• Reklam

HAKSIZ TAHRİK - TCK 29. Md.

5237 Sayılı Türk Ceza Kanununun madde sıralı, gerekçeli, açıklamalı ve içtihatlı şerhinden oluşan paylaşım forumu...

HAKSIZ TAHRİK - TCK 29. Md.

Mesajgönderen admin » 25 Ara 2012, 17:47

Madde 29 - (1) Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onsekiz yıldan yirmidört yıla ve müebbet hapis cezası yerine oniki yıldan onsekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hâllerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir.
İlkemiz, hukukun adaletli dağıtılabilmesi için yargı kararlarının paylaşımına daha çok önem vermektir. www.kararara.com
Kullanıcı avatarı
admin
Site Yöneticisi
 
Mesajlar: 16231
Kayıt: 22 Mar 2012, 12:08
Konum: Ankara

Reklam

GEREKÇE - TCK 29. Md.

Mesajgönderen admin » 26 Ara 2012, 18:27

MADDE 29.– Maddede ceza sorumluluğunu azaltan bir neden olarak haksız tahrik hâli düzenlenmiştir.
Haksız tahrikin ana koşulu, yapılan haksız hareketin fail üzerinde bir hiddet veya şiddetli elem meydana getirmesi ve suçun işlendiği anda failin bu durumda bu etki altında bulunması olduğundan, madde söz konusu psi­kolojik hâlleri belirtecek biçimde kaleme alınmıştır. Gazap, aslında hiddet­lenmeyi ifade eder; şedit bir elem deyimi psikolojik bakımdan aslında hare­ketsizliğe, pasifliğe yöneltici bir ruh hâli ise de, burada söz konusu olan hid­dete yönelten bir elemdir. Bu itibarla sadece hiddet sözcüğünün kullanılması bu hâli de kapsar idi. Ancak uygulamada duraksamalara neden olmamak için metinde her iki sözcüğün kullanılması uygun sayılmıştır.
Hiddet veya şiddetli elemin haksız bir fiil sonucu ortaya çıkması gere­kir. Maddeye bu ibarenin eklenmesinin amacı, ülkemizde özellikle “töre veya namus cinayeti” olarak adlandırılan akraba içi öldürme suçlarında hak­sız tahrik indiriminin yanlış biçimde uygulanmasının önüne geçmektir.
Maddedeki düzenleme nedeniyle bir suçun mağduruna yönelik olarak gerçekleştirilen fiiller dolayısıyla fail haksız tahrik indiriminden yararlana­mayacaktır. Örneğin cinsel saldırıya maruz kalmış kadına karşı babanın veya erkek kardeşin işlediği öldürme fiilinde, haksız tahrike dayalı olarak ceza indirimi yapılamayacaktır. Maddedeki haksız fiil terimi, bir davranışın hu­kuk düzenince tasvip edilmediği anlamına gelmektedir. Ancak böyle bir haksız fiili yapan kişiye karşı yönelik fiilin varlığı durumunda maddenin uy­gulanması söz konusu olabilecektir.
Bu düzenlemede ayrıca 765 sayılı Türk Ceza Kanununda yer alan adi ve ağır tahrik ayırımı kaldırılmıştır. Tahrik hâlinde verilecek ceza bakımın­dan aşağı ve yukarı sınırlar kabul edilmek suretiyle olayın özelliğine göre uygulamada takdir olanağı tanınması amaçlanmıştır. Hâkim tahrikin ağırlık derecesine göre yapılacak indirimi saptayabilecektir. Ancak bu indirimin ya­pılabilmesi için haksız fiilin bir hiddet veya şiddetli elem etkisi doğurabile­cek ağırlıkta olması gerekir. Bu nedenle böyle bir etkiyi meydana getirebile­cek ağırlıkta olmayan haksız fiiller bakımından hükmün uygulanması söz konusu olmayacaktır.
İlkemiz, hukukun adaletli dağıtılabilmesi için yargı kararlarının paylaşımına daha çok önem vermektir. www.kararara.com
Kullanıcı avatarı
admin
Site Yöneticisi
 
Mesajlar: 16231
Kayıt: 22 Mar 2012, 12:08
Konum: Ankara

HAKSIZ TAHRİK - TCK 29. Md.

Mesajgönderen admin » 21 Şub 2013, 01:22

MADDE AÇIKLAMALARI:

Haksız tahrik


Ceza sorumluluğunu azaltan bir neden olarak düzenlenmiştir. Tahrike konu eylemin haksız olması birinci şarttır. İkinci olarak, suç bu haksız eylemin fail üzerinde hiddet veya şiddetli elem meydana getirmelidir ve üçüncü olarak fail bu elem veya hiddetin etkisi ile suçu işlemelidir.

Haksız tahrikin ana koşulu yapılan hareketin HAKSIZ OLMASIDIR. Bu nedenle mağdurun haksız bir hareketinin söz konusu olmadığı durumlarda failin haksız tahrik hükümlerinden yararlanması mümkün değildir. Örneğin bir kişi tarafından cinsel saldırıya uğrayan kadının yakınları tarafından “namusumuz kirlendi” denerek öldürülmesi durumunda kadının haksız bir hareketi söz konusu olmadığından onu öldürenlerin haksız tahrik altında suç işlediklerinden söz edilemeyecektir.

Mağdurun haksız hareketinin fail üzerinde BİR HİDDET VE ŞİDDETLİ ELEM ETKİSİ meydana getirmelidir ve fail, fiilini işlerken bu etkinin altında olmalıdır. Bu nedenle Haksız fiil bir hiddet ve şiddetli elem etkisi yaratacak ağırlıkta değil ise ya da failde meydana gelen bu etki kaybolduktan sonra suç işlenmiş ise haksız tahrik hükümlerinden failin yararlanması beklenemez.

Yeni düzenlemeden eskiden farklı olarak adi ve ağır haksız tahrik ayrımı kaldırılmış, tahrik hususu tek başına düzenlenmiştir. İndirim oranları arasındaki makas açık tutularak hakime takdir yetkisi tanınmıştır. Hakim takdir hakkını kullanırken “tahrikin ağırlık derecesine”, “olayın özelliklerine” göre değerlendirme yapacaktır. Burada yapılacak değerlendirmede netice dikkate alınamaz. Çünkü, yeni TCK kişinin neticeye bakılarak sorumlu tutulması esasını terk etmiştir. Faile yönelik haksız hareket failin o şekilde davranması sonucunu doğurmuş ise haksız tahrik vardır ve failin fiilinin neticesi önem taşımaz. Burada yapılacak değerlendirme de tahrike yol açan haksız hareketin ağırlık derecesi esas alınacaktır.

Haksız tahrikte, ceza aralığı makas çok açık değerlendirme nasıl yapılacak ? Değerlendirmenin nasıl yapılacağına ilişkin objektif bir kriter vermek mümkün değildir. Ancak, somut olayın özelikleri dikkate alınarak tespitlerde bulunmak mümkündür. Örneğin, bir olayda bir kişiye bir tokat atmanın doğuracağı öfke ve gazapla ile, iki el kurşun sıkmanın oluşturacağı öfke ve gazap arasında bir farkın olduğu, dolayısıyla tahrik nedeniyle yapılacak indirimde bunun dikkate alınması gerektiği belirtmek gerekiyor. Sözlü saldırının doğuracağı tahrikle, kulağını kesmenin doğuracağı tahrik farklı olacaktır. Dolayısıyla, haksız tahriki doğuran haksız tahriki fiilinin ağırlığını dikkate alarak, üst sınar veya alt sınıra doğru çıkılabilecektir.
İlkemiz, hukukun adaletli dağıtılabilmesi için yargı kararlarının paylaşımına daha çok önem vermektir. www.kararara.com
Kullanıcı avatarı
admin
Site Yöneticisi
 
Mesajlar: 16231
Kayıt: 22 Mar 2012, 12:08
Konum: Ankara

Re: HAKSIZ TAHRİK - TCK 29. Md.

Mesajgönderen admin » 30 Haz 2013, 15:22

Ceza Genel Kurulu 2011/3-49 E., 2011/28 K.

ATEŞLİ SİLAH
HAKSIZ TAHRİK
KASTEN YARALAMA



Nitelikli kasten yaralama suçundan sanık D..... Ö......'in, 5237 sayılı TCY'nın 86/3-e, 87/2-b, 29, 62 ve 53. maddeleri uyarınca 8 yıl 5 ay 7 gün hapis; 6136 sayılı Yasaya aykırılık suçundan ise, anılan Yasanın 13/1 ve 5237 sayılı TCY'nın 62, 52 ve 53. maddeleri uyarınca 1 yıl 8 ay hapis ve 2.000 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına ilişkin, Bakırköy 7. Asliye Ceza Mahkemesince verilen 30.09.2009 gün ve 63-690 sayılı hüküm, sanık tarafından temyiz edilmekle, dosyayı inceleyen Yargıtay 3. Ceza Dairesince 18.01.2011 gün ve 14175-20 sayı ile;

"Sanığa atılı suç için yasada öngörülen hapis cezasının alt sınırı itibariyle zorunlu müdafi tayin edilmesi gerektiği gözetilmeden, yargılamaya devamla karar verilmesi suretiyle CYY'nın 150/3. maddesine aykırı davranılması" isabetsizliğinden bozulmuş ve "hükmolunan ceza miktarı, temyizde geçen süre tutukluluktaki makul süreden sayılmadığı gözetilerek tutukluluk halinin devamına" oy çokluğuyla karar verilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca 18.02.2011 gün ve 171239 sayı ile;

"İtirazın konusu uyuşmazlık; temyiz aşamasında geçen tutukluluk süresinin, 5271 sayılı CMK'nın 102/1. maddesinde yazılı azami tutukluluk süresinin hesabında nazara alınıp alınmayacağına ilişkindir.

Sanık, üzerine atılı suçlar nedeniyle 31.12.2008 tarihinde yakalanmış ve sorgusuna müteakip Bakırköy 9. Sulh Ceza Mahkemesi'nin 01.01.2009 tarih ve 2009/5 sorgu sayılı tutanağı ile atılı suçun vasıf ve mahiyetine, mevcut delil durumuna göre tutuklanmasına karar verilerek hakkında tutuklama müzekkeresi düzenlenmiştir.

Yargılama sırasında; 30.01.2009 tarihli tensip tutanağı ile birlikte, sırasıyla 27.02.2009, 26.03.2009, 22.04.2009, 14.05.2009, 11.06.2009, 09.07.2009 ve 12.08.2009 tarihli oturumlar sonunda, tutukluluk halinin sürmesine karar verilen sanığın; 30.09.2009 tarihli karar ile atılı suçlardan mahkûmiyetine hükmedilmekle birlikte tutukluluk halinin de devamına karar verilmiştir.

Temyiz incelemesi sonucunda Yüksek Daire, yerel mahkemenin hükmünü; 'sanığa CMK'nın 150/3. maddesi uyarınca zorunlu müdafi atanmaması' nedeniyle bozmuş, ancak 'hükmolunan ceza miktarı, temyizde geçen süre tutukluluktaki makul süreden sayılmadığı' gözetilerek sanığın tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.

Karşı oy yazısında ise; 'sanığın CMK'nın 102/1. maddesi gereği tutuklulukta geçireceği sürenin en fazla 1 yıl 6 ay olabileceği, tutukluluğun devamına ilişkin görüşe iştirak edilmediği' belirtilmiştir.

Anayasa'nın 19. maddesi, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin 5. maddesine paralel bir düzenleme içermekte olup, madde; ilgili AİHM kararları da gözetilmek suretiyle kaleme alınmış bulunmaktadır. Gerek Anayasa'nın 19. maddesi ve gerekse AİHS'nin 5. maddesinde 'herkesin kişi özgürlüğü ve güvenliğine sahip olduğu' belirtilmiş, hangi hallerde sınırlandırılabileceği sınırlı bir biçimde sayılmıştır.

