MENFİ TESPİT, BORÇLUNUN İMZALI VE BOŞ SENEDİNİN BOŞANDIĞI EŞİN ELİNE GEÇMESİ... • kararara.com


Forum ana sayfa İÇTİHAT PAYLAŞIM FORUMLARI Yargıtay Kararları Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararları MENFİ TESPİT, BORÇLUNUN İMZALI VE BOŞ SENEDİNİN BOŞANDIĞI EŞİN ELİNE GEÇMESİ...

MENFİ TESPİT, BORÇLUNUN İMZALI VE BOŞ SENEDİNİN BOŞANDIĞI EŞİN ELİNE GEÇMESİ...


teoman Kullanıcı avatarı
Global Moderatör

Mesajlar: 18504






T.C
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
ESAS NO:2017/19-897
KARAR NO:2018/464
KARAR TARİHİ:14.03.2018


>>MENFİ TESPİT DAVASI, BORÇLUNUN İMZALAYIP BOŞ OLARAK İKİNCİ KİŞİYE VERDİĞİ TEMİNAT SENEDİNİN, BOÇLUN'UN BOŞANDIĞI EŞİNİN ELİNE GEÇMESİ İLE BORÇLU HAKKINDA İCRA TAKİBİ YAPMASI NETİCESİNDE "ALDATMA" (=HİLE) KAPSAMINDA KABUL EDİLİP EDİLMEYECEĞİ VE BURADA VARILACAK SONUCA GÖRE İSPAT VASITASI OLARAK TANIK DELİLİNE BAŞ VURULUP BAŞ VURULMAYACAĞI NOKTASI.

ÖZET:Davacı borçlunun "bononun başka bir ticari ilişkinin teminatını teşkil etmek üzere düzenlenerek verildiği, ancak ilgilisinin bu teminatı kabul etmemesi üzerine bonoyu ele geçiren davalının, bonodaki boşlukları kendi lehine doldurarak takibe koyduğu"na ilişkin iddiasının, "aldatma" tanımına uymadığı ve buna yönelik olarak tanık deliline de başvurulamayacağı- Sözleşme teorisi ve güven ilkesi de dikkate alındığında davalının, şu veya bu nedenle kendisine tevdi edilmiş bulunan boş bonoyu, aradaki anlaşmaya aykırı biçimde kendi lehine doldurduğu şeklinde ifade edilen iddianın ancak yazılı delille ispatlanabileceği- Davalı hakkında resmî evrakta sahtecilik suçundan açılan ceza davasında "hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına (HAGB)" dair verilen kararın bir mahkumiyet kararı sayılmayacağı ve hukuk hâkimini bağlamayacağı- Yerel mahkemenin iddiaları, "aldatma" olarak değerlendirmesi ve bunun ispatı için tanık deliline başvurarak karar vermesinin yerinde olmadığı


Taraflar arasındaki “menfi tespit” davası yargılaması sonunda Bursa 2. Asliye Ticaret Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 17.06.2013 gün ve 2011/701 E., 2013/242 K. sayılı karar, davalı M.A.Y. vekili tarafından temyiz edilmekle Yargıtay 19. Hukuk Dairesinin 17.04.2014 gün ve 2014/3592 E., 2014/7662 K. sayılı kararı ile:

"...Davacı vekili, müvekkilinin eski eşi olan davalının, müvekkilinin evlilikleri sırasında başka bir şahsa teminat olarak vermek üzere imzaladığı boş senedi ele geçirerek üzerini 150.000,00 TL doldurarak Bursa 18. İcra Müdürlüğü'nün 2011/15402 esas sayılı dosyasında takibe koyduğunu belirterek, müvekkilinin bu senetten dolayı borçlu olmadığının tespitini, icra takibinin iptalini ve %40 kötü niyet tazminatına karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili, açılan davayı kabul etmediklerini, tarafların 2005 yılında boşanmalarına rağmen müvekkilinin davacıya ait iş yerinde 2008 yılına kadar çalıştığını, dava konusu senedin teminat senedi olarak verilmek için hazırlandığını davacının yazılı delil ile ispat etmesi gerektiğini bildirerek, davanın reddi ile davacı aleyhine kötüniyet tazminatına karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece, davacının hile iddiasında bulunduğu için tanık dinlendiği, dinlenen davalı tanıklarının senedin tanzimine ilişkin görgüye dayalı bilgilerinin olmadığı, davacı tanıklarından T.G., L.Ç.ve D.Ö.'in davacının cafeyle iş yapan firmalara verilmek üzere boş senetler imzaladığı, sonrasında firmaların senet kabul etmemeleri üzerine senetleri davacıya verilmek üzere davalının aldığına dair beyanları, dosyaya ibraz edilen gerek davacıya gerekse ailesine ait tapu kayıtlarından davacının oldukça varlıklı olduğu ve 150.000,00 TL borç paraya ihtiyaç duymayacak kadar ekonomik durumunun iyi olduğu, davalının ise davacıya 150.000,00 TL borç verecek ekonomik gücünün olmadığı, davacının yanında çalışan ekonomik olarak çok daha güçsüz olan davalının, davacıya borç para vermesinin hayatın olağan akışına aykırı olduğu, Bursa Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından İstanbul Adli Tıp Kurumundan aldırılan dava konusu senetteki imza ve miktarın ayrı kalemlerle yazıldığına dair bilirkişi raporu, tanık beyanları ve tüm dosya kapsamından davalının, davacının mal aldıkları firmalara verilmek üzere imzaladığı senedi davacıya vereceğini söyleyerek çalışanlardan alıp sonrasında icra takibine koyduğunun anlaşıldığı, davalının senette yazılı miktarda davacıya borç para verdiğini ispat edemediği gerekçesiyle, davacının davasının kabulüne, davacının Bursa 18. İcra Müdürlüğünün 2011/15402 esas sayılı dosyasında takibe konulan 20/11/2009 vade tarihli 150.000,00. TL bedelli senetten dolayı davalıya borçlu olmadığının tespitine, asıl alacağın % 40'ı olan 60.000,00. TL kötü niyet tazminatının davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiş olup, mahkeme kararı süresi içinde davalı vekili tarafından temyiz edilmiştir.

(1) Davacı vekili, 08/10/2013 havale tarihli dilekçesi ile temyiz incelemesinin murafaalı olarak yapılmasını talep etmiş ise de, murafaa talep eden dilekçenin katılma süresi ile temyiz dilekçesi verme süresinin geçmesinden sonra verildiği anlaşıldığından, davacı vekilinin duruşma isteminin reddi ile temyiz incelemesinin dosya üzerinden yapılmasına karar verildi.

(2) Dava, hileye dayalı olarak alındığı iddia edilen kambiyo senedinden dolayı borçlu bulunulmadığının tespiti istemine ilişkindir. Davacının iddiaları BK m. 28 (TBK.m. 36) de belirtilen hile olarak değerlendirilemez. Kambiyo senetlerine karşı borçlu bulunmadığının tespitinin yazılı delillerle ispatı gerekmektedir. Mahkemece, bu hususlar gözetilmeksizin yanlış değerlendirme sonucu yazılı şekilde karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir..."

gerekçesi ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle mahkemesince yeniden yapılan yargılama sonunda mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

TEMYİZ EDEN: Davalı M.A.Y. vekili


HUKUK GENEL KURULU KARARI

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki belgeler okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava suç sayılan bir fiille ele geçirildiği ve açığa imzalı olduğu iddia edilen bonodan dolayı borçlu bulunulmadığının tespiti istemine ilişkindir.

Davacı vekili davalı ile müvekkilinin geçmişte evli olduğunu; evlilikleri sırasında davalının, müvekkiline ait işletmede çalıştığını ve kendisine duyulan güvenle belgelere ulaşmasına izin verildiğini, kasanın anahtarının da kendisinde bulunduğunu; bu dönemde müvekkilinin başka birine teminat olarak vermek üzere imzaladığı boş senedi ele geçirerek üzerini 150.000 TL olarak doldurmak suretiyle icra takibine koyduğunu fakat ne müvekkilinin davalıdan böyle bir borç almasını gerektirecek bir durumun ne de davalının bu parayı verecek ekonomik gücünün olmadığını ileri sürerek, müvekkilinin bu senetten dolayı borçlu olmadığının tespitini, icra takibinin iptalini ve %40 oranında tazminata karar verilmesini talep ve dava etmiştir.

Davalı vekili tarafların 2005 yılında boşandıklarını fakat müvekkilinin davacıya ait iş yerinde 2008 yılına kadar çalıştığını, ispat yükünün davacı üzerinde bulunduğunu bildirerek davanın reddi ile davacı aleyhine tazminata karar verilmesini istemiştir.

Mahkemece, davacının iddialarının hile (aldatma) kapsamında olduğu, bu kapsamda dinlenen tanıkların bononun tanzimine ilişkin görgüye dayalı bilgileri olmamakla birlikte bunlardan bir kısmının davacı tarafından tedarikçilere verilmek üzere boş bonoları imzaladığı, tedarikçilerin bonoyu teminat olarak kabul etmemeleri üzerine davacıya verilmek üzere davalıya teslim edildiği; davacı ve ailesinin oldukça varlıklı olduğu ve bu tutarda bir borç almaya ihtiyacı olmadığı, davalının da bu tutarda borç verebilecek ekonomik güce sahip olmadığı, bu şekilde bir borç ilişkisinin kabulünün genel hayat tecrübelerine uygun olmayacağı; Cumhuriyet Savcılığı tarafından aldırılan Adli Tıp Kurumu raporunda senetteki yazılarla imzanın farklı kalemlerle atıldığının belirtildiği ve bu kapsamda davalının davacıya bonoda yazılı tutarda borç verdiğini ispatlayamadığı gerekçesiyle davanın kabulüne, takip konusu bonodan dolayı davacının davalıya borçlu olmadığının tespitine, asıl alacağın %40'ı oranında tazminatın davalıdan alınarak davacıya verilmesine karar verilmiştir.


Davalı vekilinin temyiz itirazı üzerine karar, Özel Dairece yukarıdaki gerekçe ile bozulmuştur.

Yerel mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Direnme kararını davalı vekili davacı tarafın senedin hile ile ele geçirildiği ve esasen teminat olarak verilmek için düzenlendiği fakat firmaların bu senetleri kabul etmemeleri üzerine, müvekkilinin bonoları davacıya verilmek üzere geri aldığı iddiasının gerçek dışı olduğu; hukuk fakültesi mezunu ve avukat olan davacının teminat senedinin nasıl düzenleneceğini bilmesi gerektiği, dava konusu bono üzerinde teminat ibaresinin bulunmadığı; hiçbir basiretli tacirin açığa imzalı üzeri boş senet imzalayıp ortalık yerde bırakmayacağı, senedi kaybederse ya da senet çalınırsa bunu derhal karakola ya da savcılığa bildireceği, aradan üç yıl geçtikten sonra senedin çalındığını yeni fark ettiğini beyan etmenin genel hayat tecrübelerine ve gerçeklere tamamen aykırı olduğu, hiç kimsenin boş bono imzalamayacağını ve tüm unsurları dolu ve bedeli belli bir senet dahi imzalamış olsa, imzaladığı bu senedin akıbetini mutlaka araştıracağı; Mahkemenin gerekçeli kararında, davalı tanıklarının senedin tanzimine ilişkin görgüye dayalı bilgileri olmadığının ifade edilmesi karşısında, bir an için muhtelif firmalara teminat olarak verilmek amaçlı düzenlenen senetlerin iade edildiğinden söz edilse dahi teminat olarak düzenlenen bonolarla dava konusu edilen takibin dayanağı olan bononun aynı bono olduğunun hiç bir tanık tarafından beyan edilmediği, buna dair başka da veri bulunmadığı; senet metninde yazılı olmayan teminat iddiasının da ancak yazılı delil ile ispatlanabileceği; bu kapsamda dinlenen davacı tanıklarının beyanlarının gerçeği yansıtmadığı, zira tanıkların, davacının yanında çalışmış elemanları ve yakın arkadaş çevresinden oluştuğu ve bunların beyanlarının soyut ve çelişkili olduğu; çalışılan firmaların teminat bonosu talep ettiklerine dair de yazılı delil ibraz edilemediği, bonoların firmalar tarafından istendiği ve bu amaçla boş olarak doldurulduğu, sonrasında firmaların isteği ile düzenlenen bu bonoların firmalar tarafından kabul edilmediği, bunun yerine çek istendiği iddiasını destekleyecek şekilde bonolar yerine verilen çeklere ilişkin de delil sunulamadığı; kasanın anahtarının müvekkilinde olduğu düşünüldüğünde bunları doğrudan kasadan alabilecek iken, tanık Leyla’dan istediğine ilişkin beyanın ve dolayısıyla bononun hile ile ele geçirildiği iddiasının tamamen gerçek dışı bir senaryo ürünü olduğunun anlaşıldığı; dava konusu alacağın bonoya dayandığını, mahkemenin direnme kararında müvekkilinin davacıya borç verdiğinin ispatlanamadığı belirtilmiş ise de, kendilerinin hiçbir zaman alacağın ödünç sözleşmesine dayandığını iddia etmediklerini, müvekkilinin alacağını ispat etmek için ayrıca senedin alınmasındaki alt ilişkiyi ileri sürmesi ve alt ilişkiyi ispat etme mecburiyeti bulunmadığını; davacı tarafın gerek dosyaya ibraz ettikleri tüm dilekçelerinde ve gerekse tanıklarının anlatımlarında müvekkilinin işsiz, güçsüz, parasız olduğu, davacıdan alacaklı olmasının mümkün olmadığı beyan edilmiş ise de, davacı ile müvekkili arasındaki ilişkinin sadece geçmişte yaşanmış bir evlilik ilişkisi olmadığı, taraflar arasında ticari alışverişin de söz konusu olduğu, müvekkilimin davacının 'K... E...' isimli restoranında yönetici olarak bilfiil çalıştığı, müvekkilinin davacıya banka havalesi yoluyla yapmış olduğu çok sayıda ödemenin bulunduğunu belgeledikleri; gerek tanık anlatımlarından ve gerekse dosyaya ibraz ettikleri banka kayıtları ve ödeme belgeleri ile taraflar arasında gerek evlilik sırasında ve sonrasında uzunca bir dönem ticari ilişkinin varlığını ortaya koyduklarını; müvekkilinin davacıdan dava konusu bono ile alacaklı olabileceğinin genel hayat tecrübelerine uygun olduğu; her ne kadar mahkemece dosyaya ibraz edilen davacıya ve ailesine ait tapu kayıtlarından davacının oldukça varlıklı ve 150.000 TL borç paraya ihtiyaç duymayacak kadar ekonomik durumunun iyi, müvekkilinin ise davacıya 150.000 TL borç verecek ekonomik gücünün olmadığı, davacının yanında çalışan ekonomik olarak çok daha güçsüz olan müvekkilinin davacıya borç para vermesinin hayatının olağan akışına aykırı olduğu şeklinde görüş beyan edilmiş ise de, hukuken birinin bir diğerinden alacaklı olabilmesi için, alacaklının ekonomik durumunun borçlunun ekonomik durumundan daha iyi olması şartının aranmayacağını, aksi takdirde her türlü alacak davasında ve icra takibinde tarafların ekonomik ve sosyal durumu araştırılarak borçlu olan tarafın, alacaklı taraftan ekonomik açıdan alacaklı taraftan daha üstün olup olmadığının araştırılması gerekeceği; müvekkilimin, davacıdan kambiyo senedi ile alacaklı olabilmesi için hukuken ekonomik durumunu belgelemesi gerekmemesine rağmen bu hususun da taraflarınca ispatlandığı; davacı yanın ekonomik gücünü ispat vasıtası olarak sunduğu bilançolara göre davacının o tarihlerde ekonomik durumunun kötü olduğunu ve sunulan tapu kayıtlarının sonradan ve miras yolu ile edinilmiş taşınmazlara ait olduğu; yargılama sırasında bonoya karşı tanık dinlenemeyeceği kuralının çiğnendiği; bononun davacının isteği üzerine müvekkili tarafından doldurulduğu ve davacı tarafından farklı bir kalemle imzalandığı, Adli Tıp Raporunun da bu durumu aydınlattığı ve nihayet hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararının müvekkili aleyhine kesin hüküm teşkil etmediğini ve mahkumiyet anlamına da gelmediği yolundaki temyiz itirazları ile ve Yargıtay tarafından resen görülecek sair sebeplerle temyiz etmiştir.

Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık: somut olay bakımından davacı yanın iddialarının "aldatma" (=hile) kapsamında kabul edilip edilmeyeceği ve burada varılacak sonuca göre ispat vasıtası olarak tanık deliline başvurulup başvurulamayacağı noktasında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın çözümlenebilmesi için öncelikle bono ve bu kapsamda teminat fonksiyonu, bononun aldatma suretiyle düzenletildiği iddiası ve bunlara ilişkin ispat kuralları ile ceza davasının hukuk yargılamasına etkisi konularında kısa bilgiler verilmesi uygun olacaktır.

Dava ve takip konusu bononun keşide ve vade tarihinde yürürlükte bulunan 6762 sayılı Türk Ticaret Kanunu'nun 688’inci maddesi bononun unsurlarını göstermiş, 690’ıncı maddesi ise mahiyetine aykırı düşmedikçe poliçelere ilişkin bir kısım hükümlerin bonolar için de uygulanacağını belirtmiştir.

Kıymetli evrak ve bu bağlamda bir kambiyo senedi olarak bono, içerdiği hakkın senetten ayrı olarak ileri sürülemediği ve başkalarına da devredilemediği vasıflı ve soyut bir borç ikrarıdır (eTTK m.557, TTK m.645 ve Öztan, F.: Kıymetli Evrak Hukuku, 2.b., Ankara 1997, s.975; Kınacıoğlu, N.: Kıymetli Evrak Hukuku, 5.b., Ankara 1999, s.247). Bononun keşidecisi, bonoda gösterdiği belirli bir bedeli kayıtsız ve şartsız olarak bizzat ödemek konusunda soyut bir vaadde bulunmaktadır. Soyutluk (mücerretlik) ise senedin içerdiği hakkın doğumuna sebep olan temel hukuki ilişkinin senet metninden anlaşılamaması anlamına gelir. Soyutluğun senede yüklediği ilk özellik, hamilin artık senette gösterilen alacağın alacaklısı olduğu konusunda, senetten başka bir delil sunmasına gerek bulunmaması; alacağını sadece bu senetle ispatlayabilmesidir (Öztan, s.173; Poroy, R./Tekinalp, Ü.: Kıymetli Evrak Hukuku Esasları, 15.b., İstanbul 2001, s.25).

Bonolar kural olarak, birer kredi vasıtasıdır. Aksine sözleşme veya âdet bulunmadıkça edimlerin aynı anda ve karşılıklı olarak ifa edilmesine ilişkin genel ilkenin (TBK m.96) bir istisnası olarak, alt hukuki ilişkinin karşı edimini alan borçlu, para borcunu derhal ödemek yerine bir bono düzenleyerek karşı âkide verebilir. Hatta bu ödemeleri taksitler hâlinde ve ardışık vadelerde düzenlediği bonolara bağlayabilir. Böylelikle bono, keşidecisine ödeme konusunda zaman kazandırırken, lehdarına da ciro suretiyle ticari ilişkisini sürdürmek olanağı sağlar. Uygulamada bonoların teminat amacıyla da düzenlendiği görülmektedir. Gerçekten de taraflar arasındaki alt ilişkiden bir borç doğup doğmayacağı ve doğacaksa bunun tutarının ne olduğunun belli olmadığı hâllerde dahi taraflar bono düzenleyebilir ya da mevcut bir bonoyu bu amaçla ciro edebilirler (TTK m.689). Hemen belirtmek gerekir ki, kambiyo senetleri kural olarak mevcut bir borç için düzenlendiklerinden, teminat maksadıyla düzenlenmeleri istisnaidir ve bu durumun da soyutlukla yakından ilişkisi bulunmaktadır. Nitekim bono metnine teminat amacıyla verildiğinin yazılması hâlinde senedin soyutluğu ortadan kalkmakta ve devir kabiliyeti sınırlanmakta, bu ibarenin yazılmaması hâlinde ise keşidecinin teminat iddiasının ispatlanması, lehdarla sınırlı olmak üzere, yazılı delile ihtiyaç göstermektedir; lehdar dışındaki kambiyo alacaklılarına karşı teminat iddiası ise, bunlar bonoyu kötü niyetle veya ağır kusur ile iktisap etmiş olmadıkça, ileri sürülememektedir (kıyasen TTK m.680).

Türk hukuk öğretisinde kambiyo senetlerinin içerdiği hakkın doğumu konusundaki baskın görüş sözleşme teorisi ile açıklanmakta, bu da güven ilkesi ile desteklenmektedir. Bu teoriye göre kambiyo senedinin düzenlenmesi ile içerdiği hak derhal vücut bulmaz, borcun doğumu için ayrıca senedin borç altına girmek kastıyla lehdara da verilmesi yani teslime ilişkin bir de ayni sözleşmenin mevcudiyeti gerekir (Bozer, A./Göle, C.: Kıymetli Evrak Hukuku, 7.b., Ankara 2017, s.21; Yılmaz, A.L.: Kambiyo Senetlerinde Def’iler, İstanbul 2007, s.51; Öztan, s.106; Kınacıoğlu, s.30 vd.).

Öte yandan Türk Ticaret Kanunu'nun 659’uncu maddesi hukuki görünüş teorisinin de göz önünde tutulacağını ifade etmektedir. Bu açıklama ve düzenlemelerden varılan sonuç, Türk hukuku bakımından kambiyo senedinin içerdiği hakkın doğumu noktasında, somut olayın özelliklerine göre teorilerin bir arada değerlendirilmesi gerekliliğidir.

Kambiyo sözleşmesinin kurulması Türk Borçlar Kanunu'nun genel hükümleri gereği karşılıklı ve birbirine uygun iradelerin açıklanması ile mümkündür. İradelerin açıklanması ve sakatlanması konusunda da aynı Kanunun hükümleri dikkate alınır.
Bir hukuki işlemin ve bu kapsamda bir sözleşmenin kuruluşunda ortaya konulan iradelerin bozulmamış, bir diğer ifade ile fesada uğramamış olması gerekir. İradedeki bozulmanın, sözleşmenin diğer tarafının ya da üçüncü bir kimsenin aldatması (hilesi) sonucu ortaya çıkması hâlinde beyan sahibi, sözleşmeyle bağlı tutulamaz (818 s. eBK m.28; TBK m.36). EREN’e göre bir kimseyi bir irade beyanında bulunmaya, özellikle sözleşme yapmaya sevketmek için, onda kasten yanlış bir kanaat uyandırma veya esasen mevcut olan yanlış kanaati koruma ya da sürdürme fiiline aldatma denir (Eren, F.: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 22.b., Ankara 2017, s.414; aynı yönde Kocayusufpaşaoğlu, N./Hatemi, H./Serozan, R./Arpacı, A.: Borçlar Hukuku Genel Bölüm, C.I, 6.b., s.452; Oğuzman, M.K./Öz, M.T.: Borçlar Hukuku Genel Hükümler, 3.b., İstanbul 2000, s.93 vd.).

Aldatma (hile) bir fiille gerçekleştirilebilir. Bu fiil aktif bir hareket olabileceği gibi pasif bir davranış, bir kaçınma hâli ya da susma da olabilir (Eren, s.415; Oğuzman/Öz, s.94; Kocayusufpaşaoğlu/Hatemi/Serozan/Arpacı, s.453). Aldatma fiili maddi bir vakıa niteliğindedir ve kanun koyucu, bu vakıanın senede bağlanmasının mümkün olmadığını öngörerek, ispat vasıtası olarak tanık deliline başvurulmasına cevaz vermiştir (HUMK m.293/5; HMK m.203/ç). Bu düzenleme, özellikle yazılı sözleşmeler bakımından, senede karşı senetle ispat kuralının (HUMK m.290; HMK m.201) önemli istisnalarından birisini oluşturmaktadır (Kuru, B.: Hukuk Muhakemeleri Usulü, C.II, 6.b., İstanbul 2001, s.2297; Postacıoğlu, İ.E.: Şehadetle İspat Memnuiyeti ve Hudutları, İstanbul 1952, s.208 vd.; Erdönmez, G.: Pekcanıtez Medeni Usul Hukuku, C.II, 15.b., s.1857).

Yukarıda açıklanan ilkeler ışığında kambiyo senetleri ile bunların düzenlenmesine temel teşkil eden asıl borç ilişkisinden soyut bir borç oluşturulduğu, senedi elinde bulunduran kişinin ayrıca alt ilişkiyi ispatlamak zorunda olmadığı; kambiyo senetlerinin de aldatma suretiyle elde edilebileceği ve aldatma vakıasının da tanıkla ispatlanabileceği sonuçlarına varılmaktadır.

Ceza mahkemesi kararlarının hukuk davalarına etkisi Türk Borçlar Kanunu'nun 74’üncü maddesinde (eBK m.53) düzenlenmiştir. Dava ve takip konusu bononun keşide tarihinde yürürlükte bulunan 818 sayılı Borçlar Kanunu'nun 53’üncü maddesine göre hukuk hâkimi, kusurun veya haksız fiil failinin ayırtım gücüne sahip olup olmadığının tespiti hususunda ceza hukukunun sorumluluğa ilişkin kurallarıyla bağlı olmadığı gibi, ceza mahkemesinin bu yöne temas eden beraat kararıyla da bağlı değildir. Ceza mahkemesi kararı kusurun takdiri ve zararın miktarını tayin konusunda da hukuk hâkimini bağlamaz. Görüldüğü gibi fiilin, ceza hukuku bakımından suç teşkil etmemesi, fail bakımından o fiilin özel hukuk anlamında haksız fiil sayılamayacağı ve sorumluluk doğurmayacağı biçiminde değerlendirilemez.

Öğretide mahkumiyet kararlarının da hâkimi bağlamayacağı görüşü benimsenmiştir (Eren, s.852; Deshenaux, H./Tercier, P.: Sorumluluk Hukuku, çev. S. Özdemir, Ankara 1983, s.174-175; Kılıçoğlu, A.: Haksız Fiillerden Sorumlulukta Ceza Hukuku ile Medeni Hukuk İlişkisi, AÜHFD, C.XXIX, S.3, s.200). Ne var ki bu bağlamazlık sınırsız değildir; özellikle maddi vakıayı belirleyen ceza mahkemesi kararlarının, sırf bu yönü ile hukuk hâkimince değerlendirilebileceği kabul edilmektedir (HGK, 26.11.2014 gün ve 2013/4-1183 E., 2014/960 K.).

Yukarıda açıklanan yasal düzenlemeler ve ilkeler çerçevesinde somut olay değerlendirildiğinde;

Davacı yanın iddiası bononun başka bir ticari ilişkinin teminatını teşkil etmek üzere düzenlenerek verildiği, ancak ilgilisinin bu teminatı kabul etmemesi üzerine bonoyu ele geçiren davalının, bonodaki boşlukları kendi lehine doldurarak takibe koyduğu noktasındadır. Bu iddia davalı tarafından davacıda bono düzenlenmesi hususunda kasten yanlış bir kanaat uyandırması veya esasen mevcut olan yanlış kanaatin korunması ya da sürdürülmesi niteliğinde değildir ve aldatma tanımına uymamaktadır.

Davacının iddialarının aldatma kapsamında kabul edilemeyeceği sonucuna varıldığına göre bunları ispat bağlamında tanık deliline de başvurulamayacağı anlaşılmaktadır. Sözleşme teorisi ve güven ilkesi de dikkate alındığında davalının, şu veya bu nedenle kendisine tevdi edilmiş bulunan boş bonoyu, aradaki anlaşmaya aykırı biçimde kendi lehine doldurduğu şeklinde ifade edilen iddia ancak yazılı delille ispatlanabilir (HUMK m.290; HMK m.201).

Davalı hakkında resmî evrakta sahtecilik suçundan Bursa 14. Asliye Ceza Mahkemesinde kamu davası açılmış ise de, bu dava sonunda verilen 16.01.2014 gün ve 2012/730 E., 2014/22 K. sayılı kararla hükmün açıklanmasının geri bırakılmasına karar (HAGB) verilmiştir. Bu karar bir mahkumiyet kararı sayılmayacağından, hukuk hâkimini bağlamaz (aynı yönde HGK, 19.02.2014 gün ve 2013/23-320 E., 2014/118). Kaldı ki ceza mahkemesi, hukuk mahkemesinin kararını beklemiş ve menfi tespite karar verilmesi üzerine sözü edilen hükmü kurmuştur. Nitekim Özel Daire de temyiz incelemesinden önce anılan ceza mahkemesi dosyasının eklenmesi için dosyayı mahkemesine geri çevirmiş ve ceza yargılaması dosyasını inceleyerek direnmeye konu kararı vermiştir.

O hâlde mahkemenin iddiaları, yasal tanımına uygun düşmeyecek biçimde aldatma olarak değerlendirmesi ve bunun ispatı için tanık deliline başvurarak verdiği karar ve aynı gerekçelerle oluşturduğu direnme kararı yerinde değildir.


Hâl böyle olunca, mahkemece bozma kararına uyulmak gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır.
Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.


SONUÇ: Yukarıda yazılı nedenlerle davalı M.A.Y. vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının Özel Daire bozma kararında gösterilen nedenlerden dolayı BOZULMASINA, istek hâlinde temyiz peşin harcının yatırana geri verilmesine, tebliğ tarihinden itibaren on beş günlük süre içinde karar düzeltme yolu açık olmak üzere, 14.03.2018 gününde oy birliği ile karar verildi.


HAYATTA KÜÇÜMSEME HİÇBİR KİMSEYİ NOKTA DA KÜÇÜKTÜR AMA BİTİRİR CÜMLEYİ.

WWW.KARARARA.COM


  • POPULER KONULAR

Dön Yargıtay Hukuk Genel Kurulu Kararları