kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

İçtihatları Birleştirme BGK 1993/3 E, 1994/2 K.

"İçtihat Metni"

Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulu’nun 15.4.1993 gün ve 19 sayılı kararı üzerine toplanan Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu’nun 25 Mart 1994 günü yaptığı ilk toplantıda; Kamulaştırma Yasası’nın (KY.) 14. maddesinde bedel artırım davası için kabul edilen, 30 günlük hak düşürücü sürenin tapuda devir (ferağ) veya yönetim tarafından sonradan yapılacak bildirim (tebliğ) gününden mı başlayacağı konusunda Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ile Beş ve Onsekizinci Hukuk Daireleri kararları arasında inanç (içtihat) aykırılığın bulunduğu kabul edilmiş ve hukuksal sorunun tartışılmasına geçilmiştir.

1- inanç (İçtihat) aykırılığına neden olan olayın gelişimi:

İnanç aykırılığını ortaya çıkaran kararlarda somut olay, yönetim tarafından yapılan kamulaştırma işleminin tamamlanmasından sonra "KY.’nın 13. maddesinin buyurucu kuralına uygun bir bildirim yapılmadan taşınmazın maliki tarafından tapuda yönetime devir edilmesiyle" başlamaktadır.

Yönetim, devir işleminden sonra işin başında yapmadığı yasal bildirimi, yasada öngörülmemekle birlikte "otuz gün içinde bedel artırımı davası açılabileceği uyarısıyla" yapmayı uygun görmektedir.

Kamulaştırılan taşınmazın maliki, devirden sonra, kendisine yapılan bu nitelikteki bildirim gününden itibaren otuz günlük hak düşürücü süre içinde kamulaştırmanın artırılması davası açmaktadır.

2- Yargıtay denetiminde inanç aykırılığının oluşması: A- Beş ve Onsekizinci Daire kararları;

Yargıtay Beş ve Onsekizinci Hukuk Daireleri "kamulaştırma bedelinin artırılması davasının açılması için yasada öngörülen otuz günlük hak düşürücü sürenin devir gününden başlayacağını kabul etmiş" ve bu yoldaki inançları kesintisiz sürdürmüşlerdir (Y. 5. HD.’nin 23.10.1990 gün ve 1991/22422-30512 sayılı; 29.4.1991 gün ve 9434/13998 sayılı ve Y. 18. HD.’nin 28.4.1993 gün ve 1993/3065 sayılı kararları).

Daireler, bu yargıya varırken özetle davacı malikin (kamulaştırma bedelini alma karşılığı olarak), taşınmazı yönetime tapuda devir etmesiyle kamulaştırma işlemini ve bildirimle (tebliğ) güdülen amacı sağlayacak verileri öğrenmiş olduğu" gerekçesine dayanmışlardır.

B- Hukuk Genel Kurulu Kararlan;

Hukuk Genel Kurulu, ilk önce Beşinci Hukuk Dairesi’nin görüşünü benimseyerek hak düşürücü sürenin devir tarihinden başlayacağını kabul etmiştir (22.4.1992 gün ve 5-91/29 sayılı ve diğerleri). Ne var ki; daha sonra bu kararlara karşı yapılan karar düzeltme istemi üzerine kararından dönerek bu kez "hak düşürücü sürenin, devir işlemi önceden yapılsa bile, taşınmaz malikine yasaya uygun olarak yapılacak bildirimle başlayacağı yargısını benimseyerek aykırılık olgusunu gerçekleştirmiştir (25.11.1992 gün, 5/423-705 sayılı ve diğerleri).

Genel Kurul kararlarında; sağlıklı ve doğru dava açılabilmesi için "Kamulaştırma Yasası’nın 13. maddesinde kamulaştırma işleminin bildiriminde hangi bilgi ve belgelerin bulunmasının zorunlu olduğunun belirlendiği" ve "25. maddede, hakların kullanılması bakımından kamulaştırma işleminin mal sahibi için 3. madde uyarınca yapılan bildirimle başlayacağı yolunda buyurucu kuralların yorum yoluyla değiştirilemeyeceği" gerekçesine dayanılmıştır.

3- Hukuk sorununun çözümünde kullanılacak Kamulaştırma Yasası’ndaki düzenlemeler:

13. madde:

Kamulaştırılması kararlaştırılan taşınmaz malın 7. maddedeki usule göre tesbit edilen sahibi zilyet ve diğer ilgililerden adresi tesbit olunanlara tebliğ edilmek üzere; kamulaştırılacak taşınmazın kamulaştırılmasına uygun ölçekli bir plan veya ölçekli krokisi, kamulaştırma kararı, takdir olunan kıymeti, kamulaştırma karşılığının veya ilk taksidin milli bankalardan birine hak sahibi adına yatırıldığına dair belge, kamulaştırmanın hangi idare yararına yapıldığı, açılacak davalarda husumetin kime yöneltileceği, bedelin bankaya yatırıldığı tarihten başlayarak otuz gün içinde notere verilir. Noter onbeş gün içinde belgeleri tebliğe çıkarır.

Doğrudan tebligat ile beraber yukarıda yazılı konular ayrıca ilan olunur. 14. madde:

Kamulaştırılacak taşınmazın sahibi, zilyeti ve diğer ilgililer noter veya köy ihtiyar kurulu aracılığıyla yapılan tebligat gününden kendilerine tebligat yapılmayanlara tebligat yerine geçmek üzere gazete ile yapılan ilan tarihinden veya köy odasına asılmak suretiyle yapılan ilan süresinin bitiminden itibaren otuz gün içinde, kamulaştırma işlemine karşı idari yargıda ve takdir olunan bedel ile maddi hatalara karşı da adli yargıda dava açabilirler.

25. madde:

Hakların kullanılması ve borçların yerine getirilmesi bakımından "kamulaştırma işlemi mal sahibi için 13. madde uyarınca yapılan tebligatla" idare için tebligata çıkarmakla başlar. Dava açabilmek için idarenin tebligat yapması veya tebligat çıkarması şarttır.

4- Sorunun çözümü:

Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nda yapılan açıklama ve tartışmalarda hukuksal sorun şu gerekçeler benimsenerek çözümlenmiştir.

Kamulaştırma Yasası’nın 25. maddesinde getirilen "dava açabilmek için idarenin tebligat yapması şarttır" kuralı buyurucu niteliktedir. Ancak; taşınmaz malikinin, kendisine yasada öngörülen şekilde bildirim yapılmamış olmasına karşın" taşınmazını tapuda yönetime devretmesi, kamulaştırma bedelini alması "Kamulaştırma Yasası’nın 13. maddesinde bildirimde (tebligat) bulunması öngörülen kamulaştırma işlemiyle ilgili dava açmaya yarayacak doğru ve sağlıklı bilgileri öğrendiği elde ettiği" de bir olgu olarak kabul edilmelidir.

Taşınmazı kamulaştırılan malikin, yasaya uygun bildirimin yapılmasını beklemesi hukuk düzeninin kendisine tanıdığı bir haktır. Ne var ki, hakların da doğruluk ve güven kurallarına (objektif hüsnüniyet) göre belirlenen kapsam ve sınırlar içinde kullanılması gerekir (MK. m. 2).

Bir hakkı kullanan kimsenin doğal olarak subjektif bir yararı olduğu kabul edilir. Ancak hakkın kullanılmasında "subjektif bir yararı" bulunmaması durumunda Medeni Yasa’nın 2/2. maddesinde açıklanan "hakkın kötüye kullanılması" gündeme gelebilir. Hakkın kullanılmasında hak sahibinin bir çıkarının bulunmaması, sonunda ulaşılabilecek sonucun elde edilmiş olmasına karşın hakkın kullanılmasında direnilmesi tipik bir kötüye kullanımdır (İmre, Medeni Hukuka Giriş, 1976, sh. 294; Ediş Medeni Hukuka Giriş ve Başlangıç Hükümleri, sh. 332).

O halde; taşınmaz malikinin, yasanın (m. 13) kendisine tebligat yoluyla gönderilmesini "zorunlu gördüğü bilgileri" tapuda devir ve kamulaştırma bedelini alma gibi somut işlemlerle öğrendiği ve sağlıklı dava açabilmesi için hiç bir engelin kalmadığı kabul edilmelidir. Davacının, kamulaştırmaya ilişkin bilgileri öğrenmiş olması karşısında, kendisine tebligat yapılmasını beklemesinde artık yarar ve çıkarı bulunduğunu ileri sürmek hayatın olağan akışına ters düşer.

O halde taşınmaz malikinin kendisine tebligat yapılmadığını ileri sürmesi hakkın kötüye kullanılması olarak değerlendirilmeli ve hak düşürücü sürenin tapuda yapılan devir işlemiyle başlayacağı kabul edilmelidir. Çünkü; Yasanın öngördüğü amaç yani bilgilendirme gerçekleşmiştir; "tebligatın yapılmasını direnerek beklenilmesinde" hakkın kötüye kullanılması sözkonusudur.

Bununla birlikte; davacı malikin beklentisini, haklı gösterecek nitelikte somut olguların gerçekleştiği durumlarda ne yarar yokluğundan ne de hakkın kötüye kullanılmasından söz edilemeyeceği; malikin, devir işleminin yapılması sırasında, hiç bir duraksamaya meydan vermeyecek şekilde kendisine yasaya uygun tebligat yapılmasını istemesi veya yönetimin kendisine devir işleminden hemen sonra (otuz günlük hak düşürücü süre içinde dava açılması gerektiği uyarısıyla) yasaya uygun biçimde tebligat yapması onun beklentisini haklı gösteren olgular olarak kabul edilebileceği; zira yönetimin kendi yanıltıcı ve çelişik tutumundan, hatalı yönlendirmesinden yararlanmaması ve malikin tebligatı beklemede yararı olup olmadığının değerlendirilmesi gerektiğinin gerekçede açıklanması da uygun görülmüştür.

Hukuki sorunun tartışılması sırasında, "malikin somut olaylardaki gibi tapuda rızasıyla taşınmazı yönetime devretmesinin Kamulaştırma Yasası’nın

8. maddesinde düzenlenen kamulaştırılan taşınmazın, yönetim tarafından malikinden anlaşarak satın alınması niteliğinde olduğu, bu nedenle malikin artık kamulaştırma bedelinin artırılması davası açamayacağı"da öne sürülmüştür.

Ancak; bu görüş, "Kamulaştırma Yasası’nın 8. maddesinde getirilen kuralın somut olaylara etkisi açısından bir sorunun çıkmadığı ve dava hakkının varlığı konusunda görüş aykırılığı bulunmadığı" gerekçesiyle benimsenmemiştir.

S o n u ç : Kamulaştırma üzerine ferağı verilmiş taşınmazlarda Kamulaştırma Kanununun 14. maddesindeki kamulaştırma bedelinin artırılması davası açılması için kabul edilen 30 günlük hak düşürücü süre daha önce kamulaştırma işlemi ile ilgili olarak yasaya uygun bir bildirim yapılmamış olması halinde, tapuda bu devir (ferağ) işleminin yapıldığı tarihte başlayacağına, birinci ve ikinci toplantıda yeterli çoğunluk sağlanamadığından, 24.6.1994 gününde yapılan üçüncü görüşmede oyçokluğuyla karar verildi.


KARŞI OY YAZISI

İçtihatların birleştirilmesinin çözümünde tebliğ işlemleri doğrudan ilgilidir. O nedenle öncelikle tebligatın hukuksal niteliği ve sonuçları üzerinde durulmalıdır.

Tebligat, hukuksal bir işlemin, ilgili kimsenin bilgisine sunulması için yetkili makamın yasa ve yöntemine uygun biçimde yazı ile veya ilan yoluyla yaptığı belgeleme işlemidir (Hukuk Sözlüğü, Ejder Yılmaz, 2. Bası, Ankara 1982, Sh. 402). kural olarak tebliğ ile ilgili kanun ve tüzük hükümleri tamamen şekli olup ancak yasalarda ve tüzüklerde emredilen şekli koşulların eksiksiz yerine getirilmesi ile hukuki sonuçlar doğurur ve kanıtlanabilir.

