• Reklam

KİŞİYİ HÜRRİYETİNDEN YOKSUN KILMA - TCK 109. Md.

5237 Sayılı Türk Ceza Kanununun madde sıralı, gerekçeli, açıklamalı ve içtihatlı şerhinden oluşan paylaşım forumu...

KİŞİYİ HÜRRİYETİNDEN YOKSUN KILMA - TCK 109. Md.

Mesajgönderen admin » 25 Ara 2012, 11:39

Madde 109 - (1) Bir kimseyi hukuka aykırı olarak bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakan kişiye, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası verilir.

(2) Kişi, fiili işlemek için veya işlediği sırada cebir, tehdit veya hile kullanırsa, iki yıldan yedi yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.

(3) Bu suçun;

a) Silâhla,

b) Birden fazla kişi tarafından birlikte,

c) Kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle,

d) Kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle,

e) Üstsoy, altsoy veya eşe karşı,

f) Çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı,

İşlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza bir kat artırılır.

(4) Bu suçun mağdurun ekonomik bakımdan önemli bir kaybına neden olması hâlinde, ayrıca bin güne kadar adlî para cezasına hükmolunur.

(5) Suçun cinsel amaçla işlenmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek cezalar yarı oranında artırılır.

(6) Bu suçun işlenmesi amacıyla veya sırasında kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâllerinin gerçekleşmesi durumunda, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır.
İlkemiz, hukukun adaletli dağıtılabilmesi için yargı kararlarının paylaşımına daha çok önem vermektir. www.kararara.com
Kullanıcı avatarı
admin
Site Yöneticisi
 
Mesajlar: 15926
Kayıt: 22 Mar 2012, 12:08
Konum: Ankara

Reklam

GEREKÇE - TCK 109. Md.

Mesajgönderen admin » 26 Ara 2012, 17:38

MADDE 109.– Madde metninde kişi hürriyetinden yoksun kılma suçu tanımlanmıştır.
Bu suç ile korunan hukukî değer, kişilerin kendi arzusu ve iradesi çer­çevesinde hareket edebilme hürriyetidir. Kişiler, bir yerde kalma ve bir yere gitme konusunda tercihte bulunma serbestisine sahiptirler. Söz konusu suç işlenmekle kişinin bir yerde kalma ve bir yere gitme hürriyeti ihlâl edilmiş olmaktadır.
Söz konusu suç, bir kimsenin hukuka aykırı olarak bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakılmasıyla oluşmaktadır. Örneğin kişinin bir yere kapatılması, bir yerde tutulması veya bir yere götü­rülmesi veya bir yere gitmekten men olunması fiilleri, bu tanıma göre ceza yaptırımını gerektirmektedir.
Maddede geçen hukuka aykırı olarak ibaresi, hukukun izin vermediği hâlleri ifade eder. Örneğin bir suça ilişkin soruşturma kapsamında suç şüp­hesi altında bulunan kişinin ceza muhakemesi hukukunun gereklerine uygun olarak tutulması, gözaltına alınması veya tutuklanması hâllerinde, fiil hu­kuka uygundur ve bu suç oluşmaz.
Maddenin ikinci fıkrasında kişi hürriyetinden yoksun kılma suçunun cebir, tehdit veya hile kullanılarak işlenmesi, bu suç açısından daha ağır cezayı gerektiren bir nitelikli hâl olarak belirlenmiştir. Suçun temel şekli açısından cebir, tehdit veya hile kullanılmasına gerek yoktur. Örneğin kişi içeride uyumakta iken kapının kilitlenmesi hâlinde, söz konusu suçun temel şekli gerçekleşmiş olmaktadır.
Maddenin üçüncü fıkrasında, bu suçun daha ağır cezayı gerektiren ni­telikli hâlleri sayılmıştır. Bu nitelikli hâllerden bir kısmı, suçun işleniş tar­zına ilişkindir. Söz konusu suçun işlenmesi bakımından, silâhlı olunması veya kamu görevinin sağladığı nüfuzun kötüye kullanılması, bir kolaylık sağlamaktadır.
Kişi hürriyetinden yoksun kılma suçu, kişinin yerine getirdiği kamu görevi dolayısıyla işlenmiş olabilir. Suçun bu seçimlik nitelikli unsuru için, failin saiki önem taşımaktadır. Suçun işlendiği sırada kişi kamu görevlisi sıfatını taşımayabilir, örneğin emekliye ayrılmış olabilir. Keza, suç, kamu görevlisinin yakınına karşı da işlenebilir. Bir hâkimin verdiği karara tepki olarak oğlunun kaçırılması bu hâle örnek olarak gösterilebilir.
Suçun birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi de bu fıkra kap­samında bir seçimlik nitelikli unsur olarak kabul edilmiştir. Suçun icra hare­ketlerinin birden fazla kişi tarafından birlikte gerçekleştirilmesi gerekir. Yani suçun işlenişi açısından müşterek faillik durumunun varlığı hâlinde, bu nitelikli unsur oluşur. Ancak, suçun icra hareketlerinin bir kişi tarafından gerçekleştirilmesine karşılık, diğer suç ortaklarının azmettiren veya yardım eden olması hâlinde, bu fıkraya göre ceza artırılamaz.
Suçun üstsoy, altsoy veya eşe karşı, çocuğa karşı ya da beden veya ruh bakımından kendini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı işlenmesi de, üçüncü fıkra hükmüne istinaden cezanın artırılmasını gerektiren mağdu­run şahsı itibarıyla seçimlik nitelikli unsurlar olarak kabul edilmiştir.
Maddenin dördüncü fıkrasına göre; bu suçun mağdurun ekonomik ba­kımdan önemli bir kaybına neden olması hâlinde, ayrıca bin güne kadar adli para cezasına hükmedilecektir. Dikkat edilmelidir ki, bu durumda, suçun netice nedeniyle bir ağırlaşmış hâli söz konusudur. Bu nedenle, failde bu neticeye yönelik kastın bulunması gerekmez. Bu hükmün uygulanabilmesi için, mağdurun ekonomik kaybının önemli miktarda olması gerekir.
Beşinci fıkra hükmüne göre, suçun cinsel amaçla işlenmesi, söz ko­nusu suç açısından failin güttüğü amaç itibarıyla ayrı bir nitelikli unsur oluşturmaktadır. Bu nitelikli unsurun gerçekleşmesi hâlinde verilecek ceza­nın ayrıca artırıma tabi tutulması gerekmektedir.
Altıncı fıkraya göre, kişi hürriyetinden yoksun kılma suçunun işlen­mesi amacıyla veya sırasında kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâllerinin gerçekleşmesi durumunda, ayrıca kasten yaralama su­çuna ilişkin hükümler uygulanır. Bu itibarla, kasten yaralama suçunun temel şeklinin gerçekleşmesi hâlinde, maddenin ikinci fıkrasına istinaden cezaya hükmedilmelidir.
İlkemiz, hukukun adaletli dağıtılabilmesi için yargı kararlarının paylaşımına daha çok önem vermektir. www.kararara.com
Kullanıcı avatarı
admin
Site Yöneticisi
 
Mesajlar: 15926
Kayıt: 22 Mar 2012, 12:08
Konum: Ankara

KİŞİYİ HÜRRİYETİNDEN YOKSUN KILMA - TCK 109. Md.

Mesajgönderen admin » 13 Oca 2013, 17:08

MADDE AÇIKLAMALARI:

Hukuki Yarar : Suç, kişinin serbestçe oluşturduğu iradesine uygun olarak hareket etme özgürlüğünü korumaktadır.

Fail : Herkes bu suçun faili olabilir. Failin kamu görevlisi olması fiilin nitelikli haline girmektedir. Birden fazla kişinin müşterek fail olarak suçu işlemesi olanaklıdır. İftira (267/4) ve yalan tanıklık (272/5) suçlarında fiilin dolaylı fail tarafından işlenebileceği de kabul edilmiştir.

Mağdur : Suçun mağduru herhangi bir kimse olabilir. Hareket serbestisi veya iradesini oluşturma bilinci bulunmayan kimselerin suçun mağduru olup olamayacağı doktrinde tartışılmıştır. Örneğin felçli hastanın, bir yaşındaki bebeğin veya uyuyan ya da sarhoşluğu nedeniyle sızıp kalan kişinin bu suçun mağduru olup olamayacağı konusunda iki farklı görüş bulunmaktadır. 109. maddenin 3. fıkrasının (f) bendindeki düzenleme karşısında kanun koyucunun bu kişilerin de mağdur olabileceğini kabul ettiği anlaşılmaktadır.

Maddi Unsur : Mağdurun bir yere gitmek veya bir yerde kalmak hürriyetinden yoksun bırakılması maddi unsuru teşkil eder. Kişinin iradesi dışında bulunduğu yerden götürülmesi, bir yere kapatılması, bir yerde tutulması yahut bulunduğu yerden gitmesine izin verilmemesi gibi fiiller suçu oluşturmaya yeterlidir. Fiil genelde davranışla işleniyor ise de, ihmali davranışla da işlenebilir. Örneğin, yanlışlıkla oda kapısını mağdurun üzerine kilitleyen failin, bunun farkına vardığı halde kapıyı açmaması ile veya kilitli bir odada çalışan mağdura iş bitiminde veya istek üzerine kapıyı açmayan görevlinin fiili ile suç ihmali davranışla işlenmiş olur. Fiil, elverişli herhangi bir hareketle işlenebilir. Maddede sayıldığı üzere hile, tehdit veya cebir kullanarak iradesini zorlamak suretiyle yahut elini, ayağını bağlama, herhangi bir vasıtayla bayıltma, uyutma, kapalı yerde iken kapıyı üzerine kapatma vb. biçimde iradesini ortadan kaldırmak şeklinde de işlenebilir.

Suçun oluşması için mağdurun hürriyetinden yoksun bırakılmasının kısa veya uzun bir süre olması arasında bir fark yoktur. Ancak yine de fiilin haksızlık ve suç teşkil etmeye yetecek önem ve ağırlığı taşıyabilmesi için, hürriyetten yoksun kılma halinin kısa da olsa belirli bir süre devam etmiş olması zorunludur. Yoksa mağduru bir an sayılabilecek bir süreliğine hareketsiz tutma veya kapatma ile fiilin oluştuğu kabul edilmemelidir.

Doktrinde suçun, mağdurun hareket serbestisini ortadan kaldıracak herhangi bir yöntemle de işlenebileceği belirtilmektedir. Bu anlamda verilen örneklere göre; felçli kişinin tekerlekli koltuğunu, ayağı kırık kişinin koltuk değneklerini, banyoda çıplak olan kişinin elbiselerini almak suretiyle hareket etme olanağının ortadan kaldırılması ile bu suç işlenebilir. (Artuk/Gökcen/Yenidünya, s. 123). Ancak bu konularda yargı kararına konu olmuş örneklere rastlanılamamaktadır. Mağdurun iniş yolu kapatılarak yüksek bir yerde veya apartman dairesinde kapatılmak yahut yüksek bir ağaca çıktığı merdiven çekilmek suretiyle hareket imkanı kısıtlanmış ya da sahildeki teknede veya geminin güvertesinde tutulmuş ise, hareket serbestisini kazanabilmesi için yaşamını veya sağlığını tehlikeye atacak davranışlarda (atlaması, yüzmesi gibi) bulunması mağdurdan istenemez. Bu hallerde suçun oluştuğu kabul edilmelidir.

Suç mütemadi suçlardandır. Ancak mağdur serbest bırakılmadığı sürece fiilin neticesi sürmektedir. Bu nedenle fiilin tamamlanma ve bitme anı farklıdır. Suç, mağdurun hareket özgürlüğü kısıtlandığı anda tamamlanmakta ise de eylem bitmemektedir. Mütemadi suçlarda fiilin bitme anı, temadinin sona erdiği an olarak kabul edilmektedir. Bu nedenle mağdurun hareket serbestisini kazandığı ana kadar fiil bitmiş sayılmayacaktır. Zamanaşımı temadinin sona erdiği andan (serbest kalma anı) sonra başlayacaktır. Yine, suçun tamamlanmasından bitimine kadar geçen süre içerisinde sonradan iştirak da (azmettirme dışında) mümkün olacaktır.

“Nitelikli cinsel istismar suçunun mağdurenin beden veya ruh sağlığını bozup bozmadığı hususunda Adli Tıp Kurumunun ilgili ihtisas dairesinden görüş almadan, sanık hakkında 5237 Sayılı TCK.nun 103/6. maddesinin uygulanması, ...

Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan kurulan hükme ilişkin yapılan incelemede ise; 765 Sayılı TCK.nun 431. maddesinde düzenlenen kaçırma suçunun oluşması için, mağdurun bulunduğu yerden bir başka yere nakledilmesinin gerekmesine, alıkoyma suçunun ise, mağdurun kendi arzusu ile failin hakimiyet sahasına girmesi ve bundan sonra arzusu hilafına orada tutulması halini kapsamasına göre, sanığın, bakılmak üzere annesine teslim edilen 12 yaşından küçük mağdureyi cebir, şiddet, tehdit ve hile olmaksızın şehvet amacıyla alıkoymaktan ibaret eyleminin, lehe olan 765 Sayılı TCK.nun 430/2. maddesinde yazılı suçu oluşturduğu gözetilmeyerek yazılı şekilde hüküm tesisi, kanuna aykırıdır.” 5.CD. 7.2.2006, 17910/692

“Sanığın suç tarihinde 14 yaşı içinde bulunan mağdur Soner Yılmaz’ı tasaddi suçunu işlemek için hayvan otlattığı yerden, yakındaki kamışlık denen yere rızasıyla götürmek şeklindeki eylemi, 5237 sayılı TCK.nun 109/1. maddesinde suç olarak düzenlenmiş ise de; 765 sayılı TCK’ya göre yer temini niteliğinde olduğundan; alıkoyma suçundan verilen beraet hükmü sonuç itibariyle doğru olduğundan yerinde görülmeyen katılan müdafiin temyiz itirazlarının reddiyle hükmün onanmasına,

Suç tarihinde 14 yaşı içinde bulunan mağdur Soner’i rızasıyla yıkık eve götürerek tasaddide bulunmak suretiyle alıkoyma suçunu işleyen sanığın eylemi 5237 sayılı TCK.nun 109/1.maddesinde tanımlandığı üzere “bir kimseyi hukuka aykırı olarak bir yere gitmek veya bir yerden kalmak hürriyetinden yoksun bırakma” suçunu oluşturduğu halde; mahkumiyeti yerine yazılı gerekçelerle beraatine karar verilmesi, kanuna aykırıdır.” 5.CD. 13.07.2006, 4314/6572

Manevi Unsur : Suç ancak kasten işlenebilir, taksirle işlenemez. Genellikle doğrudan kast ile işlenmesi söz konusu olur ise de örneğin; aslında hürriyeti kısıtlama maksadıyla hareket etmemekle birlikte başka türlü hareket imkanı bulunmayan mağdurun koltuk değneğini veya sakat aracını elinden alan failin eyleminde olduğu gibi olası kast ile de işlenebilir.

Suç amaçlı bir suç olarak düzenlenmemiştir. Cinsel amacın bulunması sadece nitelikli hal için gereklidir.

765 sayılı TCK döneminde Yargıtay tarafından bazı kararlarda (İBK. 11.6.1956, 5/12; CGK. 26.6.1995, 195/225; CGK. 15.5.2001, 95/98) suçun özel kast ile işlenebileceği kabul edilmekte iken, sonraki kararlarda fiilin genel kast ile işlenebileceği görüşü benimsenmiştir.

Yargıtay CGK.nun bir kararında suçun hukuka aykırılık bilinciyle işlenmesi gerektiği ve bu bilincin özel kast anlamına gelmediği belirtilmiş ve suçun genel kastla işlenebileceği kabul edilmiştir;

“Özgürlüğü sınırlama suçunun manevi unsuru ise, failin mağduru kişisel özgürlüğünden yoksun bırakmaya yönelik hareketleri gerçekleştirmeyi istemesini bilmesini içeren genel kasttır. Yasanın metninden ve ruhundan anlaşılacağı üzere, suçun basit halinin oluşumu için özel kast (saik) aranmaz. ...Önceden araba jantlarını çaldığından kuşkulandıkları katılanı olay günü hile ile araçlarına bindirip bağevlerine götürerek giysilerini çıkarttırdıktan sonra rızası dışında ve hukuka aykırı biçimde yarım saate yakın süreyle tutup sorgulayan ve tokatlayan, olayla ilgisi bulunmadığını ısrarla ileri sürmesi üzerine de sorumluluktan kurtulmak amacıyla katılanı götürüp kolluğa teslim eden sanıkların eyleminde TCY’nın 179/2-son madde ve fıkrasında tanımı yapılan suçun tüm öğeleriyle oluştuğu anlaşılmaktadır.” CGK. 3.12.2002, 288/419
“Dairemizin sürdürdüğü uygulamaya göre suçun oluşması için genel kastın yeterli olduğu gözetilmeden ... karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir.” Y.8.CD. 27.5.2002, 4103/6298
Özel Daire (8.CD) bu görüşünü yeni TCK döneminde 109. madde bakımından da sürdürmektedir.

Hukuka Uygunluk Nedenleri
Meşru müdafa nedeniyle failin kendisine veya başkasına yönelik haksız bir saldırıyı ortadan kaldırmak için saldırganın hürriyetini güvenliğin sağlanması anına kadar kısıtlaması halinde fiil hukuka uygun olur(TCK 25/1). Benzer biçimde zaruret hali nedeniyle hürriyetin kısıtlanması da (ağır yaralıyı hastaneye götürme için felçli kişinin otomobilinin geçici olarak alınması gibi) hukuka uygun olacaktır (TCK 25/2).
Kanun hükmünü veya yetkili merciin emrini uygulayan kamu görevlilerinin fiilleri de hukuka uygun olmaktadır (TCK 24).
5271 sayılı CMK’nın 90. maddesinde herkese verilen suçüstü halinde suçluyu yakalama yetkisi de bir hukuka uygunluk nedenidir.
“Arıların yakılması üzerine iz sürerek mağduru bulan sanıkların kendilerine göre tahkik ve sanığı kaçırmadan jandarmaya teslim saiki ile gerçekleştirdikleri eylemde hürriyeti tahdit özel suç kastının bulunmadığı gözetilmeden yazılı biçimde hüküm kurulması (TCK 179/1, 180/2) bozmayı gerektirmiştir.” (8.CD. 6.10.1987, 7778/8455)
“Karısına sarkıntılık yapan yakınıcıya karşı müessir fiilde bulunan sanığın sonra da mağduru (kanun adamları gelinceye kadar bırakmam) diyerek birkaç saat tanıklar huzurunda ağaca bağlaması olayında hürriyeti tahdit özel kastının bulunmadığı, eylemin kül halinde müessir fiilden ibaret kaldığı gözetilmeden 179/2. m. ile hüküm kurulması yasaya aykırıdır.” 8.CD. 25.5.1993, 5202/5945
Tedip hakkı (eğitim-terbiye hakkı) dolayısıyla ana-babanın bu hukuka uygunluk nedeninden yararlanacağı kabul edilmelidir. 4721 sayılı Medeni Kanunda, önceki MK’nın 267. maddesi anlamında “tedip hakkı”nı düzenleyen bir hükme yer verilmemiştir. Buna rağmen, yeni MK’nın 339. maddesinde çocuğun menfaatine uygun eğitim verme yükümlülüğü ve çocuğa da ana babaya itaat yükümlülüğü getirilmiş ve 340/1. maddede, ana babaya çocuğun “bedensel, zihinsel, ruhsal, ahlaki ve toplumsal gelişimini sağlayıp koruma” yükümlülüğü getirilmiştir. Bu hükümler gereği olarak ana babanın, çocuk üzerinde yasa gereği sahip oldukları yetkilerini çocuğun bedensel veya ruhsal gelişimi anlamında terbiyesini sağlamak amacıyla birtakım vasıta ve yöntemlere başvurmaları hukuka uygun sayılacaktır. Ancak, bu yetkilerin amaca aykırı biçimde ve çocuğun bedensel veya ruhsal gelişimini olumsuz etkiler tarzda veya genel ahlak ve adaba ve insani duygulara uymayacak usullere başvurulması halinde bu eylemler yasalarca korunmayacaktır (MK m.2/2). Örneğin, bir annenin çocuğun itaat etmesini öğrenmesi, ceza bilincini kavraması gibi düşüncelerle birkaç saat odasından veya evden çıkmama cezası vermesi halinde eylemi hukuka uygun olacaktır. Ancak bu cezanın çocuğun elini veya kolunu bağlamak şeklinde uygulanması, fiziksel ortamı uygun olmayan yerlere kapatılması, karanlık ve hücre gibi yerlerde uzun süre bırakılması vb. davranışlar hukuka uygun kabul edilemeyecektir. Bu türlü durumlarda özel nitelikli norm olan 765 sayılı TCK’nın 477 ve 478. maddeleri ve 5237 sayılı TCK’nın 232/2. maddesinin uygulanması gerekecektir. Ancak bir görüşe göre de bu durumda fikri içtima kuralı uyarınca ağır olan cezanın uygulanması uygun olur.
Evi terk eden eşi eve zorla getirmek biçimindeki eylemler hakkında 765 sayılı Kanun döneminde Yargıtay tarafından 478. maddedeki suçu oluşacağı yolunda uygulama yapmaktaydı.
“Sanığın, ayrı yaşadığı ve kayınvalidesinin evinde bulunan eşini iradesi dışında zorla alıp götürme biçiminde gelişen eylemlerinin TCK’nın 478. maddesine uyan suçu oluşturup oluşturmadığı tartışılmadan beraat hükmü kurulması yasaya aykırıdır.” (8.CD. 6.3.1996, 1075/3032
5237 sayılı TCK’nın 232/1. maddesinde “aynı konutta birlikte yaşadığı kişilerden birine karşı kötü muamelede bulunan kimse, iki aydan bir yıla kadar hapisle cezalandırılır” denilmiştir. Örneğin kıskanç kocanın eşinin üzerine evin dış kapısını kilitlemesi veya evi terk etmek isteyen eşinin üzerine oda kapısını kilitlemesi ya da terk eden eşini kolundan tutup çekiştirerek zorla eve getirmesi gibi fiiller karşısında yine aynı uygulama mı sürdürülecek, yoksa fiilin 232. madde boyutunu aştığı ve 109 maddedeki suçun oluştuğu mu kabul edilecektir? Bunu ileriki yıllarda yapılacak uygulamalar ortaya çıkaracaktır. Burada 232. maddenin uygulanmasını gerektirecek açık kapının 109. maddedeki “...hukuka aykırı olarak” kavramında yer aldığını söylemek mümkün olabilecektir. Her suçta bulunması gereken bu öğenin bir maddede ayrıca belirtilmesinden maksadın; “hukuka aykırılık bilincini” vurgulamak ve genel kasttan başka bu bilincin araştırılması gereği olduğu doktrinde ifade edilmektedir (Tezcan/Erdem/Önok, s. 272).
Mağdurun rızası da, şartları oluştuğunda uygulanabilecek bir hukuka uygunluk nedenidir. Rızanın suçun tamamlanmasından (hürriyetin kısıtlanmasından) önce var olması ve serbestçe açıklanmış olması zorunludur. Hile ile elde edilen rıza hukuka aykırı olduğu gibi cezayı artıran bir nedendir. Ancak bundan başka, rızanın hukuka uygun kabulü için konusunun hukuka aykırı olmaması ve rıza verme yetkisinin bulunması gerekir. Rızanın başlangıçta bulunmasına karşın sonradan geri alınması veya sınırlı olarak verilmesi durumunda, rızaya aykırı olarak işlenen fiil suç teşkil eder. Örneğin belediye otobüsünde bir yolcunun kendisiyle tartışması üzerine, yolcuların itirazına karşın duraklarda durmaksızın ve kapıları açmayarak otobüsü hızla arkadaşlarının bulunduğu mevkie götürmeye çalışan şoförün eylemi bu suçu oluşturabilecektir.
Medeni Kanunun 23. maddesine göre “kimse özgürlüklerinden vazgeçemez veya onları hukuka ya da ahlaka aykırı olarak sınırlayamaz.” 5237 sayılı TCK’nın 26/2. maddesinde de, “kişinin mutlak surette tasarruf edebileceği bir hakkına ilişkin olmak üzere, açıkladığı rızası çerçevesinde işlenen fiilden dolayı kimseye ceza verilmez” denilmiştir. Sınırsız ve sonsuz olmamak, sağlık ve yaşamına saldırı oluşturmamak koşuluyla kişilerin hürriyetleri üzerinde tasarruf yetkilerinin bulunduğu hususu kabul edilmektedir. Başka bir anlatımla, esaret, kölelik, vücut veya yaşam dokunulmazlığına saldırı teşkil edecek nitelikteki hürriyeti kısıtlamaya yönelik rıza açıklamaları hukuka uygunluk nedeni olarak kabul edilemez. Ancak belirtilen hususlar dışında hürriyetinin kısıtlanmasına rıza gösteren kişinin rızası ve dolayısıyla fiili işleyenin eylemi hukuka uygun olacaktır. Örneğin rekor kırmak isteyen bir kimsenin, gereken sağlık ve güvenlik denetimi altında küçük bir hücreye kapatılmasını istemesi durumunda kapatan kişinin fiili hukuka uygun kabul edilir. Ancak mağdurun rızasının hukuka uygun kabul edilmesinin diğer bir koşulu da buna buna yetkili bulunmalarıdır. Bir görüşe göre 109/3-f maddesinde çocuklarla (m.6/1) ilgili nitelikli hale ilişkin düzenleme karşısında reşit olma esas alınmalıdır ve bu durumda 18 yaşını doldurmuş olmayanların açıkladıkları rıza, fiili hukuka uygun hale getirmez (Artuk/Gökcen/Yenidünya, s. 128). Ancak Yargıtay rıza açıklanması bakımından temyiz gücünün/ayırtım gücü varlığını aramaktadır. Esasen MK’nın 16/2. maddesi uyarınca ayırtım gücü bulunan küçük ve kısıtlılar hukuka aykırı fiillerinden sorumludur.
Reşit kişinin rıza açıklaması hukuka uygun olduğundan, rızasıyla alıkonulmasının suç teşkil etmeyeceği açıktır;
“Sanığın suç tarihinde reşit olan mağdureyi rızasıyla kaçırıp alıkoyduğu ve rızaen cinsi münasebette bulunduğunun anlaşılmasına göre beraatine karar verilmelidir” 5.CD. 27.3.2006, 3308/2460
Yargıtay 5. CD.nin verdiği bir kararda 15 yaşını bitiren kimselerin rızalarının geçerli olacağı kabul edilmiştir;
“Sanığın reşit olmayan mağdureyi rızasıyla kaçırıp alıkoymak suretiyle 765 sayılı TCK.nun 430/2. maddesine uyan suçu işlediği sabit ise de; sonradan yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK.nun 26/2. maddesi karşısında 17 yaşındaki mağdureyi razısıyla kaçırıp alıkoyan sanığın aynı Yasanın 109. maddesi anlamında hukuka aykırı bir davranışından söz edilemeyeceği, rızanın fiili hukuka uygun hale getirdiği ve kanunun 7/1. maddesi de dikkate alınarak beraatine karar verilmesi lüzumu bozmayı gerektirmiştir.” Y.5.CD. 28.2.2006, 2004/3100 – 2006/1217; aynı mahiyette 5.CD. 4.5.2006, 4150/4137
Aynı Daire, 15 yaşından küçüğün rıza ile alıkonulmasının suç oluşturacağına karar vermiştir;
“Sanığın evlenmek maksadıyla mağdureyi rızasıyla evine götürüp alıkoyduğu, mağdurenin yaşının küçüklüğü dikkate alındığında bir hakkın kullanılmasının söz konusu olamayacağı cihetle, oluşan eylemin 765 sayılı TCK.nun 2/2 ve 5237 sayılı TCK.nun 7/2. maddeleri nazara alınarak 765 sayılı TCK.nun 430/2. ve 432. maddeleri kapsamında değerlendirilmesi gerektiği gözetilmeyerek beraatine hüküm kurulması yasaya aykırıdır.” Y.5.CD. 1.2.2006, 8365/645
“Nitelikli cinsel istismar suçunun 15 yaşından küçük mağdura karşı cebir kullanılarak işlendiği nazara alınıp hükümlü hakkında 5237 sayılı TCK.nun 103/4. maddesinin uygulanması gerektiğinin gözetilmemesi, hükümlünün mağduru hile ile kaçırıp alıkoyduğu kabul edildiği halde, 5237 sayılı Kanunun 109/2. maddesi yerine 109/1. maddesi ile uygulama yapılması, kabule göre de 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunun 23. maddesinin uygulanıp uygulanmayacağının tartışılması lüzumu bozmayı gerektirmiştir.” 5.CD. 20.2.2006, 458/927

Temyiz gücü bulunmayan aklen malul kişinin rızası geçerli olmayacaktır;
“Adli Tıp Kurumu 6. ihtisas Kurulu raporuna göre suç tarihinde 17 yaşı içinde bulunup, hekim olmayanlarca da anlaşılabilecek derecede akıl hastası olduğu tespit edilen mağdurenin rızasının hukuken geçerli olmayacağı gözetilmeden beraat kararı verilmesi kanuna aykırıdır.” 5.CD. 23.3.2006, 37/2325

Cezayı Ağırlaştıran Nitelikli Haller

A. İkinci Fıkradaki Nitelikli Haller; fiili işlemek için veya işlediği sırada; cebir, tehdit veya hile kullanılması (109/2)
Bu ağırlatıcı neden sadece hürriyeti tahdit neticesi temin edilmek maksadıyla cebir, tehdit veya hile kullanılması bakımından değil, mağdurun hürriyeti kısıtlandıktan sonra gerçekleşen aynı unsurlar için de uygulanmalıdır. Suç, hürriyetten yoksun kılma neticesi oluştuğunda tamamlanmakta ise de, mağdurun serbest kalma anına kadar temadi etmekte ve bitmemektedir. Dolayısıyla belirtilen öğelerin fiili işleme anından mağdurun serbest kalması anına kadar gerçekleşmesi 2. fıkranın uygulanmasını sağlayacaktır. Bu nedenle örneğin mağdurun çalıştığı oda kapısı üzerine kilitlenerek bir gece orada kalması sağlandıktan sonra, ertesi gün dövülmesi veya tehdit edilmesi durumunda 2. fıkranın uygulanması gerekecektir.
Cebir kullanılması, mağdura fiziksel şiddet uygulanmak suretiyle iradesi etkilenerek veya ortadan kaldırılarak hürriyetinin kısıtlanmasıdır. Mağdurun dövülmesi, müessir fiil oluşturur biçimde zorla tutularak el ve ayaklarının bağlanması gibi fiiller bu şekildedir. Cebrin 87.maddede yazılı boyuta ulaşmaması durumunda ayrıca yaralama suçu oluşmayacak, aksi halde 109/6. madde gereği iki ayrı suçtan ceza verilecektir. Kararda cebir öğesinin ne şekilde gerçekleştiği açıklanmalıdır;
“5237 sayılı TCK.nun 109/3-f maddesinin çocuklara yada beden veya ruh bakımından kendisini savunamayacak durumda bulunan kişilere karşı işlenmesini suçun ağırlaştırıcı nedeni olarak hüküm altına almasına ve aynı maddenin 2.fıkrasının ise yalnızca maddi cebiri ifade etmesine göre; olayda maddi cebirin ne suretle gerçekleştiğinin karar yerinde gösterilip tartışılmadan yazılı şekilde karar verilmesi, kanuna aykırıdır.” 5.CD. 7.2.2006, 19137/691

Hile kullanılması; mağdurun iradesinin onu aldatacak bazı davranışlarla elde edilmek suretiyle fiilin işlenilmesidir. Mağdurun çocuğunun kaza geçirdiği ve olay yerine götürecekleri söylenerek bir araca bindirilip götürülmesi, aldatılarak akıl hastanesine yatırılması gibi fiiller bu şekilde işlenmiş sayılır. Hile üçüncü kişiye karşı da kullanılabilir. Örneğin yetkililer sahte raporla kandırılarak mağdur hastaneye yatırılmış olabilir.
“Irz ve namusa tasaddide bulunmak suçundan 765 sayılı Yasaya göre verilip keşinleşen hükmün lehe olması nedeniyle aynen infazına karar verilmesi usul ve kanuna uygun olduğundan onanmasına, kişi hürriyetinden yoksun kılma suçundan kurulan hükmün incelenmesinde ise,
Hükümlünün, dükkanında bulunan org ile oynatma bahanesiyle mağdureyi alıkoyması halinin 5237 sayılı TCK.nun 109/2.maddesindeki "hile" unsurunu oluşturması nedeniyle bu madde esas alınarak karşılaştırma ve sonucuna göre uyarlama yapılması gerektiği ve bunda kazanılmış hakkın söz konusu olmayacağının gözetilmemesi, kanuna aykırıdır.” 5.CD. 3.1.2006, 19499/42

Tehditle işlenmesi; fiilin, mağdur veya bir yakınının ağır ve haksız bir zarara uğratılacağı bildirilerek korkutulmak suretiyle iradesinin elde edilmesi sonucu işlenmesidir. Tehdidin yaşama hakkına, vücut dokunulmazlığına, cinsel dokunulmazlığa veya şeref ve haysiyete ya da mal varlığına yönelik olması mümkündür. Ancak tehdidin ağırlığının bu suçu oluşturmaya elverişli bulunması da aranmalıdır.

B. Üçüncü Fıkradaki Nitelikli Haller

1. Fiilin silahla işlenmesi (109/3-a)
Suçun silahla işlenmesi durumunda mağdura ciddi bir korku verilerek direnci kolaylıkla kırılabileceği gibi fiilin tehlikeliliği ve kastın yoğunluğu da artmış olacaktır. Silah kavramı Kanunun 6/1-f maddesinde tanımlanmıştır. Silahın olayda bilfiil kullanılması zorunlu olmayıp, onun korkutucu etkisinden yararlanılması da yeterlidir.
“Bir suçun silahla işlenmesi demek, suç işlenirken silahın korkutucu, tahrip edici, yaralayıcı, bereleyici, yakıcı, aşındırıcı niteliğinden yararlanılması demektir...” (CGK. 5.2.1990, 368/11)
Silahla işleme durumunda ayrıca tehdit sözü bulunmuyor ise 2. fıkra da uygulanmamalı mıdır? Bu konuda doğal olarak iki görüşün bulunmaktadır. Bir görüşe göre tehdit sözü yoksa salt silahla fiili işlemek (örneğin mağdura tabancayı doğrultarak arabaya binmesini işaret etmesi gibi) halinde 1. fıkra ile verilen cezanın 3. fıkraya göre artırılması gerekir. Ancak diğer görüşe göre, verilen örnekteki gibi olaylarda tehdit fiilin içinde gizlidir, fail aslında tehdidi silahla işlemektedir. Nasıl ki 106. maddedeki silahla tehdit suçunun varlığı için mutlaka tehdit sözünün söylenmiş olması zorunlu değil ise (mağdurun kafasına tabancanın namlusunu dayayan failin eyleminin silahla tehdit olduğunda kuşku yoktur), burada da fiilin tehditle ve silahla işlendiği kabul edilmelidir. Nitekim benzer biçimde 765 sayılı TCK’nın 179. maddesinin 2. fıkrasında fiilin tehditle işlenmesi, 3. fıkrada ise cezayı artıran neden olarak silahla işlenmesi düzenlenmekteydi.
“Oluşa göre hürriyeti tahdit suçunun işlenmesi sırasında mağdurların silahla tehdit edilmiş olmaları karşısında sanık hakkında TCK’nın 179/2. madde ve fıkrası ile ceza tayini ve aynı maddenin son fıkrası ile artırma yapılması gerekir.” (8.CD. 27.5.1998, 6585/7769)
5237 sayılı TCK döneminde verilen bir kararda 5. CD. Tarafından silahla işlenen fiilde 2. fıkra ile uygulama yapılmamıştır;
“Fiilin silahla ve birden ziyade kişi tarafından işlenmesinden dolayı 5237 sayılı Yasanın 109/3-a,b maddeleri gereği bir kez artırım yapılması gerektiğinin düşünülmemesi bozmayı gerektirmiştir.” 5.CD. 20.3.2006, 1940/2152

2. Fiilin birden fazla kişi tarafından birlikte işlenmesi (109/3-b)
Birlikte işleyenlerin, yani müşterek faillerin birden fazla olması gerekir. Birden fazla kişinin önceden anlaşmış olması zorunlu değildir. Birden fazla kişinin hesabında iştirak edenler dikkate alınamaz.

3. Fiilin, kişinin yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle işlenmesi (109/3-c)
Mağdurun yerine getirdiği kamu görevi nedeniyle suçun işlenmesi durumunda bu ağırlatıcı neden uygulanır. Mağdur suç tarihinde kamu görevlisi olmasa dahi, fiilin yerine getirilmiş olan bir kamu görevine dayanılarak işlenmesi durumunda bu hüküm uygulanmalıdır. Buna karşın, fiilin mağdurun görevinden dolayı olmayıp, kişisel bir uyuşmazlığa dayanması durumunda bu neden uygulanamaz.

4. Fiilin, kamu görevinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle işlenmesi (109/3-d)
Kamu görevlisi kanunun 6/1-c. maddesinde tanımlanmıştır. 765 sayılı TCK’nın 181. maddesinde suçun göreve ilişkin yetkinin kötüye kullanılması suretiyle işlenmesi ayrıca düzenlenmişti. 5237 sayılı Kanunda ise bu durum fiilin nitelikli halleri olarak kabul edilmiş ve ayrıca kapsam genişletilerek ‘nüfuzun kötüye kullanılması’ esas alınmıştır. Nüfuz, kamu görevinin sağladığı imkan ve yetkiler dolayısıyla görevlinin sahip olduğu etkinlik, etkililik anlamına gelmektedir. Bu nedenle nüfuzun kötüye kullanılması sözcüklerine, görevi kötüye kullanma kavramını da içine alan geniş bir anlam yüklenmiştir. Bu nitelikli halin uygulanabilmesi için; suçun, kamu görevinin sağladığı nüfuzun, etkinliğin oluşturduğu kolaylıktan istifade ile yahut görevin icrası için verilen yetkilerin kötüye kullanması suretiyle işlenmesi gerekir.

5. Fiilin, üstsoy, altsoy veya eşe karşı işlenmesi (109/3-e)
Suçun kanunda belirtilen yasal akrabalar hakkında işlenmesi durumunda bu ağırlatıcı neden uygulanmalıdır. Eşin, gayrıresmi birlikteliği değil, Medeni Kanun hükümleri uyarınca yapılan bir evlilik bağını ifade ettiği anlaşılmalıdır.

6. Fiilin, çocuğa ya da beden veya ruh bakımından kendini savunamayacak durumda bulunan kişiye karşı işlenmesi (109/3-f)
Suçun, hastalık, malullük, yaşlılık veya ruhi ya da fiziksel güçsüzlüğü dolayısıyla aciz ve kendisini koruyamayacak durumda bulunan bir kimseye yahut çocuğa karşı işlenmesi durumunda bu ağırlatıcı hükmün uygulanması zorunludur. Çocuk kavramı 6/1-b maddesinde belirtildiği üzere 18 yaşını doldurmayan kimsedir.

C. Dördüncü fıkra; suçun, mağdurun ekonomik bakımdan önemli bir kaybına neden olması
Suçun işlenmesi nedeniyle mağdur önemli bir ekonomik zarara uğramış ise bu ağırlatıcı neden uygulanmalıdır. Bu hükmün niteliğinin neticesi sebebiyle ağırlatıcı bir neden olduğu görülmektedir. Bu hükmün uygulanabilmesi için meydana gelen zarar ile fiil arasında illiyet bağı kurulabilmelidir. İlliyet bağı kurulduğu takdirde failin bu sonucu yönelik kastının bulunması gerekmez. Ancak TCK’nın 23. maddesi uyarınca mağdurun ekonomik bakımdan önemli bir zarara uğramasının öngörülebilir olması zorunludur.

D. Beşinci fıkra; suçun cinsel amaçla işlenmesi
Cinsel amaçla hürriyeti tahdit suçunun işlenmesi durumunda beşinci fıkra uygulanacaktır. Bu halde koşulları varsa ayrıca cinsel saldırı suçu da oluşacaktır (Artuk/Gökcen/Yenidünya, s. 49; Tezcan/Erdem/Önok, s. 281).

E. Altıncı fıkra; kasten yaralama suçunun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hallerinin gerçekleşmesi
109. maddenin 6. fıkrası ile gerçek içtima hükmü getirilmiştir. Suçun işlenmesi amacıyla veya işlenmesi sırasında kanunun 87. maddesinde belirtilen neticelerden biri gerçekleşmiş ise hem 109. madde, hem de 87. madde ile ceza verilecektir. Bu hükmün diğer ve dolaylı anlamı da, suçun işlenmesi amacıyla veya işlendiği sırada cebir kullanılması nedeniyle işlenen yaralama fiilinin 87. madde boyutuna varmaması durumunda ayrıca yaralama suçu oluşmamaktadır.
İlkemiz, hukukun adaletli dağıtılabilmesi için yargı kararlarının paylaşımına daha çok önem vermektir. www.kararara.com
Kullanıcı avatarı
admin
Site Yöneticisi
 
Mesajlar: 15926
Kayıt: 22 Mar 2012, 12:08
Konum: Ankara

KİŞİYİ HÜRRİYETİNDEN YOKSUN KILMA - TCK 109. Md.

Mesajgönderen admin » 13 Oca 2013, 17:11

İLGİLİ İÇTİHATLAR:

Hileyle kaçırıp tehdit ederek serbest bırakma
“Sanıkların, olay günü sözlüsünün evinde bulunan müdahili, kendilerine polis süsü vererek hileyle kendilerinin hakimiyetindeki otomobile bindirip bir süre dolaştıktan sonra boş bir arsaya götürüp tehdit ettikleri ve sonrada bıraktıklarına göre eylemlerinin TCK’nın 179/2. maddesine uyduğu” (8.CD. 22.3.1999, 2643/3898)

Çalınan parayı bulmak maksadıyla şüphelinin kaçırılıp dövülmesi
“Sanık Ahmet’in çalıştığı iş yerinde para çalınması olayı nedeniyle şüphelendiği müşteki Ali’yi sanık Ersen ile müşteki İsmail’i de sanıklar Sadık ve Ersen ile birlikte sorgulamak ve işyeri sahibi Dursun ile yüzleştirmek üzere hile ile arabaya bindirip sanıklardan Sadık’ın evine götürerek tehdit edip müşteki Ali’yi 7 gün, İsmail’i de 5 gün iş ve güçten kalacak derecede bıçakla yaralamak ve sabah 07.00’ye kadar evde zorla alıkoymak şeklinde oluşan eylemlerinin TCK’nun 179/2. madde ve fıkrasında tanımlanan suçun unsurlarını oluşturduğu halde maddede yazılı suç yanlış tanımlanarak ve Dairemizce sürdürülen uygulamaya göre suçun oluşması için genel kastın yeterli olduğu gözetilmeden sanıklar Sadık ve Ersen’in beraatlerine, sanık Ahmet’in de TCK. 456/4,457/1. madde ve fıkraları gereğince cezalandırılmasına karar verilmesi bozmayı gerektirmiştir.” (8.CD. 27.5.2002, 4103/6298)

Eylemin birden fazla mağdura karşı işlenmesi
Yargıtay hürriyeti kısıtlama suçunun mağdur sayısınca oluştuğunu kabul etmektedir.
“Sanıkların müştekiler N. Ve A.’ya karşı hürriyeti tahdit suçunu işledikleri ve her bir müştekiye karşı eylemlerinin ayrı suç oluşturduğu gözetilmeyerek TCK’nun 179/2-3. madde ve fıkraları uyarınca bir kez uygulama yapılması...yasaya aykırıdır.” (8.CD. 8.3.1999, 17978/2842)
“İki mağdura karşı işlenen hürriyeti tahdit fiilinin iki ayrı suçu meydana getireceği düşünülmeden tek suç kabulü...” (5.CD. 9.11.1982, 3969/3986; Gözübüyük, s. 454)
“Sanıkların katılanı kaçırıp 17 gün tehdit altında tutarak, kendisinden senet ve vekaletnameler aldıklarının ... belirlenmesi karşısında, eylemin TCY’nın 499. maddesine uyan suçu oluşturup oluşturmayacağının karar yerinde tartışılmaması yasaya aykırıdır.” (6.CD. 20.12.1994, 12937/12736)

“Sanığın, ayrı yaşadığı ve kayınvalidesinin evinde bulunan eşini iradesi dışında zorla alıp götürme biçiminde gelişen eylemlerinin TCK’nın 478. maddesine uyan suçu oluşturup oluşturmadığı tartışılmadan beraat hükmü kurulması yasaya aykırıdır.” (8.CD. 6.3.1996, 1075/3032

Yargıtay uygulamasında, TCK’nın 456/1. madde derecesini (mutad iştigalden kalma süresi 19 günü) aşan yaralanmaların ayrı suç oluşturduğu, daha düşük seviyedeki etkili eylemin ise hürriyeti tahdit suçunun (180/1) unsuru olduğu kabul edilmektedir.

“Sanık A.nın, katılan D.yi silah ile tehdit ederek üzerinden kapıyı kilitlemek suretiyle eve hapsettiği, olay yerinden ayrılarak beş on dakika sonra diğer sanıkların sanık A.nın eylemine arka çıkarak ve yardımda bulunarak ‘müzaharet ve muavenetle’ suçun işlenmesini kolaylaştırmak suretiyle eyleme katıldıkları, daha sonra içlerinden hangisinin gerçekleştirdiği kanıtlanmamakla birlikte av tüfeği ile kapıya ateş ederek kapı arkasındaki müdahili 15 gün iş ve gücünden kalacak şekilde yaraladıkları, böylece iki saat kadar özgürlüğünü kısıtladıkları müdahilin sağlığına zarar verdikten sonra kapıyı açabilecek şekilde bırakarak olay yerinden uzaklaştıkları anlaşılmakla; sonradan iştirak eden sanıkların eylemlerinin TCK.nun 65/3. m. Yollaması ile 1801. madde ve fıkraları kapsamında değerlendirilmesinde bir isabetsizlik görülmemiştir.” (8.CD. 26.4.2000, 3060/7233)

“Sanıkların müştekiyi tehdit ederek evinden zorla alıp araca bindirerek götürmelerinden ibaret eylemlerinin tümüyle TCK’nın 179/2. maddesine uyan suçu oluşturduğu gözetilmeden 191/1. madde ile uygulama yapılmasıyla yetinilmesi yasaya aykırıdır.” (8.CD. 2.2.2000, 13209/1445)
İlkemiz, hukukun adaletli dağıtılabilmesi için yargı kararlarının paylaşımına daha çok önem vermektir. www.kararara.com
Kullanıcı avatarı
admin
Site Yöneticisi
 
Mesajlar: 15926
Kayıt: 22 Mar 2012, 12:08
Konum: Ankara

Re: KİŞİYİ HÜRRİYETİNDEN YOKSUN KILMA - TCK 109. Md.

Mesajgönderen admin » 10 Tem 2013, 13:55

Ceza Genel Kurulu 2011/6-208 E., 2011/64 K.

KİŞİYİ HÜRRİYETİNDEN YOKSUN KILMA
MAĞDURUN ŞAHSINA ZARAR



Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan sanıklar Burak ve Selçuk'un 5237 sayılı TCY'nin 37/1, 109/2, 109/3-a, b, 62 ve 53. maddeleri uyarınca ayrı ayrı 5'er yıl hapis cezası ile cezalandırılmalarına ilişkin (Malatya Birinci Ağır Ceza Mahkemesi)'nce verilen 04.09.2008 gün ve 7-407 sayılı hükmün sanıklar müdafileri tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay Altıncı Ceza Dairesi'nce 12.10.2009 gün ve 5127-13231 sayı ile;

"Sanıkların, yağma suçunu çalıştıkları işyerinde işlediklerinin anlaşılması karşısında; haklarında 5237 sayılı TCK'nın 149/1. maddesinin (d) bendinin uygulanmaması sonuca etkili olmadığından ve sanık Burak hakkında, Malatya Üçüncü Asliye Ceza Mahkemesi'nin 2005/381 E. ve 2006/171 sayılı kararıyla kasten yaralama suçundan verilen ve 10.03.2006 tarihinde kesinleşen tekerrüre esas eski hükümlülüğü bulunduğu ve koşulları oluştuğu halde 5237 sayılı TCK'nın 58. maddesinin uygulanmaması, karşı temyiz olmadığından bozma nedeni yapılmamıştır.

Dosya ve duruşma tutanakları içeriğine, toplanıp karar yerinde incelenerek tartışılan elverişli kanıtlara, gerekçeye ve Hakimler Kurulu'n un takdirine göre sanıklar Burak ve Selçuk savunmanlarının temyiz itirazları yerinde görülmemiş olduğundan reddiyle, eleştiri dışında, usul ve yasaya uygun bulunan hükmün tebliğnameye aykırı olarak onanmasına"

karar verilmiştir.

Yargıtay C.Başsavcılığı ise 06.10.2010 gün ve 176530 sayı ile;

"... Yargıtay Altına Ceza Dairesi ile Cumhuriyet Başsavcılığımız arasında, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan dolayı kurulan mahkumiyet hükmünde 5237 sayılı TCK'nın 110. maddesindeki etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanıp uygulanamayacağı konusunda uyuşmazlık doğmuştur.

Uyuşmazlığın çözümü için 765 sayılı TCK'nın 180/2. maddesine paralel hükümler içermekle birlikte oldukça farklı hükümlere de yer veren 5237 sayılı TCK'nın 110. maddesindeki koşulların irdelenerek; ceza kanununun amacı, kanunilik prensibi, hakkaniyet ve kanun önünde eşitlik gibi hukukun evrensel ilkeleri ile ilişkilendirilmesi, buna göre de koşulların gerçekleşip gerçekleşmediğinin yasal düzenleme, yargı kararları ve öğretideki görüşlerden yararlanılarak ortaya konması gerekmektedir.

5237 sayılı TCK'nın 110. maddesindeki etkin pişmanlık hükmünden failin yararlanabilmesi için aşağıdaki koşulların gerçekleşmesi gerekir:

1- İşlenen fiil, 5237 sayılı TCK'nın 109. madde kapsamında olan bir suç olmalıdır.

2- Suç tamamlanmış olmalıdır. Eylem suç tamamlanmadan önce gerçekleştirilmiş ise gönüllü vazgeçme söz konusu olabilir.

3- Fail, hürriyetinden mahrum ettiği kimseyi 'kendiliğinden' serbest bırakmalıdır. Bunun anlamı, serbest bırakmanın gerçek bir pişmanlık sonucu, hür irade ile gerçekleştirilmesidir. Eğer fail, amacına ulaşamayacağını anladığı için mağduru serbest bırakacak olursa söz konusu hafifletici nedenden yaslanamayacaktır.

4- Fail, hakkında henüz soruşturmaya başlanmadan önce mağduru serbest bırakmış olmalıdır. Soruşturma makamlarının fiil ile ilgili olarak işe el koymasından sonra serbest bırakmada, bu koşul gerçekleşmiş sayılmaz. Suç yetkili makamlarca öğrenilmeden önce, pişmanlık gerçekleşmelidir. Bu nedenle örneğin yetkili makama ihbar yapıldıktan sonra, etkin pişmanlık mümkün değildir.

5- Fail, hürriyetinden mahrum ettiği kimsenin şahsına bir zarar vermemiş olmalıdır.

6- Son olarak mağdurun 'güvenli bir yerde' serbest bırakılmış olması gerekir. Bunun için mağdur, fiziksel ya da manevi olarak zarar görmeyeceği bir yere bırakılmalıdır. Örneğin, kaçırılan mağdurun gece yarısı tenha bir yerde bırakılması durumunda cezanın azaltılmasını gerektiren şahsi sebepten istifade edilemez.

İtiraza konu uyuşmazlığın temelini teşkil eden eylemde; sanıklar tarafından manevi cebir kullanılarak iradesi dışında bir büroya götürülen mağdurun üzerindeki bir miktar paranın alınmasından sonra herhangi bir soruşturma başlatılmadan önce güvenli bir ortamda serbest bırakıldığı konusunda herhangi bir kuşkunun mevcut olmaması nedeniyle, yukarıda 1-2-3-4 ve 6 numarada sıralanan koşulların gerçekleştiği tartışmaya gerek duyulmayacak kadar açıktır. Zira bu koşulları tartışmalı kılacak herhangi bir iddia dahi ileri sürülmemiştir.

Bu durumda sadece 5. numarada belirtilen 'mağdurun şahsına bir zarar verilmemesi' koşulunun gerçekleşip gerçekleşmediğinin açıklığa kavuşturulması gerekir. İtiraza konu uyuşmazlıkta özet olarak 'mağdurun üzerinden 20 YTL paranın alınması ve 2.000 YTL paranın taksitler halinde ödenmesi talebinin' TCK'nın 110. maddesinde belirtilen'kişinin şahsına zarar'kavramına girip girmeyeceğinin belirlenebilmesi için çözümlenmesi gereken başlıca sorunları, etkilendikleri hukukun evrensel ilkelerine göre şu şekilde sıralamak mümkündür.

1- 'Kişinin şahsına zarar' kavramından ne anlaşılması gerekeceği?

2- Kişiyi hürriyetinden yoksun kıldıktan sonra bu kişiye karşı işlenen her suçun kanun koyucunun kastetmek istediği anlamda 'kişinin şahsına karşı zarar'kavramına dahil edilip edilemeyeceği,

1. Sorun: Bu sorunun çözümü için s kişinin şahsına zarar' kavramının çeşitli kanunlardaki tanımından ve kapsamından yola çıkılarak itiraza konu TCK'nın 110. maddesinde hangi anlama geldiğinin belirlenmesi gerekir.

5237 sayılı TCK'nın 110. maddesindeki'Kişinin Şahsına Karşı Zarar' kavramı Türk Medeni Kanunu'nda Bedensel (Cismani Zarar) olarak adlandırılmıştır.

Bedensel (Cismani) Zarar ve Kapsamı: Vücut bütünlüğü, kişilik hakkının içinde yer alan kişisel değerlerden biri olup, yaşam hakkı kadar önemlidir. Kişinin sahip olduğu bu hak hem uluslararası hukukta (belgelerde), hem de ulusal hukukta koruma altına alınmıştır. Gerçekten uluslararası hukuka baktığımızda bunu görmek mümkün, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi madde 5'te "Hiç kimseye işkence ya da zalimce, insanlık dışı ya da onur kırıcı davranış ve ceza uygulanmaz. 'Bu belgeye paralel bir düzenleme A vrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nde de yer almaktadır. Sözleşmenin 3. maddesinde "Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz.' Görüldüğü gibi vücut bütünlüğü (insan vücudunun dokunulmazlığı) uluslararası düzeyde öneme sahip olup, koruma altına alınmıştır. Vücut bütünlüğü, ulusal hukukta en başta Anayasa'mn koruması altındadır. Anayasa'nin "Kişinin dokunulmazlığı, maddi ve manevi varlığı' başlıklı 17. maddesinin ikinci ve üçüncü fıkrasında bu koruma açıkça hükme bağlanmış ve maddi kişisel değerlerin korunmasındaki anayasal çerçeve çizilmiştir. Şöyle ki: " Tıbbi zorunluluklar ve kanunda yazılı haller dışında, kişinin vücut bütünlüğüne dokunulamaz; rızası olmadan bilimsel ve tıbbi deneylere tabi tutulamaz.

Kimseye işkence ve eziyet yapılamaz; kimse insan haysiyetiyle bağdaşmayan bir cezaya veya muameleye tabi tutulamaz'. Vücut bütünlüğü, ulusal hukukta Anayasa'nin dışında 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu'nun 86 vd. ile 89 vd. maddelerinde güvenceye bağlanmış ve kişiliğe yapılacak saldırıların suç teşkil edeceğini açıkça hükme bağlamıştır. Bunlar dışında kişilik hakkının koruması açısından TMK'nın m. 24-25 ve BK'nın m. 41 vd. önemlidir.

Bedensel zarar kanuni dayanağını BK 46. maddeden almaktadır. BK 46. maddesinde "Cismani bir zarara duçar olan kimse külliyen veya kısmen çalışmağa muktedir olamamasından ve ileride iktisaden maruz kalacağı mahrumiyetten tevellüt eden zarar ve ziyanını ve bütün masraflarını isteyebilir' denilmektedir.

Çeşitli kanunlardaki tanımların ışığında, "kişinin şahsına zarar verilmesi' kavramının, vücut bütünlüğüne zarar verilmesi kavramı ile örtüştüğü sonucuna ulaşılması mümkündür. İncelemeye konu eylemde mağdurun vücut bütünlüğüne zarar verilmediği gibi bu hususta herhangi bir iddia dahi ileri sürülmemiştir.

2. Sorun: Bu sorunun çözümü için 5237 sayılı TCK'nın 110. maddesinin benzer hükümlere yer veren 765 sayılı TCK'nın 180/2. maddesi ile kıyaslanarak aradaki farkın tespitinden sonra bu farklı hükümlerin ceza kanununun amacı ve kanunilik ilkesi ile irtibatlandırılarak, öğretide benimsenen ana ilkeler ve benzer olaylardaki yerleşik yargısal kararlar doğrultusunda somut olayımıza bakılması gerekmektedir.

765 sayılı TCK'nın 180/2. maddesinde 'Eğer suç işleyen hakkında kovuşturma yapılmazdan önce tasarladığı amaca erişmeksizin ve özgürlüğünden yoksun bırakılan kişiye herhangi bir zararı dokunmaksızın onu kendiliğinden serbest bırakırsa göreceği ceza altıda birden yarısına kadar indirilir' hükmüne yer verilmiştir.

5237 sayılı TCK'nın 110. maddesinde ise 'Yukarıdaki maddede tanımlanan suçu işleyen kişi, bu suç nedeniyle soruşturmaya başlanmadan önce mağdurun şahsına zararı dokunmaksızın, onu kendiliğinden güvenli bir yerde serbest bırakacak olursa cezanın üçte ikisine kadarı indirilir' hükmüne yer verilmiştir.

765 sayılı TCK'nın 180/2. maddesindeki indirim hükümlerinin yararlanabilmek için tasarlanan amaca erişilmemesi ve özgürlüğünden yoksun bırakılan kişiye herhangi bir zararın dokunulmaması hükümlerinden söz edilmesine karşın, itiraza konu uyuşmazlığın temelini teşkil eden 5237 sayılı TCK'nın 110. maddesinde sadece kişinin şahsına zarar verilmemesi hükmüne yer verilmiştir. Bu nedenle yukarıda özet olarak açıklanan ve iki farklı noktada düğümlenen sorunun 'Kanunsuz Suç ve Ceza Olmaz' kuralının sınırları içerisinde kalmak kaydıyla Ceza Hukukunun izin verdiği ölçüde yorum kuralları ile bağdaştırmak suretiyle çözümü gerekmektedir.

Daha önceden yürürlükte bulunan 765 sayılı TCK'nın 1. maddesi ile sonradan yürürlüğe giren 5237 sayılı TCK'nın 2. maddesinde: Özet olarak 'Kanunun açıkça suç saymadığı bir fiil için kimseye ceza verilemez. Kanunda yazılı cezalardan başka bir ceza ile de kimse cezalandırılamaz' denilerek kanunilik ilkesi özelikle vurgulanmak istenmiştir.

'Kanunsuz suç ve ceza olmaz' kuralı Türk Ceza Hukukunda, Devlet ve Yargıç karşısında bireylerin 'Kamu Hakları'nın güvencesidir.

Öğretide değerini koruyan bu kural, Anayasamızın (mad. 38) ilkeleri arasına girmiş ve 5237 sayılı TCK'nın 2. maddesinde de açık bir şekilde ifade edilmiştir. Bu hükmün 2. maddede yer alması bile, kurala verilen önemi gösterir.

Kanunun 2. maddesindeki 'açıkça' kelimesi Türk Ceza Hukukunda ' kıyaslama 'nın yasaklandığını gösterir.

Kanunsuz ceza olamayacağından, suçun cezasının belirlenmiş olması suçluların cezalandırılmasında şarttır.

Bir fiili suç saymak ve cezalandırmak yetkisinin yalnız kanuna tanınması bireylere özgürlüklerinin sınırı hakkında bilgi verir. Bireyin, nelerin ne kadar yasak olduğunu bilmeye hakkı vardır. Bu hakkını kullanan birey yasak olanı yapmaktan çekinmek, yasak olmayanı yaparken de korkusuz hareket etmek imkanını kazanır. Kanun kuralına gerçek anlamını kanun koyucunun iradesi verir. Kanunun iradesi kanun koyucunun sübjektif iradesi değildir. Yazılı formül içinde ifade edilmiş objektif irade, kanunun iradesini oluşturur. Kanunun iradesini gösteren formül zorunlu olarak genel ve soyut olacağından, kuralın önce içeriğini ve anlamını belirtmeden, iradenin somut olaylara uygulanmasına imkan yoktur. Pozitif hukuk, yorum faaliyetlerinin sınırını oluşturur.

765 sayılı TCK'nın 180/2. maddesindeki indirim hükümlerinin uygulanabilmesi için ^

^tasarlanan amaca erişilmemesi ve özgürlüğünden yoksun bırakılan kişiye herhangi bir zarar verilmemesi' koşullarından her ikisinin birden gerçekleşmesi aranırken, 5237 sayılı TCK'nın 110. maddesindeki etkin pişmanlık hükümlerinin uygulama alanı sadece ^

^kişinin şahsına zarar verilmemesi' koşuluna bağlanarak oldukça genişletilmiştir. Zira bir taraftan 765 sayılı TCK'nın 180/2. maddesindeki tasarlanan amaca ulaşılmaması koşul olarak aranmazken, diğer taraftan da herhangi bir zarar kavramı, kişinin şahsına karşı zarar kavramı ile oldukça sınırlandırılmıştır.

5237 sayılı TCK'nın 110. maddesinde etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanabilmesi için sadece 'kişinin şahsına zarar verilmemesi' açıkça aranırken bu suçtan bağımsız olarak işlenen herhangi bir suçu'şahısa karşı zarar' kavramına dahil etmek, Türk Ceza Hukukunun kabul etmediği kıyas yöntemini hem de sanık aleyhine hüküm doğuracak şekilde Ceza Hukukuna dahil etmek olur ki, bunun kanun koyucunun iradesine aykırı olacağı açıktır.

Zira kanun koyucu, genel gerekçede iradesini açıkça ortaya koymuştur. Özellikle sanık aleyhine getirilen hükümlerin hiçbir tereddüde yer vermeyecek şekilde kanunda açıkça belirtilmesi gerekir. Bu kural Türk Ceza Kanunu'nun 2. maddesi ile hüküm altına alınan ve Anayasa hükümleri arasında da yer bulan suçların kanuniliği prensibinin doğal bir sonucudur.

Kaldı ki maddenin konuluş amaçlarından biri de toplumu oluşturan ve barış esasına dayalı bir hukuk toplumunda yaşama hakkına sahip olan mağdurun olabildiğince az zarar görmesinin sağlanmasıdır. Zira suçun maddi unsurlarından birini mağdur oluşturmaktadır.

İtiraza konu uyuşmazlığın daha iyi anlaşılabilmesi için Ceza Kanunumuzun amacı bakımından da somut olayın irdelenmesi gerekmektedir.

Çağdaş ceza hukukunun ve bunun ifadesini oluşturan ceza kanununun amacı; hukuk devleti, kusur ve hümanizm gibi evrensel ilkelere dayalı olarak, insan onurunu, bireyin hak ve özgürlüklerini korumak, suçluyu sosyal/eştirip tekrar topluma kazandırmak ve aynı zamanda bireyi ve toplumu suça karşı korumaktır.

5237 sayılı TCK'nın 1. maddesinde Ceza Kanunu'nun amacı;?' Kişi hak ve özgürlüklerini, kamu düzen ve güvenliğini, hukuk devletini, kamu sağlığını ve çevreyi, toplum barışını korumak, suç işlenmesini önlemektir' şeklinde açıklanmıştır. Görüldüğü gibi suç işlenmesini önlemek Ceza Kanunu'nun en önemli amaçlarından biridir. Toplumsal barışın sağlanabilmesi için suçun işlenmesini önlemeyi en temel amaç olarak benimseyen kanun koyucunun, bütün çabalara rağmen suçun önlenememesi halinde bu suça maruz kalan mağdurun uğradığı zararın olabildiğince hafifletilmesine kayıtsız kalması düşünülemez. Kişinin hürriyetinden yoksun bırakıldıktan sonra, şahsına bir zarar verilmeksizin kendiliğinden güvenli bir ortamda serbest bırakılması x TCK'nın 110. maddesinde bir indirim nedeni olarak düzenlenirken', özellikle çaresizlik içerisinde beklemekte olan mağdurun xkötü muamelelere' maruz kalması engellenmek istenmiştir.

TCK'nın 110. maddesindeki 'kişinin şahsına zarar verilmemesi' sözcüğüne genişletici yorumla çok geniş anlam yüklenmesi halinde adalete aykırı sonuçlara varılacağı gibi ceza hukukunun en önemli süjelerinden olan mağdurun yaşam hakkı kadar önemli olan vücut bütünlüğüne karşı işlenen ve kanunda tanımlanan ağırlığa ulaşmayan suçlar açısından korunmasız bırakılacağı kaçınılmaz bir gerçek olarak karşımıza çıkacaktır. 765 sayılı TCK'nın 179/2 ve 180/2. maddeleri ile 5237 sayılı TCK'nın 109 ve 110. maddeleri birlikte değerlendirildiğinde aşağıda ayrıntılı bir şekilde açıklanacağı üzere aynı sonuca ulaşılacağı görülecektir.

1- Mağdura karşı işlenen "kötü muamelenin' 765 sayılı TCK'nın 179/2. maddesinde ağır/atıcı bir neden olarak öngörülmüş olmasına karşın, 5237 sayılı TCK'nın 109. maddesinde böyle bir ağır/atıcı nedene yer verilmemiştir.

2- Buna paralel olarak 765 sayılı TCK'nın 180/E. maddesinde tasarlanan amaca ulaşan ya da mağdura zarar veren fail anılan maddedeki indirim hükümlerinden yararlanamazken, 5237 sayılı TCK'nın 110. maddesinde bir taraftan "tasarlanan amaca ulaşılmaması' ön koşulundan ayrılarak diğer taraftan da genel zarar kavramı da "kişinin şahsına zarar' kavramı ile sınırlandırılmak suretiyle sonuç itibariyle her iki kanunda varılmak istenen sonuç bir anlamda dengelenmek istenmiştir.

765 sayılı Kanun sisteminde tasarlanan amaca ulaşan fail, anılan Kan un'un 180/2. maddesindeki indirim hükümlerinin yararlanmazken, mağdura kötü muamelede bulunduğunda ağırlatıcı nedenden sorumlu tutulacak, kötü muamelede bulunmadığı takdirde ağırlatıcı nedenden sorumlu tutulmayacaktır. 5237 sayılı TCK'nın 109. maddesinde kötü muamele ağırlatıcı neden olarak öngörülmezken aynı Kanun'un 110. maddesindeki etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasına "kişinin şahsına zarar verilmemesi' koşuluna bağlayarak bir anlamda mağdura karşı yapılması muhtemel kötü muamelelerin önlenmesi cihetine gidilmiştir. Bir an için mağdura karşı işlenen yağma suçunun da "kişinin şahsına zarar' kavramına dahil edilmesi halinde; bütün önlemlere rağmen yağma suçuna maruz kalan mağdura karşı yapılacak kötü muamelenin 5237 sayılı Kanun'da hiçbir karşılığının bulunmayacağı gibi etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanması da neredeyse tamamen olanaksız hale gelecektir.

Zira kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma suçlarında büyük bir çoğunlukla başka suçların amaçlandığı bilinen bir gerçektir. Mağdurun uğradığı zararlı sonuçları olabildiğince hafifletmek amacıyla tasarlanan sonuca erişi/memesini ön koşul olarak benimseyen 765 sayılı TCK'nın 180/2. maddesindeki genel zarar kavramını, 5237sayılı TCK'nın 110. maddesi ile sadece'kişinin şahsına zarar verilmemesi' kavramı ile sınırlandıran kanun koyucu, etkin pişmanlık hükümlerinin uygulama alanını oldukça genişletme iradesini açıkça ortaya koyduğu halde, 'kişinin şahsına zarar verilmemesi' kavramına farklı bir anlam yükleyerek 'genel zarar' kavramı ile bir tutmak suretiyle anılan maddenin uygulama alanının oldukça daraltılmasının kanun koyucunun iradesine aykırı olacağı gibi ceza hukukunun en temel değerlerden birisi olarak benimsenen hakkaniyet ilkesine de aykırı olacağı açıktır.

Kanun koyucu adaletin gerçekleştirilmesi için hakkaniyet ilkesini kabul etmiştir (5237 sayılı TCK'nın 3, MK'nın 4, BK'nın 44).

Adalet de hakkaniyet de ahlaka yöneliktir, ancak ikisi arasındaki düşünce farklıdır.

Adalet hukuk kurallarına egemen en yüksek ahlaki düşünceyi ifade ederken, hakkaniyet somut olayın özelliklerini gözönünde tutarak adalete ulaşmak için başvurulan yollardan biridir (somut olay adaleti).

Hakkaniyet adil olmayan kuralın değil, adil olmayan sonuçların değiştirilmesi amacına hizmet eder.

Örneğin hedeflediği yağma suçunu işlemek için kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunu işlerken her iki suçun unsurunu teşkil eden zorunlu hareketlerin dışına çıkmaksızın mağdura karşı hiçbir kötü muamelede bulunmadan güvenli bir ortamda bırakan faili, aynı durumda olmasına karşın mağdura karşı kötü muamelede bulunan fail ile bir tutarak etkin pişmanlık hükümlerinden yararlandırılmamasının hakkaniyet ilkesi ile bağdaşması mümkün değildir.

Somut olayımızda mağduru manevi cebirle kendi hakimiyet alanlarına götürerek para alan sanıkların eylemlerinin yağma ve kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma suçlarını oluşturduğu hususunda herhangi bir kuşku bulunmamaktadır. Ancak aynı olayda işlenen yağma suçunu, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçu açısından etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmasına engel görmek, yukarıda ayrıntılı bir şekilde açıklanan ve 5237 sayılı TCK'nın 1. ve 2. maddelerinde düzenlenen ceza kanununun amacı ve suçların kanuniliği ilkesine aykırı olacağı gibi aşağıda açıklanacak olan benzer olaydaki yerleşik içtihatlara ve bunun sonucu olarak da hakkaniyet ve kanun önünde eşitlik prensiplerine aykırı olacağı kuşkusuzdur.

... Yukarıdaki açıklamalar ve öğreti ile uygulamada benimsenen görüşler doğrultusunda somut olayımıza baktığımızda;

Mağduru kendi hakimiyet sahalarına götürdükten sonra manevi cebirle para alarak şahsına karşı herhangi bir şekilde zarar vermeksizin güvenli bir ortamda serbest bırakan sanıklar hakkında 5237 sayılı TCK'nın 110. maddesinin uygulanması gerekmektedir" gerekçeleriyle itiraz yasa yoluna başvurarak Özel Daire onama kararının kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçuna ilişkin olarak kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmesi isteminde bulunmuştur.

Yargıtay Birinci Başkanlığı'na gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulu'nca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

İtirazın kapsamına göre inceleme, kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçuyla sınırlı olarak yapılmıştır.

Sanıklar Burak ve Selçuk'un kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan 5237 sayılı TCY'nin 37/1, 109/2, 109/3-a, b, 62 ve 53. maddeleri uyarınca ayrı ayrı 5'er yıl hapis cezası ile cezalandırılmalarına karar verilen somut olayda Yargıtay C.Başsavcılığı ile Özel Daire arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulu'nca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanıklar hakkında TCY'nin 110. maddesinde düzenlenen etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanma koşullarının bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir.

İncelenen dosya içeriğine göre;

Mağdurun 20.10.2007 tarihinde gece 01.00 sıralarında İ... Caddesi üzerinde devriye gezen ekip otosunu durdurarak kendisini tehdit eden kişilerin olduğunu söylemesi ve gittikleri yönü göstermesi üzerine, ekip otosuna alınarak sanıkların peşinden gidilmiş ve mağdurun göstermesi üzerine sanıklar cadde üzerinde yaya olarak gitmekte iken yakalanmış, saat 01.20 sıralarında yapılan üst aramalarında, sanık Burak'ın üzerinde 22 lira ele geçmiştir.

Sanıkların saat 01.15 ve 01.20'de alınan adli raporlarında darp ve cebir izinin bulunmadığı ve alkolsüz oldukları belirtilmektedir.

Mağdurun ise istemediği için adli raporu alınmamıştır.

Mağdur V.Bülent 20.10.2006 tarihinde kollukta; "20.10.2006 günü saat 01.00 sıralarında S...'de gezerken daha önceden arkadaşlarım vasıtasıyla tanıdığım isimlerini tam olarak bilmediğim daha sonradan polis merkezinde öğrendiğim Burak ve Selçuk isimli şahıslarla karşılaştık ve benim koluma girerek beni zorla K... Caddesinde bulunan bir büroya götürdüler, bu esnada elleri bellerindeydi ve bana 'bize zorluk çıkartma' dediler, daha sonradan büroya gittik ve Burak eline almış olduğu yargıç tokmağı ile ''biz sana ceza keseceğiz bizim aleyhimizde konuşmuşsun cezaya razı mısın yoksa başka şeyler yapalım mı' dedi. Ben cezanın ne olduğunu sorunca bana 2.000 YTL dediler, daha sonradan ben parayı veremeyeceğimi söyleyince, bana 'aydan aya 1.000 YTL verirsin aksi halde buradan sağ çıkamazsın, kaçmayla bizden kurtulamazsın' dediler ve benden adresimi yazmamı istediler, ben de yazdım ve nüfus cüzdanımı istediler ve 20 YTL paramı aldılar. Bu esnada Selçuk'un elinde av bıçağı vardı. Daha sonra 'bize yanlış yapma veremezsen taksitleri azaltalım vadeye yayalım ancak faiz işler' dediler, ben de bunun üzerine bana zarar vermemeleri için kabul ettim. Beni aşağı indirdiler ve beni postanenin karşısına kadar götürdükten sonra da Y... K... Bankası'nın yanında bana 'biz seninle arkadaş olduk bu parayı verirsen dostluk görürsün zarar görmezsin' dediler ve 'üç gün sonra ilk taksiti vereceksin' dedikten sonra oradan ayrılıp bana 'sen karşı yola gir' dediler ve gittiler. Benim bu şahıslarla aramda her hangi bir borç meselesi yoktur ve borcum da yoktur. Olaydan dolayı her iki şahıstan da davacı ve şikâyetçiyim, ayrıca Dr. raporu almak istemiyorum", kovuşturma aşamasında 16.07.2007 tarihinde talimatla alınan ifadesinde; "olay tarihi olan 20.10.2006 tarih saat 01.00 sıralarında S... Mahallesinde gezerken şahsen tanıdığım bilahare olay nedeniyle sonradan isimlerini öğrendiğim Burak ve Selçuk ile karşılaştım. Ancak ben takma isimle bu şahısları tanıyordum. Koluma girerek K... Caddesinde M... Spor Kulübü'nün taraftar derneği başkanı olan Mehmet'in bürosuna götürdüler. Ve bu büro 5. katta olup elleri bellerinde olacak şekilde ancak ellerinde de birer ekmek bıçağı olduğu halde 'bize zorluk çıkarma'diyerek şüphelilerden Burak' biz sana ceza keseceğiz, aleyhimizde konuşmuşsun, cezaya razı mısın yoksa başka şeyler yapalım mı' dedi. Cezanın ne olduğunu sordum, bana 2.000 YTL diye söyledi/er. Ben de veremeyeceğimi söyleyince 'o zaman aydan aya 1.000 YTL verirsin, aksi halde buradan sağ çıkamazsın ve bizden de kurtulamazsın' diyerek benden adresimi yazmamı istediler. Ben de adresimi yazdım nüfus cüzdanımı istediler. Onu da zorla aldılar. Bilahare üstümde bulunan 20 YTL 'yi de zorla aldılar. Şüphelilerden Selçuk bize yanlış yapma veremezsen taksitleri uzatalım, vardiya yapalım ancak faiz işler diyerek tehdit etmeleri üzerine onların isteklerini kabul ettim. Bu şekilde ellerinden kurtuldum. Benim onlarla herhangi bir ticari ilişkim olmadığı gibi bir borcum da yoktur" demiştir.

Mağdurun tutuklu bulunduğu A... Cezaevi'nden gönderdiği 16.10.2007 tarihli dilekçesinde; " zanlı Burak hakkındaki iddialarım doğru değildir. Burak ve arkadaşlarının bize ağır söz ve kavgaya varan sataşmalarına karşılık olarak şikayette bulunduğumu beyan ederim. Zanlı Burak'ın babasız oluşu, geliri olmayışı ve kardeşinin ağır bir kaza sonucu 1. derece yanık şeklinde yaralandığı gözönüne alınıp bu ailenin reisi olan Burak'ın serbest bırakılmasını talep ederim", 05.11.2007 tarihinde talimat yoluyla alınan ifadesinde ise; "sanıklardan şikayetçi değilim, cezalandırılmalarını istemiyorum, ben sanıklar hakkında söz konusu olaylarla ilgili olarak yok demek zorundayım, çünkü sanıkların içeride kalmasını istemiyorum, sanıkların ailelerine bakacak kimseleri yoktur, çıkmaları gerekmektedir" şeklinde beyanda bulunmuştur.

Sanık Burak 20.10.2006 tarihinde kollukta; "20.10.2006 günü akşam saatlerinde İ... Caddesi üzerinde daha önceden kendisinin bir alacağına aracı olarak aldım ve bana bundan dolayı bir miktar para vereceğini söyleyen ancak daha sonradan vermeyen şahısla yanımda bulunan arkadaşım Selçuk ile gezerken karşılaştık ve şahısla beraber yürüyerek geze geze K... Caddesine geldik ve çalışmış olduğum işyerine ait olan cadde üzerindeki büroya gittik. Kendisi ile borç yüzünden konuşurken paramı ne zaman vereceğini sordum ve şahıs ^

^bana güvenmiyor musunuz borcumu ödeyeceğim inanmıyorsan adresimi size yazıp bırakayım' dedi, ben de kendisinin sözüne inanmadığımı söyleyince cebinden çıkartmış olduğu nüfus cüzdanını bana vererek "bana inanmıyorsan sende kalsın' dedi ve ben istemedim ancak kendisi nüfus cüzdanı kendi isteği ile bana verdi. Daha sonradan beraber aşağı indik ve paranın bir miktarını yakın zamanda ödeyeceğini söyledi ve şahısla beraber aşağı inerek postane civarına doğru yürüdük. Postane önünden şahısla ayrılıp gittik ve bir süre sonra polis gelerek bizleri aldı, olayda kesinlikle şahsa karşı bir zorlama olmadı ve neden böyle bir şey yaptığını bilmiyorum", 06.12.2006 tarihinde C.Savcılığı'nda; "Ben müşteki [/.Bülent'i tanıyorum. Kendisi ile arkadaş/m aracılığı ile tanıştım. Suç tarihi olan 20.10.2006 günü Öğretmenevi civarında karşılaştık. Zannedersem gece saat 01.00 sıraları idi. Yanımda Selçuk vardı. Kendisini daha önceden tanıdığım için geceleyin bizim K... Caddesinde bulunan büroya gitmemizi istedik. Biz yürüyerek gittik. Biz büroya giderken de devriye görevi yapan birçok polis memuru bizi gördü. Kendisi d iz üstü bilgisayar almış, almış olduğu bilgisayar arızalı çıktığı için 3.000 YTL zarar ettiğini söyledi. Bizim alışveriş yaptığı eski Tedaş'ın yanında bulunan bilgisayarcıyı tanıdığımızı bildiği için bizim aracı olmamızı istedi. Biz de ertesi gün gidip bilgisayarcı ile konuştuk. Aralarında anlaştılar. Olay günü iddia edildiği gibi kendisinden kesinlikle para almadık. Kendisini zorla götürmedik. Kendisinin nüfus cüzdanını zorla almadık, kendisi verdi. Bana güvenmiyorsanız nüfus cüzdanımı alın diyerek kendisi verdi. Kendisi bana, ' bilgisayar işini hallederseniz size 1.500 YTL vereceğim. Eğer inanmazsanız nüfus cüzdanımı alın' dedi. Olaydan sonra biz bilgisayar işini hallettik. Kendisi ile Öğretmenevi civarında tekrar karşılaştık. Yürüyerek tekrar K... Caddesi üzerindeki büroya çıktık. İkinci gittiğimiz sırada nüfus cüzdanını verdi. Büroda yargıç tokmağı vardır, ancak, kesinlikle iddia edilen olaylar olmadı. Biz kendisinden para almadık. Nüfus cüzdanını kendisi verdi. Biz kendisine nüfus cüzdanını aynı gün geri verdik", 06.12.2006 tarihinde sorguda; "müşteki V.Bülent'i, tuvaletçilik yapan Ali isimli şahıs aracılığı ile tanıdım. Müştekinin ne iş yaptığını bilmem. O derece samimiyetim yoktur. Bana 3.500 YTL karşılığı bir bilgisayar aldığını, arızalı çıktığını, yardımcı olmamı söyledi. Eski Tedaş binası yanındaki bilgisayarcının ortaklarından Murat isimli şahsı tanıyordum. Benim bu şahsı tanıdığımı Ali müştekiye söylemiş. Ben Murat ile konuştum. Bilgisayarı geri getirmesini söyledim. Bilgisayarın garantisi olup olmadığını bilmiyorum. Müşteki bana bu işi halledersen 1.500 YTL vereceğini söylemişti. Bundan 2-3 ay sonrasına kadar müştekiyi görmedim. Olay günü Selçuk ile gece 01.00 sıralarında gezerken müşteki ile karşılaştık. Bana verdiği sözü hatırlattım, kabul etti. Hatta fazlası ile 2.000 YTL vereceğini söyledi. Bunları beraber gittiğimiz M... Spor Şirketinin bürosunda konuştuk. Bunları konuştuktan sonra beraber çıktık. Kendisine inanmadığımı söyleyince, bana kimliğini verdi. Ertesi gün parayı getirince verecektim. Ben müştekiyi tehdit etmedim, gasp etmedim. Aynı gün kimliğini geri verdim", 14.02.2007 tarihinde duruşmada: "ben müştekiyi Ali isimli bir arkadaşım aracılığıyla tanıdım. Kendisi ile bir samimiyetim yoktur, bana kendisi eski Tedaş binası civarlarında ki Murat isimli bir bilgisayarcıdan bir kamera ve 1.000 YTL vermek suretiyle laptop bilgisayar aldığını ancak bu bilgisayarın arızalı olduğunu söyleyince oradaki arkadaşı tanıdığımı ve birlikte gidip konuşacağımızı söyledim. Birlikte bu işyerine gittik. Bu işyerindeki şahıs bilgisayarlarını geri getirdiği takdirde aldıkları kamerayı ve parayı iade edeceklerini söyledi. Ancak Bülent daha sonra bu bilgisayarı sattığını bu nedenle getiremeyeceğini söyleyince ben arada mahcup durumda kaldım. Daha sonra olay gecesi saat 01.00 sıralarında diğer sanıkla gezerken kendisi ile karşılaştık ve bu konuyu konuşmak üzere birlikte yürümeye devam ettik. Hava da soğuktu, üzerine de ceket almamıştı, bu yüzden benim çalıştığım işyerinin bürosuna gittik. Orada da konuşmamız devam etti. Kendisine yaptığının yanlış olduğunu söyledim. Ve kendisine inanmadığımı söyleyince de kimliğini çıkarıp bana verdi. İş adresini de yazdı. Gelince görürsün, dedi. Kimliğini daha sonra kendisine iade ettim. Daha sonra oradan çıkıp öpüşerek ayrıldık. Yaklaşık 50 metre kadar gittikten sonra bizi polislere şikayet etmiş. Yakında bulunan polisler bizi asayiş şubeye götürdüler",

Sanık Selçuk 20.10.2006 tarihinde kollukta; "20.10.2006 günü akşam saat/erinde İ... Caddesi üzerinde daha önceden kendisini sima olarak tanıdığım ismini bilmediğim bir şahısla yanımda bulunan arkadaşım Burak ile gezerken YKM karşısında karşılaştık ve şahısla Burak konuştu ve beraber yürüyerek, K... Caddesinde bir büroya gittik, orada Burak ile şahıs konuştular ve şahıs borcunu iki taksitte vereceğini söyledi, bu esnada bir kağıda işyerinin adresini yazdı ve isterse nüfus cüzdanını bırakabileceğini söyleyerek verdi, bayram sonrası da borcunu vereceğini ve kimliğini alacağını söyledi, şahısla beraber aşağı inerek postane civarına doğru yürüdük, daha sonradan postane önünden şahısla ayrılıp gittik ve bir süre sonra polis gelerek bizleri aldı, olayda kesinlikle şahsa karşı bir zorlama olmadı ve neden böyle bir şey yaptığını bilmiyorum", 11.01.2007 günü C.Savcılığı'nda; "Olay günü akşam saat 21-22.00 sıralarıydı Burak isimli arkadaşımla geziyordum. K... Caddesi üzerinde müşteki ile karşılaştık. Burak ile birbirlerine hal hatır sordular. Aralarında bir para ilişkisi olduğu konuşmalardan anlaşılıyordu. Müştekinin Burak'a borcu varmış. Burak da bu şahsa bir iki kez haber göndermiş. Bu şahıs da Burak'ın arkasından laf söylemiş. Burak hava soğuk bir yerlere gidelim konuşalım dedi, birlikte K... Caddesinde Burak'a ait reklam bürosuna gidip oturduk. Herhangi bir şekilde zor kullanma olmadı, ben diğer odada çay yapıyordum. Burak ile bu şahıs konuştular. Ancak ben ne üzerine borç olduğunu bilmiyorum. Müşteki ben N... M... Camisi altında güneş enerjisi işyerinde çalıştığını söyledi. Reklam ve pazarlama üzerine iş yapıyorum, borcunu aydan aya ödeyebileceğini söyledi. Burak da bana '...ödeyemeyeceğini söyleme ödememezlik yapma' dedi. Müşteki de bayramdan 4-5 gün kadar sonra bu parayı verebilirim dedi. Miktarı ben duymadım. Hatırlamıyorum. Ben tokmak görmedim. Benim elimde herhangi bir bıçak da yoktu. Bir müddet sonra bürodan çıktık. Çalıştığı yerin adresini ve patronunun ismini yazdı Burak'a verdi, nüfus cüzdanını verdiğini görmedim. Sana ceza keseceğiz. Cezaya razı mısın yoksa başka şeyler yapalım mı şeklinde sözlerine ben ne de Burak söylemedi. Alacak verecek konusunu bilmiyorum. Duyduğum kadarıyla Bülent isimli müşteki Elbistan'da imiş. Bu birkaç kişiyi dolandırmış ayağını kırmışlar. Burak'ın tanıdığı arkadaşlar müştekinin babasının yanına gitmiş şikayetini geri almasını istemişler. Babası da benim böyle bir evladım yok diye söylemiş. Bu şahıs birkaç kişiyi bu şekilde şikayet etmiş", 14.02.2007 tarihinde duruşmada; "olay tarihinde arkadaşım Burak ile YKM karşısında gezerken müşteki ile karşılaştık ve Burak ile konuşmaya başladılar. Aralarında bir borç ilişkisi olduğunu tahmin ettim, beraber yürüyerek K... Caddesinde Burak'ın reklam bürosu olarak kullandığı yere gittik. Ben çay demlemeye geçtim. Orada kendi aralarında konuşuyorlardı. Müşteki sanık Burak'a borcunu iki taksitte ödeyeceğini söylüyordu. Bu sırada bir kağıda işyerinin adresini de yazdı. İstersen nüfus cüzdanını da bırakabileceğini söyledi. Bunları duydum. Ayrıca borcunu bayram sonrası ödeyeceğini ve bayram sonrası borcunu ödediğinde de kimliğini geri alacağını belirtti. Ancak kimliğini verip vermediğini hatırlamıyorum. Çayımızı içtik. Daha sonra oradan ayrıldık ve postane önüne kadar yürüdük. Müşteki ayrıldı gitti. Biz de ayrıldık. Peşinden polisler gelerek bizi aldılar. Olay bu şekilde meydana gelmiştir. Kendisine yönelik herhangi bir zorlama yoktur" biçiminde savunmada bulunmuşlardır.

5237 sayılı TCY'nin "Etkin Pişmanlık" başlıklı 110. maddesinde; "Yukarıdaki maddede tanımlanan suçu işleyen kişi, bu suç nedeniyle soruşturmaya başlanmadan önce mağdurun şahsına zararı dokunmaksızın, onu kendiliğinden güvenli bir yerde serbest bırakacak olursa cezanın üçte ikisine kadarı indirilir" şeklinde düzenleme yer almaktadır.

Bu düzenlemeye göre kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunda etkin pişmanlık hükmünün uygulanabilmesi için:

1- Kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçunun tamamlanmış olması,

2- Failin mağduru soruşturmaya başlanılmadan serbest bırakması,

3- Failin, mağdurun şahsına bir zarar vermemiş olması,

4- Failin, mağduru 'kendiliğinden' serbest bırakması,

5- Failin mağduru 'güvenli bir yerde' serbest bırakmış olması koşullarının tamamının birlikte gerçekleşmiş olması gerekmektedir.

Uyuşmazlığa konu olayda, diğer koşulların gerçekleştiği konusunda bir duraksama bulunmaması nedeniyle, sanıklar hakkında etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanıp uygulanmayacağının belirlenmesi açısından, "mağdurun şahsına bir zarar verilmemiş olma" koşulu üzerinde durulmalıdır.

Öğretide, 5237 sayılı TCY'nin 110. maddesinde geçen "mağdurun şahsına zarar" ifadesinden, mağdurun vücut bütünlüğüne ve cinsel dokunulmazlığına yönelik davranışların anlaşılması gerektiği baskın görüş olarak ortaya konulmuştur. (M.Emin Artuk - Ahmet Gökçen - Caner Yenidünya, TCK Şerhi, s. 2887; İlhan Üzülmez, GÜHF Dergisi, yıl: 2007, sayı: 1-2, s: 1203-1204; Osman Yaşar - Hasan Tahsin Gökcan - Mustafa Artuç, TCK, C. III, s. 3681)

Nitekim Yargıtay Özel Dairelerince de; mağdurlara karşı cinsel istismarda bulunulması (5. Ceza Dairesi'nin 25.05.2010 gün ve 11020-3964, 14.12.2006 gün ve 11067-10223 sayılı kararları), mağdurlara cebir ve şiddet uygulanması, mağdurun yaralanmış olması (8. Ceza Dairesi'nin 24.03.2010 gün ve 3681-4612, 10.03.2010 gün ve 10347-3644, 25.09.2007 gün ve 6783-6187, 11.12.2006 gün ve 4789-9095 sayılı kararları) hallerinde etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanmayacağı kabul edilmekte ve bu yönde kararlar verilmektedir.

Görüldüğü gibi gerek öğretideki baskın görüşlerde gerekse Yargıtay Özel Dairelerinin kararlarında TCY'nin 110. maddesinde düzenlenen etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanması açısından mağdurun uğradığı her türlü zarar, bu bağlamda manevi ve ekonomik zararlar "mağdurun şahsına verilmiş zarar" olarak değerlendirilmemektedir.

Aksinin kabulü, yani mağdurun uğradığı her türlü zararın da bu kavram içinde değerlendirilmesi halinde, özgürlüğü kısıtlanan bir kişinin bundan etkilenmeyeceği ve üzüntü, korku vb. şekilde bir zarar görmeyeceği düşünülemeyeceğinden maddenin uygulanması fiilen olanaksız hale gelebilecektir. Kaldı ki, "mağdurun şahsına zarar" kavramının sanık aleyhine genişletilmesi sonucunu doğuracak böyle bir yorumun 5237 sayılı TCY'nin 2/3. maddesi karşısında yasal bir dayanağının bulunmadığı da ortadadır.

TCY'nin 110. maddesinde yer alan "mağdurun şahsına zarar" kavramının yasa koyucunun bilinçli bir tercihi olduğu, zira mağdurun uğrayacağı her türlü zararın bu maddenin uygulanmasına engel oluşturmasının istemesi halinde, "mağdurun şahsına zarar" ifadesi yerine "mağdura bir zarar" kavramının tercih edilmesi gerektiği de gözardı edilmemelidir.

Bu nedenle TCY'nin 110. maddesinde geçen "mağdurun şahsına zarar" kavramından mağdurun vücut bütünlüğü ve cinsel dokunulmazlığına yönelik davranışların kastedildiğinin kabulü zorunludur.

Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;

Adli raporu alınmayan ve dosya içeriğinde de vücut bütünlüğü ile cinsel dokunulmazlığına yönelik bir davranışta bulunulduğuna ilişkin bir kanıt olmayan mağduru, soruşturmaya başlanılmadan, kendiliklerinden ve güvenli bir yerde serbest bırakan sanıklar hakkında 5237 sayılı TCY'nin 110. maddesinde düzenlenen etkin pişmanlık hükümlerinin uygulanması gerekmektedir.

Diğer taraftan, Özel Daire kararında da belirtildiği üzere, sanık Burak'ın 08.05.2005 tarihinde işlediği kasten yaralama suçundan dolayı Malatya Üçüncü Asliye Ceza Mahkemesi'nce 03.03.2006 tarihinde verilen ve 10.03.2006 tarihinde kesinleşen 381-171 sayılı karar nedeniyle hakkında 5237 sayılı TCK'nın 58. maddesi uyarınca tekerrür hükümlerinin uygulanması gerekirken uygulanmamış olması isabetsiz ise de, bu husus aleyhe temyiz bulunmadığından bozma nedeni yapılmamıştır.

Bu itibarla, Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının kabulüne, Özel Daire'nin onama kararının kişiyi hürriyetinden yoksun bırakma suçuna ilişkin olarak kaldırılmasına ve yerel mahkeme hükmünün bozulmasına karar verilmelidir.

Bununla birlikte, sanık Burak'ın yağma suçundan tutuklanmış olmasına karşın sanık Selçuk, 20.11.2007 tarihinde hem yağma hem de incelemeye konu olan kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan tutuklanmıştır. Bozma kararına göre sanık Selçuk'un bu suçtan tahliye edilmesine karar verilmesi gerekmektedir.

Sonuç: Açıklanan nedenlerle;

1- Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,

2- Yargıtay Altıncı Ceza Dairesi'nin 12.10.2009 gün ve 5127-13231 sayılı onama kararının kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçuna ilişkin olarak KALDIRILMASINA,

3- Malatya Birinci Ağır Ceza Mahkemesi'nin 04.09.2008 gün ve 7-407 sayılı hükmünün kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçuna ilişkin olarak BOZULMASINA,

4- Sanık Selçuk'un tutuklu bulunduğu kişiyi hürriyetinden yoksun kılma suçundan TAHLİYESİNE, başka bir suçtan hükümlü veya tutuklu bulunmadığı takdirde derhal salıverilmesinin temini için Yargıtay C.Başsavcılığı'na yazı yazılmasına,

5- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay C.Başsavcılığı'na TEVDİİNE, 26.04.2011 günü yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.
İlkemiz, hukukun adaletli dağıtılabilmesi için yargı kararlarının paylaşımına daha çok önem vermektir. www.kararara.com
Kullanıcı avatarı
admin
Site Yöneticisi
 
Mesajlar: 15926
Kayıt: 22 Mar 2012, 12:08
Konum: Ankara

Sonraki

Dön Türk Ceza Kanunu Şerhi



Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 6 misafir

 

 

 

   

 

Copyright 2010 BETA