AİHS'nin 5. maddesinin 3. fıkrasında; 'bu maddenin 1. fıkrasına göre suç işlediği hakkında geçerli şüphe bulunan veya suç işlemesine veya suçu işledikten sonra kaçmasına engel olmak zorunluluğu inancını doğuran makul nedenlerin bulunması dolayısıyla, yetkili merci önüne çıkarılmak üzere yakalanan veya tutulan kişinin, makul bir süre içinde yargılanmaya veya adli kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya hakkı olduğu' belirtilmiştir. Aynı hak, Anayasanın 19. maddesinin 8. fıkrasında; 'tutuklanan kişilerin, makul süre içinde yargılanmayı ve soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme hakkı vardır' denilerek kabul edilmiştir.

AİHM; 5. maddenin 3. fıkrasında 'azami alıkoyma süresi' belirlenmiş olduğu şeklinde bir düşünceyi kabul etmemiş, söz konusu makul sürenin, teorik olarak değerlendirilemeyeceği, sanığın süregelen alıkoyma halinin makul olup olmadığının her davanın özel şartlarına göre değerlendirilmesi gerektiği yönünde kararlar vermiştir. Kişinin özgürlüğünden yoksun bırakıldığı tarihin başlangıcını ise, hâkimin tutuklama kararını verdiği tarih değil, kişinin gözaltına alındığı tarih olarak kabul etmiştir.

Sanığın tutuklu yargılanma süresinin makul süre sınırını aşmamasını sağlamak aslen ulusal adli mercilerin görevidir. Bu çerçevede; ulusal adli merciler, masumiyet karinesini dikkate alarak kamu düzeni açısından gerçek bir ihtiyacın mevcut olduğu veya olmadığı durumlarda, bireysel özgürlük şartına bir istisna getirilip getirilemeyeceğini belirlemek için tüm koşulları incelemeli ve tutuksuz yargılanma istemi reddedildiğinde, bunu kararında gerekçelendirmelidir. Yakalanan kişinin suç işlediğine dair şüphelenmek için makul sebeplerin devam ediyor olması durumu, alıkoyma halinin sürdürülmesinin olmazsa olmaz koşuludur. Ancak, bir süre sonra bu da yeterli olmaz. AİHM'nin, ulusal adli makamların benimsediği diğer gerekçeleri, özgürlükten mahrumiyet tedbirini haklı kılmaya devam edip etmediğini tespit etmesi gerekir. Bu gerekçeler uygun ve yeterli bulunduğunda, AİHM; yetkili ulusal mercilerin kovuşturmada özel bir ihtimam gösterip göstermediğini inceler.

AİHS'nin 5. maddesinde; 'aşağıda belirtilen haller ve yasada belirlenen yollar dışında hiç kimsenin özgürlüğünden yoksun bırakılamayacağı' öngörülmüştür. Yasada belirlenen yollar bakımından AİHM, temel olarak iç hukuka uygunluğu esas almaktadır. AİHM, Wassink-Hollanda ve Behnam-Birleşik Krallık davalarında, asıl tespit edilmesi gereken hususun, şikâyet edilen alıkoyma uygulamasının 'yasada belirlenen yollar'a uygunluğu da dâhil olmak üzere, 'hukuka uygun olup olmadığı' olduğunu, AİHS'nin bu konuda temel olarak iç hukuku esas aldığını ve bu çerçevede maddi hukuk ve usul hukuku kurallarına uyma yükümlülüğü getirdiğini, ancak buna ilaveten, herhangi bir alıkoymanın, 5. madde hükümlerine uygun olmasının, yani bireylerin keyfi uygulamalardan korunması şartını yerine getirmesinin de gerektiğini belirtmiştir. AİHM, Behnam-Birleşik Krallık davasında, ulusal kanunları yorumlamak ve uygulamanın aslen ulusal makamların ve özellikle de mahkemelerin görevi olduğunu, ancak 5. maddenin 1. fıkra hükümleri çerçevesinde ulusal kanunlara uyulmamasının sözleşmenin ihlali anlamına geleceğini ve bu durumda Mahkeme'nin, söz konusu ulusal kanuna uyulup uyulmadığını (ulusal kanunun doğru bir biçimde uygulanıp uygulanmadığına bakılması gerektiğini) belirleme yetkisini kullanması gerektiği ifade edilmiştir. (Dutertre, Gilles, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi İçtihatlarından Alıntılar, Avrupa Konseyi 2005, s.98-99)

Bu bağlamda, ulusal kanunlara uyulması ve bu kanunların yorumlanmasının herhangi bir zorluk arzetmediği durumlarda, örneğin belirli sürelere uyulması gereken hallerde, yasada belirlenen şartlara uyulmaması, 5. maddenin ihlali anlamına gelecektir. Yasada belirlenen gözaltı süresinin aşılması, 5. maddenin ihlali anlamına gelir. (K. F. Almanya davası, 27.11.1997 tarihli karar, Başvuru No: 25629/94, Reports: 1997-VII, paragraf: 70-73; a.g.e., s.101-102)

Alıkoyma uygulamasının ulusal kanunlara göre 'hukuka uygunluğu' ne kadar önemli olsa da, her zaman belirleyici değildir. Mahkeme'nin ayrıca, incelenen süre boyunca uygulanan alıkoyma tedbirinin, sözleşmenin 5. maddesinin 1. fıkra hükümlerinin amacına da uygun olduğuna, bir başka deyişle; kişilerin keyfi bir şekilde özgürlüklerinden mahrum edilmelerinin önlendiğine ikna olması gerekir. Ayrıca Mahkeme'nin ulusal kanunun da sözleşmeye uygun olup olmadığına bakması gerekir.

Tutuklama bir koruma tedbiridir ve 5271 sayılı CMK'nın 100-108. maddelerinde, AİHS'nin 5. maddesinde belirtilen ilkeler gözetilerek ayrıntılı bir biçimde düzenlenmiştir.

AİHS'nin 5. maddesine göre; 'tutuklulukta geçen sürenin makul olması temel bir ilkedir'. Bu ilke nazara alınarak, Yasanın 102. maddesinde; işlerin ağır ceza mahkemesinin görevine giren ve girmeyen suçlar ayrımına göre tutuklulukta geçecek süre belirlenmiştir. Maddenin 1. fıkrasında; ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresinin en çok 1 yıl 6 ay olduğu hükme bağlanmıştır.

Yasanın 108. maddesinde; soruşturma ve kovuşturma evresinde en geç otuzar günlük süreler itibarıyla tutukluluk halinin devamının gerekip gerekmeyeceğinin, hâkim veya mahkemeler tarafından karara bağlanması gerektiği, 104. maddesinde ise, soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında şüpheli veya sanığın salıverilmesini isteyebileceği, dosya Bölge Adliye Mahkemesi'ne veya Yargıtay'a geldiğinde salıverilme istemi hakkındaki kararın Bölge Adliye Mahkemesi veya Yargıtay ilgili Dairesi veya Ceza Genel Kurulu'nca dosya üzerinde yapılacak inceleme sonucu verileceği, bu kararın re'sen de verilebileceği öngörülmüş bulunmaktadır.

Tutuklama; kişi özgürlüğünü sınırlayan geçici ve istisnai bir önlemdir. Bu nedenle tutuklama koşullarının bulunup bulunmadığının her aşamada özenle incelenmesi, tutukluluğun devam edip etmeyeceği yönünde belirli aralıklarla yeni kararların alınması zorunlu görülmüştür. Tutuklama nedenlerinin ortadan kalkması, tutuklukta geçen yasal sürenin dolması halinde tutukluluk halinin sona erdirilmesine karar verilmesi gerekeceğinden sözkonusu maddeler düzenlenmiştir.

Söz konusu maddelere göre, tutuklamanın devam edip etmeyeceği konusunda, tutuklama nedenlerinin ortadan kalkması veya azami tutukluluk süresinin dolması nazara alınarak bir karar verilecektir. Hâkim, ilk derece mahkemesi veya Bölge Adliye Mahkemesi veya Yargıtay; tutukluluğun devam edip etmeyeceği yönündeki kararını, yalnızca tutuklama nedeninin ortadan kalkıp kalkmadığının denetimi ile sınırlı olarak vermeyecek, azami tutukluluk süresinin dolup dolmadığını da inceleyerek verecektir.

5271 sayılı CMK'nın 2. maddesinin 1. fıkrasının (f) bendine göre, kovuşturma; iddianamenin kabulüyle başlayıp, hükmün kesinleşmesine kadar geçen evreyi ifade etmektedir. Bu nedenle kovuşturma, temyiz incelemesi aşamasını da kapsamaktadır. Tutukluluk, mahkûmiyet hükmünün kesinleşmesine kadar devam eder. Hükmün kesinleşmesiyle birlikte tutuklu, artık hükümlü haline gelmektedir. Mevzuat, öğretideki görüşler ve uygulama da bu yöndedir. Yasanın 102. maddesinde, tutuklulukta geçecek azami sürenin hesaplanmasında yasa yolu incelemesinde geçen / geçecek sürenin dâhil olmadığı yönünde bir hüküm bulunmamaktadır. Yasanın 102. maddesi hükmü, tutuklulukta makul sürenin aşılmaması, titizlik gösterilmesi için soruşturma ve kovuşturma aşamasının bütünü için kabul edilmiştir.

Ayrıca Yasanın 104. maddesinin 3. fıkrasında; Yargıtay'ın tutukluluğun devam edip etmeyeceği yönündeki kararının, yalnızca tutuklama sebeplerinin kalkmasına veya ilk derece mahkemesi aşamasında tutuklulukta geçecek azami sürenin dolması şartına bağlanmaması, kanunlarda belirtilen tutukluluk süreleri dolanlar hakkında adli kontrole ilişkin hükümlerin uygulanabileceğine (109/7) ve adli kontrole ilişkin hükmün, kovuşturmanın her aşamasında, bu bağlamda Yargıtay tarafından tatbik edilebileceğine (110/3) ilişkin hükümler de, temyiz incelemesi aşamasındaki sürelerin de Yasanın 102. maddesinde belirtilen azami tutukluluk süresinin hesaplanmasında nazara alınması gerektiğini ortaya koymaktadır.

Aksi durum, tutuklulukta makul sürenin aşılmaması için getirilen bir hükmü, sanıkların aleyhine sonuç doğurabilecek ve uygulanabilecek bir hüküm haline getirir. Alıkoyma süresinin, kişinin ilk derece mahkemesi tarafından olsa bile suçlu bulunduğu tarih itibariyle sona ereceği, mahkûmiyet kararı ile temyiz incelemesi sonucu verilen bozma kararı tarihi arasında geçen sürenin, AİHS'nin 5. maddesinin 3. fıkrasında değerlendirilemeyeceğine ilişkin AİHM'nin Solmaz/Türkiye, Baltacı/Türkiye, Labita/İtalya, Kulda/Polonya kararları, 'ancak ulusal kanunlarda aksine bir düzenleme bulunmadığı' takdirde uygulanabilir durumda bulunmaktadır. Yasamızın 102/1. maddesindeki tutuklulukta geçecek azami süreye ilişkin hüküm, öngördüğü süre itibarıyla AİHS'nin 5. maddesine aykırı olmayan bir düzenleme niteliğindedir. Yasamızda yer alan hükmün uygulanmaması, tüm kovuşturma aşamasını kapsar bir biçimde düzenlenen azami tutukluluk süresinin aşılması, AİHS'nin 5. maddesini ihlal anlamına gelecektir.

Somut olayda sanık; 31.12.2008 tarihinde gözaltına alınmış ve özgürlüğünden mahrumiyeti bu tarihte başlamıştır. Bu tarihten ilk derece mahkemesi tarafından mahkûmiyet kararı verildiği 30.09.2009 tarihine kadar (dâhil) olmak üzere 9 ay 1 gün, 30.09.2009 tarihinden temyiz incelemesi sonucu bozma kararının verildiği tarih olan 18.01.2011 tarihine kadar (dâhil) 1 yıl 3 ay 18 gün daha tutuklu kalmış bulunmaktadır. Bozma kararı tarihi itibariyle toplam tutukluluk süresi 2 yıl 18 gün olmuş, Yasanın 102/1. maddesinde belirtilen azami tutukluluk süresi dolmuş durumdadır.

Yerel mahkeme hükmü usul ve yasaya uygun bulunarak onama kararı verilmesi gereken hallerde, hüküm kesinleşip sanık hükümlü statüsü kazanacağından, bu durumda azami tutukluluk sürenin dolduğu gerekçesiyle tahliye kararı verilmesi düşünülemez.

Ancak, somut olayda ilk derece mahkemesinin kararının bozulması nedeniyle sanık hakkında hüküm kesinleşmeyeceğinden ve yargılama yeniden başlayacağından, azami tutukluluk süresinin dolması nedeniyle tahliye kararı verilmesi gerekirken, yazılı gerekçe ile tutukluluk halinin devamına karar verilmesinin hukuka aykırı olduğu" görüşüyle itiraz yasa yoluna başvurularak; "Özel Daire bozma kararından; 'hükmolunan ceza miktarı, temyizde geçen süre tutukluluktaki makul süreden sayılmadığı gözetilerek tutukluluk halinin devamına' ibaresinin çıkartılmasına ve sanığın; '5271 sayılı CMK'nın 102/1. maddesinde yazılı tutukluluk süresinin dolması nedeniyle başka suçtan hükümlü ve tutuklu değil ise derhal salıverilmesine' karar verilmesi" isteminde bulunulmuştur.

Yargıtay Birinci Başkanlığı'na gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

Yargıtay Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; temyiz aşamasında geçen tutukluluk süresinin, 5271 sayılı CYY'nın 102/1. maddesinde düzenlenen azami sürenin hesabında gözönüne alınıp alınmayacağının belirlenmesine ilişkin ise de; 5271 sayılı CYY'nın 308. maddesiyle Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'na tanınan "itiraz yasa yolu yetkisi"nin, Yargıtay ilgili Ceza Dairesi tarafından esas hükümle birlikte verilen tutukluluğun devamı kararlarını da kapsayıp kapsamadığı hususunun, Yargıtay İç Yönetmeliği'nin 27. maddesi uyarınca ön sorun olarak ele alınması gerekmektedir.

İncelenen dosya içeriğinden;

Sanığın, kemik kırılmasına neden olacak şekilde silahla kasten yaralama ve 6136 sayılı Yasaya aykırılık suçlarından yürütülen soruşturma kapsamında, 01.01.2009 tarihinde sevk edildiği sulh ceza mahkemesince tutuklandığı, hakkında kemik kırılmasına neden olacak şekilde silahla kasten yaralama ve 6136 sayılı Yasaya aykırılık suçlarından, 5237 sayılı TCY'nın 87/1-3-e, 53, 63. ve 6136 sayılı Yasanın 13/1. maddeleri uyarınca cezalandırılması istemiyle kamu davası açıldığı, yargılama aşamasında yerel mahkemece 30.01.2009 tarihli duruşmaya hazırlık tutanağı ile birlikte; 27.02.2009, 26.03.2009, 22.04.2009, 14.05.2009, 11.06.2009, 09.07.2009 ve 12.08.2009 günlü oturumlarda tutukluluk halinin devamına karar verildiği ve ek savunma da verilmek suretiyle, 30.09.2009 tarihinde, 5237 sayılı TCY'nın 86/1, 86/3-e, 87/2-b, 29, 62 ve 53. maddeleri uyarınca 8 yıl 5 ay 7 gün hapis ve 6136 sayılı Yasanın 13/1, 5237 sayılı TCY'nın 62, 52 ve 53. maddeleri uyarınca da 1 yıl 8 ay hapis ve 2.000 TL adli para cezasıyla cezalandırılmasına ve 5237 sayılı TCY'nın 51 ile 5271 sayılı CYY'nın 231/5. maddesinin uygulanmasına yer olmadığına karar verildiği,

Bu hükme yönelik sanığın yasal süresinde olan temyiz isteminin, yerel mahkemece süre yönünden reddedildiği, temyiz isteminin reddi kararının da sanık tarafından süresi içinde temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 3. Ceza Dairesince; "sanığa atılı suç için yasa maddesinde öngörülen hapis cezasının alt sınırı itibariyle zorunlu müdafi tayin edilmesi gerektiği gözetilmeksizin yargılamaya devamla hüküm kurulması suretiyle CYY'nın 150/3. maddesine aykırı davranıldığı" gerekçesiyle, diğer yönleri incelenmeyen hükmün bozulmasına ve "hükmolunan ceza miktarı, temyizde geçen sürenin tutukluluktaki makul süreden sayılmadığı gözetilerek tutukluluk halinin devamına" oy çokluğu ile karar verildiği, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığınca da tutukluluğun devamı yönünde verilen karara karşı olağanüstü itiraz yasa yoluna başvurulduğu anlaşılmaktadır.

Uyuşmazlık konusunda sağlıklı bir değerlendirme yapılabilmesi için olağan bir yasa yolu olan itiraz ile, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısına tanınmış bulunan ve olağanüstü bir yasa yolu olan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itirazı kurumları üzerinde durulmalıdır.

Olağan itiraz yasa yolu, 5271 sayılı CYY'nın 267. maddesinde, itiraz usulü ise aynı Yasanın 268. maddesinde düzenlenmiştir.

5271 sayılı CYY'nın 267. maddesinde düzenlenen itiraz, kural olarak hâkim kararlarına, yasada açık hüküm bulunması koşulu ile de mahkeme kararlarına karşı başvurulabilen olağan bir yasa yoludur. Nitekim yasada itiraz yasa yoluna tâbi olan mahkeme kararları ilgili hükümlerinde açıkça belirtilmiş, anılan Yasanın 268. maddesinde itiraz usulü ile itiraz mercilerine ilişkin hususlara, 271. maddesinde de itiraz mercilerinin inceleme yöntemi ile merciince verilecek kararlara yer verilmiştir. Tutukluluk halinin devamına ve salıverilme isteminin reddine ilişkin kararların, itiraz yasa yoluna tabi oldukları aynı Yasanın 104/2. maddesinde açıkça düzenlenmiştir.

5271 sayılı CYY'nın 260/2. maddesinde ise; Cumhuriyet savcılarının hâkim ve mahkeme kararlarına karşı yasa yollarına başvuru yetkilerini, hangi mahkemeler nezdinde kullanacağı düzenlenmiştir.

Bu düzenlemeye göre;

"Asliye ceza mahkemesinde bulunan Cumhuriyet savcıları bulundukları mahkemenin yargı çevresindeki sulh ceza mahkemelerinin kararlarına karşı;

Ağır ceza mahkemelerinde bulunan Cumhuriyet savcıları ise, bulundukları ağır ceza mahkemesinin yargı çevresindeki asliye ve sulh ceza mahkemelerinin kararlarına karşı,

Bölge Adliye Mahkemesi bünyesinde bulunan Cumhuriyet savcıları da, bölge adliye mahkemeleri kararlarına karşı CYY'nda düzenlenmiş olan kanun yollarına başvurabilirler".

Şüpheli veya sanığın salıverilme istemleri ise 5271 sayılı CYY'nın 104. maddesinde;

"1) Soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında şüpheli veya sanık salıverilmesini isteyebilir.

2) Şüpheli veya sanığın tutukluluk hâlinin devamına veya salıverilmesine hâkim veya mahkemece karar verilir. Ret kararına itiraz edilebilir.

3) Dosya bölge adliye mahkemesine veya Yargıtay'a geldiğinde salıverilme istemi hakkındaki karar, bölge adliye mahkemesi veya Yargıtay ilgili dairesi veya Yargıtay Ceza Genel Kurulunca dosya üzerinde yapılacak incelemeden sonra verilir; bu karar re'sen de verilebilir" şeklinde düzenlenmiştir.

Bu çerçevede Cumhuriyet savcısı, tutuklu şüpheli, sanık veya müdafii; soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında ilgili yargı merciinden, tutuklama kararının geri alınmasını ve tutuklu bulunan şüpheli veya sanığın salıverilmesini isteyebilirler. Bu konuda karar vermeye yetkili yargı mercii soruşturma aşamasında sulh ceza mahkemesi, kovuşturma aşamasında ise, davanın açılmış bulunduğu mahkemedir. Mahkemece, herhangi bir talep bulunmaksızın ve duruşma günü de beklenmeksizin her zaman salıverilme kararı alması olanaklıdır. Dosya, temyiz incelemesi amacıyla Yargıtay'a geldiğinde, salıverilme istemleri konusunda karar vermeye yetkili merci bu kez, Yargıtay ilgili Ceza Dairesi veya Yargıtay Ceza Genel Kurulu'dur. Bu aşamada salıverilme konusunda dosya üzerinden yapılacak inceleme sonucu karar verilecektir. İlk derece mahkemelerinde olduğu gibi Yargıtay'da da talep olmaksızın her zaman bu konuda bir karar verilmesi olanaklıdır.

5271 sayılı CYY'nın 104. maddesinin 2. fıkrasının 2. cümlesi uyarınca, şüpheli veya sanığın salıverilme istemlerinin reddine ilişkin kararlara itiraz olanağı da bulunmaktadır.

Bu düzenlemeler ışığında değerlendirme yapıldığında; tutukluluğun devamına ilişkin kararların ister ilk derece mahkemesi, isterse Yargıtay ilgili Ceza Dairesi tarafından verilmiş olsun, aynı Yasanın 104. maddesi anlamında bir karar oldukları ve dolayısıyla temyize değil, anılan Yasanın 104/2-3, 267 ve 268. maddelerine göre itiraza tabi oldukları anlaşılmaktadır.

1412 sayılı CYUY'nın 322. maddesinin 4. fıkrasındaki "Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın itirazı" 5271 sayılı CYY'nın 308. maddesinde "olağanüstü itiraz yasa yolu" adı altında benzer düzenlemeye konu edilmiştir.

1412 sayılı CYUY ile 5271 sayılı CYY'ndaki düzenlemelere bakıldığında; Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın itirazı kurumuna, 1412 sayılı Yasada temyize ilişkin hükümler içerisinde yer verilmişken, 5271 sayılı Yasada olağanüstü yasa yolları arasında yer verildiği görülmektedir. 1412 sayılı Yasanın 322/4. maddesi; "Ceza Daireleri'nden birinin kararına karşı Cumhuriyet Başsavcısı, ilamın kendisine verildiği tarihten itibaren otuz gün içinde Ceza Genel Kurulu'na itiraz edebilir" biçiminde iken; 5271 sayılı CYY'nın 308. maddesi; "Yargıtay Ceza Daireleri'nden birinin kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, re'sen veya istem üzerine, ilamın kendisine verildiği tarihten itibaren otuz gün içinde Ceza Genel Kurulu'na itiraz edebilir, sanığın lehine itirazda süre aranmaz" hükmünü taşımaktadır. Görüldüğü gibi, madde metinleri arasında önemli bir fark bulunmamakta, 5271 sayılı CYY'nın 308. maddesinde yer alan "lehe itirazda süre aranmayacağına" ilişkin cümle dışında, metinler benzerlik arzetmektedir.

Bölge Adliye Mahkemeleri ile yasada açık hüküm bulunması durumunda ilk derece mahkemeleri kararlarının, temyizi sonucu Yargıtay ilgili Ceza Dairesi'nce incelenmesi ile olağan yasa yolları sona ermektedir.

Bu aşamadan sonra ancak 5271 sayılı CYY'nın 308. maddesi uyarınca olağanüstü yasa yolu olan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın itirazı gündeme gelebilecektir.

Madde metnindeki anlatımın ayrıksı bir ifade içermemesi nedeniyle, Yargıtay Ceza Dairelerince verilecek her türlü kararlara karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından "olağanüstü itiraz yasa yolu"na gidilebileceği, bu bağlamda, esas hükümle birlikte verilen tutukluluğun devamı kararlarının da itiraz yasa yoluna konu edilebileceği düşünülebilir ise de; bu tür bir uygulamanın, yasal düzenlemelerle çelişeceği gibi Ceza Genel Kurulu'nun, ceza yargılaması sistemindeki konumuyla da bağdaşmayacaktır.

5271 sayılı CYY'nın olağanüstü yasa yolları bölümünde yer alan ve anılan Yasanın 308. maddesinde düzenlenen Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın itirazının, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın hukuka aykırı gördüğü Özel Daire kararlarındaki hukuka aykırılıkların, Ceza Genel Kurulu tarafından giderilmesini isteme ve bu yolla içtihat birliğini sağlama işlevini görmesi ve ayrıca kamuoyunun tatminine yönelik bir yönünün de bulunması karşısında; tutukluluğun devamına ilişkin Özel Daire kararının, yalnızca bu yönden olağanüstü itiraz yasa yoluna konu edilmesi ve belirtilen düzenlemenin, yorum yoluyla genişletilmesi de olanaklı değildir.

5271 sayılı CYY'nın 308. maddesi uyarınca olağanüstü itiraz yasa yoluna, Yargıtay Ceza Daireleri'nden biri tarafından verilen hükümler konu olabilecektir. Anılan Yasanın 104/2-3 ve 267/3-e. maddeleri anlamında olağan itiraz yoluna gidilebilecek bir konuda, aynı Yasanın 308. maddesi uyarınca olağanüstü itiraz yasa yoluna gidilebileceğinin kabulü olanaklı değildir. Aksinin kabulü, 5271 sayılı CYY'nda olağan bir yasa yolu olan itiraza tabi bulunan bir karara karşı olağan yasa yolu denetimi mevcut iken, aynı kararın olağanüstü itiraz yasa yoluna konu edilmesi, olağanüstü yasa yollarının ilkeleri ile örtüşmeyecek ve bir karar için aynı anda biri olağan, diğeri olağanüstü olan iki yasayoluna başvurma sonucunu doğuracaktır.

Yargıtay Ceza Daireleri tarafından verilecek tutukluluğun devamı kararlarının, 5271 sayılı CYY'nın 308. maddesi anlamında olağanüstü itiraz yasa yoluna tabi olduğunun kabulü halinde, bu yasa yoluna yalnızca Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın gidebileceği, sanık veya müdafiinin doğrudan bu yola müracaat edemeyecekleri düzenlemesi karşısında sanık lehine de olmayacaktır.

Tutukluluğun devamına veya salıverilme isteminin reddine ilişkin kararlar ise, ister dosyanın esasına girilerek hükümle birlikte, isterse dosyanın esasına girilmeden ara kararı olarak verilsin; yukarıda da belirtildiği üzere 5271 sayılı CYY'nın 104/2-3 ve 268/3-e. maddeleri çerçevesinde itiraza tâbidir.

Yargıtay Ceza Daireleri tarafından verilen "sanığının tutukluluk halinin devamına" ilişkin kararlara karşı, yasalarda açık bir hüküm bulunmaması sebebiyle, 5271 sayılı CYY'nın 308. maddesi anlamında Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının olağanüstü itiraz yasa yoluna başvurma yetkisi de bulunmamaktadır.

Ancak, Yargıtay Ceza Daireleri'nin ilk derece mahkemesi sıfatıyla yapmış oldukları yargılama sonucu vermiş oldukları tutuklama kararlarına karşı 5271 sayılı CYY'nın 268. maddesinin 3. fıkrasının (e) bendinde yer alan; "Yargıtay Ceza Daireleri'nin esas mahkeme olarak baktıkları davalarda verdikleri kararlara yapılan itirazlarda; üyenin kararını görevli olduğu dairenin başkanı, daire başkanı ile ceza dairesinin kararını, numara itibarıyla izleyen ceza dairesi; son numaralı daire söz konusu ise birinci ceza dairesi inceler" hükmü uyarınca sanık veya müdafii tarafından fıkrada belirtilen Daire'ye itiraz edilebilecektir.

Somut olayda Yargıtay 3. Ceza Dairesince, hüküm; "sanığa atılı suç için yasada öngörülen hapis cezasının alt sınırı itibariyle zorunlu müdafi tayin edilmesi gerektiği gözetilmeden yargılamaya devamla karar verilmesi suretiyle CYY'nın 150/3. maddesine aykırı davranılması" isabetsizliğinden bozulmuş ve "hükmolunan ceza miktarı, temyizde geçen süre tutukluluktaki makul süreden sayılmadığı gözetilerek tutukluluk halinin devamına" oy çokluğu ile karar verilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nca anılan kararın, yalnızca "sanığın tutukluluk halinin devamına" ilişkin bölümüne itiraz edilmektedir. Oysa yukarıda açıklanan nedenlerle kararın bu kısmı, 5271 sayılı CYY'nın 308. maddesi uyarınca olağanüstü itiraz yasa yoluna konu olabilecek bir hüküm niteliğinde değildir.

Özel Dairenin tutukluluğun devamına ilişkin kararlarına karşı, ancak 5271 sayılı CYY'nın 104/2 ve 267. maddeleri uyarınca sanık veya müdafii tarafından olağan bir yasa yolu olan itiraz yoluna başvurulması olanaklı olup, böyle bir başvurunun yapılması halinde de itirazın, anılan Yasanın 268/3-e. maddesi uyarınca kararı veren Özel Daireyi takip eden Yargıtay 4. Ceza Dairesi'nce incelenmesi gerekmektedir.

Bu itibarla; anılan karara karşı 5271 sayılı CYY'nın 308. maddesi uyarınca olağanüstü itiraz yasa yoluna başvurulamayacağından, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan Kurul Üyesi İ. Şahbaz;

"Yaralama suçundan sanığın Asliye Ceza Mahkemesi'nde devam eden yargılanması sonucu verilen kararın temyizi üzerine Özel Dairece kararın bozulmasına karşın tutukluluğunun devamına karar verilmesine ilişkin karara karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın Olağanüstü İtirazının mümkün olup olmadığı konusunda farklı görüşte olduğuma ilişkin gerekçelerim aşağıdadır:

I- OLAĞANÜSTÜ İTİRAZ YÖNÜNDEN:

Tutukluluğun devamına verilen karar bir ara kararı ile verilmemiştir. Ara kararı ile verilmediği ve işin esası ile birlikte verilen bir karar olduğu için, tutukluluğun devamı kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın Ceza Genel Kurulu'na itirazda bulunması mümkündür.

Halen yürürlükte olan 1412 sayılı CMUK'nun 322/4 ncü maddesindeki düzenlemeye göre, 'Ceza dairelerinden birinin kararına karşı Cumhuriyet Başmüddeiumumisi, ilamın kendisine verildiği tarihten otuz gün içinde Ceza Umumi Heyetine itiraz edebilir'.

5271 sayılı Ceza Yargılama Yasası'nın "Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının itiraz yetkisi" başlıklı 308 nci maddesindeki düzenlemeye göre, "Yargıtay ceza dairelerinden birinin kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, re'sen veya istem üzerine, ilâmın kendisine verildiği tarihten itibaren otuz gün içinde Ceza Genel Kuruluna itiraz edebilir. Sanığın lehine itirazda süre aranmaz".

Yeni CMK'daki düzenleme ile sanık lehine itirazlarda süre koşulu dahi kaldırılarak, yasaya aykırılıkların her koşulda giderilmesi amaçlanmıştır. Bir başka deyişle yeni yasayla, Olağanüstü İtiraz yetkisinin kullanımında genişleme olmuştur.

Buradaki iki düzenlemede de Yargıtay Başsavcılığı'nın itirazda bulunmasını engelleyen açık bir düzenleme yer almamaktadır. Tam tersine bu düzenleme, Yargıtay Daireleri'nce verilen her karar (onama, bozma, red, düzelterek onama, düşme vs.) bakımdan Olağanüstü İtirazda bulunulabileceğini ortaya koymaktadır. Çünkü Olağanüstü İtirazın kabul edilmesinde amaç, yasaya/hukuka aykırılığın giderilmesidir.

Somut olayda kişi özgürlük ve güvenliği söz konusu olup, esas hüküm bozulduğu ve yasada öngörülen en son tutuklu kalınabilecek süre (CMK, m.102/1) dolduğu halde tutukluluğun devamına karar verilmesi nedeniyle Olağanüstü İtirazda bulunulmasının Yüce Ceza Genel Kurul'unda değerlendirilmesi gerekirdi. Tutuklulukta öngörülen süre en son süre olup, kesinleşmiş bir hükmün infazı şeklinde uygulanamaz. Hatta bu sürenin özgürlüklerin sınırlanmasında orantılılık ve ölçülülük ilkesi (Anayasa, m.13) dikkate alınarak tamamının tutuklulukta da geçirilmemesi gerekir. Çünkü tutuklama bir tedbir olduğundan, şüphelinin /sanığın tedbirin amacı ile sınırlı bir süre tutuklu olabilmesi gerekir.

Bir an için CMUK'nun 322/4 (5271, m. 308) ncü maddesindeki düzenlemenin tereddütlü ve yoruma elverişli olduğunu kabul etsek bile, anayasal hakların tümünü etkileyen kişi özgürlük ve güvenliğinin korunmasının sağlanması amacıyla, konunun incelenmesi gerekirdi. Burada özgürlüğü öne çıkaran bir yorum yönteminden hareket edilmesi daha yerinde olurdu.

Özel Dairece esasla birlikte verilen karar üzerine, olağan itiraz yolunu istisna olarak kabul etmek gerekir. Çünkü yasada, ana kural yargıç kararına karşı ve yasada açık hüküm olmak kaydıyla (örneğin, 5271, m.231 gibi) mahkeme kararlarına karşı istisnaen olağan itirazda bulunulabilir. Mahkeme kararları bakımından istisna olan bir yasa yolunun öne çıkarılmaması gerekmektedir. Somut olayımızda, daire kararı bir mahkeme kararı ve işin esasıyla ilgili olup, ara kararı da değildir. O nedenle yasada öngörülen tutukluluk süresinin tamamı sona ermiş olması karşısında, tutukluluğun devamı kararına karşı olağan itirazdan ziyade Olağanüstü İtirazda bulunulması yerindedir.

Diğer yandan, yasa koyucunun tutuklulukla ilgili olarak kesin emir biçiminde bir yıl altı ayla sınırladığı tutukluluk süresinin yasada öngörülen süreyi aşmış olması karşısında, aynı zamanda özgürlük için daha güvenceli olan Olağanüstü İtirazın kabul edilmesi yararlı olurdu. Yasada öngörülen süre dolduktan sonra sanığın derhal salıverilmesi yasa koyucunun iradesidir.

Özel Daire tarafından verilen bir kararda yasaya/hukuka aykırılık varsa, zorunluluk bulunması ve yasaya açıkça aykırı olmamak kaydıyla, Başsavcılığın buna karşı kamu adına itirazda bulunma yetki ve görevi vardır. Burada olağan itiraz yoluna başvurulabileceğini kabul etsek bile, Özel Dairece yasa yolunun açıklanmaması karşısında, sanığın yasa yolunda uzama olacağından, Yüksek Ceza Genel Kurulu'nun bu konuyu esasa girip değerlendirmesinde yarar olacaktı. Çünkü bireylere yasama organı tarafından tanınmış hakkın etkin kullanımı yolunun açılması insan haklarının korunması bakımından gereklidir.

5271 sayılı CMK'nun 102/1 nci maddesindeki düzenlemeye göre, 'Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerekçeleri gösterilerek altı ay daha uzatılabilir'.

AİHM'nin ülkemizle ilgili olarak verdiği ihlal kararları dikkate alındığında, tutukluluk için getirilen bu düzenlemeyle kişi özgürlük ve güvenliğinin daha iyi korunacağı hedeflenmiştir.

Ancak yukarıda açıkladığım nedenlerle, işin esasına girilemediğinden, yasadaki bu düzenleme gereğince sanığın salıverilmesi konusu tartışılamamıştır.

II- ÖZGÜRLÜK HAKKI YÖNÜNDEN:

A- Kavram:

Kişi özgürlük ve güvenliği bireyin en temel haklarından biridir. Bu özgürlüğün yasal koşullar çerçevesinde sınırlanması gerekir. Tereddütlü durumlarda yasa metinlerinin özgürlük lehine yorumlanması gerekir. İşlendiği iddia olunan suçla ilgili olarak özgürlükten yoksun bırakma önlemine, yasada belirtildiği kadar başvurulmalıdır. Yargılamanın uzun sürmesi, özgürlükten yoksun kılmanın uzun sürmesine olur vermemelidir. Ayrıca, tutuklama önleminin yasada öngörülen süreyi geçmemesi gerektiği gibi, önlem kararının amacına ulaşıldığı an sonlandırılması; infazı sağlamayı amaçlayacak biçimde tutuklama kararı verilmemesi gerekir. Yani tutuklama önlemine sadece yargılamanın selameti için başvurulmalı ve infazı güvenceye alma amacı olmamalıdır. Konuya bu şekilde yaklaşıldığında, yargılamanın kısa sürede tamamlanması için gerekli önlemlerin alınmaması şüpheli veya sanığın özgürlüğünün uzun süre kısıtlanmasını gerektirmemelidir.

B- Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi Kararları:

AİHM örnekleyeceğim üç kararında (Wemhoff/Almanya, 27.06.1968; Engin/Türkiye, 13.10.2009 ve Cahit Solmaz/Türkiye, 14.06.2007) hüküm kurulmasından sonraki aşamanın tutuklulukta geçen süre olarak kabul edilemeyeceğine işaret etmektedir.

Ancak AİHM, bu kararlarının birinde (Engin/Türkiye, İkinci Daire, 13.10.2009), "Bu koşullar altında AİHM, tespit ettiği ihlale son verilmesi için uygun yolun, adaletin düzgün işletilmesinin gerekleri dikkate alınarak başvuran hakkında devam eden yargılamanın mümkün olan en ivedi şekilde sonuçlandırılması ve/veya başvuranın söz konusu yargılamada karar verilene kadar tahliye edilmesi olacağı kanaatindedir" (Yakışan/Türkiye, no:11339/03; Batmaz/Türkiye, no 34497/06) demiştir.

AİHM bu kararında, ilk derece mahkemesince karara bağlanan dava dosyasının temyiz üzerine bozulmasını dikkate aldıktan sonra, tutuklulukta geçen süreyi gözeterek, en uygun yolun sanığın 'yargılamada karar verilene kadar tahliye edilmesi olacağı kanaatindedir' diyerek, uzun süren tutukluluğun sonlandırılmasına işaret etmiştir. Yani AİHM burada, temyizde geçirilen süreyi tutukluluk olarak kabul etmemekle beraber, yine de sözleşmeye taraf ülke yetkili organlarına, bir adım daha ileri giderek, bu karardan sonra salıverme kararı verilmesi gerektiğine işaret ederek yol göstermiştir.

Diğer yandan AİHS, taraf ülkelere özgürlükler bakımından minimum standartları göstermektedir. Üye ülkeler iç hukuklarında özgürlükler lehine düzenleme getirmişse, bu durumda sözleşme ve sözleşme organı olan AİHM kararının değil, iç hukuktaki lehe düzenlemenin uygulanması gerekir. Anayasamızın 90/son maddesinde yer alan "Usulüne göre yürürlüğe konulmuş temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınır" şeklindeki düzenlemeyi, sözleşmenin daha lehe düzenlemeye sahip olması hali için kabul etmek gerekir. Eğer iç hukukta hak ve özgürlükle ilgili olarak hakkın yararlanıcısı için sözleşmeye oranla daha lehe düzenleme varsa, iç hukukun öne çıkarılması gerekir. Zira insan hakları koridorunun geniş tutulması Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği hukukunun hedefleri arasındadır.

C- İç Hukukumuzdaki Düzenlemeler:

a- Anayasadaki Düzenleme:

Anayasanın 19 ncu maddesinde tutuklulukla ilgili olarak, "Suçluluğu hakkında kuvvetli belirti bulunan kişiler, ancak kaçmalarını, delillerin yok edilmesini veya değiştirilmesini önlemek maksadıyla veya bunlar gibi tutuklamayı zorunlu kılan ve kanunda gösterilen diğer hallerde hâkim kararıyla tutuklanabilir. Hâkim kararı olmadan yakalama, ancak suçüstü halinde veya gecikmesinde sakınca bulunan hallerde yapılabilir; bunun şartlarını kanun gösterir" ve "Tutuklanan kişilerin, makul süre içinde yargılanmayı ve soruşturma veya kovuşturma sırasında serbest bırakılmayı isteme hakları vardır. Serbest bırakılma, ilgilinin yargılama süresince duruşmada hazır bulunmasını veya hükmün yerine getirilmesini sağlamak için bir güvenceye bağlanabilir" düzenlemeleri yer almaktadır.

Bu düzenleme; kuşkusuz suç işleyenlerin cezasız kalmaları sonucunu doğurabilecek biçimde salıverilmelerine olur vermemektedir. Ancak bu düzenleme, yargılamanın uzun sürmesinin faturasının şüpheli veya sanığa yüklenmesine de izin vermemektedir.

Anayasadaki bu düzenleme ile AİHM'nin verdiği yargılama ve özgürlük kısıtlama süresinin uzun olduğuna ilişkin ihlal kararları dikkate alındığında, tutukluluk süresinin yasada öngörülen süreyi aşmaması gerektiği de ortaya çıkmaktadır.

b- Yasadaki Düzenlemeler:

Nitekim yasa koyucu, 5271 sayılı Ceza Yargılama Yasası'nın 102 ve 252 nci maddelerindeki düzenlemeleriyle tutukluluk süresine sınırlama getirmiştir. Bu düzenlemelerde, tutukluluk süresinin temyiz aşamasını kapsamadığı yönünde yoruma da elverişli değildir. Çünkü aynı Yasa'nın 2 nci maddesinde yer alan "Kovuşturma: İddianamenin kabulüyle başlayıp, hükmün kesinleşmesine kadar geçen evreyi" ifade eder şeklindeki düzenleme karşısında, iç hukukumuzda sanık lehine düzenleme getirildiği ortadadır (m.2/1-f).

Yasadaki bu düzenleme, temyiz aşamasını da içerecek biçimde, kovuşturmanın bitmediği ve dolayısıyla kovuşturmanın temyiz aşamasında da devam ettiği, dosyanın bozma üzerine ilk derece mahkemesine gönderilmesi halinde ise, yasadaki tutukluluk süresinin dolduğu veya dolmak üzere olduğu durumlarda kişi özgürlüğünün ön plana çıkarılarak salıverme kararı verilmesi gerektiği ortadadır.

5271 sayılı CYY'nın 102/1 nci maddesindeki düzenlemeye göre, 'Ağır ceza mahkemesinin görevine girmeyen işlerde tutukluluk süresi en çok bir yıldır. Ancak bu süre, zorunlu hallerde gerekçeleri gösterilerek altı ay daha uzatılabilir'.

Yasamızdaki bir diğer düzenlemeye göre de, "Soruşturma ve kovuşturma evrelerinin her aşamasında şüpheli veya sanık salıverilmesini isteyebilir" (5271, m.104/1); "Şüpheli veya sanığın tutukluluk hâlinin devamına veya salıverilmesine hâkim veya mahkemece karar verilir. Ret kararına itiraz edilebilir" (5271, m.104/2) ve "Dosya bölge adliye mahkemesine veya Yargıtay'a geldiğinde salıverilme istemi hakkındaki karar, bölge adliye mahkemesi veya Yargıtay ilgili dairesi veya Yargıtay Ceza Genel Kurulunca dosya üzerinde yapılacak incelemeden sonra verilir; bu karar re'sen de verilebilir" (5271, m.104/3); tutuklama ve tutukluluğun devamına ilişkin karara karşı itiraz hakkı vardır (5271, m.101/5).

Yukarıdaki düzenlemeler ve açıklamalar karşısında bir yıl altı aylık en son tutukluluk süresi dahi dolmuş olan sanığın hukuki durumunun, Olağanüstü itiraz yoluyla dava dosyası önüne gelmiş olan Yüksek Kurul'un işin esasına girerek tutukluluğun devam edip etmemesi gerektiği konusunda değerlendirme yapması gerekirdi.

III- SONUÇ:

İşlediği suç nedeniyle 01.01.2009 tarihinde tutuklanan sanık; yasadaki bir yıl altı aylık en son sürenin dolmasına karşın, iki yıl iki ay yirmisekiz gündür tutukludur. Yukarıda yasa maddelerine dayanarak yaptığım açıklamalar karşısında; iç hukukumuzda kovuşturma henüz bitmediğinden, yasadaki tutukluluk süresinin dikkate alınması gerekirdi.

Tüm bu nedenlerle, temyiz üzerine bozma ile birlikte tutukluluğun devamına karar veren Özel Daire kararına karşı Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının Olağanüstü İtiraz başvurusunun esastan incelenmesi gerektiğinden yüce heyetin çoğunluk görüşüne katılmıyorum" şeklindeki görüşüyle karşıoy kullanmıştır.

SONUÇ: Açıklanan nedenlerle;

1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,

2- Dosyanın, Yargıtay 3. Ceza Dairesi'nin 18.01.2011 gün ve 14175-20 sayılı bozma ilamı doğrultusunda işlem yapılmak üzere Bakırköy 7. Asliye Ceza Mahkemesi'ne gönderilmek üzere, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'na TEVDİİNE, 29.03.2011 günü yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.
İlkemiz, hukukun adaletli dağıtılabilmesi için yargı kararlarının paylaşımına daha çok önem vermektir. www.kararara.com
Kullanıcı avatarı
admin
Site Yöneticisi
 
Mesajlar: 16231
Kayıt: 22 Mar 2012, 12:08
Konum: Ankara

Re: HAKSIZ TAHRİK - TCK 29. Md.

Mesajgönderen admin » 30 Haz 2013, 15:23

Ceza Genel Kurulu 2011/1-33 E., 2011/20 K.

HAKSIZ TAHRİK
KASTEN ÖLDÜRME
TAKDİR İNDİRİMİ
YOKSUN BIRAKILMA



Sanık O.... K....'ın, kasten öldürme suçundan TCY'nın 81/1, 29/1, 62/1, 53 ve 63. maddeleri uyarınca on üç yıl dört ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilen somut olayda Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; eksik araştırma sonucu sanık hakkında haksız tahrik indiriminin az yapılması suretiyle fazla cezaya hükmedilip hükmedilmediğinin belirlenmesine ilişkindir.

Haksız tahrik 5237 sayılı TCY'nın 29. maddesinde; "Haksız bir fiilin meydana getirdiği hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında suç işleyen kimseye, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası yerine onsekiz yıldan yirmidört yıla ve müebbet hapis cezası yerine oniki yıldan onsekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Diğer hâllerde verilecek cezanın dörtte birinden dörtte üçüne kadarı indirilir" şeklinde ceza sorumluluğunu azaltan bir neden olarak düzenlenmiştir. Haksız tahrik, failin haksız bir fiilin yarattığı hiddet veya şiddetli elemin etkisi altında hareket ederek bir suç işlemesini ifade eder ki, bu durumda fail suç işleme yönünde önceden bir karar vermeksizin, dışarıdan gelen etkinin ruhsal yapısında yarattığı karışıklığın sonucu olarak suç işlemeye yönelmektedir.

Ceza Genel Kurulunun duraksamasız uygulamalarında benimsenen genel ilke gereğince, haksız tahrik nedeniyle yapılacak indirim oranı belirlenirken haksız hareketin işleniş şekli, yeri, niteliği, zamanı, yöresel koşullar ve tahrik eden ile edilenin durumları nazara alınmak suretiyle olaysal olarak değerlendirilmeli, eğer haksız hareket bu özellikleri itibariyle yoğun ve önemli boyutlara ulaşmışsa, ancak bu takdirde haksız tahrikin "ağır ve şiddetli" olduğu kabul edilmelidir.

İncelenen dosya içeriğinden;

Olay yerinde 1 adet dolu ve 5 adet boş mermi kovanı ile maktûlün çalışma masası yanında ve tezgâh olarak kullanılan camekânın kırık cam parçaları üzerinde bir miktar kan ve yine bu bölümde 1 adet mermi çekirdeğinin bulunduğu,

Sanığın olay sırasında maktûlün yanında çalışan tanıkların müdahalesi sonucu boyun arka kısmında oluşan ekimozlar nedeniyle basit tıbbi müdahale ile giderilebilecek derecede yaralandığı, bu konuda İzmir C.Savcılığınca 06.04.2006 tarihinde ek takipsizlik kararı verildiği,

Olay yerinden elde edilen 5 adet 38 kalibre boş kovan ve bir mermi çekirdeği ile maktûlün cesedinden çıkarılan 4 adet mermi çekirdeğinin sanığın suçta kullandığı tabancadan atıldığı,

Otopsi raporuna göre, maktûl N... S...'in, sağ ve sol akciğer, kalp ve karaciğer yaralanması sonucu gelişen göğüs içi ve dışı kanamadan öldüğü, vücuduna 4 mermi çekirdeğinin isabet ettiği, ense kısmından giren ve mandibula kırığı oluşturarak orada kalan bir mermi çekirdeği ile sırt kısmından girerek 12. vertebrada kırık meydana getiren ve orada kalan bir mermi çekirdeğinin tek başına öldürücü nitelikte olduğu,

Sanığın eski eşi A.... K....'ın 27.08.2001 tarihinde öldüğü, sanığın 10.05.2003 tarihinde Y... K.... ile resmen evlendiği,

Bozma ilamında sözü edilen dosyaların yerel mahkeme tarafından ilk hükümden önce getirtilerek incelendiği ve buna ilişkin olarak 16.06.2006 tarihinde bir inceleme tutanağının düzenlendiği,

Sanığın sahibi olduğu Oto O.... Y…

… P…

… ve İnş. Malz. San. Tic. Ltd. Şirketinin, maktûlün ortağı olduğu S... O…

… San. Tic. Ltd. Şti'ne karşı İzmir 6. İcra Dairesinde 1999/8641 nolu dosya üzerinden 13.674.000.000 liralık kambiyo senetlerine mahsus yolla icra takibine başladığı, bu takibin açılan menfi takip davasının sonucuna kadar durmasına karar verildiği,

İzmir 3. Asliye Ticaret Mahkemesinde maktûlün ortağı olduğu S... O…

… San. Tic. Ltd. Şti. tarafından sanığın sahibi olduğu Oto O.... Y…

… P…

…. ve İnş. Malz. San. Tic. Ltd. Şti'ne karşı 3 adet çeke ilişkin 26.08.1999 tarihinde menfi tespit davası açıldığı, dosyanın 1999/978 esas numarasına kaydedildiği, aynı konuya ilişkin olarak açılan ve tarafları da aynı olan İzmir 2. Asliye Ticaret Mahkemesinin 1999/1322 esas sayılı dava dosyanın 2000/173 sayılı karar ile yargılama sırasında bu dosya ile birleştirilmesine karar verildiği, böylece menfi tespit davasına İzmir 3. Asliye Ticaret Mahkemesinin 1999/978 esas sayılı dosyası üzerinden devam edildiği, 20.12.2002 gün ve 1999/978- 2002/1250 sayılı karar ile toplam değeri 8.500.000.000 TL olan iki adet çekten dolayı davacının borçlu olmadığının tespitine karar verildiği, temyiz üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 19. Hukuk Dairesince 03.05.2004 gün ve 7481-4957 sayı ile, hükmün yeterli gerekçeyi taşımaması nedeniyle bozulduğu,

Bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda 01.02.2005 gün ve 2004/768-2005/6 sayılı karar ile bu kez 5.000.000.000 TL değerindeki bir çekten dolayı davacının borçlu olmadığına karar verildiği, temyiz üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 19. Hukuk Dairesince 01.07.2005 gün ve 5315-7414 sayı ile, hükmün eksik inceleme nedeniyle bozulduğu,

Suç tarihi itibarıyla bu davanın halen derdest olduğu,

İzmir 3. Asliye Ticaret Mahkemesince bozmaya uyularak yapılan yargılama sonucunda 27.03.2007 gün ve 2005/558-2007/137 sayı ile 5.000.000.000 TL değerindeki bir çekten dolayı davacının borçlu olmadığına karar verildiği, temyiz üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 19. Hukuk Dairesince 07.04.2008 gün ve 12269-3617 sayı ile hükmün onanmasına karar verildiği, bu karara karşı yapılan karar düzeltme isteminin de aynı dairece 19.11.2008 gün ve 7702-11226 sayı ile reddedildiği, böylece sanık ve maktûl arasındaki bu hukuksal uyuşmazlığın kısmen kabul kısmen red ile sonuçlandığı,

Özel Dairenin bozma ilamında belirtilen İzmir 2. ve 3. Asliye Ticaret Mahkemesi dosya numaralarının, birleştirme kararı ve Yargıtay 19. Hukuk Dairesinin bozma kararları sonucu dava dosyasının aldığı yeni numaralar olup aslında tek bir dava dosyasına ait olduğu,

Sanık O.... K.... hakkında Mubil Göl isimli kişiyi azmettirerek maktûlün ortağı Y…

… K…

….'nu, 29.03.2001 tarihinde işyerinde "mahkemelerdeki davalarınızı halledin yoksa sizi temizlerim" şeklinde sözlerle tehdit ettirmesi suçundan açılan kamu davasında, İzmir 15. Asliye Ceza Mahkemesince 25.10.2005 gün ve 523-977 sayı ile sanığın 765 sayılı TCY'nın 64/2 ve 188/1. maddeleri uyarınca 6 ay hapis ve 14 YTL adli para cezasına mahkûm edildiği, bu hükmün temyiz üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 4. Ceza Dairesince 16.01.2008 gün ve 7170-249 sayı ile onanarak kesinleştiği, maktûlün bu davada tanık sıfatı ile dinlendiği,

Sanık hakkında özel evrakta sahtecilik suçundan açılan kamu davasında, İzmir 6. Ağır Ceza Mahkemesince 23.01.2002 gün ve 56-9 sayı ile, 765 sayılı TCY'nın 348, 345, 347 ve 647 sayılı Yasanın 4. maddesi uyarınca 14.000.000 TL ağır para cezasına mahkûm edildiği, temyiz üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesince, sahte olarak düzenlendiği belirtilen senedin ele geçmemesi nedeniyle sahte olduğunun ispatlanamadığı gerekçesiyle hükmün bozulduğu, yerel mahkemenin de 16.06.2004 gün ve 124-202 sayı ile bozmaya uyarak sanığın beraatine karar verdiği, bu dosyanın katılanının maktûlün ortağı Yılmaz Kurtoğlu olduğu, maktûlün dosyanın tarafı olmadığı,

Sanığın eski eşi A.... K....'ın 27.08.2001 tarihinde ölmesinden sonra sanığın 10.05.2003 tarihinde Y... K.... ile evlendiği, sanığın olaydan bir gün önce yani 07.03.2006 tarihinde boşanma davası açtığı, suç tarihinde yani 08.03.2006 günü İzmir 4. Aile Mahkemesince 153-226 sayılı karar ile sanık ve Y... K....'ın anlaşmalı olarak boşanmalarına karar verildiği,

Anlaşılmaktadır.

Tanık A…

… Y…

… mahkemede; "sanık O.... K....'ın işyerinde çalışan bir elemanıyım, 08.03.2006 Çarşamba günü normal işbaşı yaptık, herhangi bir sorun yoktu, saat 15.30 sularında O.... B..in esnaf arkadaşı H…

…. T…

… geldi, normal işlerden bahsettiler, saat 16.00 sıralarında O.... B.. misafiri ile bir şeyler konuştuktan sonra kendisinden 5 dakika müsaade istedi ve işyerinden dışarı çıktı, ben nereye gittiğini bilmiyorum…

…aradan 10 dakika kadar geçtikten sonra polisler dükkâna geldiler. ifade vermek üzere Çınarlı Karakoluna götürülmüştük, bu esnada sanık cep telefonundan beni aradı, 'uzun süredir alacağımı alamadım, bu şekilde halletmek zorunda kaldım' gibi sözler sarf etti ve üzgün olduğunu söyledi",

Tanık E…

… C…

…. mahkemede; "sanık O.... K....'ın işyerinde çalışmaktayım, O.... B..in saat 16.00 sularında bir misafiri gelmişti ismi H…

….. idi, birlikte çay içtiler, bu arada O.... B.. misafirinden 5 dakika müsaade istedi, 'ben geleceğim' dedi, sonra işyerinden çıkıp gitti, bir daha geri dönmedi. O.... B.. gittikten 5-10 dakika sonra polis memurları geldiler",

Tanık G…

…. S…

…. mahkemede; "maktûl N... S...'in işyerinde çalışan bir elemanım. Olay günü N... S..., ben, arkadaşlarım L…

… ve Ş…

… beraber dükkânda yan yana oturuyorduk. Ş…

….. Hanım, yazıhanede oturuyordu, birbirimizi rahatlıkla görebiliyorduk, saat 16.00 sularıydı. Bir anda sanık O.... K.... içeri girdi. Sakin bir haldeydi, üzerinde paltosu vardı, iki eli de paltosunun cebindeydi. Arkadaşım L…

….. ile birlikte ikimiz ayağa kalkarak 'hoş geldin O.... Ağabey' dedik, kendisini buyur ettik. Bize hitaben 'patronunuzla görüşeceğim' dedi. O anda da N... S... Ankara ile telefonla görüşüyordu. N... Ağabey telefonla konuşurken, sanığın girdiğini görünce konuştuğu şahsa 'misafirim geldi, şimdi kapatacağım, seni 5 dakika sonra ararım' dedi. N... S... telefon konuşması bitince oturduğu sandalyeden ayağa kalkarak sanığa hitaben 'buyurun hoş geldiniz' gibisinden bir şeyler söyledi. Hiç bir tartışma olmaksızın, O.... K.... 'beni mahvettiniz, beni mahvettiniz' diyerek tabancasını çekip, 2-3 metre mesafeden, ayakta olduğu halde, maktûle doğru ateş etmeye başlandı. Önce ayakta bulunan maktûl sanığın tabancasını çektiğin görünce birden bire kendisini masanın altına attı. O.... K.... önce tezgâhın önündeydi. maktûl kendini yere atınca, tezgâhın arka tarafına geçti, masanın önüne geldi ve bir kaç el de eğilerek maktûlü hedef tayin etmek suretiyle ateş etti. Ben, tezgâhın ön tarafında kalmıştım. 'Yapma O.... ağabey diye' bağırarak, kollarını tuttum. Arkasından yakalayarak kollarından tutmaya çalıştım. O sırada tabanca tutukluk yaptı. maktûl N... bulunduğu yerden işyerinden dışarı doğru hızlı bir şeklide koşmaya başladı. Biz, maktûl N...'ın kurtulduğunu sanmıştık. Fakat kapıdan çıkınca, sağ tarafa düşmüş olduğunu sonradan tespit ettik. Kapıdan çıkar çıkmaz bir metre gidip düşmüştü. Biz içerde kalmıştık, korkmuştuk. Ben, maktûl N... kaçınca sanığı bırakmıştım. Sanık da yürüyerek arkasından gitmişti. Hatırladığım kadarı ile dışarıda da 3-4 el tabanca sesi geldi, içerden camdan baktığımda yere doğru sanık O....'un ateş ettiğini gördüm, sonra yaya şekilde yürüyüp gitti. Hatta bu sırada dışarıdaki komşulardan birisi kim olduğunu bilmiyorum, 'yeter artık ayıp' şeklinde seslendi. Bu şahsın kim olduğunu bilmiyorum, sanık O.... K.... işyerimize geldiğinde, maktûl ile sanık arasında herhangi bir kavga, tartışma yapılmamıştır, alacak verecek meselesi de konuşulmamıştır, sadece sanık 'beni mahvettiniz' dedi ve arkasından da ateş etmeye başladı, sanık 'beni mahvettiniz, hayatımı karartınız' şeklinde sözler sarf etmiştir, arkadaşım L…

… M…

…. silah sesleri üzerine kaçmak istediği esnada ayağı tahta merdivene takıldı ve merdiven düştü, biz kesinlikle sanığı ateş etmeden önce dövmüş değiliz, olayın şokundan dolayı hareket dahi yapamadık, bir anda gözlerimiz karardı, bu olay beklenmedik bir olaydı, ben 1992 yılından beri maktûl N...'ın yanında çalışmaktayım. 1-2 defa ayrılıp tekrar geri döndüm, 1993, 1994 ve 1995 li yıllarda sanık bizim işyerimize gelip giderdi, kendi elemanları da gelirdi, birbirimize malzeme alıp verirdik. Bu olaydan 1 ya da 1, 5 ay kadar önce görüşmeye gelmişti, 2. katta Y…

…. K…

….. ile oturup çay içmişlerdi, ne görüştüklerini bilmiyorum",

Tanık Ş…

….. Ç…

….. mahkemede; "Ben maktûl N...'ın işyerinde ön muhasebede sekreterlik yapmaktayım. maktûlun oturduğu yer ile benim oturduğum yer arasını sadece bir cam bölme ayırmaktadır. O beni, ben de onu rahatlıkla görebilmekteyim. Maktûl N... olay günü dışarıdan gelmişti, geldikten 20 dakika kadar sonra, sanık O.... K.... içeriye girdi, o sırada maktûl N... telefonla görüşüyordu. Ben de içerde işlerimle ilgileniyordum, iş arkadaşlarım O.... B..i buyur ettiler, o da 'hayır oturmayacağım, patronunuzla görüşeceğim' dedi. Sanık ayakta ve tezgâhın arkasındaydı. maktûl N... telefonu kapattı, 'hoş geldin ağabey' dedi. Bu sözü söylemesi ile birlikte sanık silahla ateş etmeye başladı. Sanığın herhangi bir beyanda bulunup bulunmadığını hatırlamıyorum, duymadım. Ben, sanığın beni mahvettiniz, hayatımı karartınız şeklinde söz söyleyip söylemediğini bilmiyorum, duymadım. İçerde 4-5 el ateş etti, maktûl N...'ın masanın altına girdiğini gördüm, olayı da tam algılayamamıştım. Sonra sanığın tezgâhın arkasından dolanıp masanın önüne doğru geldiğini gördüm, bunu görünce ben de kendi masamın altına girdim, sonrasında bir sessizlik oldu, bunun üzerine kafamı çıkarttım. Önce maktûl N...'ın dışarı çıktığını gördüm, sanık da arkasından dışarı doğru gidiyordu. Onu görünce tekrar masamın altına girdim, kapının önünde bir kaç el daha silahla ateş edildi, sonrasında ambulans, polisler geldiler. maktûlun dükkânında herhangi bir kavga gürültü olmadı, kapının önünde, dışarıda sanık ateş ederken tanımadığım birisi kendisine seslenerek 'yeter artık, ayıptır' şeklinde sözler sarf etmişti, S... Otomotivin durumu çok iyi olmasa, yani çok kâr yapmasa da borçlarımızı ödeyecek konumda idik, batak değildik",

Tanık L…

…. M…

… mahkemede; "08.03.2006 günü saat 16.00 sıralarında, patronum olan N... S... ile birlikteydim, dışarıdan gelmiştik, dükkânda yan yana oturduk. Ankara'daki bir firma ile N... S... telefon görüşmesi yapıyordu. O sırada daha önceden de tanıdığım sanık O.... K.... dükkâna geldi, toplam 4 kişiydik, yanı maktûl N..., Ben, G…

… S…

…. ve Ş…

… Ç…

… vardı. Ş…

…. Ç…

….. küçük odadaydı. O.... K.... içeri girdiğinde biz eleman olarak G…

…. S…

…. ile birlikte ayağa kalktık. Ben kendisine 'O.... Ağabey hoş geldin, çay söyleyelim' dedim, o da bize 'yok çocuklar patronunuzla görüşeceğim' dedi, ben de o sırada tezgâhın arka tarafına su içmek için geçtim. O sırada N... Bey telefonla görüştüğü kişiye 'misafirim var, 5 dakika sonra ararım' dedi ve telefonu kapattı, ayağa kalkarken 'buyur ağabey hoş geldin' diye sanık O....'a hitap etti. Ayağa kalktığı anda, sanık O.... 'hayatımı karartınız' diyerek ateş etmeye başladı, sanırım 3-4 el burada ateş etti. N... S... olduğu yere düşmüştü, yani masanın altına düşmüştü. O.... K.... da tezgâhın ön kısmından arka tarafına dolanarak N... beye masanın altında da ateş etmeye çalıştı. Ateş etmişti galiba orasını tam hatırlayamıyorum. Ondan sonra silahın tutukluk yaptığını gördüm, ondan sonra G…

… arkadaşımız O.... B..i kolundan tuttu, N... S... can havli ile dışarıya çıktı, O.... K.... da arkasından dışarı çıktı, dışarıdan da silah seslerini duydum. 3 veya 4 el olması gerekir. O.... K....'ın 'hayatımı karartınız' sözünü silahla ateş etmeden önce sarf ettiğini duydum. O.... B.. 20 gün kadar önce bir kere gelmişti, pek dükkâna gelmezdi, o nedenle şaşırmıştık. O.... B.. geldiğinde, maktûl ile aralarında kavga ya da herhangi bir tartışma veya münakaşa yaşanmadı, doğrudan doğruya yukarıda anlattığım gibi ateş etmiştir, dışarıda ateş edildiği sırada, bizim yan taraftaki komşumuz olan bir kişi, 'yeter ayıptır, yapma artık, ölmüştür artık ne sıkıyorsun' gibisinden sözler söyledi",

Tanık H...... T.... mahkemede; "Sanık O.... B.. iş arkadaşımdır, benden borç para almıştı, ayrıca cari hesapta da alacağım vardı, ben alacağımı istemek maksadı ile O.... B..in işyerine gittim, kendisine durumu hatırlattım, bana olan borcunu ödeyememekten dolayı büyük bir mahcubiyet içine girdiğini tespit ve teşhis ettim. Bana 'işte muhasebecim burada, Anadolu'dan 20-30 yerle telefon irtibatı kuruyor, hiç bir yerden para gelmedi' dedi, bunun üzerine ben, 'sen bu borcu cuma günü ödeyecektin, bu gün çarşamba benim de yarın ödemem var, lütfen bu gün bu parayı istiyorum' dedim. Bunun üzerine sanık büyük bir mahcubiyet içerisinde 'bak işte ağabey bazı şerefsiz kişiler vaatlerini yerine getirmeyince ben de senin nezdinde aynı duruma düşüyorum' dedi ve 'bana 10 dakika müsaade et, hemen geliyorum' dedi, yazıhaneden dışarı çıktı, ben de para bulmaya gittiğini sanmıştım",

Tanık H.... S..... mahkemede; "Olaydan iki gün önce, ben N.... S.... ile dükkânımda buluştum. Ben hem N....'ı hem de sanığı çok iyi tanıyorum. Sanığın sıkıntı içerisinde olduğunu da biliyordum. Bu nedenle maktûl N....'a hitaben 'Allah katında bu arkadaşa (O... K....'a) bir borcun var mı' dedim. Maktûl N.... da bana, 'var ağabey' dedi, ancak herhangi bir miktar konuşulmadı, 'ben araya gireyim şu işi bitirelim' dedim. Bunun üzerine maktûl N.... 'iyi olur ağabey, ben ortağımla konuşayım, sana döneyim, ben de bıktım' dedi, ancak ben araya girme fırsatı bulmadım, çünkü iki gün sonra öldürme olayı meydana geldi",

Tanık M..... C.. A...... mahkemede; "Ölen N.... S.... benim bitişik işyeri komşumdur. Olay sırasında ben işyerimde gazete okuyordum, silah sesi duydum, ancak silah sesi olduğuna ihtimal vermedim. Bu seslerden sonra, benim bulunduğum dükkânın olduğu yere kadar ölen N.... S.... geldi ve düştü, ben bunu görünce dışarıya çıktım, kendisini yerden kaldırmaya çalıştım. Yalnız ben N.... beyi düştüğü yerden kaldırmaya çalışırken, daha önceden gayet iyi tanıdığım sanık O... K.... silahını doldurmaya çalışıyordu, 'daha ateş edecek misin' diye kendisine sordum, o da bana cevaben 'evet' dedi ve devamla 'beni mahvetti, edeceğim tabi' diye söyledi ve ben bu sözden sonra yerden kaldırma imkânı da bulamadığım N.... S....'i bırakıp kendi dükkânıma girdim, çünkü ben tansiyon hastasıyım, kendimi içeriye zor attım, içeriye girdikten sonra da silah sesleri duydum",

Tanık H.... A...mahkemede; "Olay yerinde benim çay ocağımın önünde dışarıda oturuyordum. Sanığı, maktûlün dükkânından elinde silahla çıkarken gördüm, çıkmadan önce tahminen 4-5 el silah sesi de duymuştum, maktûl N.... dükkânın kapısının önüne yığılmıştı, burada sanık tekrar 4 el yerde uzanmakta olan maktûle ateş etti, bu anı ise gözlerimle gördüm, sanık hiç bir şey konuşmaksızın elinde silahı ile beraber olay yerinden yürüyerek ayrıldı",

Tanık L..... U....mahkemede; "Olay günü sanığın eşi ile İzmir 4. Asliye Hukuk Mahkemesinde görülen boşanma davası vardı. Bu dava boşanma ile sonuçlandı. Bir kaç gün öncesinden sanık bir 3. şahsa çekler vermişti. Bu çeklerin bedellerini ödediği halde, tekrar icraya konulması ve icra yolu ile aracının bağlanıp muhafaza altına alınması nedeni ile eşi Y.... Hanım da çok sayıda banka borcuna kefil olmuş bulunması yüzünden aile içinde bir bunalım meydana gelmişti, bunalım tesiri ile sanığın eşi boşanma hususunda ısrarlı olmuştu. Aynı gün İzmir 4. Asliye Hukuk Mahkemesinde eşim P..... U....sanığın vekili sıfatı ile boşanma davasında kendisini temsil etmişti ve dava boşanma ile sonuçlanmıştı. Daha sonra sanık, eşi ile birlikte benim büroma geldiler. Ben sanık O.... B..in konumunu ve durumunu değerlendirdim. Kendisinin yazıhanede biraz daha fazla kalmasını istedim. Çünkü 1980 yılından beri avukatlık görevi yaparım. Bu süre zarfında hayat şartlarının getirdiği bunalım yüzünden iki müvekkilim intihar etmişti. Bu nedenle kendisi bana çok şaşaalı hayat yaşadığını, ilk eşinin kanserden ölmesi üzerine ikinci kadının da kendisini terk ettiğini söyleyerek 'düştüğüm hale bakın' demişti. Bu yüzden ben insani bir mülahaza ile yazıhanemde biraz daha beklemesini istedim. Yaşadığım çeşitli olaylardan örnekler vermek suretiyle ekonomik kayıpların bitiş olmadığını, 'daha kötülerinden Allah korusun' demek suretiyle kendisini teskin ettim. O.... B.. saat 14.00 civarında, yazıhanemden çıkmıştı. Ben bir başka müvekkilimle bir saat kadar görüşme yaptım. Saat tahminen 15.30 sularında boşandığı eşi Yeşim Hanım telefonla beni arayarak 'O... galiba N....'ı vurmuş, ne olursun elinden geleni yap' dedi, ben de polisi aradım ve yardım istedim. Sanayi Sitesi civarında böyle bir olay olup olmadığını ihbar alıp almadıklarını sordum, bir dakika ya da iki dakika geçti geçmedi beni bir komiser aradı, bana bir yaralama olayı olduğunu bu kabil olaylarda faillerin genelde birden fazla eylemde bulunabildiklerini ya da intihara yöneldiklerini söyleyerek 'şayet irtibat kurabiliyorsanız onu teskin edin, yazıhanenize alın' dedi, ben sanık O...'u cep telefonundan aradım. Cep telefonunda soluk soluğa 'bir cahillik yaptım, bir cahillik yaptım' diyordu. Telefon birden bire yere düşmüş olmalı ki sesi kesildi, irtibatı kaybettim, 2. kez aradığımda bana N....'ı vurduğunu söyledi, nerede olduğunu sordum, yaya olarak yazıhaneye doğru gelmekte olduğunu ifade etti, ben de gelmesini, herhangi bir şey yapmamasını söyledim. Polisler de bu arada yazıhaneme gelmişlerdi, saat 16.30 sularında sanık tabancası ile birlikte yazıhaneme geldi ve ilk sorduğu soru 'ölmüş mü?' demek oldu",

Tanık S..... Y....mahkemede; "2004 yılında Levent Uşkay'ın hukuk bürosunda avukat olarak göreve başladığımda O... K....'ın menfi tespit davası vardı. Bu dava devam ederken 2005 yılının Aralık ya da 2006 yılının Şubat ayında olabilir, maktûl N.... Bey ile ortağı Yılmaz Bey gelmişlerdi, adliyede idik. Ben duruşma aralarında koşturduktan sonra bir ara O.... B..in yanına geldim, duruşma saatini sordum, o sırada maktûl yanımıza geldi, 'bu dosyayı kapatalım, bir miktar para verelim, aksi taktirde çok sürünürsünüz' şeklinde konuştu. O.... B.. bu teklife ve tehdide sinirlendi, ancak herhangi bir tatsızlık olmadı, bu konuşmada alaycı bir tavır sezdiğimiz için sinirlenmiştik. İzmir 6. Ağır Ceza Mahkemesinin 2001/56 esas sayılı dava dosyasında müvekkilim olan sanık O... K.... dolandırıcılık suçundan beraat etmişti. Bu dosya temyiz için Yargıtay'a gitmişti ve fakat başka bir nedenden dolayı bozularak iadesi üzerine yeni bir esas almıştı. maktûl ile ortağı Yılmaz, O.... B..in yanına gelerek 'işte dosyan bozuldu, yeni duruşma günü geldi' demek suretiyle menfi tespit davası dosyasından sanığın vazgeçmesini istediklerini duydum. Ben bu maksatla adliyeye geldim ve ceza davası dosyasına baktım, bizim herhangi bir şekilde aleyhimize durum yoktu. Karşı tarafın 'mahkemelerde süründüreceğiz' şeklindeki tacizlerinin ve haber göndermelerin sık sık cereyan ettiğini öğrendim. Öldürme olayından 2-3 gün önce O.... B.., ben adliyede iken cep telefonundan aradı, çok acil şekilde beni görmesi gerektiğini söyledi, yanıma geldi, İzmir 12. İcra Müdürlüğünün bir dosyasında A.... G..... isimli bir şahsın arabasına haczettiğini, malların üzerine haciz koydurduğunu ve çok zor durumda olduğunu söyledi. Hatta bir arkadaşının hatır çekini bankaya ibraz ettiğini fakat karşılığını bulunduramadığı için arkadaşına bankaca telefon edilip karşılıksız kaşesi vurulacağını söylenmiş olduğunu öğrenmiş olması nedeni ile üzgün olduğunu söylemişti, iflas ettiğini, maddi durumunun çok kötü olduğunu, işçilerine dahi para ödeyemez duruma geldiğini, borçlarını karşılamak için Çeşme'deki yazlığını sattığını bana anlattı. Menkul ve gayrimenkul hiçbir şeyinin kalmadığını söyledi. Ben de 'gerekeni yaparız borçlarda gerekirse anlaşırız' diyerekten kendisine telkinde bulundum. Bu gelişen olaylar sonucunda eşinden de boşandı",

Şeklinde beyanda bulunmuşlardır.

Sanık aşamalarda özetle; "amacının öldürmek olmadığını, öldürmeyi tasarlamadığını, konuşmak ve borcu istemek için gittiğini, ancak maktûlün kendisine küfür ettiğini, maktûlün çalışanlarının kendisine saldırarak arkadan merdiven ile vurduklarını, fiili saldırılara maruz kalmasının etkisiyle silahını çekerek hedef gözetmeden rastgele ateş ettiğini" savunmuştur

Bu açıklamalar ışığında tüm dosya içeriği birlikte değerlendirildiğinde;

Maktûlün ortağı olduğu şirketin, sanık O... K....'ın şirketinden 1998 yılında aldığı yedek parçalardan doğan borcunu zamanında ödenmemesi nedeniyle taraflar arasında hukuksal uyuşmazlıkların çıktığı, sanığın maktûlün şirketi aleyhine icra takibi başlattığı, maktûlün şirketinin de menfi tespit davası açtığı, İzmir 3. Asliye Ticaret Mahkemesinde görülen bu davanın suç tarihinde de sürmekte olduğu, suç tarihinden sonra menfi tespit davasının kısmen kabul kısmen reddine karar verilmek ve Yargıtay 19. Hukuk Dairesince onanmak suretiyle sonuçlandığı, suç tarihinde önce sanığın ekonomik durumunun bozulduğu ve borçlarının arttığı, olaydan kısa bir süre önce arabasının haczedildiği, olay günü sabah saatlerinde evlendiği ikinci eşi olan Y.... K....'dan anlaşmalı olarak boşandığı, saat 16.00 sıralarında alacağını istemek üzere gelen arkadaşından izin isteyerek işyerinden ayrıldığı ve maktûlün işyerine geldiği, burada kendisine yönelik herhangi bir olumsuz davranış yapılmamasına karşın üzerindeki ruhsatsız tabancasını çekip "hayatımı mahvettiniz" şeklinde sözler söyleyerek yakın mesafeden ateş etmeye başladığı, tabancanın tutukluk yapması üzerine işyerinde bulunan çalışan tanıkların kendisine müdahale ederek engel olmaya çalıştıkları, bu sırada yaralı olan maktûlün kalkarak uzaklaşmaya başladığı, ancak fazla gidemeden işyerinin önünde yere düştüğü, arkasından gelen sanığın kendisini tanıyan ve artık ateş etmemesi konusunda uyaran tanığı dinlemeyerek, burada da yakın mesafeden ateş etmeye devam ettiği, ikisi öldürücü nitelikte olmak üzere isabet eden dört merminin açtığı yaralar sonucu maktülün yaşamını yitirdiği, kaçan sanığın avukatı olan tanık S..... Y....'nın işyerine giderek burada kendisini bekleyen kolluk görevlilerine teslim olduğu anlaşılmaktadır.

Yerel mahkemece, Özel Dairenin bozma ilamında belirtilen hukuk ve ceza davalarına ait dosyaların getirtilerek incelendiği ve bu konuda tutanak düzenlendiği, İzmir 2. ve 3. Asliye Ticaret Mahkemelerine ait dava dosyaları numaralarının aslında tek bir dava dosyasına ait olup birleştirme kararı ve Yargıtay 19. Hukuk Dairesinin bozma kararları nedeniyle farklı numaralar aldığı görülmektedir.

Maktûlün ortağı bulunduğu şirketin, sanığın şirketine karşı menfi tespit davası açmak suretiyle yasal bir yola başvurmuş olması, TCY'nın 29. maddesi anlamında "haksız bir fiil" olmadığından "haksız tahrik" olarak kabul edilemeyecek ise de; olaydan bir süre önce ve o tarih itibarıyla aralarında halen devam etmekte olan menfi tespit davası nedeniyle adliyede bulundukları sırada sanığın yanına gelen maktûlün alaycı bir üslupla, "bu dosyayı kapatalım, bir miktar para verelim, aksi taktirde çok sürünürsünüz" şeklindeki konuşması ve bu tür sözlerin maktûl tarafından değişik zamanlarda da söylenmiş olması sanık lehine haksız tahrik hükümlerinin uygulanmasını gerektiren haksız bir davranıştır.

Bu nedenle olayda haksız tahrik hükümlerinin uygulanması açısından araştırılması gereken bir husus olmadığı gibi yerel mahkemenin, maktûlden kaynaklanan ve yukarıda açıklanan haksız hareketin ağırlığını ve özelliklerini gözönüne alarak, sanık hakkında TCY'nın 81/1 maddesi uyarınca tayin ettiği müebbet hapis cezasını, TCY'nın 29. maddesi uyarınca 16 yıl hapis cezasına indirmiş olması, hak ve nasafet kurallarına uygun olup, bu takdirde dosya içeriğine göre bir isabetsizlik de bulunmamaktadır.

Bu itibarla, yerel mahkemenin kasten öldürme suçundan vermiş olduğu usul ve yasaya uygun bulunan direnme hükmünün onanmasına, 6136 sayılı Yasaya aykırılık suçundan verilen hüküm yönünden bozmaya uyulmuş olduğundan Özel Dairece inceleme yapılmak üzere dosyanın Yargıtay 1. Ceza Dairesine gönderilmesine karar verilmelidir.

SONUÇ:Açıklanan nedenlerle;

1- İzmir 2. Ağır Ceza Mahkemesince kasten öldürme suçuna ilişkin olarak verilen 10.06.2010 gün ve 148-134 sayılı direnme hükmünün ONANMASINA,

2- Dosyanın, bozmaya uyulan 6136 sayılı Yasaya aykırılık suçu yönünden inceleme yapılmak üzere, Yargıtay 1. Ceza Dairesine gönderilmesi için Yargıtay C.Başsavcılığına TEVDİİNE, 29.03.2011 günü yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.
İlkemiz, hukukun adaletli dağıtılabilmesi için yargı kararlarının paylaşımına daha çok önem vermektir. www.kararara.com
Kullanıcı avatarı
admin
Site Yöneticisi
 
Mesajlar: 16231
Kayıt: 22 Mar 2012, 12:08
Konum: Ankara

Sonraki

Dön Türk Ceza Kanunu Şerhi



Kimler çevrimiçi

Bu forumu gezen kullanıcılar: Hiç bir kayıtlı kullanıcı yok ve 10 misafir

 

 

 

   

 

Copyright 2010 BETA