Tebliğin zorunlu olması nedeniyle eğer o işlem hiç tebliğ edilmezse veya usulsüz tebliğ edilirse yapılan işlem veya alınan karar bir hüküm ifade etmeyecektir. Tebliğin çok önemli fonksiyonunu gözardı etmeyen yasakoyucu bu konuda çeşitli yasa hükümleri getirmiştir. Bunlardan biri de Kamulaştırma Yasasında düzenlenmiştir. Kamulaştırma Yasasındaki idari tebligat (Tebliğ Kanunu md. 45) hükümleri özel hükümlerdir. 7201 sayılı Genel Tebligat Yasası yanında bazı özellikleri taşıdığı için öncelikle uygulanır.

Kamulaştırma; kamu yararı düşüncesiyle devlet veya bir kamu tüzel kişisinin tek taraflı bir idari karara dayanarak ferdi mülkiyete son vermesi; taşınmaz mülkiyetini kazanmasıdır. Kamulaştırma sonucunda ferdin taşınmaz mal üzerindeki mülkiyet hakkı hukuken kalktığı için mülkiyetin mutlak kaybı sözkonusudur. Hukukumuzda mülkiyet hakkı temel Anayasal haklar arasında yeralmıştır (Anayasa md. 35). Aslında kamulaştırma ile Anayasal bir hakka son verme durumunda yasakoyucunun tebliğe ilişkin özel hükümler getirerek gösterdiği hassasiyetten daha normal bir yöntem düşünülemez. Gerçekte de, yasakoyucunun kamulaştırma konusunda tebliğe ilişkin özel hükümler koymakla güttüğü amacın temelinde mülkiyet hakkına verdiği değer yeralmaktadır. O nedenle yasakoyucu kamulaştırma yasasına özel hükümler koyarak, (K.K. md.13; 14 ve 25) malikin kamulaştırmaya ilişkin tüm işlemleri ayrıntılarıyla çok açık ve kesin biçimde özel hükümdeki koşullara ve usule uygun yapılacak bir tebliğ sonucu öğrenmesini istemiştir.

Şimdi, hukuki sorunun çözümüne doğrudan etkili yasa hükümlerinin açıklanmasına sıra gelmiştir. Kamulaştırma Yasasının 13 ve 25. maddelerinde şu ana ilkeler benimsenmiştir. Kamulaştırma işlemleri ancak 13. madde uyarınca yapılan tebligatla başlar. 13. maddenin önerdiği şekilde ve idare tarafından tebligatın çıkarılması şart ve zorunludur.

Aksi taktirde, hakların kullanılması ve borçların yerine getirilmesi açısından kamulaştırma işlemleri mal sahibi için başlamaz ve hüküm ifade etmez. Tebligat bedel artırım davasının dava koşuludur. Tebligatın 13. maddede sayılan belgeleri içermesi gerekir. Bunlardan bir tanesinin eksik beyan edilmesi dahi tebligatı geçersiz kılar. Bunun zorunlu bir sonucu olarak tapuda ferağ işlemi verilmiş olsa bile dava açmak için gerekli hak düşürücü süre işlemez. Diğer bir anlatımla; bu süre ancak 13. md. gereğince çıkarılacak tebligat ile başlayacaktır. Maddede yazılı "Şarttır" sözcüğü bu sonucu emretmektedir (Bkz., K.K. md. 13; 25).

Kamulaştırmada; tebligatın usulüne uygun yapıldığının belgelendirilmesinde de yasakoyucu; diğer yasalara karşın daha fazla titizlik göstererek, tebligatta noterleri görevli kılmıştır. Noterler; işlemlerin Tebligat Kanunu çerçevesinde yapıldığını tebliğ mazbatası ile belgelendirmekle yükümlüdürler. Tebligat açısından tebliğin usulüne uygun olarak yapılmadığı veya tebliğ tarihi gibi konularda kuşkular ortaya çıktığında bu durum sırf noterin belgelendirme işlemine bakılarak çözümlenir (Bkz. K.K. md. 14). Yorum yoluna dahi başvurulması gerekmeyen sade bir vatandaşın bile kolaylıkla anlayabileceği bu yasa hükümlerinde görüldüğü gibi bedel artırma davası için öngörülen 30 günlük hak düşürücü sürenin ancak yasanın istediği bilgi ve belgeleri taşıyan ve noterce yapılacak usule uygun tebligatla başlayabileceğine ilişkin yasal gerçek yadsınamaz. Henüz çoğunluğun dayandığı gerekçeleri yansıtacak Tevhidi İçtihat Kararı yazılmadan ayrık görüşümü yazma durumunda kaldığını için müzakereler sırasında ortaya konan egemen düşünceleri cevaplandırmakla yetinmek zorunda kaldığımı belirtmek isterim.

Görüşmelerde iki ana düşünce egemen olmuştur:

1- "Mal sahibi taşınmazını serbest iradesi ile bedelini alma karşılığı olarak idareye tapuda devretmiş ve bu suretle kamulaştırma işlemini ve tebliğ ile güdülen amacı sağlayacak 13. maddesi ile bildirilmesi zorunlu unsurları öğrenmiştir. O nedenle kendisine tebligat yapılmasını beklemesi kural olarak tutarlı bir davranış olarak nitelendirilemez. Bu durumda mal sahibinin yasaya uygun bildirim yapılmadığını ileri sürmesi çelişkili davranıştır. MK. md. 2'ye aykırıdır. Çelişkili davranış içinde bulunan kimse korunamaz".

Bu şekilde MK. md. 2 ile olaya yaklaşılması ve çözüm aranması tamamen yanlış olmuştur.

Önemle belirtelim ki; hakkın kötüye kullanılmasından söz edebilmek için, mal sahibinin yasal bildirimi beklemede bir yararı olmaması ve tutarlı bir davranış içinde bulunmaması gerekir. Oysa, az yukarıda açıklandığı üzere; K.K.13; 14 ve 25. maddelerindeki buyurucu hükümlerin özü ve sözü, kamulaştırma işlem bilgilerinin tam sağlıklı ve duraksamaya yer verilmeyecek şekilde noter aracılığı ile yapılacak tebligat ile mal sahibinin öğrenimine sunulmasını Amirdir. Başka bir alternatifin sezinlenmesine dahi olanak tanınmamıştır. Dahası, yasal bildirim yapılmadan açılan kamulaştırma bedelinin artırılması davalarında 25. maddenin gereksiz dava açılmasını önlemeyi ve disiplin altına almayı amaçlayan kuralının uzun yıllar, sapma göstermeden ilgili Yargıtay 5. Hukuk Dairesi'nin (.... Dava açabilmek için idarenin tebligat yanması veya tebligat çıkarması şarttır) kuralından hareketle, dava koşulu gerçekleşmediğinden açılan davaların red edilmesi gerekir yolunda oturmuş İçtihatları da (Bkz., Bunlardan biri; 23.12.1987 gün ve 1987/5-798 E., 1987/1090 K.) şekline uygun tebligat yapılmadan dava açılamayacağı ve açılırsa bu davanın reddedileceği inancını kamu vicdanında haklı olarak yerleştirmiştir. Yasalara ve yargı inançlarına güven duyma ilkesi kamu düzeni ile doğrudan ilgilidir. Bu güvenin zedelenmesine yol açan yorumlar; toplum düzeni bakımından çok tehlikelidir.

Hal böyle olunca, yasalara ve yargı inançlarına güvenen taşınmazları kamulaştırılan vatandaşların dava için tebligat yapılmasını beklemesinden daha tutarlı; hukuka uygun bir davranışı ne olabilir. O nedenle; mal sahibinin yasaya güvenerek tebligat yapılmasını beklemesinde "tutarlı ve hukuka uygun bir davranış" içinde bulunduğunun kabulü zorunludur. Öyleyse, hakkın kötüye kullanılmasından MK. md. 2'nin olaya uygulanmasından sözedilemez. Esasen objektif iyiniyet kurallarının uygulanmasında kesin sınırlar konulamaz. Katı kurallara bağlı olmaksızın her somut olayda kendine özgü tüm durumları özgür ve takdir edilip değerlendirmek, incelemek gerekir (31.1.1980 günlü ve 3/2 sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı). Burada idarenin tebligat yükümüne rağmen iyiniyetle onun işini kolaylaştırıp çabuklaştıran mal sahibinin bu davranışından idarenin yararlanması objektif iyiniyet kuralları ile bağdaşmayacağı düşünülebilir. Gerçekte de, hukuk devletinde, hukuka uymak ve uygulamakta Devlet bizatihi özen göstermelidir. Olayımızda olduğu gibi, yasaca kendine yüklenen tebligat yüküm ve zorunluğunu yerine getirmeden diğer bir anlatımla kendi eksik davranışına dayanarak bundan yarar çıkarması kabul edilemez. Böyle bir savunmayı ileri süren kimsenin bizzat kendisinin Medeni Yasanın 2. maddesine aykırı davranmamış olması gerekir (Bkz., Prof. Mrz, Prof. Dr. İsmet Sungurbey, Miras Bırakanın Danışıklı İşlemleri, Dürüstlük Kurallarının Uygulama Alanı, Çifte Satış Sözleşmeleri, İstanbul 1992, Sh. 24). MK. md. 2'deki kural her şeyden önce hakkını kullanan veya borcunu ifa eden kişinin karşısında bulunan kişilerin, hukuka olan güvenliliklerinin korunmaları ilkesine üstün bir yer vermektedir. Yasalara güvenip hakkı olan parasını bankadan almak ve tapuda ferağ vermekten ibaret hukuka uygun davranışından dolayı esas korunması gereken kişi mal sahibidir. Yine dürüstlük kuralının ana fonksiyonu hukuk kurallarının özellikle kanunların yorumlanmalarında ve eksikliklerin tamamlanmasına büyük ölçüde hizmet etmektedir. Halbuki K.K.nun 13,14, 25. maddelerinde yoruma elverişli, tereddütü gerektiren ve eksik bırakılmış hiç bir yön bulunmamaktadır.

Gene uygulamada çoğu kez gözlemlenen; mal sahibinin kamulaştırma bedelini bankadan alabilmesi için idarece tapuda ferağ işleminin yapılmasına zorlandığı; böylece vatandaşın serbest irade altında ferağda bulunmadığı gerçeği değerlendirilmemiş, gözden kaçırılmıştır. Yine, tapuda devir işleminin gerçekleşmesi sırasında malikin bedel artırımı davası açabilmesi için gerekli olan bilgileri elde ettiği olgusu tamamen bir varsayıma

dayanmaktadır. Uygulamada bu bilgilerin tapu memurunca mal sahibine verildiğine ilişkin bir tesbit ve belgelendirme gerçekleşmemiştir. Hatta çoğunluk böyle bir belgenin varlığının mahkemelerce aranmasına da ihtiyaç duymamıştır. Tapu memuruna yasalarca böyle bir görevde verilmemiştir.

2- Çoğunluk düşüncesine etkili olan diğer bir görüşte; "Tebligat yapılmadan ferağın verilmesi halinde; örneğin ondört sene gibi çok uzun süre bekledikten sonra; dava açması durumunda; 15. maddedeki kamulaştırma bedelinin dava tarihine göre belirleneceği hükmü nedeni ile mal sahibinin haksız şekilde yararlanmış olacağı; bunun adalete uygun düşmeyeceği" şeklindedir. Bunu cevaplandırmak için kısaca bedel artırımı davasının hukuki tanımı üzerinde durmak gerekir. Bedel artırımı davası; teoride ve öğretide bir tazminat niteliğinde olduğu kabul edilmektedir. O nedenle; bu görüş ancak tazminat miktarının (kamulaştırma bedelinin) saptanması sırasında tartışılıp ele alınması gerekir. Bu yüzden dava açma hakkını ortadan kaldıran 30 günlük sükutu hak süresinin başlangıcını tayinde etki ve rol olacağı hiçbir suretle kabul edilemez. Kaldı ki K.K.nun 15. maddesi böyle bir yorumun yapılmasına elverişli değildir. Bir an için bu görüşteki endişelere değer verilmesi durumunda; bunun BK.nun 43, 44. maddeleri uygulanmak suretiyle giderilmesi de mümkündür. Şu durum karşısında; ondört yıl gibi çok uzun bir süre beklenerek dava açılmasına ilişkin çok nadir bir örnek gösterilmek suretiyle sonuca kavuşmanın tutarsızlığı çok açıktır. Kamulaştırma bedelinin artırılmasına ilişkin dava hakkını uzatmak suretiyle bundan yarar sağlamak düşüncesi, ender davranışlardan olup mantık kurallarıyla da pek bağdaşır yanı da bulunmamaktadır. Zira mal sahibinin, davasını açarak bir an evvel artırım bedelini alıp; onu ekonomik alanlarda değerlendirme olanağı vardır. Görülüyor ki Yargıtay Yüksek 5 ve 18. Hukuk Daireleri; yasanın açık buyurucu hükümlerine karşın; özellikle dava dosyalarında sav ve savunma olmadığı halde, içtihatların birleştirilmesine konu kararları vererek kendiliğinden yapay bir ihtilafın ortaya çıkmasına neden olmuştur. Nitekim; idare kamulaştırma yasasının kendisine yüklediği tebligat görevini ifa etse veya ifaya zorlansa hiçbir sorun ortaya çıkmayacaktır. Bütün sorun idarenin bu görevini yerine getirmesine kayıtsız kalınmasından kaynaklanmaktadır. Gerçekte çoğunluk, bedel artırma davası için öngörülen 30 günlük hak düşürücü sürenin, 2942 sayılı Kamulaştırma Yasasının 13. maddesi gereğince yapılacak tebligatla başlayacağını kabul etmekle beraber, her nasılsa henüz tebligat yapılmadan tapuda mal sahibinin ferağ vermesi olgusunu, 13,14 ve 25. maddelerdeki açık hükümleri bir yana iterek anlaşılması ve izahı güç düşüncelerle; tebliğ işlemi yerine ikame etmiş bulunmaktadır. Halbuki; yasada açık hem de tüm ayrıntıları sergilenerek düzenlemiş hükümler bulunan hallerde yorum yoluna gidilemez. Tersinin kabulü, yasa maddelerine yeni bir hüküm ilave veya ihdas anlamına gelir ve kuvvetler ayrımı ilkesince yargı erki ile yasa erki arasındaki yetki sınırları aşılmış olur. Ayrıca bu Tevhidi İçtihatla; ferağın tebliğ işlemi yerine geçtiği ve ferağ ile tebliğ de bildirilmesi gerekli hususların öğrenilmiş olduğu dolaylı da olsa belirlendiğine göre bundan böyle idarenin tebligatla ilgili külfetli yolu seçmesini beklemek iyimserlik olur. Tebligat yapmaması halinde de idareyi bir müeyyideye bağlayarak kınamak düşünülemez. Bu bağlamda da; yanlış ve usulsüz açılan kamulaştırma davalarının ve ihtilafların tekrar artması gündeme gelecektir. Yine bu içtihatla 13,14 ve 25. madde hükümleriyle getirilen ve mal sahibini korumayı amaçlayan hükümlerin işlerliği ortadan kaldırılmış bir anlamda anılan yasa maddeleri batıl ve ölü hale dönüştürülmüştür. İleride bu haksızlıklardan kaynaklanacak yakınmalar karşısında yargı organlarının ve hukukun rahatsız olacağını, toplumun huzurunun bozulacağını şimdiden rahatlıkla söyleyebiliriz.

S O N U Ç : Taşınmazı kamulaştırılan kişinin tebliğ tarihinden itibaren 30 gün içinde dava açma hakkının doğması yasaya ve idareye karşı duyulması gereken güvenin sonucudur.

Mal sahibinin ferağ tarihinden itibaren dava açmasını istemek kamulaştırma yasasının yukarıda açıklanan özel tebligat hükümlerine tamamen aykırıdır. O nedenle tapuda ferağ verilmiş olması idareyi 13. madde gereğince tebligat yükümlülüğünden kurtarmaz ve idare lehine hukuki sonuç doğurmaz.

Dava açma hakkının kötüye kullanıldığından söz etmeye olanak yoktur ve MK. md. 2'nin olayda uygulanması mümkün değildir. Farklı bir anlatımla yasaca tebligat çıkarma yüküm ve görevi altında tutulan idarenin davacının kötüniyetli dava açtığını ileri süremez. Böyle bir sav, kendisi yönünden MK. md. 2'ye aykırılığı oluşturur.

Kısa tutulan hak düşürücü süresinin hangi andan işlemeğe başlayacağı yoruma yer bırakmayacak şekilde kamulaştırma yasasında gösterildiği halde bunun yorum yoluyla genişletilip, değiştirilmesi ve böylece hakların kullanılması konusunda kararsızlık ve kuşkular yaratılması üstün görülemez. Bir tarafın müracaat yollarından birisini kapamaya neden olacak yorumlardan daima kaçınılmalıdır (Bkz., 13.11.1940 T., 48 E., 88 K. sayılı Yargıtay Tevhidi İçtihadı). Yargı organlarının hukuk kurallarını yorumlarken anayasayı gözönünde tutup anayasa ile çelişecek sonuçlar doğurabilecek biçimde yorumlardan kaçınmaları ve anayasaya uygun bir yoruma ulaşmak için çaba göstermeleri gerekir.

Yine; hak düşürücü sürenin ancak 13. madde uyarınca yapılacak tebligatla işlemeye başlayacağı yasada açıkca belirgin olduğu halde bu hüküm bir kenara itilerek tebliğ dışında başka yollarla K.K. md. 13'deki bilgi ve belgelerin öğrenildiğini kabul etmek yasanın açık hükmüne ve yasa koyucunun amacına aykırıdır. Bu hareket yasa koyucunun yerine geçme anlamına gelir, kabul edilemez. Bu içtihatla vatandaşın yasalara devlete olan güveni zedelenmiş yasa egemenliği kuralı ihlal edilmiştir.

Tüm açıklanan nedenler altında Sayın Çoğunluğun görüşüne katılamıyorum.

A. İsmet ARSLAN 13. Hukuk Dairesi Başkanı

MUHALEFET ŞERHİ

Herkes haklarını kullanırken ve borçlarını eda ederken iyiniyet kurallarına göre hareket etmek zorundadır.

Özellikle kamulaştırma ile mülkiyeti idareye geçebilecek olan bir taşınmaz malın, mal sahibi tarafından kendisine tebligat yapılmadan tapu sicil memuru önünde ferağı halinde, mal sahibinin kamulaştırma parasına yönelik bir dava hakkı bulunup bulunmadığını ortaya koymadan, mal sahibinin açtığı davada davanın hak düşürücü sürede açılıp açılmadığını, Medeni Kanunun 2. maddesinin uygulama alanı bulunup bulunmayacağını açıklamak mümkün olmaz.

2942 sayılı Kanun iki çeşit kamulaştırma öngörmüştür:

Bunlardan yaygın olanı, Anayasanın 46. maddesinde mülkiyetin takyitlerinden olarak öngörülen "Kamu yararının gerektirdiği hallerde" kullanılan zorla mülkiyetin alınması, bedelinin ödenmesi usulüdür.

Bunun için kanunda öngörülen istisnalar dışında önce bir kamu yararı kararı alınır ve yetkili mercice onanır (2942 sayılı Kanun md. 5, 6). İdare kamulaştırılacak malların sınırını, yüzölçümünü, cinsini gösterir ölçekli planını yaptırır, malın sahiplerini, zilyetlerini, bunların adreslerini tesbit ettirir (2942 sayılı Kanun md. 7). Kamulaştırmayı yapan idarenin daveti üzerine eksiksiz toplanan kıymet taktir komisyonu aynı kanunun 11 ve 12. maddesindeki esaslar dairesinde kıymet taktiri yapar (2942 sayılı kanun md.10, 11, 12). Kamulaştırılması kararlaştırılan taşınmaz malın 7. maddedeki usule göre tesbit edilen sahibi, zilyet ve diğer ilgililerden adresi tesbit olunanlara tebliğ edilmek üzere kamulaştırılacak taşınmaz malın kamulaştırılmasına uygun ölçekli bir planı, kamulaştırma kararı, taktir olunan kıymeti kamulaştırma karşılığının milli bankalardan birine hak sahibi adına yatırıldığına dair belge, kamulaştırmanın hangi idare yararına yapıldığı ve açılacak davalarda husumetin kime yöneltileceği, bedelin bankaya yatırıldığı tarihten başlayarak otuz gün içinde Noter'e verilir. Noter,15 gün içinde belgeleri tebliğe çıkarır (2942 sayılı Kanun md. 13). Hakların kullanılması ve borçların yerine getirilmesi bakımından kamulaştırma işlemi, mal sahibi için 13. maddeye göre yapılan işte bu tebligatla ... başlar (2942 sayılı Kanun md. 25). Kamulaştırılacak taşınmaz malın sahibi, zilyeti ve diğer ilgililer ... tebligat gününden itibaren 30 gün içinde ... bedel ile maddi hatalara karşı adli yargıda dava açabilirler (2942 sayılı Kanun md.14). ... davaların sonucu beklenmeksizin kamulaştırılması yapılan taşınmaz mala hemen el konulmasına idarece zorunluluk görüldüğü hallerde ... ilgili belge örnekleri ile mahkemeye başvurulup tesbit ve taşınmazın idare adına tescili istenebilir (2942 sayılı Kanun md. 16). Kumulaştırma ve bedel kesinleştiği hallerde, taşınmaz malın idare adına tesciline karar verilir (2942 sayılı Kanun md.17). Ancak kanunun 16, 17 ve 19. maddeleri uyarınca idare adına tescil edilen taşınmaz malın boşaltılması icra memurundan istenebilir (2942 sayılı Kanun md. 20).

Şimdi konumuzla ilintili olduğu kanısında bulunduğum ve kanunun 8. maddesinde düzenlenen satın alma usulü ile kamulaştırmadan söz etmek istiyorum.

Hüküm şöyle:

"Kamulaştırmayı yapacak idare kamulaştırma kararının alınmasından sonra kamulaştırma işleminin her safhasında (lütfen dikkat buyurunuz her safhada) tesbit ettireceği bedel üzerinden mal sahibi ile anlaşarak taşınmaz malı ... satın alabilir.

Bu suretle satın alınan taşınmaz mal ... sahibinden kamulaştırma yolu ile alınmış sayılır. Ancak kamulaştırmaya ve bedele itiraz davaları açılamaz."

Şimdi arzımın biraz başına doğru dönelim. 2942 sayılı Kanunun 20. maddesi, 16, 17 ve 19. madde uyarınca tescil kararı alınmadan taşınmaz maldan mal sahibini kimse çıkaramaz diyor. 16 ve 17. maddelerde usulüne uygun kamulaştırma işlemi tamamlanmadan tescil kararı verilemez hükmü yer almaktadır. Şimdi kanunlara uygun hiç bir zorlayıcı sebep olmadan idarenin teklifi veya malikin kendi müracaatı üzerine tapuya gidilmiş, kararlaştırılan kamulaştırma bedeli üzerinden taşınmaz mal idareye satılmış ise ve hele hele mal sahibi resmi memur önünde "sattım" diye beyanda bulunmuş ise, bu işlemi kanunun 8. maddesine uygun satın alma usulü ile kamulaştırma olarak tavsif etmek gerekir.

İşte bu gibi hallerde mal sahibinin aynı maddenin son cümlesi uyarınca dava açma hakkı yoktur.

2942 sayılı Kanun 15/13. maddesinde yer alan, Tebligat yapılmadan dava açılması halinde değer takdirine ilişkin hüküm, 25. madde uyarınca tebligata çıkarmakla dava hakkı doğan idarenin tebligat yapılmadan açtığı davalarla ilgilidir. Bunu, tebligat yapılmadan mal sahibinin dava açmasına cevaz veren bir hüküm olarak değerlendirmek, kanunun genel sistematiği ve amacı ile bağdaşmaz.

Tartışmalar sırasında mal sahibinin kıymet takdir komisyonunca taktir edilen bedeli alabilmek için idarenin zorlaması sonunda ferağ verdiği ileri sürülmüştür. Bu hal devletin fonksiyonu ile bağdaşmaz. Kamu idareleri kendilerine kanunla tanınan yetkileri kullanabilirler. Kamu idarelerinin ihtilafsız kamulaştırma parası üzerine herhangi bir kayıtlama koyma yetkisi yoktur (Anayasa 46; 2942 s. Kanun 3). Eğer böyle bir kayıtlama kanuna rağmen konulmuşsa, kanuna aykırı bu fiili ika eden idare ajanları hukuken sorumlu olur. Hatta bu fiil giderek suç teşkil eder. O halde mal sahibinin ferağa zorlanması sözkonusu olamaz. Borçlar Kanununun 21, 23, 28, 29, 30. maddesindeki iradeyi ifsat eden sebeplerin oluşması halinde tabii ferağ işleminin iptal ettirilebileceği, bu nevi ayrık hallerin değişik içtihatların oluşmasına konu olmadığı açıktır.

Tartışmalar sırasında ferağa rağmen idarenin tebligat yaptığı ve böylece dava açılmasına sebep olunduğu ileri sürülmüştür. Bu hal dahi Kanunun 8. maddesi uyarınca bulunmayan bir hakkı doğurmaz. Ancak böyle bir yanıltma sonucu dava açılması halinde Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 417. maddesinin birinci fıkrası uyarınca dava masraflarının istisnaen idareye yüklenmesine mümkün olabilir. Bu yanıltma dahi mal sahibine bedel artırma davası açma hakkı vermez. Dava hakkı bahşetmeyen bir işlemden sonra açılan davanın hak düşürücü sürede açılıp açılmadığını tartışmak mümkün değildir.

Bu sebeple, "Kamulaştırma Kanununun 14. maddesinde yer alan hak düşürücü süre, kanunda yer alan unsurları taşıyan ve usulüne uygun yapılan tebligatla işlemeye başlar. Kamulaştırma işlemiyle ilgili olarak yasaya uygun bir bildirim olmadan tapuda devir işleminin yapıldığı hallerde, sonradan her ne şekilde olursa olsun, kamulaştırılan malın sahibi, zilyeti veya ilgililerine tebligat yapılması, onlara Kamulaştırma Kanununun 14. maddesi uyarınca adli yargıda bedel artırma davası açma hakkı vermez "biçiminde içtihatların birleştirilmesi gerektiği kanaatındayız.

Tahir ALP 2. Hukuk Dairesi Başkanı

KARŞI OY

Kamulaştırma karşılığının artırılması davası için Yasayla öngörülen hak düşürücü sürenin yönetimin mal sahibine yapacağı bildirimle başlayacağı Yasanın buyurucu kuralıdır. Bu konuda görüş ayrılığı da bulunmamaktadır.

Sayın çoğunluk, mal sahibi davacının tapuda gerçekleştirdiği devir işlemiyle Yasanın bildirimde bulunmasını öngördüğü bilgileri öğrenmiş olduğu varsayımından yola çıkarak; davacının, davadan önce kendisine bildirim yapılmamış olduğunu ileri sürmesini hakkın kötüye kullanılması olarak nitelendirmiştir.

Kararın gerekçesinde de açıklandığı gibi, bir yasa kuralına dayanmanın hakkın kötüye kullanılması kabul edilebilmesi için bunda yarar ve çıkarın bulunmadığının tartışılmayacak biçimde ortaya çıkması gerekir.

Taşınmaz malikine yapılacak bildirimde nelerin öngörüleceği tek tek sayılmıştır: Taşınmazın kamulaştırılmasına uygun ölçekli plan ve krokisi, kamulaştırma kararı, takdir olunan kıymeti, kamulaştırma karşılığının ulusal bankalardan birine hak sahibi adına yatırıldığına dair belge kamulaştırmanın hangi İdare yararına yapıldığı, açılacak davalarda husumetin kime yöneltileceği.

Böylesine kapsamlı bir bildirimin öngörülmesinde amaç, hak düşürücü süreye bağlanan dava açma hakkının güvence altına alınmasıdır. Bu bilgiler alınmadan açılacak bir davada yanlışlıkların yapılması olasılığı vardır. Yasanın çok açık olan amacı, bir olasılığa dayansa da yanılma durumu karşısında, davacının, yönetimce yapılacak bildirimi beklemesinde çıkar ve yarar olmadığını söylemek gerekçelerle bağdaşmaz. Yarar ve çıkarın bulunmadığından söz edebilmek için; hiç bir kuşkuya meydan vermeyecek biçimde somut olayda ortaya çıkmış olmalıdır. Davacının, Yasanın öngördüğü durumları, bildirim yapılmadan, tapuda devir işlemiyle öğrendiğini kesin olarak söylemek olanağı yoktur.

İnanç (içtihat-görüş) aykırılığına neden olan kararlara konu olan olaylarda; yönetimin, devir işleminden bir süre sonra Yasaya uygun bir bildirim yaptığı tartışmasız bir olgudur; hatta bildirimde Yasada bulunmamasına rağmen otuz gün içinde dava açılması uyarısı da yapılmaktadır.

Yönetimin mal sahibinin dava açması için yeterli bilgi sahibi olmadığını ve henüz dava hakkı doğmadığını kabul ederek tebligat çıkarması daha sonra da devir işleminden hareketle hak düşürücü süreyi ileri sürmesi çelişkili davranış olup doğruluk ve güven kuralına aykırıdır. Davalı olan yönetimin bu davranışı, mal sahibi davacıdan önce değerlendirilmeliydi. Yargının, davanın tarafı olan kişinin tutum ve davranışını dahi aşarak, ona rağmen hak düşürücü süreyi devir işlemiyle başlatması davacı mal sahibinin "doğru ve güvenli (adil) yargılama hakkının çiğnenmesi olgusunu da ortaya çıkarır. Çünkü, bir yargılamada mutlak eşit durumda olan yanların arasına yargı böyle bir yorumuyla girerse eşitlik bozulur; yansızlık sorunu da gündeme gelebilir.

Sayın çoğunluk, hak düşürücü sürenin devir işlemiyle başlayacağını kabul ederken bunun sonucu olarak ortaya çıkacak sorunlara, kararın gerekçesinde bir yumuşatma getirerek ve yönetimin sonradan bildirim yapılmasındaki çelişkili davranışını ele alarak MK.nun 2. maddesini bu kerre yönetime karşı yorumlaması hem çelişki ve hemde azınlıkta kalan üyeleri önerdiği duruma dolaylı yoldan ulaşmadır.

Bu nedenlerle çoğunluk görüşüne katılmıyorum; inanç aykırılığının "hak düşürücü sürenin yönetimin yapacağı bildirimle başlar" biçiminde Yasanın buyurucu kuralına uygun olarak giderilmeliydi.

Çetin AŞÇIOĞLU 4. Hukuk Dairesi Üyesi

KARŞI OY YAZISI

Kamulaştırma; Anayasa tarafından kabul edilen hukuka uygun bir müessese olup, "DEVLET VE KAMU TÜZEL KİŞİLİKLERİ TARAFINDAN KAMU YARARI İÇİN GEREKLİ ÖZEL KİŞİLERE AİT TAŞINMAZ MALLARIN KANUNLA GÖSTERİLEN ESAS VE USULLERE GÖRE YETKİLİ ORGANLARCA VERİLEN KARAR UYARINCA KARŞILIKLARI PEŞİN ÖDENEREK Z O R L A MÜLKİYETİNİN ALINMASI VEYA İRTİFAK KURULMASIDIR".

Tariften açıklıkla anlaşılacağı gibi, kamulaştırma RIZAİ SATIŞ değildir. Kamulaştırmada İdare ile mal sahibi arasında AKDİ BİR İLİŞKİ yoktur. Mal sahibinin SERBEST İRADESİ'nden söz edilemez. Burada galip unsur "Z O R" dur. Bu nedenle Anayasa ve Özel Yasalar mülkiyet hakkının idareler tarafından -olur olmaz nedenlerle alınmasını önlemek amacı ile ÇOK SIKI ŞEKİL KURALLARI öngörmek gereğini duymuştur (Anayasa md. 35-46; 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun özel hükümleri).

İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu toplantılarında; 5. ve 18. H. Dairelerinin görüşleri doğrultusunda İçtihadın birleştirilmesini savunan değerli konuşmacılar özetle:

1) 2942 sayılı K.K.nun 14. maddesine göre, bedel artırma ve maddi hatalara karşı "ADLİ YARGIDA" açılacak davaların OTUZ GÜNLÜK HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE içerisinde açılması gerektiğini, kamulaştırılan taşınmazların mal sahipleri tarafından FERAĞLARININ TAPU DAİRESİNDE kamulaştırmayı yapan idareye verilmesi halinde, bu ferağın TEBLİĞ İŞLEMİ Yerine geçeceğini, ferağ günü ile davanın açıldığı gün arasında OTUZ GÜNLÜK süre geçtiği takdirde mülkiyet FERAĞ ile birlikte davalı idareye geçtiğinden TEBLİGAT ile güdülen amaç gerçekleşir, mal sahibi tebligatla öğreneceği hususları FERAĞ sırasında öğrenir, ferağdan sonra gerçekleşen tebliğ tarihinin HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE İÇİN BAŞLANGIÇ ALINMASI mümkün değildir.

2) 2942 sayılı K.K.nun 15/13. maddesinde "... Tebligat yapılmadan dava açılmış ise... " ibaresi Tebligat yapılmadan da dava açılabileceğini gösterir. Bu nedenle FERAĞ İLE HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE başlar,

3) Ferağ tarihi esas alınarak BİRÇOK DAVA açılmıştır. İçtihatların Birleştirilmesine ilişkin karar H. Gal. Krl. Kararı doğrultusunda çıkarsa davalar reddedilmek, durumuna düşecektir. Bu da büyük mağduriyetlere neden olacaktır. Görüşlerini savunmuşlardır.

Hukuk Genel Kurulunun "İçtihatların Birleştirilmesine konu olan: 25-11-1992 gün, 1992/5-423-705-701 sayılı kararları" doğrultusunda, yukarıda ileri sürülen değerli Daireler görüşünü savunan Başkan ve üyelerin görüşlerine katılma olanağının bulunmadığını düşünüyorum. Şöyleki:

1) 2942 sayılı K.K.nun AÇIK hükümleri karşısında YORUM YAPMA olanağı yoktur. Kanunlarda AÇIK HÜKÜM bulunan hallerde YORUM YOLUNA BAŞVURULAMAZ. K.K.nun 13-14 ve 25. maddeleri incelendiğinde, kanunda bu konuda hiçbir BOŞLUK YOKTUR. Yasakoyucunun TEBLİGATA verdiği ÖNEM tartışılamayacak kadar ortadadır. K.nun 13. maddesinde sayılan BİLGİ VE BELGELERİN: a) ...ölçekli plan veya kroki, b) Kamulaştırma kararı, c) Takdir olunan kıymet, ç) ....bedelin yatırıldığı Milli Banka, d) Kamulaştırmayı yapan idare, husumetin kime yöneltileceği, ...taşınmazı kamulaştırılan mal sahiplerine NOTER ARACILIĞI ile TEBLİĞ edilmesi ZORUNLU VE GEREKLİDİR.

Bu bilgi ve belgelerin mal sahibi tarafından tapuda ferağ verilmesi sırasında öğrenileceğinin ileri sürülmesi sadece bir varsayımdır. Çünkü, Tapu Kanunu, Tapu Sicil Nizamnamesi, Yönetmelikler veya Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü tarafından gönderilmiş yazılı bir emirle, Tapu Sicil Müdürlerine böyle bir bilgilendirme ve bildirim görevi verilmiş değildir (Yargıtay HGK.nun 5-12-1962 gün, 5/91-1962/29 sayılı kararı). Bu kararda HGK.; Taşınmazları Kamu idareleri tarafından kamulaştırılan özel kişilerin kamulaştırmanın bütün unsurlarının mal sahipleri tarafından ancak, Yasanın 13. maddesinde yöntemi belirlenen TEBLİGATLA mümkün olacağını, bunun dışında BAŞKACA BİR TEBLİĞ YOLUNUN ihdas edilemeyeceğini açıkça vurgulamıştır. Bu kural yıllardan beri Yüksek 5. Hukuk Dairesi tarafından da uygulanmıştır. Son zamanda kamulaştırmaya ilişkin davalara bakan Yüksek 5 ve 18. Hukuk Dairelerinin hangi yasal nedenlerle bu görüşten ayrıldıklarının gerekçesini, kararlarında bulamadığımızı belirtmek istiyorum.

2) 2942 sayılı K.K.nun 15/13. maddesi "Bilirkişilerin bedel takdiri" ile ilgilidir. Tapuda ferağ verilmekle, hak düşürücü sürenin başlayacağına ilişkin Yüksek 5. Hukuk Dairesinin uygulamasının 1971 yılından beri sürdüğü ifade edilmektedir (Bk: Ali Arcak, Kamulaştırma-Devletleştirme Kanunları adlı eser. Sahife: 840). Bilindiği gibi 2942 sayılı Kanun 1983 yılında yürürlüğe girmiştir. K.K.nun 15/l3. maddesindeki "...Tebligat yapılmadan dava açılmış ise..." ibaresi bu kanunla maddeye girmiştir. Bu ibare daha önce yürürlükte olan 6830 sayılı Kanunda mevcut değildi. Bu nedenle 1971 yılından beri uygulandığı ileri sürülen bu kuralın gerekçesi, 1983 yılında kanuna giren bu ibare OLAMAZ.

3) Ferağ tarihi esas alınarak açılan birçok davanın, İçtihatların Birleştirilmesine ilişkin kararın Yüksek Hukuk Genel Kurulu Kararı doğrultusunda çıkması halinde, RED tehlikesi ile karşı karşıya kalacağı yolundaki görüşe de katılmak olanak sizdir. Herşeyden önce İçtihatların Birleştirilmesinin konusu K.K.nun 25. maddesi değildir. Tebligattan önce açılacak davaların bugüne kadar reddedildiği de görülmüş değildir. Tartışılan konu, HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRENİN TEBLİGATLA veya FERAĞ İLE başlaması ile ilgilidir. Bu nedenle tartışma konusunun dışında

bulunan bir konuyu gerekçe olarak kabul etmek olanaksızdır.

Yüksek 5 ve 18. Hukuk Daireleri'nin görüşlerini savunan değerli Başkan ve üyeler, yukarıdan beri açıklamaya çalıştığımız gibi HİÇBİR YASAL GEREKÇE ileri sürmemişlerdir. Çünkü bu görüşün Yasal Gerekçesi yoktur. Bu görüş açıklıkla söylenmemekle birlikte MK.numuzun 2. maddesi ile ilgilidir. Bu ilgi görüşme ve kararlarda açıklıkla vurgulanmamıştır. Anayasa ve özel kanunda bulunmayan bir unsur, bu kararla (sayın çoğunluk görüşü ile 2942 sayılı Kumulaştırma Kanununa İLAVE EDİLMİŞTİR. Kanımızca böyle bir ilavenin İçtihatların Birleştirilmesi yolu ile yapılması YASAL VE HUKUKİ DEĞİLDİR.

Hukuki sorunlar KESİN VE AÇIK kurallarla çözümlenmelidir. Bu yüzden kanunlarda AÇIK hüküm bulunan konularda, YORUM YOLU ile ilaveler yapmaya kalkmak, kanun koyucunun yetki alanına girmek olur. Bu da sonuçta HUKUKİ DENGESİZLİK ve KEYFİLİKLERE neden olabilir. HUKUKİ GÜVENİ ORTADAN KALDIRIR. Kanunlara güven duygusunun sarsılması toplumda KARGAŞA VE BELİRSİZLİKLER yaratır.

SONUÇ OLARAK;

1) Hak düşürücü süre, 2942 sayılı Kanunun öngördüğü biçimde, yöntemine uygun md.13) ve (md.14) TEBLİGATLA başlar.

2) Yasalarda açık hüküm bulunan konularda YORUM YOLUNA GİDİLEMEZ.

3) 2942 sayılı Yasada, malsahibi tarafından "Tapuda Ferağ" verilmesi halinde Kanunun 14. maddesinde belirtilen HAK DÜŞÜRÜCÜ SÜRE'nin başlayacağına ilişkin hiçbir hüküm yoktur. Kanunda bulunmayan bir unsurun, içtihat yolu ile kabul edilmesi, kanunu ilave yapmak anlamını taşır.

4) K.K.nun 15/13. maddesi değer takdiri ile ilgilidir.

5) Yasakoyucu K.K.nun 13-14. maddelerinden ayrı olarak 25. madde ile ayrıca hiçbir yanlış anlamaya meydan vermeyecek biçimde -Hakların Kullanılmasını, TEBLİGATveya TEBLİGATA çıkarmaya bağlamıştır.

Açıklamaya çalıştığını bu nedenlerle, mevcut kararlar arasında aykırılığın Yüksek Hukuk Genel Kurulu'nun 25.11.1992 günlü kararında, belirlenen yasal ve doyurucu gerekçeler doğrultusunda,

Kamulaştırma Kanunundan doğan, Adli Yargıdaki "Bedel Artırma ve Maddi hatalara" karşı mal sahipleri tarafından, kamulaştırmayı yapan idareler aleyhine açılacak davalarda; HAK DÜŞÜRÜCÜ OTUZ GÜNLÜK SÜRE"nin, 2942 lı Kanunun 13,14 ve 25. maddelerinde öngörülen YÖNTEMİNE UYGUN TEBLİGATLA BAŞLAYACAĞINl, düşünüyorum ve bu düşüncelerle Yüksek Çoğunluğun görüşüne katılamıyorum.

Tahsin TÜRKÇAPAR 1. Hukuk Dairesi Üyesi

KARŞI OY

A- KONUNUN KAPSAMI VE DAYANAKLARI

1- KONU

Kamulaştırma Yasasının 14. maddesinde yer alan; kamulaştırma bedelinin artırılmasına ilişkin 30 günlük hak düşürücü sürenin, kamulaştırmaya ilişkin belgeler tebliğ edilmeden, tapuda devir (ferağ) işleminin yapıldığı tarihten mi, yoksa ferağdan sonra yapılacak tebliğ tarihinden mi başlayacağı noktasında, Yargıtay'ın iki özel dairesi ile Hukuk Genel Kurulu arasında görüş ayrılığı doğmuştur.

2- KAMULAŞTIRMANIN NİTELİĞİ

2942 sayılı Kamulaştırma Yasasının 1. maddesinde yasanın amacı; "...kamu yararının gerektirdiği hallerde gerçek ve özel hukuk tüzel kişilerinin mülkiyetinde bulunan taşınmaz malların ... kamulaştırılmasını ... ve kullanılmayan taşınmaz malın geri alınmasını ... düzenler" biçiminde gösterilmiştir.

Yasa maddesinin yukarıya aktarılan metninden ve kamulaştırmanın da yapısından varılan sonuca göre kamulaştırma; kamu yararını gerçekleştirme amacına yönelik olarak yapılır. Bu niteliği itibariyle de, kamu hukukunun idare hukuku içinde yer alan bir işlemdir. Ancak mülkiyetle ilgili ve özel mülkiyet üzerindeki hakkın ortadan kaldırılmasına neden olması açısından Medeni Hukukun, Eşya Hukuku bölümünde yakından ilgilendirmektedir.

Kamulaştırma ile ilgili yazılı hukuk kuralları (Anayasa ve Yasalar) itibariyle kamulaştırma işleminde iradesine üstünlük tanınan idaredir. İdarenin kamulaştırma istemini, malik zorla kabul etmektedir. Hatta malike yerinin kamulaştırılacağı konusunda önceden bilgi dahi verilmemektedir. Bunun içindir ki kamulaştırma, mülkiyet hakkının ağır bir ihlalidir. Bu "ağır ihlal" ancak "kamu yararı"nın varlığı gözetilerek haklı ve makul karşılanmaktadır. Ayrıca kamulaştırma işlemi, mülkiyet hakkının genellik ve eşitlik ilkesine uygun olmaksızın getirilen bir sınırlamadır ve işlemle mülkiyet hakkının özüne dokunulmaktadır. Halbuki Anayasanın 35. maddesinde, herkesin mülkiyet hakkına sahip olduğu, ancak kamu yararı amacı uyarınca ve yasa ile sınırlanabileceği ifade edilmiştir.

İşte bunun içindir ki, ancak zorunlu ve son derece sınırlı hallerde kamulaştırma yoluna gidilmelidir. Çünkü her ne kadar kamulaştırmanın karşılığı olarak malikine bir bedel ödenmekte ise de, bu bedel satım sözleşmesinde olduğu gibi, tarafların özgür iradesi ile belirlenmemektedir. Bundan dolayıda ödenen paranın satım bedelinden öte bir tazminat olduğunun kabulü daha uygun olur.

İşte kamulaştırmanın bu özelliğinin sonucu olarak; özel olarak çıkarılan kamulaştırma yasaları ile, tüm işlemler açık ve objektif birtakım kurallara tabi tutulmuştur.

3- YASAL DÜZENLEME

Anayasanın 46. maddesinde; "Devlet ve kamu tüzel kişileri ... kamu yararının gerektirdiği hallerde... kanunla gösterilen esas ve usullere göre, kamulaştırmaya... yetkilidir" ilkesi yer almıştır.

Anayasanın yukarıya kısaca alınan maddesi ve bu maddenin devamı da nazara alınmak ve ayrıca kamulaştırmanın önemi de gözetilerek tüm yönlerini içeren 2942 sayılı kamulaştırma yasası yürürlüğe konmuştur.

Konumuz açısından önem taşıyan yasanın özellikle, 8,13,14, 15 ve 25. maddeleri üzerinde durulmak gerekiyor. Sorunun çözümü bakımından yasanın özü ile birlikte ilgili maddelerin birlikte değerlendirilmesi gerekmektedir.

Yasanın 8. maddesi, "Satın alma usulü" başlığını taşımakta olup, yapılan işlem yine bir kamulaştırmadır. Yoksa, kamulaştıracak idare ile, malik arasında bir satımdan söz etmek mümkün değildir. Genel kamulaştırmadan tek farkı, bu işleme karşı dava (bedel veya iptal) açılamamasıdır.

Yasanın 13. maddesi; "Tebliğ işlemleri, Dava Hakkı ve Bilirkişiler " başlığını taşımakta olup, kamulaştırma belgelerinin tebliği, tebliği şekli ve sonuçlarını son derece detaylı biçimde düzenlemektedir. Bu detayın nedenini, malı kamulaştırmakla zarar görenin daha fazla mağdur olmaması için tüm haklarını kullanmasına olanak sağlamak ve kısıtlamaları kaldırmaya yönelik olarak kabul etmekteyiz.

Yasanın 14. maddesi ise, hakların ne zaman ve nasıl kullanılacağına ilişkin dava hakkını düzenlemektedir.

Sözü edilen yasanın 25. maddesi ise, dava ve diğer hakların kullanılması ve sınırlandırılması ile ilgili olup, bazı duraksamaları ortadan kaldırmak için 6830 sayılı Yasadan daha farklı ve açık biçimde kaleme alınmıştır.

B- KARŞI OY İLE İLGİLİ DÜŞÜNCEMİZİN DAYANAKLARI

1- GENEL OLARAK

Yargıtay'ın ilk derece mahkemelerine ait kararları temyizen ve karar düzeltme yolu ile incelemenin yanında, diğer önemli bir işleri de, bütün yurtta hukuk kurallarının aynı şekilde uygulanmasını sağlamaktır. Diğer bir anlatımla adli yargı alanında içtihat birliğini gerçekleştirmektir. Hangi nedenlerle İçtihadı Birleştirme yoluna gidileceği Yargıtay Kanununun 15/2 ve 16/5. maddelerinde düzenlenmiştir. Bu nedenleri tek tek açıklamayı zorunlu görmüyorum. Ancak İBK.nın niteliği üzerinde durmak istiyorum.

Anayasa Mahkemesinin 12.6.1969 gün ve 38/34 sayılı kararında; (Resmi Gazete 29.1.1970, sayı 13412, sayfa 11-13) İBK.larının "... o zamana değin hukuk alanında hukuk kuralı olarak bulunmayan yeni bir kural koymayı amaç edinmiş olan bir hukuk işlemi değildir. İBK. belli bir olay için yeni bir hukuk kuralı koymak amacı ile değil, ancak ve ancak belli bir olaya uygulanacak yasanın veya objektif nitelikte olan tüzük ve yönetmelik kuralları gibi, öbür hukuk kurallarından hangisinin hangi anlamda uygulanacağını saptamak için verilir" sonucuna varırken Yargıtay ise; (HGK. 20.2.1963, 4/71-21, AD. 963/5, S. 776-777) "bir konunun İçtihadı Birleştirme kararı ile aydınlanması eylemsel sonuç bakımından o konuda yeni bir yasa çıkarılması anlamına gelmektedir" saptamasını yapmıştır.

Açıklanan bu tesbitlerden de anlaşılacağı üzere, İBK. bir yasa ve yasanın maddesi gibi yeni bir düzenlemeyi getirmez. Başka bir anlatımla, yeni bir hukuk kuralı koymaz. Mevcut hukuk kurallarının eylemsel olarak nasıl uygulanması gerektiği hususunu düzenler. Bundan dolayıdır ki, İBK. ile yasanın mevcut maddesi değiştirilemez veya maddenin başka anlama gelecek bir sonuç doğurması yönünde bir yorum getirilemez. Ne var ki bina aşağıda açıklanacağı üzere, eldeki İBK. ile yasanın maddeleri değiştirilmiş ve yasakoyucunun hiç öngörmediği bir sonuca varılmıştır.

2- NİÇİN TEBLİĞ

Gerek 6830 sayılı eski Kamulaştırma Yasası ve gerekse ondan sonra yürürlüğe giren yeni 2942 sayılı Yasanın 13. maddesinde yeri kamulaştırılan kişiye yapılacak tebligat son derece ayrıntılı biçimde kaleme alınmıştır. Hatta önceki yasada olmayan daha farklı ayrıntılarda getirilmiştir. Hukukumuzda ve başka özel yasalarda, tebliğ edilecek belgelerin niteliği sayısı ve tebligatın nasıl bir yöntem izlenerek yapılacağı konusunda bu kapsamda başkaca bir hüküm mevcut değildir. Sözü edilen madde de, tebliğ edilecek belgelerin kamulaştırma bedelinin bankaya yatırılmasından itibaren 30 gün içinde notere verileceği, noterin de bunları 15 gün içinde tebliğe, çıkaracağı öngörülmüştür. Yine aynı madde de, tebliğ edilecek belgelerde tek tek sayılmıştır.

Maddede böyle bir düzenlemenin yer almasının nedeni; yeri kamulaştırılan kimsenin en az da olsa bir zarara uğramasını önlemek içindir. Yeri kamulaştırılmakla zaten zarar gören kimsenin birde belgelerin yanlış düzenlenmesi ve tebliğindeki eksiklik nedeniyle ikinci bir zararla karşılaşmasını önlemek içindir. Belirtilen düzenleme ile kişinin haklarını tam olarak kullanmasını sağlamak amacı güdülmüştür. Bu nedenle en önemsiz bir aksaklıkta varılacak sonuç, malik yararına yorumlanmalıdır.

3- DAVA HAKKININ DOĞMASI

2942 sayılı Yasanın 14. maddesinde, yeri kamulaştırılanın dava hakkı bulunduğu ifade edilmiştir. Genel olarak bu hak; idari yargı yerinde açılacak kamulaştırmanın iptali davası ile, adli yargı yerinde açılacak kamulaştırma bedelinin arttırılmasına ilişkin davalardır.

Az yukarıda da açıklandığı üzere kamulaştırma, bir idari işlemdir ve kamulaştırma ancak ve ancak kamu yararı bulunduğu hallerde yapılır. Kamu yararı kararı, kamulaştırma işlemini başlatan bir karardır. Bu karar soyut niteliğe sahiptir. Ancak bu karar yetkili makamlarca onaylandıktan sonra tamamlanmış ve somut olarak kamulaştırma kararı ortaya çıkmış olur. Kamulaştırmaya konu olan yerde bu son kararla belirlenmiş ve somut bir hale gelmiş olur. Bu da gösteriyor ki, kamu yararı kararı ile, kamulaştırma kararı birbirinden farklıdır. Kamu yararı kararı olmadan, kamulaştırma kararı alınamaz. Alınmışsa, temelden sakat bir işlem niteliğini kazanır. Aslında kamulaştırma kararı, kamu yararı kararından sonra verilmektedir. İdari yargı yerinde denetime tabi tutulanda, kamulaştırma kararının alt yapısını yani onun hukuki nedenini oluşturan kamu yararı kararıdır. Tabiiki, kamu yararı kararı daha genel nitelikte olduğundan onu somutlaştıran ve ona özel bir nitelik kazandıran kamulaştırma kararı da idari yargının denetimine tabi bulunmaktadır. İşte bundan dolayıdır ki, gerek kamu yararı kararı ve gerekse kamulaştırma kararının idari yargının denetimine tabi olduğu Yasanın 14. maddesinde ifade edilmiştir. Aynı madde de, adli yargı yerinde, bedele karşı açılacak kamulaştırma bedelinin arttırımına ilişkin davanın koşulları ve süreside belirlenmiştir.

a) Bedel Arttırma Davası

Kamu yararı kararı, kamulaştırma kararının alınıp takdiri kıymet komisyonunun saptadığı değerin bankaya yatırılması, diğer belgelerinde düzenlenmesinden sonra malike tebligat yapılır. Bu tebligattan itibaren adli yargı yerinde bedel arttırma davasının 30 günlük süre içinde açılabileceği öngörülmüştür. Bu husus yasanın 14. maddesinin 1. fıkrasında "... yapılan tebligat gününden .... itibaren otuz gün içinde... takdir olunan bedel ile maddi hatalara karşı adli yargıda dava açabilirler" biçiminde ifade edilmiştir. Maddede, dava süresinin tebligattan itibaren başlayacağı, tebligatın ise nasıl ve kapsamının neleri kapsaması gerektiği hususunda aynı Yasanın 13. maddesinde belirtilmiştir. Yine aynı Yasanın 25. maddesinde de, "Hakların kullanılması... bakımından kamulaştırma işlemi mal sahibi için 13. madde uyarınca yapılan tebligatla... başlar... Dava açabilmek için idarenin tebligat yapması veya tebligata çıkarması şarttır" ilkesi yer almıştır. Sözü edilen maddenin son cümlesi önceki yasa da olmayıp, son değişiklikle hükme konmuştur. Bu da yasa koyucunun, dava açma bakımından tebligatı esas aldığının bir sonucudur. Hal böyle iken onun yerine ferağ işlemini esas almak mevcut düzenlemeye aykırı düşmektedir.

b) Kamulaştırmanın İptali Davası

Aynı Yasanın 14. maddesinde; "... yapılan tebligat gününden... itibaren otuz gün içinde kamulaştırma işlemine karşı idari yargıda... dava açabilirler" dendikten sonra aynı maddenin 3. fıkrasında; "idari yargıya başvurulduğu takdirde adli yargıya başvuru süresi idari yargı kararının kesinleştiği tarihten... itibaren işlemeye başlar" kuralı da getirilmiştir. Demek oluyor ki, yasakoyucu idari eylem ve işlemlere karşı 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 7. maddesinde öngörülen altmış günlük genel süreden ayrılarak, süreyi otuz gün olarak belirlemiştir. Bu sürenin de tebligatla başlayacağı 14 ve 25. maddelerde açıkca ifade edilmiştir.

Ayaca, 14/3. maddede, adli yargı yerinde açılacak bedel davası için; sürenin işlemesinde esas alınan tebligattan ayrılarak, idari yargı kararının kesinleşmesinden itibaren sürenin başlayacağı hükme bağlanmıştır. Bunun anlamı ve sonucu şudur. Yasa koyucu dava için tebligatı esas almıştır. Bundan ayrılmanın tek istisnasının da dava açılması halinde idari yargı kararının kesinleşme tarihine kadar bu sürenin uzatılmış olmasıdır. Yasanın bu maddesi hukuka ve kamulaştırmanın mahiyetine de uygundur. Çünkü, kamulaştırma işlemi kesinleşmeden, bedel arttırma davasının (tebligatta yapılmış olsa bile) açılma olanağı yoktur. Aksi halde, idari bir nitelik taşıyan kamulaştırma kesinleşmeden bedel davasına bakılmış olacak ki, hukuken bu mümkün değildir. Bundan dolayıdır ki, malike tebligat yapılmadan, malikin kendiliğinden tapuda devir yoluna gitmesi üzerine dahi bedel arttırma davasının açılma süresi başlamayacaktır. Çünkü ortada henüz kesinleşmiş bir kamulaştırma mevcut değildir. Kamulaştırmanın kesinleşebilmesi içinde, mutlaka tebligatın yapılması ve bu tebligattan itibaren otuz günlük sürenin geçmesi veya idari yargı yerindeki istemin reddine ilişkin kararın kesinleşmesi gerekmektedir. Aksi halde ferağla bedel arttırma davasındaki sürenin başlayacağı hususunun kabulü halinde malik bir taraftan adli yargı yerinde bedel arttırma davası açmak zorunda bırakılırken, diğer yönde idare yargı yerinde henüz dava açma süresi başlamamış olacaktır. Diyelimki malik ferağdan itibaren 30 gün içinde, adli yargı yerinde bedel davasını açtı. Bilahare yapılan tebligat üzerine de süresi içinde idari yargı yerinde iptal davasını açmış olupda, sonuçta iptal istemi kabul edilirse bedel davası da bu durum üzerine reddedileceğinden külfeti kime yüklenecektir? Yasa koyucu her iki talep ve dava hakkı için bir paralellik düşündüğünden dava haklarının doğumu için tebligatı koşul olarak esas almıştır.

c) Ferağın Hukuki Niteliği

Genel anlamda ve Eşya Hukuku açısından ferağ bir harcama işlemi olup, bir hakkın ortadan kaldırılması ve değiştirilmesi niteliğindedir. Diğer bir anlatımla, taşınmaz malın mülkiyetinin başka birine tapuda devrinin yapılması ile, önceki malikin tüm hakları sona erer, yine malike geçer. Bundan sonra eski malikin ayrıca başka talep haklarına dayanması, somut olayda olduğu gibi, dava açma olanağı kalmaz.

Ne var ki, konumuz bakımından ferağ Eşya Hukuk ve mülkiyetin geçişi itibariyle ayrı ve farklı bir nitelik taşımaktadır. Şöyle ki; ferağa rağmen malik bedel arttırma davası açabildiği gibi, ferağın hukuki sebebi kamulaştırma olduğu için, koşulların gerçekleşmesi halinde Kamulaştırma Yasasının 23. maddesi uyarınca geri alma davası da açabilmektedir. Aslında somut olayda tartışma konusu yapılan teras nitelik bakımından yine Kamulaştırma Yasasının 8. maddesi uyarınca da yapılan bir ferağ değildir. Sözü edilen maddedeki koşullar varsa, zaten tarafların dava açma hakları da bulunmamaktadır. Ancak yine 23. madde uygulanabilmektedir. Yasanın 8. maddesi ile düzenlenen "satın alma usulü" ile kamulaştırmada, madde başlığına karşın bir satın alma değildir. Tarafların serbest iradesi ile saptanan bir bedel olmadığı gibi, malik dilediğinde devirden kaçınamaz. Zaten sözü edilen madde uyarınca önce bir kamulaştırma kararı alınacak, kurulacak komisyonca bedel saptanacak ve ondan sonra anlaşmaya gidilecektir. Malik anlaşmaya yanaşmadığı takdirde idare kamulaştırmada yöntemi işletecektir. Bu bakımdan 8. maddenin olayımızın çözümünde yeri bulunmamaktadır.

Genel kuruldaki tartışma sırasında, karşı düşüncede olanlar tarafından Yasanın 15/13. maddesi de ileri sürülmüştür. Sözü edilen maddenin ilgili fıkrasında öngörülen husus şudur; kamulaştırma ve kıymet takdirinin yapılmasından itibaren bir yıl geçtikten sonra tebligat yapılırsa, taşınmazın gerçek değerinin tesbiti bakımından; kıymet takdiri tarihindeki değer esas alınmayacak, kamulaştırmadan itibaren bir yıldan fazla süre geçtiği için, tebliğ tarihindeki değer esas alınacaktır.

Uygulamada şöyle bir sorun ortaya çıkabilir. Kamulaştırmadan sonra makil, ferağı vermiş ve henüz tebligat yapılmamış olmasına karşın bedel davasını açmışsa, tebligatın yapılmasından bir yıl ve daha fazla süre de geçmiş olsa, artık bedelin tesbiti, ferağ tarihi esas alınarak belirlenecektir. Çünkü burada malik, tercihini yapmış ve dava hakkını kullanmıştır. Bir hak bir defa kullanılır. Birden fazla kullanılamaz. Ancak, ferağdan sonra dava açmamışsa, tebliğ tarihinden itibaren dava hakkı doğacağından, bu hakkını tebliğden itibaren otuz gün içinde kullanabilir. Bu açıklamalardan da anlaşılacağı üzere, sözü edilen fıkra, tebligatın yapılmasına engel bir anlam taşımamaktadır.

Konunun görüşülmesi sırasında, karara karşı oy yazacağını da düşündüğüm, bir dairenin sayın başkanı, ferağ vermekle artık tüm haklarını devrettiğini, ondan sonra bedel davası açamayacağını ifade etmiştir. Aslında bu düşünce biçimi; ferağla tebligata aynı sonucu başlayanların düşüncesinden daha isabetli ve hukuk mantığı ve ferağın hukuki yapısına da uygun düşmektedir. Ne var ki biz yasanın tebligatı şart koşması nedeniyle bu düşünceye de katılamadık. O kadar ki, yasaya göre tebligat mutlaka yapılmalıdır. Bundan dolayıda Tebligat Yasasının 32. maddesi uyarınca, usulsüz tebligatın öğrenilmesindeki geçerlilik, kamulaştırma işlemlerine karşı hakların kullanılmasında bir hukuki işlem olarak kabul edilmemektedir.

4- OBJEKTİF İYİNİYET KURALI

Bilindiği üzere, MK.nun 2. maddesinde, herkesin haklarını kullanırken ve borçlarını yerine getirirken dürüstlük kurallarına uygun hareket etmesi gerektiği belirtilmiştir. Hukukun temel ilkesi olan bu kural, yasalarda yer almamış olsa daha uyulması gereken bir ilkedir ve her olayda olması gerekir veya varolduğu kabul edilir. Ne var ki bu ilkenin olur-olmaz yerde kullanılması her zaman hakkın gerçekleşmesini sağlamayabilir. Çünkü, MK.nun 2. maddesindeki dürüstlük kuralı ancak yasalarda, ya da ilmi ve yargısal kararlarda özel bir kural bulunmadığı takdirde uygulanabilir. Bu sonuç, dürüstlük kuralının ikinciliği (taliliği) ilkesinden doğmaktadır. Ayaca, bu tür nitelik taşıyan genel ilkeleri sık sık uygulamak tehlikeli sonuçlarda doğurabilir. Çünkü, dürüstlük ve hakkaniyet; yere, zamana ve kişiye göre azda olsa değişiklik gösterebilir. O zamanda objektiflikten uzaklaşmış olur. Ayrıca, sorunun çözümü için, konulmuş kuralları bırakıp, 2. maddeye dayanmak, konuyu basite indirgemek, tam olarak çerçevesi çizilmemiş kurallara çözüme göre gitmek olur ki, işin içine duygu da karışmış olur. Halbuki hukuki meseleler açık olmayan hakkaniyet hisleri ile değil, kesin ve açık ilkelerle çözümlenmelidir.

Belirtilen bu temel düşünceye, yasanın getirdiği düzenlemeye karşın somut olayda olduğu üzere, malikin ferağı verdikten sonra dava açmayıp, tebligatı beklemesi ve tebligattan sonra dava açmasının çelişkili bir davranış olduğu, objektif iyiniyet kuralları ile bağdaşmadığını söylemek de olası değildir. Veyahutta somut olaya özgü olarak, ferağla tebligat arasında geçen süreye göre, malikin dava açmada iyi niyetli mi, kötü niyetli mi olduğu biçiminde bir ayrım yapıp, buna göre sorunun çözümüne gitmek, hukukçuyu subjektif sonuçlara

götürür. Böylece hakkın kapsamı da değişmiş olur. Halbuki hukukun ve hukukçunun işlevi birliği ve objektifliği sağlamaktır. Ortada mevcut yasal düzenlemeler var iken, sorunun MK. 2. madde ile çözümü olası değildir ve tehlikelidir.

S O N U Ç : Yukarıdan beri açıkladığım düşünceleri özetlersek; mevcut bir yasal düzenleme vardır. Bu yasal düzenlemede yasakoyucu tebligatı dava hakkının doğumu bakımından bir koşul olarak belirtmiştir. Doğrusu da budur. Buna uyulmalıdır. Bu düşüncemiz kamulaştırmanın mahiyetine de uygundur. Mevcut İçtihadı Birleştirme Kararı ile, yasanın ilgili maddeleri değiştirilmiştir veya yeni kurallar getirilmiştir. Bu da yargının yetkisini aşması sonucunu doğurmuştur. İBK.ları ile yeni bir kural değil, ancak ve ancak belli bir olaya uygulanacak yasanın hangi anlamda uygulanacağını saptamak içindir.

Açıkladığımız gerekçelerle çoğunluğun vardığı sonuca katılamamaktayım. İBK.nın Hukuk Genel Kurulu kararı doğrultusunda ve dava hakkının ferağla başlayacağı düşüncesindeyim.

Bilal KARTAL 4. Hukuk Dairesi Üyesi

KARŞI OY YAZISI

Anayasamızın 35. maddesi; "Herkes mülkiyet ve miras hakkına sahiptir. Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir" hükmünü amirdir. Anayasamızın mülkiyet hakkına müdahale ile ilgili sadece iki müessese düzenlenmiştir. Bunlardan biri "Kamulaştırma" diğeri de "Devletleştirme"dir.

Anayasanın mülkiyet hakkına gösterdiği özen ve saygı aynen "Kamulaştırma Kanunu'na da yansımış, bu sebepledir ki kamulaştırma kuralları son derece detaylı bir biçimde düzenlenmiştir. Özellikle mal sahibine yapılacak tebligat ile ilgili olarak, anılan Kanunun 13. maddesi, mülk sahibinin her şeyden haberdar olmasını sağlayacak biçimde kaleme alınmıştır. Yani taşınmazı elinden alınan kişi, kendisine yapılacak tebligat ile; taşınmazının tamamının mı veya bir kısmının mı kamulaştırıldığını öğrenebileceği ölçekli bir plan veya krokiyi alacak, kamulaştırmanın hangi nedenle yapıldığını, takdir olunan bedelin ne olduğunu, paranın hangi bankaya yatırıldığını, açılacak davalarda husumetin kime yöneltileceğini öğrenmiş olacaktır.

Mal sahibinin tapuda idare leyhine vereceği ferağda amaç, kendisinin bir an önce kamulaştırma bedelini alması, idarenin de tapuyu alarak taşınmazı dilediği gibi kullanmasıdır. Bu ferağ işlemi sırasında ilgili yukarıda tadat olunan tebliğ belgelerinin detayından mahrum olarak tapuda imzayı atıp daha sonrada topluca bir kamulaştırma bedelini almaktadır. Yani tapu sicil muhafızlığında takdiri kıymet komisyonu raporu olmadığı için ne taşınmazının metrekaresinin kaç liradan kamulaştırıldığını bilmekle, nede (varsa) üzerindeki eve, ağaçlara, kuyuya vs.ye yani muhdesata ne değer biçildiğini bilmektedir. Bu nedenlerle mülkiyet hakkına müdahale edildiğini öğrenmekte, Anayasanın amir hükmü gereğince parasını peşin almakta, ancak bunun yasal koşullara uygun olup olmadığını mukayese imkanından mahrum kalmaktadır. Ferağdan ayrı, tebligat zorunluluğu olduğu takdirde, yukarıda açıkladığımız tüm koşullardan haberdar olacak, belki kamulaştırma işlemi amacına ve şehir imar planına vs.ye aykırıdır diye idari, yargıya başvuracak, belkide adli yargıda metrekareye, binaya biçilen değeri az bularak, taşınmaz üzerindeki ağaçların eksik sayıldığını bazı muhdesatın unutulduğunu ileri sürerek bedel ve maddi hata davası açacaktır. Sadece tapuda ferağ ile yetinilmesi halinde mal sahibi tüm bu imkanlardan mahrum kalacaktır.

Kamulaştırma Kanunu bu sebepledir ki; tebligat konusu üzerinde hassasiyetle durmuş, bunu düzenleyen 13. maddesinin 3. fıkrasında "Doğrudan tebligat ile beraber yukarıda yazılı kararlar ayrıca ilan olunur" hükmünü getirerek mülk sahibini, elinden alınan malı için yapılan işlemin yasaya ve Anayasaya uygunluğunu denetim imkanı sağlamıştır.

Yukarıda açıklamaya çalıştığımız nedenlerle; kamulaştırmalarda mal sahibinin tapuda ferağ vermesi durumunda da kendisine ayrıca 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 13. maddesi gereğince tebligat yapılmalı ve aynı kanunun 14. maddesindeki 30 günlük dava açma süresi bu tebliğ tarihinden başlamalıdır.

Bu sebeplerle çoğunluk kararına katılamıyorum.

Müfit YÜKSEL 13. Hukuk Dairesi Üyesi

KARŞI OY YAZISI

Kamulaştırma sonucu, adliye mahkemesinde açılacak bedel artırım davalarında, dava açılmasına ilişkin 30 günlük hak düşürücü süre kamulaştırmayla ilgili işlem ve bilgilerin tebliğinden itibaren başlar. Bu kural; anayasal -ve buna bağlı oluşan yasal sistemin zorunlu ve açık sonucudur. Bu konuda, hiçbir istisna söz konusu değildir. Taşınmazı kamulaştırılan kişinin, kendi rızası ile kamulaştırmayı gerçekleştiren tüzel kişisi yararına tapuda "ferağ" vermesi, belirtilen kuralın uygulanmasını bertaraf edemez. Bu görüşün aksi sonuca ulaşan sayın çoğunluk kararı aşağıda açıklayacağım üzere bu alanda oluşmuş bulunan hukuksal sistemimize ters düşmüştür.

1- Tebliğ zorunluluğunun bertaraf edilmesi, ANAYASANIN 125/3. MADDESİNDE YER ALAN VE "İDARİ İŞLEMLERE KARŞI AÇILACAK DAVALARDA, SÜRENİN, YAZILI BİLDİRİM TARİHİNDEN BAŞLAYACAĞINA" İLİŞKİN KURALI İLE KAMULAŞTIRMA KURUMUNUN ÖZÜNE VE KK.nun 13,14 ve 25. MADDELERİNE AYKIRIDIR.

Anayasamızın 46. maddesinde düzenlenen kamulaştırma kurumu; özel mülkiyete, malikin rızası olmaksızın son veren istisnai ve hukuki bir yol olarak kabul edilmiştir. Kısaca, Kamulaştırma, özel mülkiyete Devletin bir müdahalesidir. Özel mülkiyette bulunan taşınmaz mallar zorla sahiplerinin elinden alınmaktadır. Bu yöntemin hukuka ve Anayasaya uygunluğu ise, Anayasamızın gösterdiği diğer koşullar ile birlikte, kamulaştırılan malın karşılığının hakkaniyete uygun ve adil bir bedel olarak ödenmesini zorunlu kılar. İşte, bedel artırım davası, anayasal zorunluluğun sonucu olarak ortaya çıkar ve kişiye anayasal güvence sağlar. Bu davaların açılmasında öngörülen 30 günlük hak düşürücü süre, kişi yönünden çok önem taşır ve kimi durumlarda kişiyi anayasal haktan yoksun kılabilir. Bunu önlemek için, Anayasa, kesin ve açık kurallarını da birlikte göstermiş ve sistemi Anayasaya uygun şekilde oluşturmuştur. Bu alanda temel kural, Anayasanın yukarıda sözü edilen 125/3. maddesinde kabul edilmiş ve Kamu tüzel kişilerince oluşturulacak idari işlemlere karşı açılacak davalarda, sürenin yazılı bildirim tarihinden başlayacağını, ayrıntısız kabul etmiştir. Öte yandan, kamulaştırma ile ilgili Anayasanın 46. maddesi de, kamulaştırma ile ilgili esas ve yöntemlerin yasada belirleneceğini hükme bağlamıştır. Anayasal sisteme uygun olarak kabul edilen Kamulaştırma Kanununda, kişi hakkının özüne ilişkin olması nedeniyle, bedel artırım davalarla da öngörülen 30 günlük hak düşürücü sürenin başlangıcını yazılı bildirim olarak, 13.14. ve 25. maddesinde kabul etmiştir. Anayasal ve yasal sistemin bu şekilde, ayrıntısız biçimde ortaya çıkmasından sonra, çoğunluk kararı ile bu sisteme açıkca ters düşecek bir uygulamaya yer verilmiş yazılı bildirim kavramı ile uzaktan yakından ilgili olmayan "ferağ" işlemi, yazılı bildirim yerine ikame edilmiştir.

2- ÇOĞUNLUK KARARI İLE YASA KOYUCU GİBİ DAVRANILMIŞ YENİ BİR YASA KURALI OLUŞTURULMUŞTUR.

Anayasal sistemimizde, yargı organı; bir yasa kuralının, özellikle, dava açma ön koşuluna ilişkin ve doğrudan Kamu düzeni ile ilgili bir konuda, bu kuralın yorumunu yaparken ve bu kuralın kapsam, amaç ve uygulama koşullarını belirlerken, yasanın açıkca ve kesinlikle belirlediği ve yasakladığı durumlara müdahale edemez ve mevcut sistemin benimsediği kuralları bertaraf edecek veya bunların yerine geçecek yeni kurallar koyamaz.

Anayasal güçler ayrılığı ilkesinin doğal sonucu olan bu esas uyuşmazlık konusu olan olayda bertaraf edilmiş ve sistemde yer almayan yeni bir süre başlangıcı öngörülmüştür. Böylece, kamulaştırma ile ilgili kişiye sağlanan hakkın kaybolması gibi bir sonuç ortaya çıkmıştır. Oysa, tebligat zorunluluğu, bir anayasal zorunluluk olarak ve kişi haklarının güvencesi olarak kabul edilmiştir.

3- ÇOĞUNLUK KARARI, İDAREYE GÜÇLÜK ÇIKARMAYAN VE YASANIN TEBLİĞ GEREĞİNİ BEKLEYEN İYİ NİYETLİ KİŞİLER ALEYHİNE, DAVA AÇMA HAKLARINI ORTADAN KALDIRICI NİTELİKTE HAKSIZ VE EŞİTLİĞE AYKIRI UYGULAMA ORTAYA ÇIKARMIŞTIR.

Gerçekten, çoğunluk kararı ile idare yararına ferağ vermeyen kişi yönünden, kamulaştırma bedel arttırım davası açılabilmesi için yasa gereği tebliğ zorunluluğu muhafaza edilmektedir. Oysa, iyiniyetle ne idareye karşı güçlük çıkarmadan "ferağ" veren yönünden, bu yasal zorunluluk ortadan kaldırılmakta ve bu kişiler aleyhine, 30 günlük hak düşürücü süre, tebliğ yerine, ferağ tarihinden başlatılmaktadır. Böylece, iyiniyetle ferağ veren kişi ile aksine davranan ve ferağ vermeyen kişinin aynı günde davalarını açmaları halinde; ferağ verenin tebellüğ tarihine göre 30 günlük süreyi geçirmemesine rağmen ferağ tarihinden 30 günlük süre başlatılması ve bu sürenin de dolması halinde, dava hakkı bulunmayacak ve davası bu nedenle reddolunacak, diğer kişinin ise davasına devam edilecektir. Hiçbir hukuk sistemi, bu derece, iyiniyetli kişi aleyhine ters ve haksız sonuç çıkaracak yargısal sonucu kabul edemez.

Açıkladığım nedenlerle sayın çoğunluk kararına katılamıyorum.

Utkan ARASLI 10. Hukuk Dairesi Üyesi

KARŞI OY

İçtihadı birleştirmenin konusu, 2942 sayılı Kamulaştırma Kanununun 14. maddesinde, kamulaştırma bedelinin artırılması için kabul edilen 30 günlük hak düşürücü sürenin, "Kamulaştırma işlemi ile ilgili olarak yasaya uygun bir bildirim olmadan tapuda devir (ferağ) işleminin yapıldığı tarihten mi yoksa daha sonra idare tarafından noter kanalı ile yapılacak tebligat tarihinden mi başlayacağı" hakkındadır.

Kamulaştırma Yasasının 14. maddesinde aynen: (Kamulaştırılacak taşınmaz malın sahibi; zilyedi ve diğer ilgililer noter aracılığı ile yapılan tebligat gününden itibaren 30 gün içinde, kamulaştırma işlemine karşı idari yargıda ve takdir olunan bedel ile maddi hatalara karşı da adli yargıda dava açabilirler) denilmiştir.

Aynı Yasanın 25. maddesinde aynen "hakların kullanılması ve borçların yerine getirilmesi bakımından kamulaştırma işlemi mal sahibi için 13. madde uyarınca yapılan tebligatla başlar" denilmiş ve devamla da "Dava açabilmek için idarenin tebligat yapması veya tebligata çıkarması şarttır" diye amir hüküm getirilmiştir. Sözü edilen Yasanın 13. maddesinde ise aynen: "Kamulaştırılan taşınmaz malın sahibi, zilyed ve diğer ilgililere tebliğ edilmek üzere; kamulaştırılacak taşınmaz malın kamulaştırılmasına uygun ölçekli bir plan veya ölçekli krokisi, kamulaştırma kararı, takdir olunan kıymeti; kamulaştırma karşılığının veya ilk taksidini milli bankalardan birine hak sahibi adına yatırıldığına dair belge, kamulaştırmanın hangi idare yararına yapıldığı ve açılacak davalarda husumetin kime yöneltileceği bedelin bankaya yatırıldığı tarihten başlayarak 30 gün içinde idare tarafından notere verilir, noter 15 gün içinde belgeleri tebliğe çıkarır" denilmiştir.

Yasanın belirtilen bu açık ve seçik hükümlerinden 30 günlük hak düşürücü dava süresinin duraksamaya meydan vermeyecek şekilde tebligat gününden başlayacağı anlaşılmaktadır. Esasen 13. maddede tebligatın noter aracılığı ile yapılması öngörülmüştür. Uygulamada da noter dışında yapılan tebligatlar geçerli kabul edilmemektedir.

Karşı görüş sahipleri ferağın tebliğ mahiyetinde olduğunu, ferağla taşınmaz sahibinin herşeyi öğrendiğini ileri sürmektedirler. Oysa, ferağ başka tebligat başka bir olaydır. Aynı kabul edilemez. Nitekim bazı karşı görüşü ileri sürenler de ferağ ile tebligatın aynı olmadığını kabul etmişlerdir. Ferağla taşınmazı kamulaştırılan mal sahibi her şeyi öğrenmiş midir. Bu mümkün değildir. Sadece bir varsayımdır. Şöyleki; Kamulaştırma Yasasının 13. maddesinde belirtilen altı adet kamulaştırma belgesinin noter aracılığı ile mal sahibine tebliğ edilmesi şarttır. Mal sahibi bu belgelerden edindiği bilgilere göre durum değerlendirmesi yapıp gerekiyorsa davasını açacaktır. Bu belgeler kamulaştırmayı yapan idare de bulunmaktadır. Tapu idaresinde bu belgeler bulunmadığından mal sahibi belgeleri ve içeriğini öğrenemeyecektir. Bu belgeleri öğrenememesi mal sahibi aleyhine sonuçlar doğurabilecektir. Örneğin; Kamulaştırma Yasasının 10. maddesine göre tanzim edilen takdir komisyonu raporunda mal sahibinin kamulaştırılan arsa, bina, ağaç gibi unsurların bu raporda yer alması gerekir. Bunlardan biri veya birkaçı rapor da yoksa davacının 30 günlük süre içerisinde maddi hata davası açması gerekir. Ferağ halinde davacı bu rapor ve mahiyetinden haberdar olmadığı için böyle bir yanlışlık halinde süreyi geçirdiği anda dava hakkını kaybedecektir. Diğer taraftan davacıya tebliğ edilecek belgelerden biri de, idarenin davacının kime karşı dava açacağını bildiren belgedir. Şayet davacı idarenin bildirdiği bu davalıya karşı davayı açarsa ilerde gerçek hasım değişse dahi; davacının bir kaybı olmayacak dava gerçek hasma yöneltilerek devam olunacaktır. Eğer davacımıza, davayı kime karşı açacağına dair bir belge tebliğ edilmemiş ve davacı da yanlış hasma karşı dava açmışsa bu arada 30 günlük süre de geçmiş olacağından, davacı bütün haklarını kaybetmiş olacaktır. Yasa, davacı aleyhine sonuç doğuracak bütün bu hususları dikkate alarak taşınmazı kamulaştırılan mal sahibinin herhangi bir mağduriyetine maruz kalmaması için, kamulaştırma belgelerinin tümünün mal sahibine noter aracılığı ile tebliğ edilmesini; 30 günlük hak düşürücü sürenin de bu tebliğ gününden başlayacağını şart kılmıştır.

Taşınmazı kamulaştırılan kişi, Kamulaştırma Yasasını incelediğinde bütün maddelerde 30 günlük hak düşürücü sürenin tebliğ gününden başladığını görüp ona göre hareket edecektir. Kamulaştırma Yasasının hiç bir yerinde ferağ halinde 30 günlük sürenin ferağdan başlayacağına dair bir hüküm bulunmadığından, süreyi ferağdan başlatmak taşınmaz mal sahibine karşı açıkça haksızlık olacaktır.

Yasanın yorumu gerektirmeyecek açık hükümlerine göre, 30 günlük hak düşürücü sürenin noter aracılığı ile yapılacak tebliğ gününden başlayacağı yolundadır. Sürenin ferağdan başlayacağı şeklinde karşı görüşün kabulü yasaya kanun koyucu gibi hüküm ilave etmek olacaktır.

Bütün bu anlatımlara göre, Hukuk Genel Kurulu ile 5 ve 28. Hukuk Daireleri arasında hak düşürücü sürenin başlamasına ilişkin içtihat aykırılığının, Hukuk Genel Kurulu'nun görüşü gibi, 30 günlük hak düşürücü sürenin tebligat gününden başlayacağı şeklinde birleştirilmesi görüşündeyim. Sayın çoğunluğun aksine görüşüne katılmıyorum.

Cemil DİKMEN 5. Hukuk Dairesi Üyesi

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA