiler arasında muhalefet partisi ve yasak hareketlerden ERK (özgürlük) ve Birlik'in sempatizanı olduğu varsayılan kişiler, bunların aile üyeleri, insan hakları gözlemcileri yanında, yasaklanan muhalif parti ve İslami hareketlerin (Hizb-ut-Tahrir gibi sempatizanı olduğu varsayılanlar da vardır. Uluslararası Af Örgütünün dikkatine sunulan olayların hepsi olmasa bile bir çoğunda sorguya çekilmiş kimselerin hızlı bir şekilde ne kendi seçtikleri bir avukatla ne de aileleriyle görüşmelerine izin verilmediği tıbbi tedaviden de yararlanamadıkları görülmüştür. Sorumlu mercilerin (savcılardan her seviyedeki mahkeme ve parlamento kamu denetçisine kadar), çok sayıdaki işkence ve kötü muamele iddiaları hakkında zamanında derin ve bağımsız soruşturmalar açmadıkları görülmüştür. Güvenilir bağımsız kaynaklara göre işkence altında alındıkları bariz olan kişilerin kendi kendilerini suçlama ifadelerine mahkemeler tarafından düzenli olarak başvurulmuştur. Uluslararası Af Örgütü, tarafından incelenen pek çok olayda suçluluk kararı bu tür ifadelere dayanmıştır. Uluslararası Af Örgütü, Taşkent suikastlarında olduğu gibi Namangan cinayetlerinin ertesi günü Cumhurbaşkanının da içinde bulunduğu Özbek sorumlular tarafından yapılan açıklamalarla şaşkına dönmüştür. Bu açıklamalar toplumun bazı kesimlerine karşı Devlet görevlileri tarafından zor kullanmaya başvurmanın doğrudan doğruya bir tasdikini oluşturmamaktadırlar, fakat en azından kötü muamele ve işkence gibi metotların kullanımını benimseme olarak algılanabilirler. Nisan 1999'da insan hakları ve demokrasinin teminatı gibi görülen Cumhurbaşkanı İslam Kerimov Özbekistan'da istikrar ve özgürlüğü korumak için 200 kişinin kafasını uçurmaya hazır olduğunu açıkça belirtmiştir. Yetkililerin, kötü muamele ve işkence iddiaları üzerine derinleştirilmiş ve tarafsız soruşturmalar açılmamasında ısrar etmeleri dolayısıyla Uluslararası Af Örgütü, Cumhurbaşkanın açıklamalarının bu kabalıkların kanunu istedikleri gibi kullanan kanun uygulayıcılarından kaynaklandığı izlenimini vermesinden çekinmektedir.

(...) İş bu bilgi açıklaması Özbekistan'daki kötü muamele ve işkencenin eksiksiz bir etüdü olmak iddiasında değildir. O sadece Uluslararası Af örgütünün en acil fiili kaygılarını oluşturan olaylar ve ilgili Sözleşme maddeleri üzerinde yoğunlaşmıştır.

Özbekistan her türlü işkence fiilinin milli mevzuatta suç teşkil etmesini ve bu suçların ağırlıklarına göre cezalandırılmasını zorunlu kılan Sözleşmenin 4. Maddesi uyarınca bütün yükümlülüklerini yerine getirmiş değildir, işkence fiillerini her ikisi de yasaklamalarına ve cezalandırmalarına rağmen, ne Anayasa ne de Ceza Kanunu Sözleşmenin 1. Maddesinin içerdiği şekilde işkencenin tanımını içermemektedir.

Ceza Kanunun 235. Maddesi baskı altında zorla itiraf elde etmeyi bir suç olarak tanımlamaktadır. Baskı metotlarının tanımındaki açıklığa rağmen, bu madde, işkencenin tanımında Sözleşmenin 1. Maddesinde belirtilenin gerisinde kalmış ve maksimum beş ila sekiz yıl arasında bir ceza öngörmüştür. Özbek Ceza Kanununun diğer maddeleri ve özellikle 110. Madde farklı müessir fiilleri cezalandırmaktadır. (..) Özbek basını soruşturma ve tutuklama sırasında yasadışı metotlar kullanmış oldukları için takip edilen güvenlik birimi üyelerinin takibata uğradığını yazmıştır. Hal böyleyken, Uluslararası Af örgütüne ulaşan bilgiler arasında dikkat çekici olan mağdurlar tarafından işkenceci olarak tarif edilen kanun uygulayıcılarından hiç birinin yukarıda zikredilen Ceza Kanunu maddesi gereğince takibata uğramamış olmasıdır. (...) Uluslararası Af örgütü birçok kez güvenilir bilgiler almıştır. Bu bilgilere göre şüphelilerin kendi seçtikleri bir avukata danışmalarına izin verilmemiştir. Kanunu uygulamakla sorumlu olanlar, avukatın müvekkilini görmesine ancak tutukluluktan (kötü muameleye maruz kalma yada işkenceye uğrama riskinin en yüksek olduğu ilk safha) günlerce sonra izin vermişlerdir. Pek çok olayda avukatın müvekkiliyle görüşmesine, sadece şüphelinin itiraflarını imzalamasından sonra izin verilmiştir. Kabul edildiği zaman avukatla müvekkil arasındaki bu görüşmeler seyrek aralıklarla olmuştur, çünkü avukatlar, kanunun öngörmesine rağmen, mülakatın sınırlı imkanlarından güçlükle yararlanabilmişlerdir. Savunma avukatlarının soruşturmanın bütün aşamalarına katılmaları nadir olarak vuku bulmuştur.

(...) Ceza Muhakemeleri Usul Kanununun 17. Maddesi işkence uygulamasını açıkça yasaklamış ve hâkimleri, savcıları ve soruşturma yapmakla görevli olan memurları davanın bütün aşamalarında bireyin haysiyet ve onuruna saygı göstermekle yükümlü kılmıştır.

Uluslararası Af örgütü bununla birlikte farklı kaynaklardan (eski mahkumlar, tutukluların aileleri, savunma avukatları, uluslararası insan haklarını savunma örgütleri, diplomatlar, mahkemelerin doküman kopyalan) gelen bir çok bilgi almıştır ki, bunlara göre, kanunu uygulamakla yükümlü sorumlular, kanunun, hiç kimsenin işkence, acımasız, insanlık dışı muameleye maruz bırakılamayacağına dair hükmüne riayet etmemektedirler.

(...) Tutukluluk şartları

Geçici olarak tutuklanan kişilerin bulundukları koşullar o kadar kötü olmalı ki, bunların insanlık dışı, acımasız ve insan onurunu ayak altına aldığından bahsediliyor. 1997 tarihinde Özbek makamları tutukluluk koşullarının tutuklulara muamelede (BM) asgari kuralların bütününe uygun olmaktan uzak olduğunu kabul etmişlerdir. Nüfus aşırılığı sürüp gitmektedir, her yatak nöbetleşe uyuyan en az iki mahkum tarafından kullanılmaktadır. Kötü sağlık koşullan, yiyecek ve temel tıbbi tedavi eksikliği tüberküloz gibi hastalıkların meydana gelme riskini artırmaktadır. Eski tutuklulara göre hücreler yerin altındaki bir metre karelik ve ancak kapının yanında ayakta durulabilecek şekildeki deliklerdir. Hücrenin diğer kısmı sadece bir metre elli santim yüksekliğinde ve tutuklunun yalnızca oturabileceği ya da çömelebileceği tarzdadır. Ayrıca hücreleri haşarat kaplamıştır, idam mahkumlarının bulunduğu kısımdaki yaşam koşullarına gelince, Özbek yetkililerin, bağımsız gözlemcilerin mahkumları ziyaret etmelerine izin vermemesinden dolayı bunları bağımsız olarak tahkik etmek çok güçtür."

54. Uluslararası Af örgütü Özbekistan hakkında hazırladığı yıllık raporunda (28 Mayıs 2002) şunları belirtmiştir:

"Önceki yıllarda olduğu gibi, Hizb-ut-Tahrir (Kurtuluş Partisi) gibi yasadışı muhalif İslami hareketler ve partilerin bir çok zanlı taraftan kanun uygulayıcıları tarafından işlenen kötü muamele ve işkence fiillerinin kurbanı olmuşlardır. Binlerce dindar Müslüman ve yasaklı siyasi muhalefet partileri Erk ve Birlik'in onlarca üyesi ya da sempatizanı, hakkaniyete uygun olmayan davalar sonucu, yasadışı bir partiyle bağları olduğu, yasadışı dini belgeler yayınladıkları ya da Devlete karşı eylemlerde bulundukları için ağır hapis cezaları çekmeye mahkum edilmişlerdir. Yeni bilgiler, Müslüman mahkumların özellikle ceza kamplarında acımasız, insanlık dışı ve aşağılayıcı muamelelerin konusu olduklarını doğrulamış gözükmektedir. Aralarında tanınmış bir insan hakları savunucusunun da bulunduğu bir çok tutuklu işkence fiillerini takiben ölmüştür. Hakkaniyetten uzak olarak görülen davalar sonucu en az 22 kişinin ölüme mahkumiyeti karara bağlanmış ve en az dört kişi hakkındaki mahkumiyet kararı yerine getirilmiştir.

(...) Yasaklı demokratik parti Erk'in sürgündeki yöneticisi Salih Mohammad, Kasım ayında Çek polisi tarafından Prag havaalanında yakalanmıştır. Özbekistan tarafından kendisiyle ilgili yapılan iade talebi incelenene kadar tutukluluk hali devam etmiştir. 1999 tarihinde, Prag Belediye Mahkemesi tarafından iadesinin reddi karara bağlandıktan sonra nihayet serbest bırakılarak mülteci statüsünü kabul eden Norveç'e gönderilmiştir. Cumhurbaşkanı İslam Kerimov Eylül ayında yaptığı açıklamada her yıl yüz kadar kişiye ölüm cezası uygulandığını açıkça ifade etmiştir. Ekim ayında ölüm cezasını gerektiren suç sayısı dörde indirilmiştir.

Varsayılan işkence ve kötü muamele

Geçen yıllarda olduğu gibi, yasadışı muhalif İslami hareketler ve partilerin birçok zanlı taraftan kanun uygulayıcıları tarafından kötü muamele ve işkenceye tabi tutulmuşlardır. Binlerce dindar Müslüman ve yasaklı siyasi muhalefet partileri Erk ve Birlik'in onlarca üyesi yada sempatizanı hakkaniyete uygun olmayan davalar sonucu, yasadışı bir partiyle bağlan olduğu, yasadışı dini belgeler yayınladıkları yada Devlete karşı eylemlerde bulunduktan için ağır hapis cezalan çekmeye mahkum edilmişlerdir. Mahkemeler sanıkların işkence gördüklerine dair iddialar hakkında soruşturma yapmayı, hatta bu iddiaları dikkate almayı sürekli olarak reddetmişlerdir. Kamu hukukuna ilişkin suçlardan itham edilen bir tasım kişiler de tutukluluk sırasında bu yolla zorla "itiraflar" almaya çalışan polis tarafından işkence ve kötü muameleye tabi tutulmuştur.

Yeni bilgiler, Müslüman mahkumların özellikle sıkı yönetim ceza kamplarında acımasız, insanlık dışı ve aşağılayıcı muamelelerin konusu olduklarını doğrulamış gözükmektedir.

(...) 2001 yılının Haziran ayında, Özbekistan dağlık bölgesinin Tacik topluluğundan olan 73 kişi, gizli oturumla yapılan dört farklı davada, Özbekistan İslami hareketinin Ülkede yaptığı baskın sırasında bunlara destek verdikleri için üç yıl ile on sekiz yıl arasında değişen hapis cezalarına mahkum edilmişlerdir. Bununla birlikte Hükümet, Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesine, köylerin boşaltılmasının yerel halkın yaşam şartlarını iyileştirme kaygısına cevap verdiği ve böylece baskıyla yer değiştirenlerin hiçbir adli takibatın konusu olmadıkları hususunda güvence vermiştir. Dört kolektif dava aynı anda ve ikaz etmeksizin Mayıs ayının sonunda Taşkent'te açılmış ve bir polis ordusu kordonuyla çevrili olarak farklı binalarda görülmüştür. Oturumlara katılmaya çalışan sanıkların yakınları tehdit edilmiş ve yetkililer bu kişileri şehri terk etmeye zorlamışlardır.

Yalnızca hükümet dışı bir kuruluş olan Human Rights Watch'ı temsil eden yabancı bir gözlemcinin davalardan birine katılmasına izin verilmiştir. Yabancı diplomatların, insan haklarının yerel gözlemcilerinin veya medya temsilcileri dahil, başka hiçbir katılımcı kabul edilmemiştir.

Human Rights Watch'ın temsilcisine göre savcılık, sanıkların suçluluğuna dair hiçbir inandırıcı delil göstermemiştir. Bu sanıkların hepsi davalarının açılmasına kadar hücrede alıkonulmuşlardır. Serbest olarak seçtikleri bir avukat tarafından kendilerini savunmak hakkına sahip olmamışlardır. Mahkeme önünde, güvenlik güçlerinin, işlemedikleri suçlan ikrar etmeye zorlamak için kendilerine işkence yaptıklarını söylemişlerdir. Bunlar, bir kamera önünde ezbere söylemek üzere ikrarlarının kendilerine zorla öğretildiğini söylemişlerdir. Sanıklardan bazıları mahkemeye vücutlarında bulunan ve onlara göre maruz bırakıldıkları işkence fiilinin sonucu olan izleri göstermişlerdir. Bununla birlikte mahkeme, bu açıklamaları dikkate almak istememiştir.

(...)

V. TÜZÜĞÜNÜN 39. MADDESİNE İSTİNADEN MAHKEMENİN UYGULAMASI

55. Mahkeme Tüzüğünün 39. Maddesi dairelere ya da gerektiğinde, daire başkanlarına ihtiyati tedbir alma yetkisi vermiştir. Geçmiş uygulamalar, prensip olarak 39. Maddeye göre ihtiyati tedbir taleplerinin başvuru sahibinin hayatini tehdit eden pek yakın bir tehlike yada insanlık dışı veya aşağılayıcı muamelelerin yada cezaların sözkonusu olduğu durumlarda yapıldığını göstermiştir. Bu başvurular genel olarak Sözleşmenin 2 ve 3. Maddelerine göndermede bulunmakta ve şikayet edilen Devlet tarafından kişilerin asıl ülkelerine (akit taraf veya diğer Devlet) geri gönderilmeleri, iadeleri yada ülke dışına çıkarılmalarına karşı ilişkin olmuştur.

56. Komisyon İç Tüzüğünün 36. Maddesi şu şekilde düzenlenmiştir: "Komisyon ya da (Komisyon bulunmadığında) Başkan, taraflara, kabul edilen davanın normal seyri ve tarafların çıkarları açısından arzu edilir görünen tüm ihtiyati tedbirleri gösterebilir."

HUKUKİ BOYUT

I. SÖZLEŞMENİN 2. ve 3. MADDELERİNİN İHLALİ İDDİALARI

57. Başvuru sahipleri Özbekistan Cumhuriyetine iadelerinin Sözleşmenin 2. ve 3. Maddelerinin ihlalini oluşturduğunu iddia etmişlerdir. Bu maddeler şu şekildedir:

"Madde 2:

1. Her ferdin yaşama hakkı kanun tarafından korunur. Kanunun ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı haklarında mahkemece hükmedilen bu cezanın infazı dışında hiç kimse öldürülemez.
2. Ölüm, kesinlikle gerekli kılınmış güç kullanımı sonucu meydana gelmişse bu maddenin ihlal edildiğinden bahsedilmesi sözkonusu olmaz;
a. Her ferdin yasadışı şiddet eylemlerinden korunmasını sağlamak için;
b. Kanun hükümleri dahilinde bir tutuklama ve yakalama yerine getirmek veya kanuna uygun olarak tutuklanan şahısların kaçmasını engellemek için;
c. bir ayaklanma veya isyanı kanuna uygun olarak bastırmak için.

Madde 3:
Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı yada aşağılayıcı cezalara tabi tutulamaz."
Mahkeme, bu şikayetin 3. madde açısından incelenmesi gerektiği kanısındadır.

A. Tarafların iddiaları

1. Başvuru sahipleri

58. Başvuru sahiplerinin avukatları, başvuru sahiplerinin iadesinden sonra onlarla ne mektupla ne de telefonla ilişki kuramadıklarını ve bütün müracaatlarının Özbekistan ve Türk yetkililerince cevapsız bırakıldığını iddia etmişlerdir. Bu bakımdan, Özbek hapishanelerindeki işkence uygulaması ve kötü tutuklama şartları hakkında şikayette bulunmuşlardır.

59. İddialarını desteklemek için, insan hakları alanında çalışan uluslararası inceleme organlarının raporlarını kullanmışlar ve farklı siyasi görüşü olanlara karşı işkence ve diğer kötü muamelelerin idari bir uygulama olduğunu ve Özbek yöneticilerini bunlara karşı uyguladıkları bastırıcı politikalar hakkında şikayette bulunmuşlardır.

60. Başvuru sahiplerinin avukatları, müvekkillerinin, uygun unsurlara dayanarak, Türkiye'de açılan iade davası sırasında kendilerine karşı yöneltilen suçlamaları çürütmüş olduklarının altını çizmektedirler. O zamandan itibaren, kendi seçtikleri bir avukatın yardımından yararlanma hakkı olmaksızın Özbek yetkilileri önünde aynı suçlamaların bütünüyle kabulü bu kişilerin, kötü muamele ve işkence sonucu işlemedikleri suçları itiraf etmeye zorlandıklarını göstermektedir.

2. Hükümet

61. Hükümet iade alanında Sözleşmenin 3. Maddesinin yalnızca yabancı ülkedeki kötü muamele ya da cezanın kesin olduğu ve ilgili kişinin kötü muamele yada işkenceye maruz bırakılma tehlikesiyle karşı karşıya olduğunu düşündürecek ciddi sebeplerin varlığına ilişkin inandırıcı deliller getirdiği durumlarda gerekli olması gerektiğini savunmuştur.

62. Hükümet, iadenin Özbek yetkilileri tararından teminatların alınmasının ardından gerçekleştirilmiş olduğuna dikkat çekmektedir. Bu teminatlar başvuru sahiplerinin ölüm cezasına mahkum edilmeyeceklerini, işkence ve kötü muameleye tabi tutulmayacaklarını ve haklarında malların genel müsaderesi cezasının uygulanmayacağına dair verilen güvenceyi kapsamaktadır. Hükümet, Özbek yetkililerinin "Özbekistan Cumhuriyeti'nin İşkencenin Önlenmesine Dair Birleşmiş Milletler Sözleşmesi'nin tarafı olduğuna ve uluslararası topluluğa karşı olduğu kadar Türkiye'ye ve uluslararası topluluğun bütününe karşıda bu Sözleşmenin hükümlerinin gereklerine uyma yükümlülüğünü kabul ettiğine ve yinelediğine" dair güvence verdiklerini ileri sürmüştür. Hükümet ayrıca insan haklan örgütlerinin raporlarının 3. Maddeye aykırı muamele iddialarını destekleyebilecek hiçbir bilgi içermediklerine dikkat çekmektedir.

63. Teminatların muhtemel bütün tehlikeleri bertaraf etmek için yeterli olup olmadığı meselesine gelince Hükümet, bu davanın şartlarının, Mahkemenin "Birleşik Devletlerin idam infazı gerçekleştirmesi halinde başvuru sahibinin iadesi 3. Maddenin ihlalini oluştururdu"(paragraf 111) şeklinde kanaat bildirdiği Soering v. Birleşik Krallık kararından farklı olduğunu (7 Temmuz 1989 tarihli ve seri A no. 161 no'lu karar) iddia etmiştir. Bu açıdan terörist eylemlerin sanıkları olan başvuru sahiplerinin Özbekistan Yüksek Mahkemesi tarafından birisi on iki ve diğeri yirmi yıl olmak üzere hapis cezasına mahkum edilmiş olduklarını ve davanın Türk Elçiliği ve diğer elçilik üyelerinin yanı sıra Helsinki Watch'ın üyelerinden oluşan yaklaşık 80 kişinin önünde cereyan ettiğini ileri sürmüştür.

Öte yandan Hükümet, başvuru sahiplerinin hapsedildikleri cezaevinde Türk elçiliğinin iki üyesi tarafından ziyaret edildiklerini ve Türkiye'den iadelerini takiben ne tutuklulukları ne de mahkumiyetleri sırasında kötü muameleye maruz kalmadıklarını bu kişilere söylediklerine dikkat çekmiştir. Bu unsurlar göz önüne alındığında ve Cruz Varoş ve diğerleri v. İsveç (20 Mart 1991 tarih ve seri A no 201 numaralı karar) kararında belirtilen kriterler hesaba katıldığında başvuru sahipleri, Özbekistan'da gerçek anlamda bir işkence veya zulüm tehlikesiyle karşı karşıya değillerdi.

64. Hükümete göre, 3. Madde, iade eden Devlete, zamanla sınırlı olmayan bir sorumluluk yüklemek şeklinde yorumlanmamalıdır. Bu sorumluluk iade edilen kişinin suçluluğunun kabul edildiği ve cezasını çekmeye başladığı gün bitmelidir. Eğer iade alanında anlaşmalara uygun olarak bir şüphelinin tesliminde iade eden Devletin kişiyi gönderilecek ülkedeki mahkumiyetinden kaynaklanan muamele ya da cezaya tabi tuttuğunu söylemek 3. Maddenin lafzı anlamını kabul edilemez şekilde zorlamak olurdu. Bu tez uluslararası anlaşmalardan doğan insan haklarına halel getirir ve Sözleşmeye taraf olmayan üçüncü ülkelerin içişlerine karışma gibi uluslararası adli prosedür normlarına aykırı olurdu; bu tez, organize suçlar ve uluslararası terörle mücadelede işbirliğini büyük ölçüde daraltarak Akit Devleti zarara uğratma tehlikesini taşımaktaydı.

B. Mahkemenin değerlendirmesi

65. Mahkeme geçmişte, Akit Devletlerin, yerleşmiş bir uluslararası hukuk kuralı gereğince ve onlar için Sözleşme dahil, antlaşmalardan kaynaklanan yükümlülükler gereği yurttaş olmayanların girişleri, ikametleri ve ülkeden uzaklaştırılmalarını denetleme haklarının bulunduğunu açıklamıştır. Ayrıca, ne Sözleşmenin ne de Sözleşme Protokollerinin siyasi sığınma hakkını benimsemediğini de kaydetmektedir (bkz, Vilvarajah ve diğerleri v. Birleşik Krallık 30 Ekim 1991 tarihli ve seri A 215 no'lu karar paragraf 34§ 102).

66. Bununla birlikte, Mahkemenin daimi içtihadına göre, Akit Devlet tarafından iade 3. Madde açısından bir probleme yol açabilir, yani kişinin gönderilecek ülkeye iadesi halinde bu maddenin hilafına bir muameleye tabi olma tehlikesiyle karşı karşıya bulunacağı kanaatini uyandıracak çok ciddi ve açık sebepler varsa bu iade sözkonusu Devleti Sözleşme adına yükümlülük altına sokabilir. Böyle bir sorumluluk tesis etmek için, 3. Maddenin gerekleri ışığında gönderilecek ülkedeki durumu göz önünde bulundurmaktan kaçınamasak da Sözleşme gereğince uluslararası genel hukukta bu ülkenin sorumluluğunu ispat veya tespit sözkonusu değildir. Sözleşme alanında yüklenilen bir sorumluluğun bulunması ölçüsünde bir kişiyi yasak olan kötü muameleye terk etmenin doğrudan sonucu olan temel eylemin sorumluluğu iade eden Akit Devlete aittir (bkz, adı geçen Soering kararına, p. 35, §§ 89-91).

67. Mahkeme, 3. Madde ile bağdaşamaz muamelelere tabi olunacağına dair gerçek bir riskin varlığına inandıracak ciddi ve açık sebeplerin olup olmadığını ortaya çıkarmak için kendisine sunulan yada gerektiğinde resen edindiği verilerin tümüne dayandığını (bkz, adı geçen Vilvarajah ve diğerleri Kararı, p. 36, § 107) hatırlatır.

68. Böyle bir davada, bir Akit Devlet bir kişiyi kötü muamele tehlikesine maruz bırakmaktan dolayı 3. Madde gereğince sorumluluk altına girer. Bu tehlikenin varlığını kontrol etmek için öncelikle iade sırasında sözkonusu Devletin bilgi sahibi olduğu veya olması gerektiği şartlara öncelikle başvurulması gerekir, fakat bu, Mahkemenin daha sonraki bilgileri göz önünde tutmasını engellemez; bu bilgiler ilgili akit tarafın bir başvuru sahibinin kaygılarını değerlendirme şeklini doğrulamaya ya da çürütmeye yarar (adı geçen Cruz Varoş ve diğerleri kararı, p. 30, § 76).

69. Mahkeme, 3. Maddenin etki alanına girmek için bir kötü muamelenin asgari bir öneme ulaşması gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu asgarinin değerlendirilmesi esası bakımından görecelidir. Bu davadaki verilerin tümüne ve özellikle muamele yada cezanın genel durumu ve cinsine bağlı olduğu gibi, icra usulüne, süresine ve fiziksel ya da zihinsel etkisine de bağlıdır (adı geçen Soering kararı, p. 39, § 100).

70. Mahkeme 3. Madde alanında bir problem ortaya koymak için davanın özel koşullan içinde, başvuru sahiplerinin 3. Maddeye aykırı muamelelere tabi olacaklarına dair gerçek bir tehlikenin varlığının tespit edilmesi gereğinin altını çizer.

71. Mahkeme, başvuru sahiplerinin avukattan tarafından, nisan haklan alanında çalışan uluslararası inceleme organlarının raporlarında yer alan ve farklı siyasi görüşte olanlara karşı işkence ve diğer kötü muamelelerin idari bir uygulama olduğu kadar Özbek yöneticileri tarafından bu kişilere karşı siyasi bir baskınında bulunduğunu ifşa eden bilgiler konusunda kaleme alınan değerlendirmeleri göz önünde bulundurmuştur. Mahkeme, Uluslararası Af Örgütünün, ayrıca "yasaklı İslami muhalefet partisi hareketlerinin tarafları sayılanlardan bir çoğunun kanunu uygulamakla sorumlu kişiler tarafından kötü muamele ve işkence fiillerine tabi tutulduklarını iddia ettiğini tespit etmiştir" (yukarıdaki 53 ve 54. paragraf).

72. Eğer istenilen kanıt düzeyine yeterince ağır, kesin ve tutarlı bir dizi ipucu veya çürütülmemiş kuşku ile ulaşıldığı doğru ise (bkz. Aydın v .Türkiye 25 Eylül tarihli karar Kararlar Dergisi 1997-VI, p. 1888, § 70), bunların kıymetleri davanın koşullarına ve davalı Devlet üzerindeki ağırlıkları ve niteliklerine göre de değerlendirilmelidir. Buna karşılık Mahkeme, neden oldukları önemli kaygılara rağmen, bu raporlar yalnızca Özbekistan Cumhuriyetindeki genel durumu tasvir ettiklerini düşünmektedir; bunlar içerikleriyle istisnai durumlarda başvuru sahiplerinin özel iddialarını teyit etmediklerinden ispatin diğer unsurlarıyla desteklenmelidirler.

73. Mahkeme başvuru sahibinin avukatlarının, müvekkillerinin iadelerinden sonra, onlarla temasa geçme imkanlarından yoksun olduklarını, yani dokümanlarla iddia edilen olaylar hakkındaki yorumlarının teyidinde zorluklarla karşılaştıklarını ileri sürdüklerini tespit etmiştir.

74. Uyuşmazlıktaki sözkonusu olayların ve ona ait unsurların ışığı altında, kesin olayların tespitine yol açma imkansızlığı, başvuru sahiplerinin, delillerin ikamesi çerçevesinde, Sözleşmenin 3. Maddesi adına iddialarını ortaya koymaya özgü bir kısım araştırmalara yol açan imkanlardan yoksun kalmalarından ileri gelmektedir.

75. Bu durumda Mahkeme, Türk Hükümetinin, iadenin Özbek Hükümeti tarafından teminatların alınmasının ardından gerçekleştirildiğini ileri sürdüğünü tespit etmiştir. Mahkeme, teminatın Özbekistan Cumhuriyet Savcısı tarafından "Özbekistan Cumhuriyeti'nin İşkencenin Önlenmesine Dair Birleşmiş Milletler Sözleşmesi'nin tarafı olduğunu ve uluslararası topluluğa karşı olduğu kadar Türkiye'ye ve uluslararası topluluğun bütününe karşı Sözleşmenin hükümlerinin gereklerine uyma yükümlülüğünü kabul ettiğini ve yinelediğini" (yukarıdaki 29. paragraf) belirtilerek, başvuru sahiplerinin mallarının genel müsaderesi uygulamasına gidilmeyeceği, bu kişilerin işkence fiillerine manız bırakılmayacakları ve ölüm cezasına mahkum edilmeyeceklerine ilişkin verilen teminat olduğunu kaydetmektedir.

76. Mahkeme, Türk Hükümeti tarafından ulaştırılmış Özbek yetkililerinin diplomatik notaları olduğu gibi, Özbekistan Cumhuriyeti Yüksek Mahkemesi tarafından alınan ve başvuru sahiplerinin itham edildikleri olaylardan suçlu bulunarak her birinin yirmi ve on iki yıl hapis cezasına mahkum olduklarını (yukarıdaki 30-31 ve33. paragraf) açıklayan kararı göz önünde bulundurmuştur. Mahkeme ayrıca MM. Mamatkulov ve Abdurasuloviç'in bulundukları cezaevi doktorları tarafından düzenlenen tıbbi raporların, başvuru sahiplerinin Özbekistan'da 3. Maddeye aykırı bir muameleye tabi olduklarına dair iddialarını desteklemediklerini (yukarıdaki 35. paragraf) gözlemlemiştir.

77. Davanın şartlarını ve kendisine ibraz edilen delilleri göz önünde bulundurarak, Mahkeme, olayların Sözleşmenin 3. Maddesinin ihlal edildiğine karar vermeye imkan verecek şekilde yeterince ortaya konulmadığına karar vermiştir.

II. SÖZLEŞMENİN 6. MADDESİNİN İHLALİ İDDİALARI

78. Başvuru sahipleri Türkiye'de görülen iade davasının olduğu gibi, Özbekistan'da onlara karşı yürütülen ceza davasında hakkaniyetli olmadığı konusunda şikayette bulunmaktadırlar. Bu açıdan Sözleşmenin 6/1. Maddesine dayanmışlardır. Maddenin dava ile ilgili kısmı şu şekildedir:
"1. Her fert ceza alanında kendisine karşı yöneltilen tüm suçlamaların yerindeliği (...) konusunda karar verecek yasal, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından (...) davasının makul bir süre içerisinde dinlenmesini istemek hakkına sahiptir (...)."

A. Türkiye'de görülen iade davası

79. Ne dosyadaki tüm bilgilere ulaşabildikleri, ne de isnat edildikleri suçun nitelendirilmesine ilişkin iddialara cevap veremedikleri için iadelerinin karara bağlandığı asliye ceza mahkemesi önündeki davada hakkaniyetli bir yargılamadan yararlanamadıkları şikayetinde bulunmuşlardır.

6/1. Maddenin uygulanabilirliliği üzerine

80. Mahkeme, yabancıların girişi, ikameti ve uzaklaştırılmasına ilişkin kararların, ne bir başvuru sahibinin medeni hak ve yükümlülükleri üzerine bir ihtilaf getirdiğini, ne de ona karşı yöneltilen ceza alanındaki bir suçlamanın Sözleşmenin 6/1. Maddesi anlamında, yerindeliğini etkilemediğini hatırlatmaktadır (bkz, Maaouia v. Fransa (GC), no: 39652/98, § CEDH 2000-X).

81. Buradan hareketle, davada 6/1. Maddenin uygulanmasına yer yoktur.

B. Özbekistan'daki ceza davası

82. Başvuru sahipleri, kendi ülkelerinde onlara karşı başlatılan ceza davasında hakkaniyetli bir davadan yararlanamayacaklarını ve ölüm cezasına mahkum edilmeleri ve cezalarının infazı hususunda ciddi bir tehlikeyle karşı karşıya olduklarını iddia etmişlerdir. Bu bakımdan Özbek adli yetkililerinin yürütmeden bağımsız olmadıklarını ileri sürmüşlerdir.

83. Başvuru sahiplerinin avukatları, müvekkillerinin, davaları açılana kadar hücrede tutulduklarını ve kendi seçtikleri avukat tarafından savunulmak hakkına sahip olmadıklarını iddia etmişlerdir, ifadelerinin işkence altında elde edildiğini ve suçluluk kararının sözkonusu ifadelere dayandığını belirtmişlerdir.

84. Hükümet, başvuru sahiplerinin iadesinin Türk Hükümetini Sözleşmenin 6/1. Maddesi bakımından yükümlülük altına sokamayacağını ileri sürmüştür.

85. Mahkeme adı geçen Soering kararında (p.45, § 113) aşağıdaki hususları açıkladığını hatırlatmaktadır:
"6. Maddede kabul edildiği gibi, hakkaniyetli bir ceza davası hakkı demokratik bir toplumda çok önemli bir yer tutar. Mahkeme bir iade kararının, istisnai olarak, firarinin yargıcın açıkça davaya bakmaktan kaçınmasına maruz kaldığı yada maruz kalma tehlikesinin bulunduğu durumlarda, bu metin alanında bir probleme yol açabileceğini düşünmektedir (...).

86. Mahkeme, başvuru sahiplerinin 27 Mart 1999 tarihinde Özbek yetkililerine teslim edildiğini belirtmiştir. 28 Haziran 1999 tarihinde, Özbekistan Cumhuriyeti Yüksek Mahkemesi MM. Mamatkulov ve Abdurasuloviç'i birçok fiilden suçlu bulmuş ve birisini yirmi yıl, diğerini on iki yıl hapis cezasına mahkum etmiştir (yukarıdaki 33. paragraf)

87. Mahkeme, kendisine sunulan delillerden yola çıkarak, iadelerinin M.M. Mamatkulov ve Abdurasuloviç'i gerçek bir insanlık dışı ve aşağılayıcı muameleye maruz kalma tehlikesine düşürdüğünün ispat edilmediğine karar vermiştir.
Mezkur 3. Madde alanında varılan yargılara (yukarıdaki 73-77. paragraflar) başvurarak, Mahkeme, kendisine sunulan delillerden hareketle, başvuru sahiplerinin mahkemenin davaya bakmaktan kaçınmasına maruz kaldıklarının tespit edilmediğine karar vermiştir.
Bu noktada Sözleşmenin 671. Maddesi açısından hiçbir problem ortaya çıkmamıştır.

III. SÖZLEŞMENİN 34.MADDESİNİN İHLALİ İDDİASI

88. Başvuru sahiplerinin avukatları, Türkiye'nin, Tüzüğün 39. Maddesine uygun olarak Mahkeme tarafından belirlenen tedbire rağmen M.M. Mamatkulov ve Abdurasuloviç'i iade ederek kendisi için Sözleşmenin 34. Maddesinden kaynaklanan yükümlülükleri yerine getirmediğini ileri sürmüşlerdir.

Sözleşmenin 34. Maddesi şu şekilde düzenlenmiştir.

"Mahkeme, Sözleşme ve onun Protokollerinin tanıdığı haklarda Yüksek Akit Taraflardan biri tarafından yapılan bir ihlalin kurbanı olduğunu ileri süren her fert, her türlü hükümet dışı kuruluş ve her kişi grubu tarafından yapılan bir başvuruyu ele alıp inceleyebilir. Yüksek Akit Taraflar bu hakkın etkili icrasını hiçbir tedbirle engellememekle yükümlüdürler".

Mahkeme Tüzüğünün 39. Maddesi şu şekilde düzenlenmiştir:

"1. Daire, yada (onun yokluğunda) daire başkanı, taraflara, gerek bir tarafın veya ilgili diğer kişilerin talebi üzerine, gerekse re'sen, davanın sağlıklı seyri için yada tarafların menfaati icabı olacağını düşündüğü tüm ihtiyati tedbirleri belirleyebilir.
2. Bakanlar Komitesi bundan haberdar edilir.
3. Daire, kendisi tarafından tavsiye edilen ihtiyari tedbirlerin yerine getirilmesine ilişkin bütün sorunlar hususunda bilgi sağlamak için tarafları çağırabilir.

A.Tarafların delilleri

89. Başvuru sahiplerinin avukatlarına göre yetkililere yaptıkları bir çok talebe rağmen, iadelerinden sonra müvekkilleri ile temasa geçememişlerdir. Öyle ki, delillerin ikamesi çerçevesinde, 3. Madde adına iddialarını desteklemeye yönelik muhtemel araştırmalara yol açmak imkanından mahrum edilmişlerdir.

Başvuru sahiplerinin iadesinin başvurularını mahkemede etkili bir biçimde sunmalarına bir engel oluşturduğu sonucunu çıkarmışlardır.

90. Hükümete göre, 34. Madde bakımından, Hükümetin haksız olduğunu düşündürecek hiçbir problem ortaya çıkmamıştır.

91. Tüzüğünün 39. Maddesi gereğince, Mahkeme tarafından belirtilen ihtiyati tedbirlerin etkisine gelince, burada Hükümet, Cruz Varoş ve diğerleri kararına atıfta bulunmuştur. Bu karara göre bu tarz ihtiyati tedbirlere uygun hareket edilmesi gereği Akit Devletlere bir yükümlülük getirmemektedir.

1. Genel değerlendirmeler

92. Mahkeme eski 25. ve 46. Maddelerin Sözleşmenin sisteminin etkili olmasında temel maddeler olduğunu, çünkü bu maddeler bu metinde belirlenen özgürlük ve hakların ihlali iddiasına dayanan şikayetlere bakmak için yetkilerini belirleyerek Mahkeme ve Komisyonun sorumluluğunun ve Sözleşmede "Yüksek Akit Taraflar olmaktan kaynaklanan yükümlülüklere uymayı sağlama sorumluluğunun sınırlarını belirtmektedir (mutatis mutandis, Loizidou v. Türkiye (istisnai hazırlık çalışmaları) 23 Mart 1995 tarihli karar seri A no: 310, § 70)

93. Bu insanları koruma aracının hedef ve gayesi, onun maddelerini, ferdi başvuru sisteminde, icaplarını somut ve etkili hale getirecek tarzda anlama ve uygulamaya davet etmektir. Öte yandan, sayımı yapılan özgürlük ve hakların yorumunun her biri "(Sözleşmenin) demokratik bir toplumun değerlerini ve ideallerini gerçekleştirmeye ve korumaya yönelik genel ruh" ile bağdaşmalıdır (adı geçen Soering,§ 87; mutatis mutandis, Klass ve diğerleri ve. Almanya seri A no: 28, p. 18, § 34 ve 6 Eylül 1978 tarihli kararlar).

94. Sözleşmenin, Mahkeme içtihadında sağlam bir şekilde yerleşmiş olan güncel hükümler ışığı altında yorumlanmak zorunda olan canlı bir araç olduğu doğrudur. Mahkeme, bunu sadece Sözleşmenin normatif hükümlerine uygulamadı (örneğin adı geçen Soering, § 102, Dudgeon v. Birleşik Krallık, 22 Ekim 1981, seri A no: 45; X, Y ve Z v.Birleşik Krallık 22 Nisan 1997, Derleme 1997-II, V. [GC] no: 24888/94, § 72, CEDH 1999-DC, ve Matthevvs v. Birleşik Krallık [GC], no: 24833/94, § 39, CEDH 1999-I), fakat aynı zamanda, Sözleşme organlarının yetkilerinin Akit Devlet tarafından kabulüne ilişkin eski 25. ve 46. Maddelerinin yorumlanmasında da söz konusudur (adı geçen Loizidou kararı (istisnai hazırlık çalışmaları), § 71). Mahkeme, adı geçen son kararda Sözleşmenin eski 25. ve 46. Maddelerinin kırk yıl öncesinde ifade edildikleri şekliyle, yalnızca onları meydana getirenlerin niyetlerine uygun olarak yorumlanamayacağını düşünmektedir.

95. Öte yandan, başvuru hakkının etkili kullanımını engellememe yükümlülüğü, bireyin sahip olduğu davasını mahkeme önüne götürmek ve etkili bir biçimde savunmak hakkının kullanıma müdahaleyi engeller. Mahkeme daha önceki kararlarında bu meseleye eğildiğini hatırlatmaktadır. 34. Maddede düzenlenen kişisel başvuru mekanizmasının etkili olması için, deklare edilmiş yada potansiyel başvuru sahiplerinin, yetkililerin hiçbir şekilde şikayetlerini değiştirmeleri veya geri çekmeleri için sıkıştırmaları olmaksızın Mahkemeyle temasa geçmekte serbest olmaları son derece önemlidir. "Sıkıştırma(k)" kelimesiyle, yalnızca deklare edilmiş veya potansiyel başvuru sahiplerinin, onların ailelerinin yada avukatlarının yıldırılmasına yönelik açık ve doğrudan eylem ve zorlayıcı önlemleri değil, fakat aynı zamanda Sözleşmede tanınan başvurudan yararlanmalarında cesaretlerini kırmaya yönelik dolaylı önlemler yada eylemleri de anlamak gerekir (diğerleri arasında bkz, mutatis mutandis, Akdivar ve diğerleri v. Türkiye, 16 Eylül 1996, Derleme 1996-IV, p. 1219, § 105, Kurt v. Türkiye 25 Mayıs 1998, Derleme 1998-II, p. 1192, § 159, Tanrıkulu v. Türkiye [GC], no 23763/94, CEDH 1999-IV, Sarli v.Türkiye no: 24490/94, §§ 85-86, 22 Mayıs 2001 ve Orhan v. Türkiye, no: 25656/94, 18 Haziran 2002 kararlarına).

2 .Başvuru sahiplerini iadesinin bireysel başvuru hakkını gerçekten engelleyip engellemediğinin bilinmesi hususu üzerine

96. Mahkeme, davalı Hükümetin, Sözleşmenin 39. Maddesi gereğince belirttiği tedbirlere uymamış olmasının Sözleşmenin 3. Maddesinin iddia edilen ihlalinin niteliği göz önünde bulundurulduğunda, Sözleşmenin 34. Maddesinin ihlal edilip edilmediği sorusunu gündeme getirdiğini tespit etmiştir, iş bu davalara gelince, Mahkeme iadelerinden sonra başvuru sahiplerinin avukatlarıyla temas halinde kalamadıklarını belirtmiştir. Mahkeme Strazburg'ta girişilen dava boyunca, başvuru hakkının kullanımının etkililiğinin silahların eşitliği prensibine ve başvuru sahiplerinin savunmalarını hazırlamaları için yeterli zamana ve gerekli kolaylığa sahip olmaları hakkına saygıyı da kapsadığını hatırlatmaktadır. Oysa istisnai durumlarda, Özbek ve Türk yetkililerine yaptıkları müracaatlara rağmen, avukatları başvuru sahipleriyle temasa geçememişlerdir. Öyle ki ilgililer, delillerin ikamesi çerçevesinde, Sözleşmenin 3. Maddesi adına iddialarını desteklemeye yönelik bir kısım delilleri göstermek imkanından yoksun bırakılmışlardır.

97. Mahkeme, Sözleşmede açık bir hüküm bulunmadığında, organlarının, Tüzüğün 39. (eski 36) Maddesiyle birleştirilerek ya da ayrı tutularak, 34. (eski 25) Maddeden yada diğer kaynaklardan ihtiyati tedbirlere karar vermek yetkisi alıp alamayacağım önceden incelemek zorunda olduğunu hatırlatmıştır (bkz. adı geçen Cruz Varoş ve diğerleri; Cortka ve diğerleri v. Belçika no: 51564/99,13 Mart 2001 tarihli karar). Mahkeme, bu davalarda ihtiyati tedbirlere karar verme yetkisinin ne 34. Maddeden ne de diğer kaynaklardan çıkarılamayacağını, fakat Sözleşmenin 39. Maddesi gereğince verilmiş bir belirlemeden imtinanın, Mahkeme tarafından daha sonra tespit edilebilecek 3. Maddenin gereklerinde kusuru ağırlaştırıcı ihmal olarak düşünmenin yerinde olduğu sonucunu çıkarmaktadır (adı geçen Cruz Varoş ve diğerleri, pp. 36-37, §§ 102 et 103 kararı). Adı geçen Conka ve diğerleri kararında Mahkeme, ayrıca, "başvuru sahiplerinin Slovenya'ya gönderilmesinin ardından karşılaşılan güçlüklere gelince, bunun Sözleşmenin 34. Maddesinin onlara tanıdığı hakkı engelleyici sonuçlar doğuracak bir düzeye erişmiş gibi görünmediğini" kaydetmiştir.

98. Mahkeme halihazırdaki davaları, ayrıca uluslararası hukukun genel prensipleri açısından özellikle diğer uluslararası mahkemeler tarafından belirtilmiş ihtiyati tedbirlerin etkililiği meselesine göre inceleyeceğini belirtmektedir.

99. Bu açıdan Mahkeme, Sözleşmenin, özellikle 31/3-c Maddesinde "taraflar arasındaki ilişkilerde uygulanabilir uluslararası hukukun uygun olan tüm kuralları"nı göz önünde tutmanın yerinde olduğu belirten 23 Mayıs 1969 tarihli Antlaşmalar Hukuku hakkındaki Viyana Sözleşmesinde belirlenen kurallar ışığı altında yorumlanması gerektiğini hatırlatmaktadır. Devletlerin sorumluluğunu, insan haklarını koruma aracı olan Sözleşmenin kendine özgü karakterini göz önünde bulundurarak, uluslararası hukuk prensiplerine uygun olarak yorumlamalıdır (Golder v. Birleşik Krallık seri A no18, § 29,21 Şubat 1975 tarihli karar). Sözleşme, mümkün olduğu ölçüde, bir bölümünü oluşturduğu diğer uluslararası hukuk prensipleriyle de uyum içinde yorumlanmalıdır (Al-Adsani v. Birleşik Krallık [GC], no 35763/97, § 60, CEDH 2001-XI kararı).

100. Mahkeme, geçici veya ihtiyati tedbirlerin Birleşmiş Milletler Sisteminin veya Amerikan İnsan Hakları Mahkemesi ve Komisyonunun veya Uluslararası Adalet Divanındaki uyuşmazlığın yargılamaya ilişkin prosedürüne göre farklı düzenlenmiş olduğunu kaydetmektedir. Bunlar bazen antlaşmanın bizzat kendisiyle diğer durumlarda içtüzük kurallarıyla öngörülürler (yukarıdaki paragraf 39-44).

101. Mahkeme, son günlerde aldığı bir çok kararında uluslararası mahkemelerin geçici tedbirlerin önemine ve varlık nedenine dikkat çektiğini tespit etmiş ve bu tedbirlere riayetin uluslararası mahkemelerin esasa ilişkin kararlarının gerçekleşmesi için gerekli olduğunu ileri sürmüştür. Uluslararası uyuşmazlıklar çerçevesinde, geçici tedbirler yargıya vicahi davada yüklenilen sorumluluğun etkili kılınmasını sağlamakla, tarafların haklarını korumayı amaçlamaktadır.

102. Birleşmiş Milletler insan Haklan Komitesi'nin içtihadına göre "ihtiyati" tedbirlere uymaması politik ve medeni haklara ilişkin Uluslararası Protokol ve ihtiyari Antlaşmada belirtilen adli yükümlülüklerde olduğu kadar, bireysel bağlantı çerçevesinde Komiteyle işbirliği yapma zorunluluğunda da ilgili Devlet açısından bir kusur oluşturur (yukarıdaki 45-46. paragraflar). Birleşmiş Milletler işkenceyle mücadele Komitesi bir taraf Devletin ihtiyati tedbirlere uymaması konusunda bir çok kararlar almıştır. Yerinde olduğuna karar verdiği durumlarda Komite tarafından talep edilen ihtiyati tedbirlere uymanın, Komite önünde girişilen davanın nihai sonucunu hükümsüz kılabilecek telafi edilemez zararından kişiyi korumak için zorunlu olduğuna karar vermiştir (yukarıdaki 47-48.paragraflar). Birçok geçici tedbir kararında, Amerikan İnsan Hakları Mahkemesi insan haklarına ilişkin Amerikan Sözleşmesinin temel amacı, yani insan haklarının fiili olarak korunması sebebiyle "taraf Devletlerin mağdur olduğu düşünülen kişilerin hakları ile çelişen fiillere girişmekten çekinmek zorunda olduklarını" hatırlatmaktadır (James ve diğerleri v. Türkiye Trinite-ve-Tobago kararlarında, Mayıs ve 25 Eylül 1999 kararları).

103. La Grand kararında (Almanya v. Amerika Birleşik Devletleri) verdiği 27 Haziran 2001 tarihli kararında Uluslararası Adalet Divanı "Tüzüğün amaç ve hedefinin, Mahkemenin bu araçla işlevlerini yerine getirmesine imkan sağlamak temel işlevini yerine getirmektir. 41. Maddenin amacı, Mahkemeye gelen bir uyuşmazlıkta tarafların karşılıklı haklarına zarar getirmesi yüzünden görevlerini yerine getirmesinin engellenmesinin önüne geçmektir. Tüzüğün amaç ve hedefinden ve 41. Maddenin lafzından, geçici tedbir belirleme yetkisinin sözkonusu tedbirlerin etkililik şartınıda beraberinde getirdiği ortaya çıkmaktadır."

Öte yandan, Uluslararası Adalet Divanı bu kararında 41. Maddenin 1. paragrafındaki "belirleme yetkisi" (İngilizce versiyonunda "power to indicate") ve ikinci paragrafındaki "belirleme" (İngilizce versiyonunda "measures suggested") deyimlerinin sıkı dilbilimsel yorumu polemiğine son vermiştir. Bir antlaşmanın hükümleri bu antlaşmanın amaç ve hedefi göz önünde bulundurularak yorumlanmalıdır diyen Antlaşmalar Hukuku hakkındaki Viyana Sözleşmesinin 33. Maddesine atıfta bulunan Uluslararası Adalet Divanı ihtiyati tedbirlerin hukuk açısından zorlayıcı olduğu sonucuna varmıştır.

104. Mahkeme adı geçen Cruz Varoş ve diğerleri kararında, Komisyona geçici tedbirlere karar verme yetkisi tanıyan eski 25/1. Maddenin yalnızca Komisyon önüne getirilen davaları ilgilendirdiğini ve bireyin davasını Komisyona götürmek ve savunmak hakkını kullanmasına müdahaleyi yasakladığını hatırlatmaktadır. Bu madde ana Sözleşmede ve sözleşmeye ek protokollerde sıralanan maddi hakları ayırt etmede usuli nitelikte bir hak verir. Böylece bu davada Mahkemenin incelemesini kendi geçici tedbirlere karar verme yetkisiyle değil, fakat Komisyonun yetkisiyle sınırladığı tespit edilebilir. Komisyon, önündeki dava uyuşmazlığından kaynaklanabilecek tehlikelere karşı duyarlı kılınan bir Devletin durumunda olduğu gibi, verilmiş ihtiyati tedbir kararının uygulanmasının reddedilmesini 3. Maddenin gereklerinden kaçınma olarak değerlendirilmesi gerektiğine" karar vermiştir (Cruz Varoş ve diğerleri kararı, § 103).

Bu bakımdan Mahkeme, Komisyonun Akit Devletlerden birinin Sözleşmeyi ihmal ettiğini belirterek bağlayıcı bir karar veremezken, Mahkeme ve Bakanlar Komitesinin bunu yapabileceğinin altını çizmiştir. Komisyonun, Sözleşmenin ihlal edilip edilmediğinin bilinmesi hususundaki görüşü bağlayıcı değildi.

105. Mahkeme resmen daha önceki kararlarına uymak mecburiyetinde olmasa da geçerli sebep olmaksızın daha önceki kararlarından ayrılmaması adli güvenliğin sağlığı açısından gereklidir (örnek olarak mutatis mutandis, Chapman v. Birleşik Krallık [GC], no: 27238/95, § 70, CEDH 2001-I, Christine Goodwin v. Birleşik Krallık [GC], no: 28957/95, § 74, 11 Temmuz 2002 kararları). Bununla beraber, Sözleşmenin, güvenceleri somut ve etkin hale getirecek şekilde yorumlanıp tatbik edilmesi elzemdir. Mahkeme dinamik ve gelişmeci bir yaklaşımı koruyamayacak olursa, böyle bir tutum her türlü reform ve iyileştirmeye engel teşkil edebilir (bkz. Stafford v. Birleşik Krallık [GC], no: 46295/99, § 68, 28 Mayıs 2002). Mevcut çerçevede Mahkeme, uluslararası hukukun ışığında, uluslararası adli merciler ve Sözleşmeler göz önüne alınarak, geçici tedbirlerin kapsamının yorumunun öngörüldükleri süreçten ve korumayı amaçladıkları kararın özünden ayrı tutulamayacağını tespit eder.

106. Şimdi meseleyi yeniden inceleyerek Mahkeme Koruma sisteminin temel bir unsuru olarak Sözleşme tarafından öngörülen kişisel başvuru hakkının yıllar geçtikçe hayati bir önem kazandığını ve Sözleşmede ilan edilen hak ve özgürlüklerin korunması mekanizmasının mihenk taşları arasında bulunduğunun altını çizer. 1 Kasım 1998'e kadar yürürlükte olan sistemde, kişisel başvuru hakkı konusunda Komisyonun yetkisi belirli bir süre için akit tarafların resmi bir onayına bağlı idi. Bugünkü şekliyle işleyen koruma sistemi, bu noktada, 11 no.lu protokol ile değiştirilmiştir. Kişisel başvuru hakkı artık akit Devletlerin bir açıklamasına bağlı değildir. Böylece birey ulusüstü düzeyde, Sözleşme ile doğrudan kendisine tanınan hak ve özgürlükleri geçerli kılmak üzere gerçek bir faaliyet hakkının kendisine tanındığını görmüştür.

107. Yukarıdaki değerlendirmeler göz önünde bulundurulduğunda, Mahkeme, 34. Maddeden bir yandan bir başvuru sahibinin başvuru hakkının etkili kullanımı hakkına sahip olduğu, diğer taraftan, Sözleşmenin 3. Maddesinin ihlal edildiğini ileri süren bir başvuru sahibinin tasarlanan ülke dışına çıkarılma veya iadesinin 3. Maddenin bir ihlalini oluşturup oluşturmayacağını bilmek için iyi bir incelemeden yararlanma hakkına sahip olması sonuçlarının çıkacağını açıklamaktadır.

Mahkemenin, istisnai durumlarda olduğu gibi, Tüzüğün 39. Maddesi gereğince Mahkemenin, bir başvuruyu iyi bir şekilde incelemesine ve Sözleşmeyle öngörülen korumanın etkili olmasını sağlamasına ve daha sora Bakanlar Komitesinin nihai karan denetlemesine imkan verir. Bu tür bir tedbir, böylece, ilgili Devletin, Sözleşmenin 46. Maddesi uyarınca hukuki olarak zorlayıcı olan Mahkemenin nihai kararına uyma yükümlülüğünü yerine getirebilmesine imkan sağlar.

O halde, 39. Madde uyarınca verilen indikasyon terimleri bu çerçevede yorumlanmalıdır.

108. İstisnai durumlarda, mahkemece verilen indikasyonun başvuru sahiplerinin Mahkeme önünde davalarını savunmalarına yardımcı olacağı muhakkaktır. Dosyadaki verilerden, M. M. Mamatkulov ve Abdurasuloviç'in Mahkemedeki davaya katılma ve avukatlarıyla görüşme imkansızlığının delil unsurlarını birleştirmeyi olduğu kadar Hükümetin olay hakkındaki tezini çürütmeyi de engellediği sonucu çıkmıştır.

109. Sözleşmeye taraf olan her Devletin nihai kararın bütünlüğüne ve etkililiğine zarar getirecek tüm fillerden ve ihmallerden kaçınması gerektiğini (46. Madde) değerlendirerek ve bundan öncekileri göz önünde bulundurarak, Mahkeme, 39. Madde gereğince verdiği indikasyona rağmen M. M. Mamatkulov ve Abdrasuloviç'in iadesinin ilgililerin başvuru hakkını hiçe indirdiğine karar vermiştir.

Mahkeme bu bakımdan, Sözleşmeyle ilgili normların yorumunun iyi niyet prensibi ve antlaşmanın amaç ve hedefi bakımından olduğu gibi faydalı sonuç prensibi bakımından da yapılmasının gerektiğini yinelemiştir. Bu, bağlı bulundukları klasik normların ışığında yorumlanmaları gereken tüzükle ilgili hükümler için de geçerlidir.

110. Hal böyle olunca Mahkeme, iddia edilen ihlalin mağdurunu telafisi imkansız bir zarardan korumak amacıyla belirlenen geçici tedbirleri alması istenen her Sözleşmeye taraf Devletin bu tedbirlere riayet etmesi ve nihai kararın bütünlüğüne ve etkililiğine zarar verebilecek fiilden kaçınması gerektiğini kararlaştırır.

111. Bundan dolayı, Tüzüğün 39. Maddesi gereğince Mahkemece verilen indikasyona uymayarak, Türkiye Sözleşmenin 34. Maddesi açısından kendisine düşen yükümlülükleri yerine getirmemiştir.

IV.SÖZLEŞMENİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI

112. Sözleşmenin 41. Maddesi şu şekildedir:

"Mahkeme, eğer Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve Yüksek Akit tarafın iç hukukun bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa Mahkeme gerektiği taktirde hakkaniyete uygun olarak zarar gören tarafın tazminine hükmeder".

A. Zarar

113. Başvuru sahiplerinin avukatları müvekkillerinden her biri için, maddi tazminat olarak 1.000.000 Fransız Frangı ve manevi tazminat olarak 1.000.000 Fransız Frangı, yani 304.898 Euro talep etmişlerdir.

114. İlk olarak, Hükümet bu davalarda hiçbir giderimin gerekmediğini düşünmektedir. İkinci olarak, talep edilen paranın çok aşırı ve haksız olduğu kanısındadır. Ona göre, şikayet edilen olaylar arasında hiçbir sebep sonuç ilişkisi tespit edilmiş olmadığından dolayı, Mahkemenin Sözleşmenin ihlal edildiğine karar vermesi başlı başına hakkaniyetli bir karar oluşturacaktır.

115. Başvuru sahipleri şikayet ettikleri maddi zararın niteliğini belirtmediklerinden, Mahkeme ona ilişkin talebi reddetmiştir. İddia edilen manevi zarara gelince, Mahkeme, 34. Maddeye ilişkin tespitinin, 41. Maddenin amacına uygun kifayetli bir hakkaniyetli karar oluşturacağını düşünmektedir.

B. Masraf ve harcamalar

116. Başvuru sahiplerinin avukatları, iletişim ve Strazburg'ta ve iç karar organları önünde ibraz edilen dokümanların hazırlanması için 50.120 Fransız Frangı, yani 7.640 Euro talep etmişlerdir. Avukatlık ücretine gelince, onu Mahkemenin sağduyusuna bırakmışlardır.

117. Hükümet masraf ve harcamalara ilişkin talebin gerektiği gibi ispatlanmadığını düşünmektedir.

118. Mahkeme Sözleşmenin 41. Maddesinin istediği şekilde hakkaniyetle karar vererek, başvuru sahipleri için en az 905 Eurosu adli yardım adıyla Avrupa Konseyi tarafından ödenmek üzere 10.000 Euroyu kabul etmiştir.

C. Gecikme faizi

119. Mahkeme, gecikme faizi oranının referans para olarak kabul ettiği Büroya uygun olması gerektiğini düşünmektedir. Mahkeme gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankasının yıllık bazda marjinal ödünç verme oranına yüzde üç eklenmesi sonucu ortaya çıkacak miktara denk düşecek şekilde belirlenmesine karar vermiştir (bkz. Christine Goodwin, § 124).

BU GEREKÇELERLE, MAHKEME

1. Oybirliğiyle Sözleşmenin 3. Maddesinin ihlal edilmediğine;

2. Oybirliğiyle Sözleşmenin 6. Maddesinin Türkiye'den iade davası hususunda uygulanmayacağına;

3. Oybirliğiyle Sözleşmenin 6. Maddesi açısından ortaya atılan şikayetler konusunda hiçbir problemin bulunmadığına;
4. Bire karşı altı oyla Sözleşmenin 34. Maddesinin ihlaline;

5. İhlalin tespitinin başvuru sahiplerinin uğradığı manevi zarar için kendiliğinden hakkaniyete uygun bir tazmin sağladığına;
6. Oybirliğiyle;

a) Davalı Devletin başvuru sahiplerine kararın Sözleşmenin 44/2. Maddesine uygun olarak kesinleşeceği tarihten itibaren, üç ay içinde harcama ve masraflar için 10.000 Euro, eski masraf ve harcamalar için 905 Euro, ayrıca ödeme günü kurundan geçerli olmak üzere, Türk Lirası karşılığında her türlü vergi miktarını ödemesi gerektiğine;

b) Yukarıda belirtilen üç aylık süreden itibaren ödeme gününe kadar Avrupa Merkez Bankasının yıllık bazda marjinal ödünç verme oranına üç puan eklenmek suretiyle elde edilecek rakama denk düşecek bir oran üzerinden faiz işletilmesine;
7. Oybirliğiyle fazlaya ilişkin hakkaniyetli tazmin talebinin reddine karar vermiştir.

YARGIÇ TÜRMEN'İN KISMİ KARŞI GÖRÜŞÜ

39. Maddeye uymama yüzünden 34. Maddenin ihlal edildiğine karar veren çoğunluğun görüşünü paylaşamadığım için üzgünüm.

Sözleşmede açıklanan hakların korunmasını sağlamak için etkili geçici tedbir belirtmenin gerekli olabileceğini kabul ediyorum. Bununla birlikte Sözleşmenin şimdiki sistemi bana zorunlu geçici tedbirler verme yetkisini yerleştirmek için yeterli kanuni bir temel sağlıyormuş gibi gelmemektedir.

Uluslararası alanda dava yönetmeliklerinin ve tüzüklerinin çeşitliliği bu geçici tedbirleri farklı şekillerde öngörmektedir. Bazı hakem mahkemelerinde bu tedbirler dava yönetmeliklerinin içinde yer almaktadır. Diğerlerinin de tüzüklerinde bulunmaktadır. Geçici tedbirlerin uygulanmasındaki büyük farklılık göz önünde bulundurulduğunda, bundan, benzer tedbirlerin zorunluluğu karakteri konusunda genel bir kural çıkarmak imkansızdır. Ayrıca Mahkemenin de aralarında olduğu uluslararası yargı mercileri, uluslararası bir antlaşma gereğince kendilerine verilen adli yetki çerçevesinde iş görmektedirler. Antlaşma eğer etkili geçici tedbirlere karar verme yetkisini öngörmüyorsa, bundan bu tür bir yetkinin bulunmadığı sonucu çıkar. Bu Mahkeme için de geçerlidir. Akit Devletlerin şayet Mahkeme'ye böyle bir yetki verme niyetleri olsaydı, Sözleşmede bunu açıkça belirtirlerdi. Antlaşmalar hakkında Viyana Sözleşmesinin 31. maddesinde şu hüküm yer almaktadır: "Bir antlaşma, amaç ve hederinin ışığı altında belge metninde antlaşmaya atfedilen anlama uygun olarak iyi niyetle yorumlanmak zorundadır (...)."

Sözleşmenin hazırlık çalışmaları olduğu kadar 11 numaralı Protokolün hazırlık çalışmaları da bu bakış açışını doğrulamaktadır. Sözleşmeye taraf olmuş olan Tarafların niyeti, geçici tedbirlerin zorunluluk niteliği sözkonusu olduğunda, Strasburg kurumlarının oluşumundan beri gayet açıktır ve bunun bugün de böyle olduğunu kabul etmek gerekir.

Sözleşme metni hiçbir geçici tedbir bahsi içermemektedir. Sözleşmenin düzeltilmesi sırasında 12 Temmuz 1949 tarihli proje geçici tedbirler hakkında, Uluslararası Adalet Divanı Tüzüğününkiyle hemen hemen aynı sözcüklerle kaleme alınan fakat daha sonra reddedilen bir hüküm koymuştu. 1971 tarihinde, Parlamento Meclisi Bakanlar Komitesine geçici tedbire karar verme yetkisini açıkça dile getiren Sözleşmeye ek bir protokol kaleme almasını tavsiye etmişti. Bakanlar Komitesi bu tavsiyeye uymadı. Akit Devletler 11 no.lu Protokolün hazırlık çalışmaları sırasında aynı düşünceyi muhafaza ettiler.

Antlaşmalar hakkında Viyana Sözleşmesi'nin 32. Maddesi şu şekilde düzenlemiştir: "31. Maddenin uygulanmasından doğan anlamı doğrulamak (...) amacıyla yorumun tamamlayıcı vasıtalarına ve özellikle hazırlık çalışmalarına ve antlaşmanın imzalanma şartlarına başvurulabilir (...)"

1994 tarihinde toplanan İnsan Haklarını Koruma usullerinin iyileştirilmesi için uzmanlar Komitesinin (DH-PR) olağanüstü toplantısı şuasında Komite, 21 Ocak 1994 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Komisyonu, 31 Ocak 1994 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi tarafından hazırlanmış reform önerilerini ele aldı (doç DH-PR(94) 2 ve DH-PR(94) 4). Hem Komisyon hem de Mahkeme yeni Mahkemenin, Sözleşmenin metninde yer alması gereken etkili adli geçici tedbirler verme yetkisine sahip olması gerektiği kanısındaydılar. Mahkemenin önerisi 1969 tarihli insan Haklarına ilişkin Amerikan Sözleşmesinin 63. Maddesinin 2. paragrafına benzemekteydi. Komisyon, Mahkeme tüzüğünün (madde 36) ve Komisyon tüzüğünün (madde 36) geçici tedbirlere ilişkin maddelerinin Sözleşmenin metnine eklenmesini tercih etmişti, İsviçre delegasyonu bir önerinin Sözleşmeye eklenmesine bakarak geçici tedbirlerle ilgili maddeyi Mahkeme gerekli geçici tedbirler emredebilir" (doç. DH-PR (93) 20 8 Kasım 1993) şeklinde ifade etti.

Bu üç öneri Hükümetlerin uzmanları tarafından reddedildi.

Bu arada Göçmenler, Mülteciler ve Demografi Komisyonu, Mahkeme Tüzüğünün 36. Maddesinin üye Devletler için zorunlu kılınması önerisinde bulundu (raporun projesi, AS/PR (199719 Şubat 1997 tarihli 2. gözden geçirme). Buna rağmen Bakanlar Komitesi Sözleşmeye geçici tedbirlerle ilgili hükümler koymadı.

Hatırlatılmış olan olaylar Akit Devletler adına açık bir niyetin ifadesini oluşturmaktadırlar. Akit Devletler zorlayıcı gücü bulunan bir geçici tedbirler rejimi oluşturulmasını görmeyi arzu etmemektedirler. Aksine onların hukuki görüşleri zorunlu etkisi olmayan geçici tedbir kararının alınması yönündedir. Bu durum gelecekte değişebilir. Mahkemenin Cruz Varoş kararında belirttiği gibi, Sözleşmede yeni bir madde ortaya koyan bu durumu önlemenin uygunluğunu taktir etmek Akit Devletlere düşer (paragraf 1002). Böyle bir kararın yokluğu halinde, Sözleşmenin 34. Maddesinin dolaylı yada doğrudan yorumuyla bir zorlayıcı etkiyi 39. Maddeye atfetmek Akit Devletler için, Akit Tarafların niyetine aykırı olan ve Sözleşmede belirtilmeyen yeni bir sorumluluğun yaratılmasını ortaya çıkaracaktır. Ayrıca, bir geçici tedbir belirtmesi için davalı Devlete gönderilen 18 Mart 1999 tarihli mektupta, Birinci Daire 39. Maddenin zorunlu olmama niteliğini kabul etmiş gözükmektedir. Bu mektubun metni şu şekildedir:

"Birinci Daire Başkanı bugün Mahkeme Tüzüğünün 39. Maddesini uygulayarak Hükümetinize, başvuru sahiplerinin Özbekistan'a iadesinin 23 Mart 1999 tarihinde yapılacak olan yetkili dairenin toplantısından önce yapılmamasının Mahkeme önündeki davanın iyi bir şekilde seyri ve tarafların çıkarı için arzu edilir olduğunu belirtmeye karar vermiştir".

Kararın 110. paragrafında yer alan "uymak zorunda" ifadesiyle şaşırtıcı bir şekilde zıt olan "arzu edilen" ifadesinin kullanımı göz önünde tutulduğunda davalı Hükümetin Daireden gelen mektubu geçici tedbirlere zorunlu bir etki vererek yorumlamasını beklememek gerekir.

Sözleşmenin 34. Maddesinden zorunlu geçici tedbirlere karar verme yetkisi doğabilir mi? Bu bakımdan Max-Planck Enstitüsünün düzenlediği 22 Ocak 1993 tarihli geçici tedbirler konulu kolokyum sırasında birçok seçkin uluslararası hukukçu (Sir Ian Sinclair, M. Matthias Herdegen, M. Heribert Golsong gibi) tarafından dile getirilen görüşü paylaşmaktayım. Şöyle ki, geçici tedbirleri belirleme yetkisi kaynağını Sözleşmeden almaktadır, sözkonusu teşkilatın tüzüklerinde yer almayan genel hukuk prensiplerinden değil. Şu halde, Sözleşmenin 34. Maddesi adına 39. Maddeye zorunluluk niteliği atfetmek Sözleşmenin kendisine ve taraf Devletlerin ifade ettikleri niyete aykırı olur.

Mahkeme, bu görüşü aynı zamanda Cruz Varoş kararında dile getirmiş ve 13 Mart 2001 tarihli Conka davasının kabul edilebilirliliği konusundaki kararda yinelemiştir. Mahkeme, Cruz Varoş kararında ne 34/1. maddeden ne de diğer kaynaklardan geçici tedbirlere karar verme yetkisinin çıkarılamayacağını açıklamıştır.

Ayrıca böyle geniş bir yoruma 34. Maddenin içeriğinin izin vereceği şüphelidir. (...) Taktir etmek Akit Devletlere aittir.

Cruz Varoş kararına eklenen Komisyon'un görüşünden sonra M. Sperduti karşı görüşünde, "etkili kullanım" ifadeleri (...) 25. Maddede (şimdiki 34. Madde) bu maddeye ilişkin amacı göz önünde bulundurmaktan ortaya çıkan anlamlara sahiptir, demektedir: ilki, Komisyona başvuru hakkını tanıma usulünü gösterme, diğeri; farklı açığa vurulmalarında bu hakkın kullanım özgürlüğü teminatı".

Mahkemeye gelince, Cruz Varoş kararında eğer "bu hakkın etkili kullanımını hiçbir tedbirle engellememeyi üzerlerine alırlar" kelimelerinden İç Tüzüğün 36 (39) Maddesi uyarınca verilen bir geçici tedbire uygun düşen bir sorumluluk çıkarılıyorsa 25. (şimdiki 34) Maddenin anlamının fazla zorlanmış olacağım" (paragraf 99) belirtmiştir. Bu hususlara katılıyorum.

İnandırıcı olmayan çoğunluğun görüşüne göre, Mahkeme, Cruz Varoş davasında kendisinin (paragraf 104) değil Komisyonun geçici tedbirlere karar verme yetkisini incelemiştir, çünkü, 2001 tarihinde aldığı Conka davasındaki kararda, yani Komisyonun ortadan kaldırılmasından sonra, Mahkeme Cruz Varoş davasında dile getirilen prensipleri kendi hesabına yinelemiştir. Mahkeme ayrıca bu son kararında geçici tedbirleri konu alan genel hak prensipleri koymuştur. Farz edelim ki Mahkemenin bağlayıcı gücü olan geçici tedbirlere karar verme yetkisi olsun ve bunlara uymama 34. Maddenin ihlaline yol açabilsin, ben yalnızca incelenen davanın şartlarının böyle bir tespite götüreceğini düşünmüyorum.

39. Maddeye uymama yüzünden müracaat hakkının başvuru sahiplerince etkili kullanımını engelleyip engellemediğini belirlemek için, bu maddeye uymamanın telafi edilemez bir zarar doğurduğunu ispatlamak gerekir. Oysa davada, başvuru sahipleri aşağıdaki sebeplerle böyle bir telafi edilemez zarara maruz kalmamışlardır.

İlk olarak, Mahkeme ne 3. Maddenin ne de Sözleşmenin diğer maddelerinden hiç birinin ihlalinin bulunmadığı kararını vermiştir. O halde telafi edilemez zarar yoktur.

İkinci olarak, çoğunluğun görüşüne göre tek bir olaya dayanan 34. Maddenin ihlali vardır: Başvuru sahiplerinin Özbekistan'a iadelerinin ardından Türk avukatlarını görememeleri. Bu basit olay kanımca 34. Maddenin ihlal edildiği sonucuna varmak için yeterli değildir, çünkü diğer olayların önemli bir kısmı göz önünde bulundurulmamıştır:

a) Davalı Devlet, başvuru sahiplerinin ölüm cezasına mahkum edilmeyecekleri, işkenceye maruz bırakılmayacakları ve mallarının genel müsadereye tabi tutulmayacağı yönünde Özbek yetkililerinden teminat almıştır. Özbekistan işkencenin Önlenmesine Dair Birleşmiş Milletler Sözleşmesine taraftır.

b) Başvuru sahipleri pek çok yabancı gözlemcinin takip ettiği ve tahkikat ve dava esnasında avukatlarının hazır bulunduğu aleni bir davadan yararlanmışlardır.

c) Mahkumiyetlerinden ve tutukluluklarından sonra Mahkemeye sunulan tıbbi raporlar Başvuru sahiplerine karşı kötü davranamadığını ve fiziki bakımdan olduğu kadar psikolojik bakımdan da iyi durumda olduklarını göstermiştir.

d) Taşkent'teki Türk Elçiliğinin iki üyesi cezaevindeki başvuru sahiplerini ziyaret etmişler ve izlenimlerini Mahkeme'ye iletmişlerdir. Raporlarında başvuru sahiplerinin durumunun iyi olduğunu, ne tutuklulukları sırasında ne de daha sonra her hangi bir şekilde kötü muameleye maruz kalmadıklarını ve ailelerinin düzenli olarak onları ziyaret edebildiklerini belirtmişlerdir.

Buna karşılık avukatları iddialarına dayanak olacak hiçbir delil unsuru takdim etmemişlerdir.

Üstelik başvuru sahiplerinin avukatları Türk uyrukludur. Oysa Akit Devletler yerleşmiş bir uluslararası hukuk prensibi gereğince girişleri, ikameti ve vatandaş olmayanları uzaklaştırmayı denetleme hakkına sahiptir (Vilvarajah ve Birleşik Krallık, tarihli karar serie A no 215, § 102 30 Ekim 1991). Özbek Devletinin hangi sebeple Türk avukatlarına topraklarına giriş izni vermediğini tam olarak bilmiyoruz. Mahkemenin itiraz edemediği sebepler olabilir. Önemli olan uluslararası alanda, Özbek Devletinin reddedilemez bir şekilde Türk avukatlarının topraklarına girmesini reddetme hakkına sahip olduğudur. Ama yine de başvuru sahipleri Özbekistan'daki dava sırasında avukatlarının yardımından faydalanmışlardır. Türk avukatları için Strasbourg'da bulunan Mahkemedeki dava da Özbek avukatların işbirliği yapmaları ve Özbek avukatların başvuru sahiplerini ziyaret etmeleri mümkün olmalıydı. Eğer aileleri başvuru sahiplerini düzenli olarak ziyaret edebilmişlerse, aynı şeyi avukatlarının yapamayacaklarını düşünmeye sebep yoktur. Bu tür bir işbirliği başvuru sahibinin yabancı avukatlarının ülkeye giremediği ve müvekkilleriyle görüşemedikleri Öcalan davasında vuku bulmuştu. Bununla birlikte başvuru sahiplerinin Türk avukatları bu durum karşısında hiçbir girişimde bulunmamışlardır.

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA