kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

AİHM
ERDOĞAN VE DİĞERLERİ/TÜRKİYE


İçtihat Metni

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ

DÖRDÜNCÜ DAİRE

ERDOĞAN VE DİĞERLERİ/TÜRKİYE

(Başvuru no. 19807/92)

KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ

STRAZBURG

25 Nisan 2006

Sözkonusu karar AİHS'nin 44§2. maddesi uyarınca kesinlik kazanacaktır. Ancak ,şekle ilişkin

değişiklik yapılabilir.

AVRUPA

KONSEYİ

COUNCIL

OF EUROPE

2

USUL

Davanın nedeni, Türk vatandaşları Hüseyin Erdoğan ve Sevgi Erdoğan (ölümleri

üzerine, yerlerini Hatice Erdoğan almıştır), Esme Şimşek, Hüseyin Şimşek, İsmail Hakkı Ilcı,

Nahit Özkaya, Mahmut Ali Eliuygun (ölümü üzerine, yerini Bakiye Eliuygun almıştır) ve

Necla Nurlu ("başvuranlar") tarafından, 6 Ocak 1992 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel

Özgürlükleri Korumaya Dair Sözleşme'nin ("Sözleşme") eski 25. maddesi uyarınca, Türkiye

aleyhine Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na ("Komisyon") yaptığı başvurudur (başvuru no.

19807/92). Bu şahıslar, 12 Temmuz 1991 tarihinde İstanbul'daki güvenlik güçlerince

öldürülen ve maznun Dev-Sol mensupları İbrahim Erdoğan, Yücel Şimşek, İbrahim Ilcı, Cavit

Özkaya ve Hasan Eliuygun'un yakınlarıdır.

Başvuranı, görevini Colchester'da ifa etmekte olan avukat Françoise Hampson temsil

etmiştir. Türk Hükümeti ("Hükümet"), Ajan'ı tarafından temsil edilmiştir.

16 Ocak 1996 tarihinde Komisyon tarafından başvurunun kabuledilebilir olduğuna

karar verilmiş ve başvuru, Komisyon'un sözkonusu tarihte incelemesini tamamlamamış

olması nedeniyle 11 No.lu Protokol'ün ikinci hükmünün 5 § 3. maddesi uyarınca 1 Kasım

1998 tarihinde AİHM'ye devredilmiştir.

OLAYLAR

I. DAVA OLAYLARI

Başvuranların ölüm tarihleri ve polis operasyonlarında öldürülen beş kişiye olan yakınlıkları,

aşağıdaki şekliyle kaydedilmiştir:

Hüseyin Erdoğan (1933), merhum İbrahim Erdoğan'ın babası ve Sevgi Erdoğan (1956) eşidir.

Esme Şimşek (1946), merhum Yücel Şimşek'in annesi ve Hüseyin Şimşek (1942) babasıdır. İsmail

Hakkı Ilcı (1960), merhum İbrahim Ilcı'nın erkek kardeşidir. Nahit Özkaya (1962), merhum Cavit

Özkaya'nın erkek kardeşidir. Mahmut Ali Eliuygun (1926), merhum Hasan Eliuygun'un babası, Necla

Nurlu (1956) kız kardeşidir.

A. Geçmiş Olaylar

12 Temmuz 1991 tarihinde polis, İstanbul'un farklı bölgelerinde bulunan dört binada, Türk

adli makamlarınca terörist bir örgüt olarak sınıflandırılan aşırı sol-kanat üyesi, silahlı Dev-Sol

militanlarına karşı operasyonlar düzenlemiştir. Dev-Sol mensubu oldukları iddia edilen on kişi, bu

operasyonlar sırasında öldürülmüştür. Kask ve kurşungeçirmez ceket giyen polis memurlarından

hiçbiri, öldürülmemiş veya yaralanmamıştır.

Her durumda kurbanlar, bir süre gözetim altında tutulmuştur ve bölge, operasyondan önce

kordon altına alınmıştır. Birtakım gazete haberlerine göre, İçişleri Bakanlığı sözkonusu tarihte, bir

basın açıklamasında kurbanların, operasyonlar başlamadan önce gözetim altına alındığını ve

operasyonların, eşgüdümlü olarak yürütüldüğünü doğrulamıştır.

Birtakım gazete haberlerine göre, operasyonlar ardından İstanbul Polis Müdürü Mehmet Ağar,

baskınlarda görev alan polis kuvveti mensuplarını tebrik etmiştir.

Hükümet'e göre, operasyonların amacı terörist eylemlere dahil olduklarından şüphe edilen

kişileri gözetim altına almak, yargılamak ve olası terörist saldırıları engellemek olmuştur.

3

Bazı gazeteler, teslim olma çağrılarının yapılmış olduğunu yazarken, diğerleri böyle bir

çağrının yapılmadığını yazmıştır.

Polis raporlarına göre, ölen kişiler silahlıdır. Önce ateş açan onlar olmuştur ve her bir bölgede,

çeşitli ebatlarda silahlar ve tüfekler, bombalar, el bombaları ve patlayıcı üretmek için kullanılan

materyaller bulunmuştur. Cumhuriyet Savcısı'nın raporları, bu hususta polis raporlarını doğrulamıştır.

B. Dört Operasyondan Her birinin Özel Koşulları

1. Ekmek Fabrikası Sokak, Apartman No.26/1 - Nişantaşı - İstanbul

Polis raporlarına göre ilk baskın, 12 Temmuz 1991 tarihinde 19.00'da sözkonusu apartmana

yapılmıştır. Polis ve binada bulunan şahıslar arasında bir buçuk saat süren bir silahlı çatışma meydana

gelmiştir. İbrahim Ilcı ve Bilal Karakaya isimli iki terörist bu bölgede polis tarafından öldürülmüştür.

2. Dikilitaş Gelincik Sokak, Apartman No. 6/2, Beşiktaş - İstanbul

Polis raporlarına göre ikinci baskın, 12 Temmuz 1991 tarihinde 19.45'de sözkonusu

apartmana yapılmıştır. Polis ve teröristler arasında silahlı çatışma meydana gelmiştir. Cavit Özkaya,

Hasan Eliuygun ve terörist oldukları iddia edilen diğer üç şahıs, Niyazi Aydın, Zeynep Eda Berk ve

Nazmi Türkcan sözkonusu adreste öldürülmüştür.

Cavit Özkaya'ya ilişkin hazırlanan otopsi raporu ölüm nedeninin, iç kanama, kırık omuz ve

kaburga kemikleri ve iç organların, mermi yaralarından kaynaklanan delinmesi olduğunu

göstermektedir. Başvuranların isteği üzerine olay mahallinde soruşturma yapan ve otopsi raporlarını

inceleyen adli tıp pataloğu, Cavit Özkaya'nın ön kısımdan aldığı tek ölümcül yaranın, vücuduna isabet

eden son mermiden kaynaklanmasının muhtemel olduğu, ve Özkaya'nın bedeni düz bir zeminde

bulunduğu sırada ateş edildiği yorumunda bulunmuştur. Ölümcül yaralardan üçü ve ölümcül olmayan

yaralardan ikisi, şahsın arka kısımdan vurulmuş olduğunu göstermektedir.

Hasan Eliuygun'a ilişkin hazırlanan otopsi raporu ölüm nedeninin, mermi yaralarından

kaynaklanan iç kanama olduğunu göstermektedir. Rapora göre vücuduna beş mermi isabet etmiştir.

Ayrıca vücuduna beş metal parça isabet etmiştir. Ölen diğer üç kişi hususunda AİHM'ye otopsi

raporları sunulmamıştır.

3. Balmumcu, Özmelik Apartmanı, Apartman No. 11/1 Beşiktaş, İstanbul

Sözkonusu bina, 22.30'da baskın yapılan üçüncü binadır. Bu binada, İbrahim Erdoğan ve

Yücel Şimşek isimli iki militan öldürülmüştür. Resmi raporlara göre binanın içinde bulunan kişilerle

silahlı bir çatışma meydana gelmiştir.

İbrahim Erdoğan'a ilişkin otopsi raporu, ölüm nedeninin, mermi yaralarından kaynaklanan iç

kanama, çatlamış kafatası ve kırılmış omurga olduğunu göstermektedir. Otopsi raporu, İbrahim

Erdoğan'ın vücuduna, beşinin de aynı derecede ölümcül olduğu altı elin arka kısma isabet ettiği dokuz

el ateş edildiğini göstermektedir. Yücel Şimşek'e ilişkin otopsi raporuna göre ölüm nedeni, iç ve dış

kanama, beyin ve kafatası hasarı ve mermilerin ve patlayıcı bir maddenin metal parçalarının neden

olduğu omurga kırılmasıdır. İki mermi yaralanması ve şarapnel yaralanmalarından dördü, aynı

derecede ölümcüldür.

Başvuranların talebi üzerine olaydan sonra olay mahallinde soruşturma yapan adli tıp pataloğu

Profesör Pounder'e göre, apartmanın içinde karşılıklı ateş açıldığına dair bir gösterge mevcut değildir.

Olayın geçtiği odadan en az dokuz el ateş edildiği anlaşılmaktadır. Odadan yöneltilen dokuz el ateşin

tümü, üç metre ya da daha az bir mesafeden zemine yönelik yapılmıştır. Sözkonusu odada bir kişi

4

vurularak öldürülmüşse, deliller kişinin zeminde veya zemine yakın olduğunu, ateş eden kişinin üç

metre uzağında bulunduğunu ve vurulduğu sırada ateş etmediğini göstermektedir.

Yücel Şimşek'in almış olduğu yaralar hususunda Profesör Pounder dört şarapnel yarasının

niteliğinin, Şimşek'in yaşamakta olduğunu, vurulduğu sırada dik bir pozisyonda durduğunu ve iki

mermi ile vurulduğu sırada zaten ölümcül olarak yaralanmış durumda olduğunu gösterdiğini

belirtmektedir.

4. Levent, Birlik Sokak, Apartman No. 10/1, Beşiktaş, İstanbul

Dördüncü baskın, sözkonusu bölgede meydana gelmiştir. Terörist olduğu iddia edilen

kişilerden Ömer Coşkunırmak orada öldürülmüştür. Ölümü, herhangi bir başvurunun konusu değildir.

C. Yerel Mahkemeler huzurundaki davalar

1. Sevgi Erdoğan'ın, Cumhuriyet Savcısı'na İstanbul Polis Müdürü ve operasyonlarda görev

alan polisler aleyhinde sunduğu şikayet

16 Temmuz 1991 tarihinde ikinci başvuran Sevgi Erdoğan, İstanbul Cumhuriyet Savcısı'na bir

şikayet sunmuştur. Yasal vekilleri, operasyon sırasında el bombası kullanımını, ölen kişilerin

vücutlarında patlayıcı madde parçalarının bulunmasını, cesetlerin vücutlarında bulunan ve kısa

mesafeden vurulduklarını gösteren izleri, operasyonun kısa bir süre içinde gerçekleştirildiğini ve

baskın yapılan evde bulunan tüm kişilerin öldürüldüğünü gözönünde bulundurarak güvenlik

güçlerinin, sözkonusu kişileri yakalamaktan öldürmeyi amaçlamış olduklarını ileri sürmüştür. Ayrıca

güvenlik güçlerinden kimsenin yaralanmamış olması nedeniyle gerçekten bir çatışma olup olmadığı da

kuşku götürmektedir. Cinayete ilişkin cezai takibatın, İstanbul Polis Müdürü ve operasyonda görev

alan personele ilişkin yürütülmesi talep edilmiştir.

28 Kasım 1991 tarihinde İstanbul Cumhuriyet Savcılığı, Memurin Muhakematı Kanunu

bağlamındaki cezai takibata ilişkin bir karara varılması için konuyu İstanbul Valiliği'ne devretmiştir.

İstanbul İl İdare Kurulu, soruşturma açmak için gerekçe bulunmadığına karar vermiştir. Sözkonusu

karar temyize gitmemiştir.

2. İstanbul Cumhuriyet Savcısı tarafından İstanbul Altıncı Ağır Ceza Mahkemesi huzurunda

yürütülen cezai takibat

25 Şubat 1992 tarihli bir iddianamede, İstanbul Cumhuriyet Savcısı, 23 ve 24 No.lu

paragraflarda değinilen üç yerdeki olaylara ilişkin olarak dokuz polis memurunu, kasıtsız adam

öldürmek ve failin kimlik tespitini imkansız kılacak bir şekilde ölüme neden olmakla itham etmiştir.

Suçlamalar, Türk Ceza Kanunu'nun 452 § 1., 463, 50 ve 51§2. maddeleri uyarınca yapılmıştır.

21 Nisan 1992 tarihinde gerçekleşen ilk duruşma sırasında başvuranlar Sevgi Erdoğan, Nahit

Özkaya, Hüseyin Şimşek, Esme Şimşek ve Mahmut Eliuygun davaya katılmak için Mahkeme'ye

başvurmuşlardır. Mahkeme'ye verdikleri ifadelerinde başvuranlar, sözkonusu teslim olma çağrıları

dışında sözkonusu kişilerin canlı olarak ele geçirilmesi amacı ya da isteği olduğuna dair bir işaret

bulunmadığını ... ve sözkonusu davada, operasyonun amacının bu kişilerin yakalanması olup

olmadığının soruşturulmasının gerekli olduğunu belirtmişlerdir. Mahkeme, 7 Temmuz ve 15 Eylül

1992 tarihlerindeki duruşmalarda başvurularını kabul etmiştir.

21 Nisan 1992 ve 16 Haziran 1993 tarihleri arasında davalılar, Mahkeme'ye ifade vermiştir.

Davalılardan bazılarının ifade vermiş olmaları nedeniyle Mahkeme'nin tüm davalıların sözlü

ifadelerini almayı tamamlaması on bir duruşma sürmüştür.

23 Eylül 1993 ve 3 Mart 1994 tarihleri arasında gerçekleşen beş duruşma süresince Mahkeme,

yirmi görgü tanığını dinlemiştir. 1 Haziran 1994 ve 24 Kasım 1994 tarihleri arasında Mahkeme,

5

başvuranların vekillerinin talepleri üzerine ifadelerinin son şekillerini verebilmeleri için duruşmaları

birçok kez ertelemiştir.

8 Şubat 1995 tarihli bir kararda Mahkeme, davalılara ceza vermek için gerekçe bulamamıştır.

Ölen kişinin, birçok terörist aktiviteye dahil olduğuna ilişkin delillere değinmiştir. Ayrıca ölen kişinin

dairesinde silahların ve patlayıcıların bulunduğunu gösteren delillere değinmiş ve ölen kişinin, Dev-

Sol üyelerinden olduğunu tespit etmiştir. Mahkeme, ön inceleme yapılmış olması ve sözkonusu olaylar

üzerinden geçen süre gözönüne alındığında, ayrıca bir inceleme yapılmasının gereği olmaması

nedeniyle taraflarca talep edildiği gibi çeşitli operasyonların düzenlendiği olay mahallerinde

incelemede bulunmadığını belirtmiştir. Tanıklarca verilen sözlü ifadelere göre düzenlenen üç

operasyonda bölgenin, kordon altına alındığı ve ölen kişiye megafonla defalarca uyarıda bulunulduğu

sonucuna varmıştır. Bazı görgü tanıklarına göre, ölen kişi pencerelerden ateş etmeye başlamış ve

güvenlik güçleri de buna karşılık olarak ateş açmışlardır. Bazı tanıklar, öncelikle kimin ateş açtığını

kesin olarak söyleyemeyeceklerini belirtmişlerdir. Ancak diğer tanıklar, ilk ateşin dairelerden geldiğini

duyduklarını belirtmişlerdir. Sonuç olarak Mahkeme, polisin gereken uyarıyı vermiş olduğu ve ateş

edildiği için ateş açmış olduğu sonucuna varmıştır. Üç davada da davalıların emirlerine uygun olarak

ve görevleri gereğince hareket etmiş oldukları kanısındadır. Sanıkların hareketlerinin, meşru müdafaa

sınırları dahilinde olduğuna karar vermiştir.

Operasyonlar sırasında öldürülen Zeynep Eda Berk'in yakını olan bir müdahil, karara karşı

Yargıtay'a temyiz başvurusunda bulunmuştur. 13 Şubat 1997 tarihinde Yargıtay, başvuruyu reddetmiş

ve kararı onamıştır.

3. İstanbul Dördüncü Ağır Ceza Mahkemesi huzurundaki cezai takibat

Sözkonusu takibatlar, ilk bölgedeki polis baskını sırasında İbrahim Ilcı ve Bilal Karakaya'nın

öldürülmesine ilişkindir (bkz. paragraflar 18-22).

Hazırlık soruşturması sırasında sözkonusu takibatlar, diğer üç bölgeye ilişkin takibatlardan

kesin olarak ayrılmış ve dava, Şişli Cumhuriyet Savcısı'na devredilmiştir. Dava daha sonra yeniden

İstanbul Cumhuriyet Savcısı'na devredilmiştir.

1 Haziran 1994 tarihli bir iddianamede İstanbul Cumhuriyet Savcısı, on iki polis memurunu

kasıtlı adam öldürme ve failin kimliğinin tespitini imkansız hale getirecek şekilde ölüme sebebiyet

vermekle suçlamıştır. Suçlamalar, Türk Ceza Kanunu'nun 450 § 5, 463, 281, 31, 33, 49 §§ 1-3 ve 50.

maddeleri uyarınca yapılmıştır.

1 Haziran 1994 ve 21 Şubat 1995 tarihleri arasında davalılar, İstanbul Ceza Mahkemesi'ne

ifadelerini vermişlerdir. 29 Haziran 1995 tarihli duruşmada İbrahim Ilcı'nın erkek kardeşi başvuran

İsmail Hakkı Ilcı__________'nın vekili cezai takibatlara müdahale etmeyi talep etmiştir. 21 Eylül 1995 tarihli

duruşmada Mahkeme İsmail Hakkı Ilcı ve İbrahim Ilcı arasındaki aile bağını gösteren belgelerin

sunulmasını öngörmüştür.

13 Kasım 1997 tarihli bir kararda İstanbul Dördüncü Ağır Ceza Mahkemesi, İbrahim Ilcı ve

Bilal Karakaya'nın öldürülmeleri ile suçlanan polis memurlarının beraatine karar vermiştir. Ağır Ceza

Mahkemesi, davalılar görevlerini yerine getirirken ölen kişinin, onlara ateş açtığını ve davalıların,

meşru müdafaa yapmak üzere ateşe karşılık verdiğini belirtmiştir. Mahkeme davalılara ceza vermek

için gerekçe bulunmadığı sonucuna varmıştır.

23 Şubat 1999 tarihinde Yargıtay, sözkonusu kararı onamıştır. Başvuranların, davadaki adam

öldürmelerin, kanuna aykırı olduğu yönündeki iddialarını reddetmiştir. Deliller, davalıların görevlerini

yerine getirmekte oldukları sırada meşru müdafaa amacıyla ateşe karşılık vermiş olduklarını ve kendi

hayatlarını ve diğerlerinin hayatlarını kurtarmak üzere hareket ettiklerini göstermiştir.

6

HUKUK

I. AİHS'NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Başvuranlar, AİHS'nin 2. maddesi uyarınca, akrabalarının öldürücü kuvvete

başvurmanın haklı olmadığı şartlarda öldürüldüklerinden şikayetçi olmuşlardır. Ayrıca,

ölümlerle sonuçlanan operasyonun planlamasının ve yürütülmesinin, akrabalarının yaşama

haklarını korumayı sağlayacak şekilde olmadığını iddia edilmiştir. Ek olarak, akrabalarının

yaşama haklarının Türkiye'deki iç hukuk ve uygulama tarafından yeterli olarak korunmadığı

ileri sürülmüştür. Başvuranlar, ayrıca, güvenlik güçlerinin bazı üyeleri hakkındaki soruşturma

ve cezai işlemlerin, AİHS'nin 2. maddesi uyarınca olan usule ilişkin yükümlülüklere aykırı

olarak, temelde kusurlu olduğunu ve sonuç olarak etkili olamadığını iddia etmişlerdir.

AİHS'nin 2. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

"1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir

suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse kasten

öldürülemez.

2. Öldürme, aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin zorunluluk haline gelmesi

sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali suretiyle yapılmış sayılmaz:

(a) Bir kimsenin yasadışı şiddete karşı korunması için;

(b) Usulüne uygun olarak yakalamak için veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan bir kişinin

kaçmasını önlemek için;

(c)…"

A. Tarafların iddiaları

1. Başvuranlar

Başvuranlar, ilk olarak, akrabalarını yakalamak için gerçek bir teşebbüste

bulunulmadığını ve maksadın daha çok onları öldürmek olduğunu ileri sürmüşlerdir. Ayrıca,

akrabalarının ölümlerinin, gereğinden fazla öldürücü kuvvet kullanımından kaynaklandığını

öne sürmüşlerdir. Güvenlik güçlerinin şüphelilerin teslim olmaları gerektiği yönünde uyarı

verip vermemiş olduklarına dair çelişkili deliller olduğunu kaydetmişlerdir. Güvenlik güçleri,

CS gazı ve/veya sersemletici bomba gibi öldürücü olmayan silahlarla donatılmamışlardı.

Ayrıca, ateşin binanın dışından mı yoksa içinden mi açıldığı belirsizdi. En azından bir

mahalde, binaların içinde bulunan kişiler tarafından ateş edildiğine dair delil yoktu.

Bu davada yürütülen soruşturma hakkında, başvuranlar, binaların ilk kez arandığı

sırada Cumhuriyet Savcısı'nın mevcut olmadığını ve binalarda bulunmuş olan şeylere ilişkin

bağımsız deliller olmadığını iddia etmişlerdir. Başvuranlara göre, olay yerinin fotoğrafları

çekilmemiştir ve sözkonusu dört mahalde öldürülen kişilerin pozisyonlarına ilişkin bir

gösterge yoktur. Ayrıca, soruşturma dosyasında, güvenlik güçlerinin hangi üyelerinin farklı

zamanlarda hangi mahallerde olduklarına dair herhangi bir bilgi yoktu ve bu üyelerin ifadeleri

alınmamıştı. Silahların üzerindekiler de dahil olmak üzere parmak izleri alınmamıştı. Mağdur

olan kişilerin binalarında bulunduğu iddia edilen silahlar ve güvenlik güçlerinin silahları adli

7

tıp laboratuarlarına gönderilmemiştir. Binaların içinde veya dışında, kullanılmış fişekler ve

bomba şarapneli aranmamıştır. Öldürülen kişilerin giysileri soruşturma dosyasında yer

almamıştır.

2. Hükümet

Hükümet, dava ile ilgilenen Ağır Ceza Mahkemesi'nin kaydetmiş olduğu gibi,

müteveffaların, solcu bir terör örgütünün üyeleri olduklarını ve çeşitli terör faaliyetlerine

katılmış olduklarını ileri sürmüştür. Dairelerinde, önemli miktarda silah ve patlayıcı

bulunmuştur.

Hükümet, tanıklar tarafından ceza mahkemesinde verilen sözlü delillere göre, her

üç operasyonda da, bölgenin önce polis memurları tarafından kordon altına alınmış olduğunu

ve müteveffaya megafon aracılığıyla birçok uyarıda bulunulmuş olduğunu belirtmiştir.

Müteveffanın pencerelerden dışarı ateş etmeye başlamış olduğu ve güvenlik güçlerinin

karşılık verdiği tespit edilmiştir. Bazı tanıklar, ilk olarak kimin ateş açtığını tam olarak

bilmediklerini ifade etmişler; diğerleri ilk olarak dairelerden ateş açıldığını duyduklarını

doğrulayabilmişlerdir.

Hükümet, tüm durumlarda polis memurlarının emirlerine uygun olarak ve

görevlerinin kapsamı dahilinde hareket etmiş olduklarını ve gereğinden fazla öldürücü

kuvvete başvurmamış olduklarını ileri sürmüştür. Polis memurları, meşru müdafaa sınırları

içinde, kendi yaşamlarını ve başkalarının yaşamlarını korumak ve bu silahlı militanlara karşı

kamu düzenini korumak yönünde hareket etmişlerdir.

B. AİHM'nin değerlendirmesi

1. Genel ilkeler

Yaşama hakkını koruyan ve yaşama hakkından mahrum bırakmanın haklı

olabileceği şartları ortaya koyan 2. madde, hakkında derogasyona izin verilmeyen, AİHS'nin

en temel hükümlerinden birisi olarak yer alır (bkz. Velikova - Bulgaristan, no. 41488/98, §

68, AİHM 2000-VI). Ayrıca, 3. madde ile birlikte, Avrupa Konseyi'ni oluşturan demokratik

toplumların temel değerlerinden birini muhafaza eder. Yaşama hakkından mahrum

bırakmanın haklı olabileceği şartlar, dolayısıyla dar bir şekilde yorumlanmalıdır (bkz. Salman

- Türkiye [BD], no. 21986/93, § 97, AİHM 2000-VII). İnsanların korunması için bir araç

olarak AİHS'nin hedef ve amacı, ayrıca, 2. maddenin, teminatlarını etkili ve uygulanabilir

kılacak şekilde, yorumlanmasını ve uygulanmasını gerektirir (bkz. McCann ve Diğerleri -

İngiltere, 27 Eylül 1995 tarihli karar, Seri A no. 324, ss. 45-46, §§ 146-147).

2 § 1. maddenin ilk cümlesi, Devlet'i, yalnızca kasti ve kanuna aykırı olarak adam

öldürmekten kaçınmaya değil aynı zamanda kendi yetki alanı içindekilerin yaşamlarını

korumak için yerel yasal düzen içerisinde uygun önlemler almaya mecbur kılar (bkz. Kılıç -

Türkiye, no. 22492/93, § 62, AİHM 2000-III). Bu, bu tip hükümlerin ihlallerinin önlenmesi,

kaldırılması ve cezalandırılmasını yönünde kanun uygulama mekanizması tarafından

desteklenen kişiye karşı işlenen suçları caydırmak amacıyla uygun bir yasal ve idari çerçeve

oluşturarak yaşama hakkını koruma şeklindeki, Devlet'in başlıca görevini de kapsar.

8

2. madde, bütün olarak okunduğunda, 2. paragrafın, esasen bir kişiyi kasten

öldürmeye müsaade edilen durumları tanımlamadığını, ancak, kasıtlı olmayarak yaşama

hakkından mahrum bırakmayla sonuçlanabilecek "kuvvete başvurma" ya müsaade edilen

durumları açıkladığını ortaya koymaktadır. Ancak, (a), (b) veya (c) fıkralarında ortaya konan

amaçlardan herhangi birine ulaşmak için, "kesin zorunluluk" haline gelmesi dışında kuvvete

başvurmamak gerekmektedir. Bu bakımdan, 2 § 2. maddede yer alan "kesin zorunluluk"

ifadesi, AİHS'nin 8-11. maddelerinin 2. paragrafı uyarınca Devlet'in etkisinin "demokratik

toplumda zorunlu" olup olmadığının belirlenmesinde normal olarak uygulanana göre daha

katı ve zorlayıcı bir zorunluluk testi uygulanması gerektiğini belirtmektedir. Özellikle,

kuvvete başvurma, sözkonusu maddenin fıkralarında ortaya konan amaçlara ulaşmak ile kesin

orantılı olmalıdır (bkz., yukarıda anılan, McCann ve Diğerleri, s. 46, §§ 148-9).

Demokratik bir toplumda 2. maddenin önemine uygun olarak, ölümün polis veya

güvenlik güçleri tarafından öldürücü kuvvete başvurulması sonucu gerçekleştiği durumda,

AİHM, bu hükmün ihlal edildiği iddialarını çok dikkatli bir incelemeye tabi tutmalıdır. Bunu

yaparken kuvveti uygulayan Devlet görevlilerinin hareketleri ile birlikte inceleme altındaki

hareketlerin idaresi ve planlaması gibi konularda dahil olmak üzere olay sırasında mevcut

olan tüm şartları da gözönünde bulundurmalıdır (bkz., yukarıda anılan, McCann ve Diğerleri,

s. 46, § 150). Son belirtilen konu bağlamında, polis memurları, ister hazırlıklı bir operasyon

olsun ister tehlikeli olduğu anlaşılan bir kişinin ani takibi olsun, görevlerini yerine

getirirlerken boşlukta bırakılmamalıdırlar. Yasal ve idari bir çerçeve, kanun uygulayan

yetkililerin kuvvet ve ateşli silah kullanımına başvurabileceği sınırlı durumları, bu bağlamda

geliştirilmiş uluslar arası standartların ışığında, belirlemelidir (bkz., yukarıda anılan,

Makaratzis § 59).

Yukarıda belirtilenler karşısında, AİHM, bu davada, müteveffalara karşı kullanılan

öldürücü kuvvetin gereğinden fazla olup olmadığı ile birlikte operasyonun her türlü yaşam

riskini olabildiğince azaltacak şekilde düzenlenip düzenlenmediğini de incelemelidir (bkz.,

yukarıda anılan, Makaratzis § 60).

2. Başvuranların akrabalarının yaşama haklarının ihlal edildiği iddiasına ilişkin

a. Olayların tespiti

AİHM, başlangıçta, özellikle İstanbul'un farklı bölgelerinde yer alan dört binadaki

operasyonlar sırasında polisin tutumuna ilişkin olarak, olaylara ilişkin farklı anlatımlarla

karşılaştığını kaydeder. Olaylara ilişkin adli kararın, İstanbul Dördüncü ve Altıncı Ağır Ceza

Mahkemelerinde toplam 21 polis memuru hakkında açılan cezai işlemlerde verildiğini

gözlemlemektedir. Her iki mahkeme de, operasyonlarda yer alan sanık polis memurlarının ve

bazı tanıkların ifadelerini dinlemiştir. Altıncı Ağır Ceza Mahkemesi, elindeki suçlamaların

konusunu oluşturan üç mahalde, bölgelerin öncelikle kordon altına alınmış olduğunu ve

müteveffaya megafon aracılığıyla uyarılarda bulunulmuş olduğunu tespit etmiştir. Önce

müteveffanın mı yoksa polis memurlarının mı ateş açtığı konusuna ilişkin olarak, bazı tanıklar

Altıncı Ağır Ceza Mahkemesi'nde, müteveffanın pencerelerden dışarı ateş etmeye başladığını

ve güvenlik güçlerinin karşılık verdiğini ifade etmişlerdir. Öte yandan diğer tanıklar ilk olarak

kimin ateş etmiş olduğunu tam olarak bilemediklerini ifade etmişlerdir. Bu ifadelere dayalı

olarak, mahkeme, ilk olarak polise ateş edilmiş olduğunu, ve polis memurlarının binalara

girerken ve şüpheli Dev-Sol üyelerinin tümünü öldürürken aldıkları emirler doğrultusunda ve

görevleri kapsamı dahilinde hareket etmiş olduklarını ve polis memurlarının hareketlerinin

9

meşru müdafaa sınırları içinde kaldığını tespit etmiştir. Birinci mahaldeki polis baskını

sırasında İbrahim Ilcı ve Bilal Karakaya'nın öldürülmeleri ile ilgilenen Dördüncü Ağır Ceza

Mahkemesi, aynı şekilde, ilk olarak müteveffanın ateş açmış olduğunu ve polis memurlarının

meşru müdafaa ve resmi görevlerini yerine getirmeleri sonucu karşılık verdiklerini tespit

etmiştir.

Genel olarak, AİHM'nin, özellikle de bu davada olduğu gibi AİHM'nin ilgili

tanıkları görme ve inceleme ve onların güvenilirliklerine ilişkin kendi değerlendirmesini

oluşturma imkanının olmadığı durumda, ulusal adli makamların olaylara ilişkin gerekçeli

tespitlerinden sapması için ikna edici deliller gereklidir. Ancak, AİHS'nin 2. maddesi

uyarınca sağlanan korumanın temel önemi, AİHM'nin yaşama hakkından mahrum

bırakmanın gerçekleştiği durumları, yerel işlemler ve soruşturmalar yer almış olsa bile, çok

dikkatli bir incelemeye tabi tutmasını gerektirmesidir. Ayrıca, cezai işlemlerdeki farklı ispat

yükümlülükleri ve bununla birlikte cezai mesuliyeti değerlendirmede uygulanan farklı

standartlar karşısında, bu işlemlerin ilgili polis memurlarının aklanması ile sonuçlanması,

hiçbir bakımdan, kuvvet kullanımının gereğinden fazla olmadığının kanıtlanıp kanıtlanmadığı

şeklindeki AİHS uyarınca ortaya konan konuyu belirleyici olarak değerlendirilemez.

Daha da önemlisi, AİHM, polis memurları hakkında cezai işlemlerin açılmasına

yol açan ölümlere yönelik soruşturmanın çok ciddi kusurlar taşıdığını ve aksi halde ulusal

mahkemelerin kararlarına güvenilebilecekken bu kusurların güveni zedelediğini tespit

etmiştir. 2. madde uyarınca olan şikayetin usule ilişkin yönlerinin incelenmesi sırasında

aşağıda daha ayrıntılı olarak açıklanan bu kusurlar, dört mahaldeki ortak operasyonların

planlamasına yönelik etkili herhangi bir soruşturmanın, olay yerlerinin fotoğraflarının ve

taslaklarının mevcut olmamasını, parmak izi ve balistik niteliğinde delillerin veya diğer adli

delillerin ve operasyonlara katılan polis memurlarının olayların olduğu dönemdeki şahsi

ifadelerinin olmamasını içerir.

Yetkililer tarafından yürütülen ve başvuranların akrabalarının ölümlerine yol açan

çeşitli operasyonlara yönelik soruşturmadaki ciddi noksanları gözönünde tutarak, AİHM,

yerel mahkemelerin kararlarına dikkatle yaklaşmalıdır. Bununla beraber, bu mümkün olsa

bile, AİHM, taraflar arasındaki anlaşmazlık noktalarını çözmek girişiminde bulunmayı gerekli

görmemektedir, zira elindeki belgelerin, ulusal makamların AİHS'nin 2. maddesi uyarınca

olan yükümlülüklerini yerine getirdiğinin kanıtlanıp kanıtlanmadığının incelenmesini

sağlayacak yeterli somut temel oluşturduğu görüşündedir.

b. Genel ilkelerin bu davanın şartlarında uygulanması

Başvuranlar, müteveffaların kanuna uygun olarak yakalanmasını uygulamak

yerine onları öldürmek yönünde önceden tasarlanan bir plan olduğunu iddia etmişlerdir. Bu

bakımdan, özellikle, çıkarılmış olan arama ya da yakalama emirlerinin varlığına dair bir delil

olmadığı, güvenlik güçlerinin CS gazı veya sersemletici bomba gibi öldürücü olmayan

silahlar taşımadıkları, dört operasyonun eşzamanlı değil art arda gerçekleştirildiği ve Sivil

toplum kuruluşlarının ve hükümetler arası kuruluşların Türk güvenlik güçlerinin

sorumluluğunda gerçekleşen ölümlere ilişkin raporlarının ilgili zamanda şüphelilere karşı

rutin olarak aşırı kuvvet kullanıldığını gösterdiği gerçeklerine güvenmişlerdir.

Bu konuyu incelerken, operasyonların planlamasını ve operasyonlara katılan polis

memurlarına verilen brifingleri kaydeden, olayın olduğu döneme ait belgelerin olmaması

AİHM için engel oluşturmuştur. Bu tip belgeler, başvuranlar tarafından ortaya konan bazı

10

sorulara ışık tutabilirdi. Özellikle, amacın şüphelileri yakalamak olduğu durumda

operasyonların neden eşzamanlı baskınlar şeklinde yürütülmek üzere planlanmadığı sorusuna

ışık tutabilirdi. Bununla beraber, mevcut belgelere dayanarak, AİHM, İstanbul polisi içinde

şüphelileri öldürmek yönünde bir komplo olduğunun veya binalara giren polis memurlarına

üstleri tarafından öldürücü kuvvete başvurma gerekçesinin var olup olmadığına bakmaksızın

şüphelileri öldürmeleri emredilmiş olduğunun yeterli şekilde kanıtlanmadığı görüşündedir.

Bu davada gözönünde bulundurulması gereken önemli bir faktör, Dev-Sol'un,

dağılana kadar, çok sayıda polis memurunu, subayı veya cumhuriyet savcısını öldürmek de

dahil olmak üzere birçok suç işlemiş olduğudur. Müteveffaların bu silahlı örgütün mensupları

olarak aylarca polis tarafından takip edildikleri gerçeği ile birlikte bu durum, polis tarafından

tehlikeli bir tehdit olarak algılanmalarına katkıda bulunmuştur. AİHM, polis müdürlerinin,

operasyonları planlarken, makul olarak, silahlı Dev-Sol örgütü ile olan tecrübelerine dayalı

varsayımlarda bulunabileceklerini, özellikle, bu örgütün şüpheli üyelerinin silahlı

olabileceğini ve karşı karşıya gelindiği durumda silahlarını kullanabileceklerini tahmin

edebileceklerini kabul etmektedir. Aynı zamanda, yetkililerin, binalarda şüpheliler tarafından

gerçekte hangi silahların tutulduğuna dair sınırlı bilgiye dayanarak operasyon düzenledikleri

de gerçektir. Sonuç olarak, AİHM, bu şartlarda, makul olarak polisin şüphelileri yakalamak

için veya onlar tarafından oluşturulan tehlikeyi etkisiz kılmak için silah kullanımına

başvurmaya gerek olabileceğini değerlendirmiş olabileceği görüşündedir.

Bununla beraber, operasyonun düzenlenmesine ilişkin ciddi sorular ortaya

çıkmaktadır. İlk olarak, sözkonusu olayların olduğu dönemde, uygulanan kanun, 1934 yılında

yürürlüğe girmiş olan 2559 sayılı Kanun'dur. Bu Kanun, bir polis memurunun sonuçlarından

sorumlu olmadan ateşli silah kullanabileceği çok çeşitli durumlara yer vermiştir. Bu yasal

çerçeve, günümüz Avrupa demokratik toplumlarında gerek görülen yaşama hakkını

"kanunen" koruma düzeyini sağlamak konusunda yeterli gözükmemektedir.

Hükümet, polis memurlarının hareket ederken uydukları yasal kurallara atıfta

bulunmuştur. Ancak, kuvvete başvurmaya ilişkin kuralların pratikte nasıl uygulandığını ve bu

kurallara uyulmasını sağlamak için ne tür denetlemelerin yer aldığını açıklamamıştır. Belli ki,

yürürlükteki sistem, kanunu uygulayan yetkililere, barış zamanında tehlikeli şüphelilerin

yakalanmalarında kuvvet kullanımını düzenleyen açık kurallar ve kriterler sunmamaktadır. Bu

nedenle, şüphelileri yakalamak yönündeki operasyonun planlamasından sorumlu olan

yetkililerin, haddinden geniş hareket yetkisine sahip olmaları ve üzerinde düşünülmemiş

teşebbüslerde bulunmaları neredeyse kaçınılmazdır.

Bu davanın özel şartlarında, bu kuralları uygularken, polis müdürlerinin,

operasyonu gerçekleştiren polis memurlarına, kendilerini tanıtmaları, ateşli silah kullanma

maksatlarına dair açık bir uyarı vermeleri ve bu uyarılara uyulması için yeterli zaman

tanımaları talimatlarını verip vermedikleri açık değildir. Ayrıca, polis yetkililerinin,

operasyonu planlarken, öldürücü yöntemler ve öldürücü olmayan yöntemler arasında bir

ayırım yapmadıkları gözükmektedir. Polis memurlarının üstleri tarafından şüphelileri canlı

olarak yakalamaya ve tutuklamaya veya barış içinde teslim olma konusunda nasıl anlaşma

yapılacağına ilişkin açık talimatlar verildiğine dair AİHM'ye hiçbir delil sunulmamıştır ve bu

durum teslim olmaya gönüllü olmuş olabilecek kişilerin yaşam tehlikelerini arttırmıştır.

Esasında, başvuranlar tarafından kaydedildiği gibi, binalara giren polis memurlarının üzerinde

sadece silah ve el bombası vardı, öldürücü olmayan silahlar taşımıyorlardı. Nişantaşı

semtindeki apartmanda düzenlenen operasyona ilişkin polis raporlarında, polis memurlarının

göz yaşartıcı bombalar kullanmış olduklarını belirttikleri gerçektir. Ancak, aynı raporlarda,

11

polis memurlarının göz yaşartıcı bombalar kullandıktan sonra binalara girerken gaz maskeleri

takmış oldukları belirtilmemiştir. Her halükarda, bir polis memuru tarafından ulusal

mahkemeler huzurunda yapılan bir beyana göre, operasyona katılan polis memurları gaz

kullanamamışlardır.

Sonuç olarak, şüphelilerin etraflarının sarılı olmasına ve zarar verebilecekleri bir

rehine almamış olmalarına rağmen, polis yetkilileri tarafından planlandığı ve uygulandığı gibi

binalara baskın yapılması, ancak şüphelilerin yaşamlarını önemli ölçüde tehlikeye atan bir

şekilde gerçekleştirilebilirdi.

Yetkililer tarafından yapılan bu kusurlar, AİHM'ye göre, yakalama operasyonunun

idaresinde ve düzenlenmesinde gerekli dikkatin gösterilmemesine kadar varır.

Dört yerde operasyonların yürütülme şekli de endişe uyandırıcıdır. AİHM'nin

elindeki delillere göre, operasyonların gerçekleştiği yerdeki olayların tam akışı belirsizdir.

Şüpheliler uyarılar verilip verilmediğine ve ilk ateşin binaların içinden mi yoksa dışından mı

açıldığına dair çelişkili deliller mevcuttur. Ulusal makamlar tarafından yürütülen

soruşturmadaki kusurlar nedeniyle, AİHM, yukarıda belirtilen her iki konu hususunda yerel

mahkemelerin kararlarına emin bir biçimde güvenememektedir. Ayrıca, olayların olduğu

döneme ait adli tıp delillerinin ve diğer delillerin, özellikle fotoğraf, parmak izi ve balistik

niteliğinde delillerin ve bununla beraber müteveffaların giysilerinin incelenmesinden çıkan

delillerin mevcut olmaması, on şüpheli kişinin ne şekilde yaşamlarını kaybettiklerine dair

kesin bir değerlendirmeye varmayı zor kılmaktadır.

Ancak, AİHM'nin elindeki belgeler, ölümlerin, meşru müdafaa sonucu gereğinden

fazla olmayan kuvvete başvurmaktan kaynaklanıp kaynaklanmadığına dair ciddi şüphe

uyandıracak şekildedir. İlk olarak, polislerin üzerlerinde, en azından operasyonların bir

aşamasında, kask ve kurşungeçirmez yelek olduğu doğrudur. Ancak, Dev-Sol'un on şüpheli

üyesinin vurularak öldürülmüş olup, en azından üç mahalde gerçekleştiği iddia edilen yoğun

ateşe ve polis memurlarının birinci mahalde şüphelilerin bahçeye ve binanın giriş bölümüne

sürekli olarak el bombaları attıklarına ve vuruldukları anda ellerinde el bombaları olduğuna ve

parmaklarının bombanın piminde olduklarına dair ifadelerine rağmen hiçbir polis memurunun

öldürülmemiş veya yaralanmamış olması davanın şaşırtıcı bir özelliğidir.

Ayrıca, AİHM, ulusal yetkililerin izniyle, ölümler meydana geldikten yaklaşık altı

hafta sonra İbrahim Erdoğan ve Yücel Şimşek'in öldürüldüğü üçüncü yeri inceleyen ve ayrıca

ölenlerden beşinin otopsi raporlarını inceleyen, bağımsız bir adli patolog olan Profesör

Pounder'ın raporundaki ifadelerde bilhassa önem vermektedir.

Profesör Pounder, binaların içini ve dışını detaylı olarak tarif eden raporunda, dairenin

ana bölmesinde çatışmaya ilişkin ve daire penceresi çevresindeki dış duvarda hiçbir kanıt

tespit etmemiştir. Ancak, odanın yer karolarının bazılarında yakın tarihli hasar tespit etmiştir.

Karoların, kurşun izlerinin ortaya koyduğu gibi, tümü aşağıya doğru olan, en az dokuz el ateş

edildiğine dair kanıt ortaya koyduğu kanısında idi; bu kanıtlardan, ateş edilen kişinin yerde ya

da yere yakın ve ateş eden kişiye üç metre uzaklıkta olduğu anlaşılmaktaydı. Pounder, ayrıca,

yerden yukarıya doğru ateşe ilişkin hiçbir kanıt tespit etmemiştir. AİHM, bu bağlamda,

İbrahim Erdoğan'ın cesedinin, polis raporuna göre, dairenin ana bölmesinde bulunduğunu ve

otopsi raporuna göre, altısı sırtta, beşi ölümcül olan dokuz kurşun yarası taşıdığını not eder.

12

Cesedi binanın merdiven boşluğunda kapının arkasında bulunan Yücel Şimşek ile

ilgili olarak, otopsi raporunda, vücutta iki kurşun ve dört şarapnel yarasının birlikte ölümcül

nitelik taşıdığı ifade edilmiştir. Şarapnel yaraları, polis raporlarında kullanıldıklarından

bahsedilmemelerine rağmen, el bombası ya da patlayıcı maddelerin kullanıldığına işaret

etmektedir. Profesör Pounder'a göre, şarapnel yaralarının niteliği, Yücel Şimşek'in yaralar

meydana geldiğinde, hayatta ve dik olduğu ve iki kurşun yarası aldığında halihazırda ölümcül

bir yara almış olduğuna işaret eder niteliktedir.

Profesör Pounder'ın, sözkonusu işlemlere doğrudan konu olan diğer iki yere

erişmesinin mümkün olmadığı görülmektedir. Ancak, AİHM, ikinci yerde öldürülen Cavit

Özkaya'ya ilişkin otopsi raporunu inceleyerek, Profesör Pounder'ın, şüpheliye edilen beş el

ateşin arkadan edildiğinin görüldüğünü, vücudunun ön tarafındaki tek ölümcül yaranın ise

zemin gibi sert bir yüzeydeyken ateş edildiğinde oluştuğunu tespit ettiğini not eder.

AİHM'ye göre, bu tespitler, önceden planlanmış ve koordine operasyonların bir

parçasını oluşturan yerlerin en az ikisinde, polis raporlarında belirtildiği üzere, şüphelilerin

çatışma esnasında nefsi müdafaa sonucunda vurularak öldürüldüklerine dair güçlü kanıtlar

ortaya koymaktadır. Bu tespitlerin belki adli tıp ya da başka türlü ikna edici kanıtlarla

çürütülebilir olmasına karşın, bu tür kanıtların, yukarıda not edildiği gibi, bu kanıtlar şimdiye

kadar AİHM'ye iletilmemiş ve AİHM'ye gelecekte iletilmesi sözkonusu olmamıştır.

Sonuç olarak, yukarıda anlatılanları dikkate alarak, AİHM, operasyonların planlanması

ve yürütülmesinde, ulusal yetkililerin başvuranların akrabalarının yaşam hakkını

koruyamadığını ve başvuranların akrabalarının öldürülmesinin, gereğinden fazla olmayan güç

kullanımı teşkil etmediğinin ortaya konulamadığını tespit etmiştir.

Buna göre, başvuranlar, bu bağlamda AİHS'nin 2. maddesinin ihlal edilmesinden

dolayı mağdur olmuşlardır.

3.Soruşturmanın yetersizliği iddiasına ilişkin

AİHS'nin 2. maddesinde yer alan yaşam hakkının korunmasına ilişkin yükümlülük,

AİHS'nin 1. maddesiyle birlikte ele alındığında, Devlet'in "yetkisi dahilindeki herkese

AİHS'de tanımlanan hak ve özgürlükleri tanıma" şeklindeki genel yükümlülüğü, insanların

güç kullanımı sonucunda öldüklerinde, etkili bir resmi soruşturma olmasını gerektirir (bkz.

Çakıcı - Türkiye [BD], no. 23657/94, § 86, AİHM 1999-IV). Böyle bir soruşturmanın asıl

amacı, yaşam hakkını koruyan iç hukukun etkili uygulanmasını sağlamak ve Devlet

görevlilerinin veya birimlerinin sözkonusu olduğu davalarda, kendi sorumluluklarında

meydana gelen ölümlere ilişkin olarak hesap verme yükümlülüklerini sağlamaktır (bkz.

Anguelova - Bulgaristan, no. 38361/97, § 137, AİHM 2002-IV). Uygulamada, bu tür

davalardaki ölüme ilişkin gerçek koşullar, Devlet görevlileri veya yetkililerinin bilgisi

dahilinde olduğundan, cezai kovuşturma gibi, yerel işlemlerin ve disiplin soruşturmasının

yapılması ve mağdurların ve ailelerinin faydalanabilecekleri hukuk yollarının kullanılması,

bağımsız ve tarafsız olması gereken, yeterli bir resmi soruşturmaya bağlıdır. Aynı mantık,

merhumların, polislerin kendilerini yakalamaya çalıştıkları operasyon esnasında

öldürüldüklerine dair hiçbir ihtilafın bulunmadığı sözkonusu dava için de geçerlidir.

Soruşturma ilk olarak, olayın meydana geldiği koşulları anlamayı, ikinci olarak ise,

sorumluların belirlenerek cezalandırılmasını sağlamayı muktedir olmalıdır. Bu, sonuca değil,

yönteme ilişkin bir yükümlülüktür. Yetkililerin, diğerlerinin yanı sıra, görgü tanığı ifadesi ve

adli tıp kanıtları dahil olmak üzere, olayla ilgili kanıtları elde etmek için mevcut makul

13

adımları atması gereklidir. Bu bağlamda, bir süratlilik ve ivedilik gereği de bulunmaktadır.

Soruşturmada, soruşturmanın dava şartlarını ve sorumlu kişiyi belirleme kabiliyetini sabote

eden bir eksiklik, gerekli olan etkili olma standardını karşılamayacaktır (bkz. Kelly ve

Diğerleri - İngiltere, no. 30054/96, §§ 96-97, 4 Mayıs 2001 ve yukarıda anılan Angeluova, §

139).

Bu davada, olayları müteakip idari ve adli soruşturma başlatılmıştır. Birkaç polis ve

tanık sorgulanmıştır. Soruşturmadan sonra, yirmi bir polise yönelik cezai kovuşturma

yapılmış, bu polisler daha sonra beraat etmiştir.

Ancak, AİHM, soruşturmanın yapılmasında ciddi eksiklikleri olduğunu gözlemler. İlk

olarak, dört yerde yapılan koordine operasyonların planlanmasında ve özellikle bu

operasyonlarda görev alan polislere, şüphelileri kuvvete başvurmadan yakalama amacına

ulaşmada en iyi yönteme ilişkin verilen talimatlara ve sözkonusu polislerin neden sadece

ölümcül silahlar taşıdığına ilişkin hiçbir araştırma yapılmadığı görülmektedir.

Operasyonların yapılma şekline ilişkin soruşturma da açıkça noksanlıklar ortaya

koymaktaydı. Bilhassa, soruşturma yetkilileri olay yerinin fotoğraflarını çekmemiş, binaların

içinin ve dışının krokilerini çıkarmamış, operasyonun çeşitli safhalarında güvenlik güçlerinin

her birinin nerede olduğunu gösteren bir plan çizmemişlerdir. Sonuç olarak, dairelerde

öldürülen kişilerin yerlerine ve her operasyondaki her polisin yeri ve hareketlerine ilişkin

olarak dava dosyasında hiçbir şey bulunmamaktadır.

Ayrıca, soruşturma yetkililerinin, özellikle ölenlerin kullandığı iddia edilen silahlardan

olmak üzere, parmak izi almadığı görülmektedir. Ayrıca, yakın bir süre önce silah tutup

ateşlediklerini teyit etmeye yönelik olarak ölenlerin ellerinde bir kimyasal analiz yapıldığı da

görülmemektedir. Üstelik silahlar, yakın bir süre önce kullanılıp kullanılmadıklarının

belirlenmesi için adli tıp muayenesine de gönderilmemiştir. Dört dairenin içinde veya

dışındaki boş mermi kovanı ve el bombası şarapneline yönelik inceleme yapılmamıştır.

Soruşturma yetkilileri, ateşin dairenin içinden mi yoksa dışından mı edildiğini ortaya koymak

için hiçbir kanıt toplamamıştır. Bu eksiklikler, ilk önce şüphelilerin güvenlik güçlerine ateş

ettiğinden veya hiç ateş edip etmediklerinden emin olmayı imkânsız kılmaktadır.

Buna ek olarak, polislerin silahları adli tıp muayenesine gönderilmemiştir. Ayrıca, her

polisin hangi görevi yerine getirdiğini kesin olarak belirlemek için her bir polis memurunun

ağzından olaylar dinlenmemiştir. Dolayısıyla, soruşturma, hangi güvenlik güçlerinin, nereden,

hangi ateşleri ettiğini ortaya koymamıştır. Ayrıca, öldürülenlerin kıyafetlerinin anlaşılmaz

biçimde ortadan kaybolduğu ve polisler tarafından edilen ateşlerden çıkan kurşunların

menzilini belirlemek amacıyla adli tıp uzmanına gönderilmediği görülmektedir. Otopsi

incelemesi esnasında fotoğraf da çekilmemiştir. Bu eksiklikler, başvuranların yerel yargılama

sırasında ortaya koydukları, polislerin bazı şüphelileri yerde silahsız vaziyette yatarken

vurduklarına ilişkin iddialarını doğrulamayı imkânsız kılmıştır.

Yukarıda bahsedilen eksiklikler, soruşturmanın etkili olmasını ve bulgulara olan

güvenilirliği ciddi olarak zayıflatmış; ayrıca, çok uzun süren cezai yargılamada, yerel

mahkemelerin, farklı koşullarda aslında yapabilecekleri kanıt tespitlerini yapmalarını

engellemiştir. Bu şartlarda, AİHM, Hükümet'in yerel makamların olaylara ilişkin olarak

eksiksiz soruşturma yaptığı iddiasını kabul edemez.

14

Yukarıdaki mülahazaları dikkate alarak, AİHM, yetkililerin başvuranın akrabalarının

ölümüne neden olan olaylara yönelik etkili bir soruşturma yapmadığı sonucuna varmıştır.

Dolayısıyla, bu bağlamda AİHS'nin 2. maddesi de ihlal edilmiştir.

II.AİHS'NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Başvuranlar, ayrıca, akrabalarının ölümüne yönelik olarak hiçbir etkili soruşturma

yapılmadığını ve mahkemeye başvurma hakkından yoksun bırakıldıklarını ve bunun

AİHS'nin 6 § 1. maddesini ihlal ettiğini ileri sürmüşlerdir. Sözkonusu maddenin ilgili

bölümlerine göre:

"Herkes, …medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar, … konusunda karar verecek olan,

… bir mahkeme tarafından davasının …, hakkaniyete uygun … olarak görülmesini istemek

hakkına sahiptir."

AİHM, başvuranların AİHS'nin 6 § 1. maddesi kapsamındaki şikâyetinin aslının,

başvuranların akrabalarının ölümlerine yönelik etkili bir cezai soruşturma yapmamasıyla ilgili

olduğunu gözlemler. AİHM'ye göre, başvuranların 6. madde şikâyetini, Devletlerin AİHS'nin

13. maddesi kapsamında yer alan, AİHS ihlallerine ilişkin etkili bir hukuk yolu sağlamak

şeklindeki daha genel yükümlülükleri bağlamında incelemek daha uygun olacaktır (bkz.

diğerlerinin yanı sıra, Aksoy - Türkiye, 18 Aralık 1996 kararı, Reports of Judgments and

Decisions, 1996-VI, s. 2286, § 93).

Dolayısıyla, 6 § 1. maddenin ihlal edilip edilmediğini belirlemenin gerekli olmadığı

kanısındadır.

III.AİHS'NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Başvuranlar, bu davadaki soruşturma prosedürünün etkili olmadığından ve

akrabalarının ölümünden sorumlu olanların belirlenmesi ve cezalandırılmasını muktedir

olmadığından ve bu sebepten dolayı, AİHS'nin 13. maddesinin maksadı bağlamında etkili bir

hukuk yollarının bulunmadığından şikâyetçi olmuşlardır. Ayrıca, aynı temele dayanarak

AİHS'nin 6. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmişlerdir. AİHM, bu şikâyetleri 13. madde

bağlamında ele alacaktır:

"Bu Sözleşme'de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev

yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili

bir başvuru yapabilme hakkına sahiptir."

Hükümet, başvuranların görüşlerine itiraz etmiş ve yargı makamlarının gerekli ve

etkili soruşturmayı yaptığını ileri sürmüştür.

AİHM, AİHS'nin 13. maddesinin, AİHS hakları ve özgürlüklerinin esasını yürürlüğe

koyacak bir hukuk yolunun ulusal düzeyde erişilebilirliğini, yerel yasal düzende her ne

şekilde sağlanabilirse sağlansın, güvence altına aldığını yineler. Dolayısıyla, 13. maddenin

amacı, AİHS uyarınca "savunulabilir bir şikâyet"in esasını ele alabilecek ve uygun bir tazmin

sağlayabilecek iç hukuk yolu sağlanmasını şart koşmaktır, bununla beraber, Sözleşme'ye taraf

olan Devlet'lere bu hüküm uyarınca AİHS yükümlülüklerine uyma şekillerine ilişkin bir

miktar takdir hakkı tanınmaktadır. 13. madde uyarınca yükümlülüğün kapsamı, başvuranın

15

AİHS kapsamında yaptığı şikâyetin niteliğine bağlı olarak değişir. Bununla beraber, 13.

madde tarafından şart koşulan hukuk yolu, uygulama ile birlikte usulde de "etkili" olmalıdır,

özellikle, hukuk yolunun uygulanması, sorumlu Devlet'in yetkililerinin davranışları veya

ihmalleri tarafından haksız olarak engellenmemelidir (bkz. yukarıda anılan Aksoy, § 95; Aydın

- Türkiye, 25 Eylül 1997 kararı, Reports 1997-VI, ss. 1895/96, § 103; ve Kaya - Türkiye, 19

Şubat 1998 kararı, Reports 1998-I, ss. 329-330, § 106).

Yaşamı koruma hakkının temel önemi dikkate alındığında, 13. madde, uygun olduğu

hallerde tazminat ödenmesine ek olarak, yaşama hakkından mahrum etmekten sorumlu

kişilerin teşhis edilmesi ve cezalandırılmasını sağlayabilen ve şikayetçinin soruşturma

sürecine etkili erişimini içeren tam ve etkili bir soruşturmayı gerektirir (bkz., yukarıda anılan,

Kaya, ss.330-331, § 107).

Bu davada sunulan kanıtlar temelinde, AİHM, sorumlu Devlet'in AİHS'nin 2.

maddesi kapsamında başvuranların akrabalarının ölümünden sorumlu olduğunu tespit

etmiştir. Başvuranların bu bağlamdaki şikâyetleri, AİHS'nin 13. maddesinin maksatları

açısından "savunulabilir" nitelik taşımaktadır (bkz. örneğin, Salman - Türkiye [BD], no.

21986/93, § 122, AİHM 2000-VII).

Dolayısıyla, yetkililerin, başvuranların akrabalarının ölümüne ilişkin koşullara yönelik

etkili bir soruşturma yapma yükümlülüğü bulunmaktaydı. Yukarıda anlatılan nedenlerden

dolayı, 13. madde kapsamında, gerektirdikleri, 2. madde ile şart koşulan soruşturma

yükümlülüğünden daha kapsamlı olabilecek olan hiçbir soruşturma yapılmamıştır (bkz.

yukarıda anılan Kaya, ss. 330-331, § 107). Dolayısıyla, AİHM, başvuranların, akrabalarının

ölümüne ilişkin etkili bir hukuk yolundan yoksun bırakıldığını ve böylelikle, bir tazmin talebi

de dahil olmak üzere, faydalanabilecekleri başka hukuk yollarına erişimden de yoksun

bırakıldıklarını tespit etmiştir.

Sonuç olarak, AİHS'nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.

IV.AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI

AİHS'nin 41. maddesine göre:

"Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek

Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği

takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder".

A.Tazminat

Başvuranlar, yaşadıkları acı ve endişe sebebiyle, her merhum için 42.500 Sterlin

manevi tazminat talep etmiştir.

Hükümet, tazminat talebinin başvuranlarca yapılamayacağını, zira ölenlerin terör

faaliyetlerine hazırlanan terör şüphelileri olduğunu belirtmiştir (bkz. yukarıda anılan McCann

ve Diğerleri, ss. 84-85, § 219). Her halükarda, sözkonusu talepler aşırı ve temelden yoksun

idi.

AİHM, ölen beş kişinin tartışmaya mahal vermeyecek şekilde birçok terör faaliyeti

gerçekleştirmiş olan Dev-Sol üyesi olduklarını tekrarlar. Ancak, polis operasyonları sırasında

16

bir terörist faaliyete hazırlandıkları hususunda ikna olmamıştır. AİHM, beş şüphelinin

ölümüyle sonuçlanan güç kullanımının AİHS'nin 2. maddesini ihlal ettiğini ve yetkililerin

öldürmeye ilişkin etkili bir soruşturma ve hukuk yolu sunmadıklarını ve bunun sözkonusu

maddeyle birlikte AİHS'nin 13. maddesini ihlal ettiğini hatırlatır. Bu koşullarda ve eşitlik

temelinde karar vererek, AİHM, her merhum için, varislerince kullanılmak üzere, 30.000

Euro manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir. Ayrıca, Hatice Erdoğan, Esme Şimşek,

Hüseyin Şimşek, İsmail Hakkı Ilcı, Nahit Özkaya, Bakiye Eliuygun ve Necla Nurlu isimli

başvuranların her birine, bireysel olarak maruz kaldıkları manevi zarar için 3.000 Euro

ödenmesine karar vermiştir.

B.Mahkeme masrafları

Başvuranlar, İngiltere'deki hukukçuların yaptığı başvurunun masrafları için 7.332,50

Sterlin, Türkiye'deki avukatların çalışmaları için ise 1.003 Sterlin talep etmiştir. Buna, posta,

telekomünikasyon, çeviri ve bilirkişi raporlarının masrafları dahildir.

Hükümet, destekleyici bir kanıtın yokluğunda, yukarıdaki taleplerin temelsiz

olduğundan dolayı reddedilmesi gerektiğini ileri sürmüş ve her halükarda taleplerin aşırı ve

gereksiz olarak yapıldığını belirtmiştir. Ayrıca, başvuranların, kendilerini temsil etmeyen

avukatlar için ödeme talep ettiğini ifade etmişlerdir.

AİHM, içtihadı uyarınca, bu başlık altında gerçekten ve gerektiği için yapılan ve

miktar açısından makul olan masrafların ödenebileceğini tekrarlar. Davanın şartlarını dikkate

alarak, AİHM, başvuranlara mahkeme masrafları için ortak 12.000 Euro ödenmesine karar

vermiştir.

C.Gecikme faizi

AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası'nın kısa vadeli kredilere

uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun

olduğuna karar verir.

BU SEBEPLERLE, AİHM OYBİRLİĞİ İLE

1.İbrahim Erdoğan, Yücel Şimşek, İbrahim Ilcı, Cavit Özkaya ve Hasan Eliuygun'un ölümüne

ilişkin olarak AİHS'nin 2. maddesinin ihlal edildiğine bire karşı altı oyla;

2.Sorumlu Devlet'in, sözkonusu kişilerin ölümüne yol açan olayların şartlarına yönelik etkili

bir soruşturma yapma yükümlülüğüne ilişkin olarak AİHS'nin 2. maddesinin ihlal edildiğine

oybirliğiyle,

3.AİHS'nin 6. maddesi kapsamında ayrı bir husus ortaya çıkmadığına oybirliğiyle,

4.AİHS'nin 13. maddesinin ihlal edildiğine oybirliğiyle,

5.(a)Sorumlu Devlet'in, AİHS'nin 44 § 2. maddesi uyarınca kesinleştiği tarihten itibaren üç

ay içinde, Yeni Türk Lirası'na çevrilerek ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden

(i)İbrahim Erdoğan'ın mirasçıları için başvuran Hatice Erdoğan'a 30.000 Euro (otuz

bin Euro); Yücel Şimşek'in mirasçıları için Esme Şimşek ve Hüseyin Şimşek isimli

başvuranlara 30.000 Euro (otuz bin Euro); İbrahim Ilcı'nın mirasçıları için başvuran İsmail

17

Hakkı Ilcı'ya 30.000 Euro (otuz bin Euro); Cavit Özkaya'nın mirasçıları için başvuran Nahit

Özkaya'ya 30.000 Euro (otuz bin Euro); Hasan Eliuygun'un mirasçıları için Bakiye Eliuygun

ve Necla Nurlu isimli başvuranlara 30.000 Euro (otuz bin Euro) manevi tazminat ödemesine

bire karşı altı oyla;

(ii)Hatice Erdoğan, Esme Şimşek, Hüseyin Şimşek, İsmail Hakkı Ilcı, Nahit Özkaya,

Bakiye Eliuygun ve Necla Nurlu isimli başvuranların her birine kendilerinin maruz kaldığı

manevi zarar için, 3.000 Euro (üç bin Euro) ödemesine oybirliğiyle;

(iii)mahkeme masrafları için tüm başvuranlara ortak 12.000 Euro (on iki bin Euro)

ödemesine oybirliğiyle;

(iv)yukarıdaki meblağlara uygulanabilecek her türlü vergiyi ödemesine oybirliğiyle

(b) Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için

yukarıdaki miktarlara Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli faizinin üç puan

fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;

10. Başvuranların adil tazmin talebinin kalanının reddine

KARAR VERMİŞTİR.

İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğü'nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi

uyarınca 25 Nisan 2006 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.

Michael O'BOYLE Josep CASADEVALL

Yazı İşleri Müdürü Başkanı

 

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA