TEFECİLİK - TCK 241. Md.

5237 Sayılı Türk Ceza Kanununun madde sıralı, gerekçeli, açıklamalı ve içtihatlı şerhinden oluşan paylaşım forumu...

TEFECİLİK - TCK 241. Md.

Mesajgönderen admin » 25 Ara 2012, 02:53

Madde 241 - (1) Kazanç elde etmek amacıyla başkasına ödünç para veren kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beşbin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır.
İlkemiz, hukukun adaletli dağıtılabilmesi için yargı kararlarının paylaşımına daha çok önem vermektir. www.kararara.com
Kullanıcı avatarı
admin
Site Yöneticisi
 
Mesajlar: 16378
Kayıt: 22 Mar 2012, 12:08
Konum: Ankara

Reklam

GEREKÇE - TCK 241. Md.

Mesajgönderen admin » 26 Ara 2012, 02:12

MADDE 241.– Madde metninde tefecilik fiili suç olarak tanımlanmıştır. Faiz veya başka bir namla da olsa kazanç elde etmek amacıyla başkasına ödünç para verilmesi, tefecilik suçunu oluşturur. Tefecilik suçu, iktisadi hayatımızda, “senet kırdırma” denen usulle de işlenebilir. Örneğin henüz vadesi gelmemiş bir bononun vadesinden önce başkasına verilerek karşılı¬ğında bono üzerinde yazılı meblağdan daha az bir paranın alınması duru¬munda tefecilik suçu oluşur. Çünkü, bu durumda bononun el değiştirmesi, kişiler arasında doğmuş olan bir alacak borç ilişkisine dayanmamaktadır. İfade yerinde ise, bu durumlarda, birer ödeme aracı olan bononun veya çekin kendisi satılmakta ve satın alınmaktadır.

İzlenen suç politikası gereğince, kazanç elde etmek amacıyla başka¬sına ödünç para veren kişi cezalandırılmaktadır. Buna karşılık, ödünç para alan kişi cezalandırılmamaktadır.
İlkemiz, hukukun adaletli dağıtılabilmesi için yargı kararlarının paylaşımına daha çok önem vermektir. www.kararara.com
Kullanıcı avatarı
admin
Site Yöneticisi
 
Mesajlar: 16378
Kayıt: 22 Mar 2012, 12:08
Konum: Ankara

Re: TEFECİLİK - TCK 241. Md.

Mesajgönderen admin » 02 Mar 2014, 16:07

MADDE AÇIKLAMALARI:

I- Korunan hukuki değer ve kanun hükümleri

Kamu otoritesinin kontrolü dışında faiz karşılığında ödünç para verme işlemleri yapılması yasaklanmış ve suç olarak tanımlanmıştır.

Mülga 765 s. TCK’ da “tefecilik suçu” tanımına yer verilmemişti. Bu alanda ilk kanuni düzenlemeyi, 8.6.1933 tarihli ve 2279 sayılı “Ödünç Para Verme İşleri Kanunu” oluşturmakta idi. Bu Kanunun 17. maddesinde “tefecilik suçu” tanımına yer verilmişti:

“Tefecilik edenler bir aydan bir seneye kadar hapse ve (500) liradan (10000) liraya kadar ağır para cezasına mahkûm edilir. Ayrıca iki seneden beş seneye kadar âmme hizmetlerinden memnuiyetlerine karar verilebilir. Bu cezalar tecil edilmez.” hükmü yer almakta idi..

Bilahare, 30.9.1983 tarihli ve 90 sayılı “Ödünç Para Verme İşleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname”4 ile 2279 s. Kanun, 17. maddesi hariç olmak üzere, yürürlükten kaldırılmıştır. 90 s. KHK’nin 15. maddesinin ikinci fıkrasında, “tefecilik suçu” yeniden tanımlanmıştır:

“…tefeciler 6 aydan 2 yıla kadar hapis cezasıyla birlikte 50 bin liradan az olmamak kaydıyla, sağladıkları menfaatlerin 5 katı ağır para cezası ile cezalandırılır.

Ancak, 90 s. KHK’ nın 17. maddesinde, “tefecilik suçu” nun tanımlandığı 15. maddenin, bu KHK ’ nın kanunlaşması üzerine yürürlüğe gireceği ve bu tarihe kadar 2279 s. Kanunun 17. maddesinin uygulanması gerektiği yönünde hüküm bulunmaktadır. 90 s. KHK henüz kanunlaşmamış, ancak 1 Haziran 2005 tarihi itibarıyla yürürlüğe giren yeni TCK’ da “tefecilik suçu” yeniden tanımlanmıştır.

Yeni TCK’ da yer alan düzenleme;

“Tefecilik

MADDE 241- (1) Kazanç elde etmek amacıyla başkasına ödünç para veren kişi, iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezası ile cezalandırılır.”

Söz konusu suç tanımına ilişkin madde gerekçesinde şu açıklamalara yer verilmiştir:

“Madde metninde tefecilik fiili suç olarak tanımlanmıştır. Faiz veya başka bir namla da olsa kazanç elde etmek amacıyla başkasına ödünç para verilmesi, tefecilik suçunu oluşturur. Tefecilik suçu, iktisadi hayatımızda, “senet kırdırma” denen usulle de işlenebilir. Örneğin henüz vadesi gelmemiş bir bononun vadesinden önce başkasına verilerek karşılığında bono üzerinde yazılı meblağdan daha az bir paranın alınması durumunda tefecilik suçu oluşur. Çünkü, bu durumda bononun el değiştirmesi, kişiler arasında doğmuş olan bir alacak borç ilişkisine dayanmamaktadır. İfade yerinde ise, bu durumlarda, birer ödeme aracı olan bononun veya çekin kendisi satılmakta ve satın alınmaktadır.

İzlenen suç politikası gereğince, kazanç elde etmek amacıyla başkasına ödünç para veren kişi cezalandırılmaktadır. Buna karşılık, ödünç para alan kişi cezalandırılmamaktadır.”

Yeni TCK’ nın “tefecilik suçu” na ilişkin bu maddesi karşısında, 2279 sayılı Kanunun 17. maddesindeki “tefecilik suçu” na ilişkin hükümleri, 1 Haziran 2005 tarihi itibarıyla yürürlükten kalkmıştır. Bu itibarla, 90 sayılı KHK’nin 15. maddesindeki “tefecilik suçu” tanımının ve bu madde hükümlerinin uygulanacağı zamana ilişkin olarak 15. maddesi hükmünün artık uygulama kabiliyeti kalmamıştır.

II- Suçun maddi unsurları

a) Suçun Konusu: Tefecilik suçunun konusunu ancak para oluşturur. Para dışındaki diğer misli şeylerin ödünç olarak verilmesi halinde, karşılığında bir kazanç elde edilse bile, Kanundaki tanımı itibarıyla tefecilik suçu oluşmaz.

b) Fiil: Tefecilik suçunu oluşturan fi il, başkasına ivaz karşılığı ödünç para vermektir.

22.04.1926 tarihli ve 818 sayılı Borçlar Kanununun 306. Maddesine göre;

“Karz, bir akittir ki onunla ödünç veren, bir miktar paranın yahut diğer bir misli şeyin mülkiyetini ödünç alan kimseye nakil ve bu kimse dahi buna karşı miktar ve vasıfta müsavi aynı neviden şeyleri geri vermekle mükellef olur.”

Karz akdinin yapılmasıyla ödünç veren, akde konu olay şeyin (örneğin paranın) mülkiyetini, ödünç alana nakletmek borcu altına girer. Ödünç veren, akde konu şeyi (örneğin parayı) ödünç alana teslim etmekle, bunun üzerindeki mülkiyetin bu kişiye intikalini sağlar.

Karz akdinde ödünç para veren ile ödünç para alan arasında bir hukuki ilişki tesis edilmektedir. Karz akdi ivazlı olabileceği gibi, ivazsız da olabilir. İvazsız karz akdi, kamu otoritesinin iznine bağlı değildir. Buna karşılık, ivazlı ödünç para verme işlemleri, kamu otoritesinin iznine bağlıdır ve ilgili mevzuatta belirlenen esaslar çerçevesinde yapılabilir. Bu konuda, 19.10.2005 t. ve 5411 s. Bankacılık Kanunu Md 8 ile 90 s. KHK hükümleri göz önünde bulundurulmalıdır.

Örneğin mevduat toplamak, Bankacılık Kanunu hükümlerine göre ancak mevduat bankacılığı faaliyeti icra edebilecek olan anonim şirketlere (mevduat bankalarına) tanınan bir yetkidir. Keza, ivaz karşılığı ödünç para vermek, “banka” statüsüne sahip anonim şirketlere ve 90 s. KHK hükümlerine göre “ikrazatçı” statüsüne sahip gerçek kişilere tanınan bir yetkidir.

Bu itibarla, ilgili kamu otoritesinden gerekli izinler alınmadan ve ilgili mevzuatta belirlenen esaslara aykırı olarak ivazlı ödünç para verme işlemleri yapılması, suç oluşturacaktır. İzinsiz mevduat toplamak yani ivazlı veya ivazsız ödünç para toplamak, 5411 s. Bankacılık Kanununun 150. maddesinde tanımlanan suçu oluşturmaktadır. Buna karşılık, izinsiz olarak ivazlı ödünç para verilmesi, TCK’nın 241. maddesindeki “tefecilik suçu”nu oluşturacaktır.

Söz konusu suç, ivaz karşılığında ödünç paranın borç alana verilmesiyle tamamlanmış olmaktadır. Başka bir ifadeyle, suçun tamamlandığı an, karz akdinin yapıldığı an değildir. Karz akdi, yukarıda da belirttiğimiz gibi, ödünç veren bakımından, akdin konusunu oluşturan misli eşyanın (örneğin paranın) mülkiyetini ödünç alana geçirme borcunu doğurur. Karz akdinin konusunu oluşturan misli eşyanın (örneğin paranın) zilyedliğinin ödünç alana devriyle aynı zamanda bunun üzerindeki mülkiyet de ödünç alana geçmektedir.

Bu itibarla, tefecilik suçu, ivaz karşılığı ödünç olarak verilen paranın mülkiyetinin borç alana geçtiği anda tamamlanmış olmaktadır. Suçun tamamlanması için ivazın temin edilmiş olması şart değildir. Hatta, ödünç olarak alınan paranın vadesinde geri ödemesinin yapılmamış olmasının da suçun oluşması üzerinde bir etkisi bulunmamaktadır.

TCK’ nın 241. maddesinin düzenlemesiyle, faiz karşılığı bir başkasına bir defa ödünç para verilmesi halinde, tefecilik suçunun tamamlanmaktadır.

Suçun oluşması için, tefecilik faaliyetinin süreklilik arz etmesine, bunun meslek olarak ittihaz edilmesine gerek bulunmamaktadır.

Yargıtay, yeni TCK’nın yürürlüğe girdiği 1 Haziran 2005 tarihinden önceki dönemde tefecilik suçunun oluşması bakımından, birden fazla kişiye faiz karşılığı olarak borç para verilmesini, bu faaliyetin sürekli ve sistemli bir şekilde icrasını, ölçüt olarak aramakta idi:

Yargıtay CGK, 03.07.1995, 7-207/236. Ayrıca 7.CD, 31.05.1999, 6012/6456 sayılı kararlarına göre:

“Tefecilik suçunun oluşması için…; birden fazla kişiye sürekli ve sistemli bir biçimde faiz karşılığı ödünç para” verilmesi gerekmektedir.

Yargıtay, yeni TCK’ nın yürürlüğe girdiği tarihten sonraki içtihatlarında da, tefecilik suçunun oluşması bakımından eski içtihatlarda kabul edilen ölçütlere sadık kalmaktadır..

11 Yargıtay 7.CD, 21.06.2006, 2004/36039, 2006/12651; ayrıca aynı Daire’ nin, 13.07.2009 T, 2006/1137 E, 2009/8423 K; 22.05.2009 T, 2006/17545 E, 2009/5064 K; 21.02.2007 T, 2004/20596 E., 2007/1022 K.; 13.05.2003 T, 2002/21487 E, 2003/2670 K. Sayılı ilamlarında:

“Tefecilik suçunun oluşabilmesi için, birden fazla kişiye sistemli ve sürekli bir biçimde faiz karşılığı ödünç para verilmesi …, (failin) birçok kişiye faiz karşılığı ödünç para vererek çıkar sağla(ması) ve bu işi meslek haline getirilmesi gerekmektedir” ifadeleri yer almaktadır..

Yargıtay 7. Ceza Dairesi, 10.02.2010 T, 2007/1687 E, 2010//1639 K; 28.06.2004 T, 2003/9395 E, 2004/9069 K; sayılı ilamları başta olmak üzere; pek çok kararında, kişinin somut olayda “başka şahıslara faiz karşılığı ödünç para” verip vermediğinin, faiz karşılığı ödünç para vererek çıkar sağlayıp sağlamadığının, ödünç para verme fiilinin “sistemli bir şekilde” işlenip işlenmediğinin, “süreklilik” taşıyıp taşımadığının, bu işi meslek haline, uğraş haline getirip getirmediğinin araştırılması gerektiğine işaret etmektedir.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, faiz karşılığı olarak borç paranın verildiği anda suç tamamlanmış olmaktadır. ( Yargıtay 7.CD, 14.07.2009 T, 2006/11343 E, 2009/8634 K)

Ancak, uygulamada tefeciliğin “süreklilik” arz etmesi gerektiğinin kabulünün zorunlu sonucu olarak, suçun tamamlanma tarihinin “en son ödünç para verilen tarih” olduğu kabul edilmektedir. (14 Yargıtay 7.CD, 09.06.2004 T, 2003/6742 E, 2004/7957 K.)

Hatta, 7. Ceza Dairesi içtihatlarında, (09.11.2009 T, 2007/3343 E, 2009/12679 K. Ayrıca bkz. 7.CD, 27.12.1995 T, 1995/9780 E, 1995/10569 K.) tefecilik suçunun “temadi eden bir suç” (mütemadi suç, kesintisiz suç) olduğu kabul edilmektedir.

Her ne kadar 90 s. KHK hükümleri sarih veya zımni olarak dikkate alınmakta ise de; bu uygulamanın hukuki dayanağı bulunmamaktadır.

Zira 90 s. KHK, gerekli izinler alınmadan veya iznin iptaline rağmen ikrazatçılık faaliyetinde bulunulmasının tefecilik sayılacağına dair hüküm içermektedir.(md. 9)

90 sayılı KHK, tefecilik fiilinin suç oluşturabilmesi için, bu faaliyetin temadi etmesi ve meslek olarak icra edilmesi gerektiği yönünde hükümler içermemektedir. Kaldı ki, sonradan yürürlüğe giren TCK’ daki bir suç tanımına ilişkin hükümlerin yorumunda bu KHK hükümleri dikkate alınamaz.

İktisadi hayatımızda, “senet kırdırma usulüyle tefecilik” denen bir yöntemin izlendiği gözlemlenmektedir. Madde gerekçesinde belirtildiği üzere, “Tefecilik suçu, iktisadi hayatımızda, “senet kırdırma” denen usulle de işlenebilir. Örneğin henüz vadesi gelmemiş bir bononun vadesinden önce başkasına verilerek karşılığında bono üzerinde yazılı meblağdan daha az bir paranın alınması durumunda tefecilik suçu oluşur. Çünkü, bu durumda bononun el değiştirmesi, kişiler arasında doğmuş olan bir alacak borç ilişkisine dayanmamaktadır.

İfade yerinde ise, bu durumlarda, birer ödeme aracı olan bononun veya çekin kendisi satılmakta ve satın alınmaktadır.” Aslında bu gibi durumlarda bir bono veya çeke bağlanmış olan bir alacağın temliki söz konusudur (Borçlar Kanunu, m. 162 vd.). Uygulamamız göz önünde bulundurulduğunda, bono veya çeke bağlanmış olan bir alacak, alacaklı tarafından;

a) nakit para ihtiyacını karşılamak için, bononun vadesinden, çekin ise üzerinde yazılı düzenleme tarihinden önce üçüncü bir kişiye ciro edilmesi suretiyle,

b) hukuki yolla tahsilinde güçlükle karşılaşılması sebebiyle, üçüncü bir kişiye devir edilmektedir. Üçüncü kişi, kendisine devredilen bu alacağın karşılığında, alacaklıya bono veya çek üzerinde yazılı meblağdan daha düşük miktarda bir para ödemektedir. Bu suretle, tefecilik yasağına ilişkin mevzuat hükümleri dolanılmaktadır. Hatta bu yöntem, bir alacağın hukuk dışı yollarla, yani cebir veya tehdit kullanılmak suretiyle tahsilinde bir araç olarak kullanılmaktadır.

Madde gerekçesinde de belirtildiği gibi, bu gibi durumlarda bono veya çekin hamili olan kişi ile üçüncü şahıs arasında tesis edilmiş olan bir ticari ilişkiye dayanan bir borç bulunmamaktadır. Aksine, bono veya çekin hamilinin salt değişmesiyle, “alacaklı” sıfatı üçüncü kişiye geçmektedir. Bu yöntemlere başvurulması, ticari hayattaki olağan olmayan hastalıklı ilişkilerin bir göstergesidir. Bu suretle, bir alacağın kambiyo senedine bağlanmasının ve cironun ticari hayatta sağladığı kolaylık kötüye kullanılmaktadır.

Başka bir ifadeyle, başvurulan bu yöntem, müzayaka haline düşmüş olan kişilerin sırtından haksız kazanç elde etme aracı olarak kullanılmaktadır. Bu mülahazalarla, belirtilen yönteme başvurulması tefecilik suçu kapsamında değerlendirilmiştir. Bu gibi durumlarda, suç, bono veya çekin ciro edilmesi karşılığında üçüncü şahıs tarafından alacaklıya ödeme yapıldığı tarihte işlenmiş olmaktadır.

İktisadi hayatımızda, kredi kartı kullanılarak da tefecilik yapıldığı gözlemlenmektedir. “Kredi kartı ile tefecilik usulü” denen durumda, gerçekte bir mal satışı yapılmadığı halde, bir mal satışı yapılmış ve satışı yapılmayan malın bedeli kadar para da kredi kartı kullanılarak ödenmiş gösterilmektedir.

Ancak, satıcı konumunda bulunan kişi, kredi kartı sahibi olan ve alıcı konumundaki kişiye mal bedeli olarak gösterilen miktarın altında bir parayı nakit olarak vermektedir.

Muvazaa halinin söz konusu olduğu bu durumda, gerçekte mal satışı yapılmadığı halde, görünüşte “mal bedeli” olarak tahsil edilen paranın bir kısmı borçluya nakit olarak verilmek suretiyle, tefecilik suçu işlenmiş olmaktadır.

Tefeci, borçluya nakit olarak ödediği miktar ile kazancını oluşturan parayı bilahare bankadan tahsil etmektedir. Dikkat edilmelidir ki, bu durumda gerçekte bir mal satışı yoktur; yani tacir tarafından ne miktarda ve kaç lira bedelle mal satışı yapıldığına dair bir belge düzenlenmemiş ve ticari işletmeye ait muhasebe sistemine satışla ilgili olarak usulüne uygun kayıt düşülmemiştir. Başka bir ifadeyle, bu durumda sadece kurgusal olarak bir satış yapılmış ve satışı yapılmış düşünülen malın bedeline tekabül eden miktar kadar para kredi kartı kullanılarak tahsil edilmiştir.

Yine aynı tacir, satışını yaptığını düşündüğü malı bu defa da satın aldığını varsayarak, “müşteri”ye nispeten daha düşük miktarda nakit para ödemesi yapmaktadır. Farazi olarak bir alışverişin söz konusu olduğu bir durumda fiilin tefecilik suçunu oluşturacağı hususunda kuşku yoktur.

Buna karşılık, bir mal veya hizmet satışı dolayısıyla satıcıya alıcının sahip bulunduğu kredi kartı kullanılmak suretiyle de ödeme yapılabilir. Bu durumda mal veya hizmet bedeli, alıcının hesabı bulunduğu banka tarafından kendisine verilen kredi kartı kullanılmak suretiyle ödenmektedir. Mal veya hizmet bedelinin kredi kartı kullanılmak suretiyle ödenmesi halinde ortaya çıkan hukuki ilişkinin, satıcı, satın alan (müşteri) ve banka olmak üzere, üç tarafı bulunmaktadır.

Bir ticari işletmede satışı yapılan malla ilgili olarak yapılan satış işlemleri ticari ve vergi mevzuatı hükümlerine göre belgelendikten sonra, satış bedelinin kredi kartı kullanılmak suretiyle tahsil edilmesinde herhangi bir hukuki sakınca bulunmamaktadır.

Bu suretle satışı yapılan malın bilahare ayni ticari işletmede ticari ve vergi mevzuatı hükümlerine göre belgelenerek satın alınmasının ve karşılığında nakit para ödemesi yapılmasının da hukuka aykırı bir yönü bulunmamaktadır.

Her iki durumda da satış ve satın alma işlemleri usulüne göre muhasebeleştirilmiştir.

Usulüne göre muhasebeleştirilen ve belgelenen bu satış ve satın alma işlemleri dolayısıyla, zorunlu olarak, KDV gibi gerekli vergi tarh ve tahakkuk işlemleri de yapılmaktadır.

Belirtilen ilişkiler bağlamında ticari işletmenin sorumluları bakımından tamamen usulüne uygun olarak icra edilmiş bir ticari faaliyetin varlığını kabul etmek gerekir.

Bu ticari ilişkide satılan malın fi yatı ile bilahare satın alınması halindeki fiyatı arasında bir fark olması, yapılan işlemin hukukiliğini sakatlayan bir sonuç ortaya çıkarmaz.

Dikkat edilmelidir ki, açıkladığımız şekilde cereyan eden bütün bu işlemler bağlamında muvazaadan söz etmek mümkün değildir. Zira, bu durumda olağan seyrinde cereyan eden bir ticari faaliyet söz konusudur. Buradaki ticari faaliyetin hukukiliğini tayin ederken ana hareket noktamız, tacir konumundaki kişinin veya şirket temsilcilerinin niyetidir. Tacir bakımından bütün bu işlemler bağlamında önce mal satışı ve bilahare de satın alınması söz konusudur.

Mal alım ve satımına ilişkin bütün bu işlemler bağlamında kazanç elde etmek amacının egemen olması ticaretin doğasının gereğidir.

Tacir bakımından bu şekilde hareket edildikten sonra, müşterinin mal satın alırken güttüğü amacın bir önemi bulunmamaktadır. Başka bir ifadeyle, müşterinin gerçekte mala ihtiyacı yoktur; sadece ödemeleri için ihtiyaç duyduğu nakit parayı temin amacıyla önce kredi kartını kullanarak mal satın alması ve bilahare farklı ve hatta aynı tacire başvurarak bu malı satın aldığı bedelden daha düşük bir bedelle ve fakat nakit para karşılığında satması, satın alan tacirin fi ilinin tefecilik olarak değerlendirilmesine imkan vermez.

Bu değerlendirmelerimiz, özellikle kuyumculuk faaliyetinin icra edildiği ticari işletmelerden kredi kartı kullanılarak altın satın alınması ve bilahare de satın alınan altının nakit para karşılığında yine aynı kuyumcuya satılması ve bu suretle kişinin nakit para ihtiyacını karşılaması durumları bakımından önem taşımaktadır.

c) Fail ve mağdur:

Tefecilik suçu, bir karşılaşma suçu olarak çok failli bir suçtur. Bu suç, ödünç para veren ve ödünç para alan olarak iki kişinin varlığını zorunlu kılmaktadır. İvaz karşılığında ödünç para veren kişi “tefeci” sıfatını taşımaktadır.

İvaz karşılığında ödünç alan kişi de tefecilik suçunun failidir. Ancak, izlenen suç siyaseti gereğince sadece ivaz karşılığı ödünç para veren kişi yani tefeci cezalandırılmaktadır. Madde gerekçesinde de belirtildiği üzere; “İzlenen suç politikası gereğince, kazanç elde etmek amacıyla başkasına ödünç para veren kişi cezalandırılmaktadır. Buna karşılık, ödünç para alan kişi cezalandırılmamaktadır.”

İvaz karşılığında ödünç para alan kişinin cezalandırılmaması, bu ödünç para verme işlemi dolayısıyla mağdur edildiğinin kabulünü gerektirmemektedir.

Tefeciliği suç olarak tanımlayan kanun hükümlerinin, ivaz karşılığı ödünç para almak isteyen kişileri de koruyucu bir fonksiyon taşıdığı muhakkaktır.

Yargıtay 7.CD, 26.01.2010 T, 2007/15270 E, 2010/568 K; 22.01.2007 T, 2005/18128 E, 2007/49 K; sayılı ilamlarında yer aldığı üzere;

İvaz karşılığı ödünç para alan kişinin “mağdur” olarak kabulüne haklılık kazandırmaz. Nitekim Yargıtay uygulamasında, tefeciden faiz karşılığı ödünç para alan kişinin davaya katılma ve hükmü temyiz etme yetkisinin olmadığı kabul edilmektedir.

Ancak 7. Ceza Dairesinin bazı kararlarında,

“Faiz karşılığı ödünç para alan kişinin, tefecilik yaptığı iddia edilen şahıs hakkında görülmekte olan davada “tanık” ( Yargıtay 7.CD, 07.10.2009, 2007/5900, 2009/10180; 26.02.2007, 2004/7960, 2007/1134; 17.06.2003, 2002/23458, 2003/4982) veya “müşteki” ( Yargıtay 7.CD, 01.07.2004 T, 2003/7623 E, 2004/9059 K) sıfatını haiz olduğunu kabul etmektedir.

Yargıtay’a göre, tefecilik suçundan dolayı açılan davalara ancak maliye hazinesi katılabilir, müdahil olabilir. (7.CD, 08.02.2002 T, 2002/1341 E, 2002/1276 K.)

Hatta, bazı kararlarda, faizle ödünç para alan kişi, “mağdur” olarak da ifade edilmiştir: ‘(7.CD, 08.02.2002 T, 2002/1341 E, 2002/1276 K)

III- Suçun manevi unsurları

Tefecilik suçu, kasten işlenebilen bir suçtur. Ancak, bu suçun oluşabilmesi için, kasttan ayrı olarak, tefecinin kazanç elde etmek amacıyla bir başkasına ödünç para vermesi gerekir. Bu itibarla, tefecilik suçu, bir amaç suçtur.

Ancak, tefecilik suçunun oluşması için, tefecinin kazanç elde etmek amacıyla para vermesi gerekirse de; yukarıda belirttiğimiz gibi, kazancın elde edilmiş olması şart değildir.

Söz konusu suçun oluşabilmesi için, kazancın faiz olarak adlandırılması gerekmemektedir. Bu itibarla, ödünç para verenle alan arasındaki ilişkide kazanç, “faiz” olarak ifade edilmemiş olabilir. Ayrıca belirtilmek gerekir ki, suçun konusundan farklı olarak, kazancın para cinsinden olması şart değildir.

IV- Hukuka aykırılık unsuru

İvaz karşılığı ödünç para vermeye yetkili kılınan hallerde, ilgili mevzuatla belirlenen esaslar çerçevesinde ivaz karşılığı olarak ödünç para verme işlemlerini hukuka uygun kabul etmek gerekir. Bu hususlarda 5411 s. Bankacılık Kanunu ile 90 s. Ödünç Para Verme İşleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname hükümleri göz önünde bulundurulmalıdır.

V- Yaptırım

Söz konusu suçun karşılığında “iki yıldan beş yıla kadar hapis ve beş bin güne kadar adli para cezası” öngörülmüştür. Ayrıca, bu suçun konusunu oluşturan paranın ve bu suçun işlenmesi suretiyle elde edilen kazancın TCK’ nın eşya ve kazanç müsaderesine ilişkin hükümleri (m. 54, 55) çerçevesinde müsadere edileceğini de gözden uzak tutmamak gerekir.
İlkemiz, hukukun adaletli dağıtılabilmesi için yargı kararlarının paylaşımına daha çok önem vermektir. www.kararara.com
Kullanıcı avatarı
admin
Site Yöneticisi
 
Mesajlar: 16378
Kayıt: 22 Mar 2012, 12:08
Konum: Ankara

Re: TEFECİLİK - TCK 241. Md.

Mesajgönderen admin » 02 Mar 2014, 16:08

Ceza Genel Kurulu 2007/7-213 E., 2007/191 K.

DAVA ZAMANAŞIMI
EKSİK ARAŞTIRMAYA DAYALI HÜKÜM
TEFECİLİK SUÇU


Sanık Yaşar K.......'nün tefecilik suçundan beraatine ilişkin Bakırköy 10. Asliye Ceza Mahkemesinden verilen 25.12.2003 gün ve 1725-1240 sayılı hüküm katılan vekili tarafından temyiz edilmekle dosyayı inceleyen Yargıtay 7. Ceza Dairesince 21.06.2006 gün ve 36039-12651 sayı ile;

"Tefecilik suçunun oluşabilmesi için birden fazla kişiye sistemli ve sürekli bir biçimde faiz karşılığı ödünç para verilmesi gerekmekte olup, sanığın bir çok kişiye faiz karşılığı ödünç para vererek çıkar sağlayıp sağlamadığı ve bu işi meslek haline getirip getirmediğinin tespiti bakımından, adına senet düzenlenen kişilerden daha çok sayıda ve bulunabilecek olanların dinlenmeleri ve ayrıca kolluk araştırması da yaptırıldıktan sonra toplanan tüm kanıtlar karar yerinde tartışılıp değerlendirilerek sanığın hukuki durumunun tayin ve takdiri gerekirken, yetersiz gerekçe ve eksik araştırmaya dayalı olarak yazılı şekilde hüküm kurulması" isabetsizliğinden bozulmuştur.

Yerel Mahkeme 07.02.2007 gün ve 850-53 sayı ile; "....Mahkemece adresi tespit edilebilen tanıklar dinlenmiştir. Bir çok senette sadece borçlunun adı yazılı olup, adres belli değildir.

Dinlenebilen tanıkların beyanları da dikkate alındığında, emlakçılık yapan sanığın işyerinde ele geçen senetleri tefecilik yapmak amacıyla aldığı kanıtlanamamıştır. Yeniden araştırma yapmak sonucu değiştirmeyecektir" gerekçesiyle önceki hükümde direnmiştir.

Bu hükmün de katılan vekili ve C.savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 09.08.2007 günlü "bozma" istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nca okundu, gereği konuşulup düşünüldü.

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

Sanığa yüklenen ve ilk kez işlenen tefecilik suçunun cezası 90 sayılı KHK'nin 15. maddesinin 2. fıkrasında 6 aydan 2 yıla kadar hapis ve ağır para cezası olarak saptanmıştır. Suç tarihinde yürürlükte bulunan 765 sayılı TCY'nın 102/4. maddesinde bu suç bakımından öngörülen asli zamanaşımı süresi beş yıldır. Yargılama sırasında gerçekleştirilen ve zamanaşımını kesip bu süreyi yeniden başlatan en son işlem ise, sanığın 21.05.2002 tarihinde mahkemece yapılan sorgusudur. Bu tarih ile inceleme tarihi arasında asli zamanaşımı süresi dolmuş bulunduğundan, davanın zamanaşımı nedeniyle düşürülmesine karar verilmesi gerekmektedir.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

1- Yerel Mahkeme direnme hükmünün gerçekleşen dava zamanaşımı nedeniyle BOZULMASINA,

2- Bu husus yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden, Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında 5320 sayılı Yasanın 8. maddesinin 1. fıkrasının yaptığı gönderme nedeniyle 1412 sayılı CYUY'nın temyiz incelemesi yönünden halen uygulanması olanağı bulunan 322. maddesinin 1. fıkrasının verdiği yetkiye dayanılarak, sanık Yaşar K....... hakkında tefecilik suçundan açılan kamu davasının gerçekleşen dava zamanaşımı nedeniyle 765 sayılı TCY'nın 102/4 ve 104/2. maddeleri ile 5271 sayılı CYY'nın 223/8. maddesi uyarınca DÜŞÜRÜLMESİNE,

3- Dosyanın yerine gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığına tevdiine, 25.09.2007 günü sonucu itibariyle tebliğnamedeki düşünceye uygun olarak oybirliği ile karar verildi.
İlkemiz, hukukun adaletli dağıtılabilmesi için yargı kararlarının paylaşımına daha çok önem vermektir. www.kararara.com
Kullanıcı avatarı
admin
Site Yöneticisi
 
Mesajlar: 16378
Kayıt: 22 Mar 2012, 12:08
Konum: Ankara

Re: TEFECİLİK - TCK 241. Md.

Mesajgönderen admin » 02 Mar 2014, 16:09

Yargıtay 5. Ceza Dairesi
Esas: 2012/6709
Karar: 2013/9443

TEFECİLİK SUÇUNUN BİRDEN FAZLA KİŞİYE KARŞI İŞLENMESİ
TEFECİLİK SUÇUNDA HAZİNENİN DAVAYA KATILABİLECEĞİ
EKSİK İNCELEME


Mahalli mahkemece verilen hükümler temyiz edilmekle dosya incelendi;

Tehdit ve hakaret suçlarına ilişkin hükmü suçtan doğrudan zarar görmeyen Hazine vekilinin temyiz yetkisi bulunmadığından, 5320 sayılı Yasanın 8/1 ve 1412 sayılı CMUK'nın 317. maddesi uyarınca temyiz isteminin reddine, incelemenin katılan vekili ve sanık müdafiin tefecilik suçuna yönelik temyiz itirazları ile sınırlı olarak yapılmasına karar verildikten sonra gereği düşünüldü:

Sanık hakkında tefecilik suçundan kamu davası açıldığı, Hazinenin bu suçun mağduru olduğu, bu sıfatının gereği olarak 5271 sayılı CMK'nın 234/1-b maddesi gereğince kovuşturma evresinde sahip olduğu davaya katılma ve öteki haklarını kullanabilmesi için Maliye Bakanlığı Baş Hukuk Müşavirliği ve Muhakemat Genel Müdürlüğünün duruşmadan haberdar edilmesi gerektiği halde, iddianamenin ve duruşma gününün tebliğ edilmemesi suretiyle aynı Yasanın 233 ve 234. maddelerine aykırı davranılması,
Dosya içeriğinden, esasa ilişkin bilgisi olduğu anlaşılan Şahin Korkmaz'ın tanık olarak dinlenilmesi gerektiği gözetilmeden, müşteki Ergün Özkara hakkındaki zorla getirme kararının akıbeti beklenmeden ve dinlenilmesinden de vazgeçilmeden, ayrıca müşteki Ramazan Karababa'nın soruşturma aşamasındaki beyanında, sanıktan faiz ile borç aldığı tarihi 2007 yılı, mahkemedeki beyanında ise 2004 yılı olarak belirtilmesine karşın aradaki bu çelişki giderilmeden eksik inceleme ile yazılı şekilde hüküm kurulması,
Kabule göre de;

Sanığın, aynı suçu birden fazla müştekiye karşı işlemiş olduğu kabul edilmesi karşısında, verilen cezanın TCK'nın 43/2. maddesi gereğince arttırılmaması,

Kanuna aykırı, sanık müdafiin ve Hazine vekilinin temyiz itirazları bu itibarla yerinde görüldüğünden, hükmün 5320 sayılı Kanunun 8/1. maddesi de gözetilerek CMUK'nın 321. maddesi uyarınca BOZULMASINA, 30/09/2013 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
İlkemiz, hukukun adaletli dağıtılabilmesi için yargı kararlarının paylaşımına daha çok önem vermektir. www.kararara.com
Kullanıcı avatarı
admin
Site Yöneticisi
 
Mesajlar: 16378
Kayıt: 22 Mar 2012, 12:08
Konum: Ankara

Sonraki

Dön Türk Ceza Kanunu Şerhi



Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 6 misafir

 

 

 

   

 

Copyright 2010 BETA