kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

AİHM
YANANER - TÜRKİYE DAVASI


İçtihat Metni

YANANER - TÜRKİYE DAVASI

2. DAİRE

(Başvuru no: 6291/05)

KARAR

KARAR TARİHİ:16 Temmuz 2009

NİHAİ

16/10/2009

İşbu karar şekli düzeltmelere tabi olabilir.

USUL

Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 6291/05 no'lu davanın nedeni, T.C. vatandaşı Bülent Yananer'in ("başvuran") Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne, 13 Ocak 2005 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına Dair Sözleşme'nin ("AİHS") 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.

Başvuran, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ("AİHM") önünde, İzmir Barosu avukatlarından M. İşeri tarafından temsil edilmiştir.

OLAYLAR

I. DAVANIN KOŞULLARI

Başvuran 1976 doğumludur ve Bodrum'da ikamet etmektedir. Başvuran, olayların yaşandığı sırada bir otelin müdürlüğünü yapmaktaydı.

Belirtilmeyen bir tarihte, zorla para aldıkları ve tehditte bulundukları iddiasıyla başvuran ile birlikte diğer üç kişi hakkında polise şikayette bulunulmuştur.

24 Temmuz 2004 tarihinde, diğer üç kişi ile birlikte başvuran, Bodrum İlçe Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlarla Mücadele Grup Amirliği'nde görevli polis memurları tarafından yakalanarak gözaltına alınmıştır. Ayrıca, yakalandıkları sırada başvuranın kullandığı araçta bir miktar eroin bulunmuştur.

Aynı gün saat 08.00'de başvuran tarafından imzalanan şüpheli sanık hakları formuna göre, adli yardım ve sessiz kalma hakkı dahil olmak üzere başvuran haklarından haberdar edilmiştir. Ancak, başvuran söz konusu haklarından feragat etmiştir.

Aynı gün saat 20.30'da, başvuran iki polis memuru tarafından sorgulanmış ve aleyhindeki suçlamaları reddetmiştir.

Başvuran, başvuru formunda Mehmet ve Soner adlı iki polis memuru tarafından sorgulandığı sırada işkenceye maruz kaldığını iddia etmiş, ancak herhangi bir ayrıntıdan bahsetmemiştir.

Başvuran, 28 Nisan 2005 tarihinde, AİHM Sekretaryası'nın özel talebi üzerine, gözaltındayken polis memurları tarafından maruz bırakıldığını iddia ettiği çeşitli kötü muamele şekillerini ayrıntılarıyla anlattığı yaklaşık on bir sayfa uzunluğunda bir mektup ibraz etmiştir. Başvuran, özellikle, yakalanma sırasında göğsüne şiddetli bir yumruk atıldığını; karakola geldikten sonra gözlerinin bağlandığını, ellerinin kelepçelendiğini, yüzüstü yere yatırılarak bacaklarının havaya kaldırılmasının söylendiğini, kalçasına tekme atıldığını, ayaklarını yere indirdiğinde ise kafasına vurulduğunu; sorgulama sırasında polislerden biri sağ bacağını çekerken diğerinin sırtına bastırdığını iddia etmiştir. Bu sırada, testislerinin sıkıldığını, sırtına tekme atıldığını ve baskı uygulandığını ileri sürmüştür. Cumhuriyet Savcısı huzuruna çıkarılmadan birkaç saat önce başvurana Soner amirin geleceği söylenmiş ve başvuran saatlerce rahatsız bir pozisyonda oturtularak bekletilmiştir. Bu kişi başvuranın yüzünü ve çenesini yumruklamış, dizlerine tekme atmıştır. Başvuran, Soner, Mehmet, Bayram, Osman, Tolga ve diğer üç polis memurunun iddia konusu kötü muameleden sorumlu olduğunu ileri sürmüştür.

Başvuran, 25 Temmuz 2004 tarihinde, Bodrum Devlet Hastanesi'nde Ü.E. adlı doktor tarafından muayene edilmiş ve vücudunda herhangi bir yara izine rastlanmamıştır.

Başvuran, aynı gün, Bodrum Sulh Hukuk Mahkemesi'nde Cumhuriyet Savcısı ve hakim huzuruna çıkartılmıştır. Bodrum Sulh Hukuk Mahkemesi hakimi başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir.

26 Temmuz 2004 tarihinde, başvuranın avukatı, başvuranın gözaltı sırasında ciddi bir şekilde işkenceye maruz bırakıldığını iddia ederek Bodrum Cumhuriyet Savcılığı'na suç duyurusunda bulunmuş ve başvuranı sorgulayan polis memurlarının yargılanmasını talep etmiştir. Başvuranın avukatı, başvuranın sağ gözünün altında ve sırtında morluklar olduğunu iddia ederek, psikiyatrik ve tıbbi muayeneden geçmesi için başvuranın acilen bir hastaneye sevk edilmesini talep etmiştir. Ancak, dilekçede iddia konusu kötü muameleye ilişkin herhangi bir ayrıntıya yer verilmemiştir.

Başvuran, 27 Temmuz 2004 tarihinde, Bodrum Devlet Hastanesi'nde iki doktor tarafından muayene edilmiştir. Dr. M.A., başvuranın sırtının alt kısmında uzunlamasına beş veya altı adet ekimozlu bölge tespit etmiş ve başvurana üç gün iş göremez raporu vermiştir. M.A., raporunda, bir soru işaretiyle birlikte, başvuranın işkenceden şikayetçi olduğunu kaydetmiştir. Başvuran, aynı gün göz doktoru E.T. tarafından muayene edilmiş ve sağ gözünün altında ekimoz saptanmıştır. Bunun sonucunda başvurana üç gün iş göremez raporu verilmiştir.

13 Ağustos 2004 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, başvuranı sorgulayan iki polis memurunun ifadesini almıştır. Polis memurları, ifadelerinde, başvuranın sorgusu sırasında diğer iş arkadaşlarının da yanlarında bulunduklarını itiraf etmişlerdir. Ancak, iş arkadaşlarının görevlerini suiistimal etmediklerini ileri sürmüşlerdir.

16 Ağustos 2004 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı başvuranın ifadesini almıştır. Başvuran, sorgulama sırasında, organize suçlarla mücadele grup amiri Mehmet K.'nin gözleri kapalı ve kelepçeliyken kendisine diz çöktürdüğünü ve vurduğunu ifade etmiştir. Mehmet K., ayrıca başvuranı tehdit etmiş ve talep etmesine rağmen başvurana avukat yardımı sağlamayı reddetmiştir. Başvuran, kötü muamelede bulunanların resmi olarak kendisini sorgulayan polis memurları değil, Mehmet K. ve Soner adlı amirler olduğunu ifade etmiştir. Başvuran, ayrıca, tıbbi muayene için hastaneye giderken yanında iki polis memuru olduğu için korktuğunu ve herhangi bir yarasının bulunmadığını söyleyerek doktoru yanlış yönlendirdiğini iddia etmiştir.

18 Ağustos 2004 tarihinde, Cumhuriyet Savcısı, sanık polis memuru Mehmet K.'nın ifadesini almıştır. Mehmet K. aleyhindeki suçlamaları reddetmiştir. Mehmet K., organize suçlarla mücadele grup amiri olduğunu ve aleyhinde yapılan çeşitli soruşturmalar nedeniyle başvuranı tanıdığını ifade etmiştir. Sanık, ayrıca, Soner adlı tek polis memurunun İlçe Emniyet Müdürlüğü grup amiri olduğunu ve iddia konusu olayın yaşandığı sırada bu kişinin karakolda olmadığını ileri sürmüştür.

Aynı gün, Cumhuriyet Savcısı, başvuranı muayene eden doktorların ifadesini almıştır.

Dr. Ü.E., diğer hususlar meyanında, 25 Temmuz 2004 tarihinde başvuranı muayene ettiği sırada kötü muamele izine rastlamadığını ve başvuranın kendisine herhangi bir şikayetinin olmadığını söylediğini ifade etmiştir. Doktor, ayrıca, başvuranı muayene ettiği acil serviste ayrı bir odalarının olmaması nedeniyle muayene sırasında yanlarında bulunmayan polis memurlarının kendilerini görebildiklerini ifade etmiştir. Ancak, doktor başvuranın bu durumla ilgili korku veya rahatsızlık duyduğuna dair herhangi bir izlenim edinmediğini iddia etmiştir.

Dr. M.A., diğer hususlar meyanında, başvuranın kötü muamele konusunda şikayetçi olduğunu ve sırtındaki morlukları gösterdiğini ifade etmiştir. Ancak, morlukların kötü muameleden kaynaklanıp kaynaklanmadığını belirleyemedikleri için M.A. başvuranın şikayetinin yanına soru işareti koyduğunu ifade etmiştir.

Dr. E.T., diğer hususlar meyanında, başvuranın genel durumunun iyi olduğunu belirtmiştir. E.T. jandarmaların muayeneye gelmeden önce başvuranın kendisini sağa sola vurduğunu söylediklerini duyduğunu ileri sürmüştür. Doktor, başvuranın sağ gözünün altında hafif bir ekimoz saptandığını ancak herhangi bir şişlik bulunmadığını ifade etmiştir. Doktor, bu bağlamda, morarmanın yaklaşık on güne kadar sürebileceği ve kişinin kendinden kaynaklanabileceği için söz konusu ekimozun ne zaman oluştuğunu bilemeyeceğini ileri sürmüştür.

Aynı gün, başvuranın avukatı Cumhuriyet Savcılığı'na dilekçe vererek başvurana kötü muamelede bulunan polis memurlarının bulunmasını talep etmiştir. Avukat, dilekçesinde, başvuranın daha önce Mersin Emniyet Müdürlüğü'nde görev yapmış bir emniyet amiri olan Soner ile soyadının Kuzu olması muhtemel Mehmet adlı polis memurları tarafından işkenceye maruz bırakıldığını iddia etmiştir. Bu polis memurları başvuranın başına ve vücuduna rastgele vurmuşlardır. Sorgulama sırasında, yedi polis memuru başvuranı yere yatırmış, başvuranın sırtını ve belini tekmelemiş ve spor ayakkabılarıyla başvuranın sırtına tırmanmışlardır. Ayrıca, başvuran küfre maruz kalmış ve gözleri bağlanmıştır. Başvuranın avukatı, ayrıca, içine kapanan ve korkaklaşan başvuranın psikiyatrik muayene için hastaneye gönderilmesini talep etmiştir.

19 Ağustos 2004 tarihinde, başvuranın ifadelerini göz önünde bulunduran Cumhuriyet Savcısı, başvuranı sorgulayan S.A. ve S.G. adlı polis memurları hakkında kovuşturma yapılmamasına karar vermiştir. Başvuranın gözaltı öncesi ve sonrasındaki çelişkili ifadelerini, tutumunu ve doktorların ifadelerini göz önünde bulunduran Cumhuriyet Savcısı, organize suçlarla mücadele grup amiri Mehmet K. ile ilgili olarak, ek sağlık raporlarındaki bulguların Mehmet K.'nin sorumlu tutulduğu kötü muameleden kaynaklandığını gösterecek herhangi bir delil bulunmadığı sonucuna varmıştır. Bu nedenle, Cumhuriyet Savcısı, Mehmet K. hakkında kovuşturma yapılmamasına karar vermiştir.

1 Eylül 2004 tarihinde, başvuran, Cumhuriyet Savcısı'nın kararına itiraz etmiştir. Başvuran, diğer hususlar meyanında, Mehmet ve Soner adlı polis memurlarının kendisine işkence yaptıklarını, başına ve vücuduna rastgele vurduklarını iddia etmiştir. Daha sonra, yedi polis memuru başvuranı yere yatırarak sırtını ve belini tekmelemiştir.

16 Eylül 2004 tarihinde, Aydın Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın itirazını reddetmiştir.

Bu arada, başvuran Bodrum İlçe Emniyet Müdürlüğü'nde görevli polis memurları hakkında disiplin kovuşturması başlatılmasını talep etmiş, ancak başvuranın bu talebi reddedilmiştir.

HUKUK

I. AİHS'NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Başvuran, gözaltında bulunduğu sırada kötü muameleye maruz kaldığı ve makamların şikayetlerine ilişkin etkili bir soruşturma yapmadıkları konusunda şikayetçi olmuş ve bu şikayetlerini AİHS'nin 3. maddesine dayandırmıştır.

A. Kabuledilebilirlik

Hükümet, AİHS'nin 35/1 maddesinde öngörülen iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının yerine getirilmemesi nedeniyle, AİHM'den başvurunun reddini talep etmiştir. Hükümet, başvuranın hukuk veya idare mahkemelerine dava açarak maruz kaldığını iddia ettiği zararın tazminini talep edebileceğini iddia etmiştir.

AİHM, önceki davalarda Hükümet tarafından öne sürülen iddianın aynısını inceleyip reddettiğini hatırlatır (Nevruz Koç / Türkiye, no. 18207/03; Eser Ceylan / Türkiye, no. 14166/02). AİHM, söz konusu davada, bu kararından ayrılmasını gerektirecek herhangi bir özel koşul bulunmadığı kanaatindedir. Sonuç olarak, AİHM, Hükümet'in ön itirazını reddeder.

AİHS'nin 35/3 maddesi uyarınca başvuranın şikayetinin açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle şikayet kabuledilebilir niteliktedir.

B. Esas

Hükümet, başvuranın kötü muamele iddialarının dayanaktan yoksun olduğunu ileri sürmüş ve yerel makamların çeşitli girişimlerine atıfta bulunarak söz konusu davaya ilişkin etkili bir soruşturma yapıldığını iddia etmiştir.

Başvuran iddialarını sürdürmüştür.

AİHM, sağlık durumu iyi bir şekilde gözaltına alınan bir bireyin serbest bırakıldığında yaralı olması durumunda, Devletin bu yaraların nedenine ilişkin makul bir açıklama getirmek ve mağdurun iddialarının doğruluğuna -özellikle bu iddialar sağlık raporlarlarıyla desteklenmişse- gölge düşüren kanıtlar ileri sürmek yükümlülüğü taşıdığını hatırlatır. Aksi takdirde, AİHS'nin 3. maddesi uyarınca açık bir sorun ortaya çıkacaktır (Selmouni / Fransa, no. 25803/94; 18 Aralık 1996 tarihli Aksoy-Türkiye kararı, Hüküm ve Karar Raporları 1996-VI; 27 Ağustos 1992 tarihli Tomasi / Fransa kararı; 4 Aralık 1995 tarihli Ribitsch / Avusturya kararı).

AİHM, delilleri değerlendirirken, genellikle "makul şüphenin ötesinde" kanıt standardını uygulamaktadır (Avşar / Türkiye, no. 25657/94). Ancak böyle bir kanıt yeterince güçlü, açık ve anlamlı çıkarımların veya çürütülemeyen benzer karinelerin varlığı ile ortaya konabilir (18 Ocak 1978 tarihli İrlanda / Birleşik Krallık kararı). Ayrıca, söz konusu olaylar, şahsın gözaltında kendi kontrollerinde olduğu sırada, tamamıyla veya büyük oranda yetkililerin bilgisi dahilinde gerçekleşmişse, gözaltı sırasında meydana gelen yaralanmalarla ilgili güçlü maddi karineler ortaya çıkacaktır. Tatminkar ve ikna edici bir açıklama getirme yükümlülüğünün yetkililere ait olduğu söylenebilir (Salman / Türkiye, no. 21986/93).

AİHM, söz konusu davada, başvuranın yakalanmasının ardından sağlık muayenesinden geçmediğini gözlemlemektedir. AİHM, ayrıca, gözaltı sonrasında hazırlanan sağlık raporunda başvuranın bu süre içerisinde kötü muameleye maruz kaldığını gösteren herhangi bir delil bulunmadığını kaydeder. Ancak, AİHM, başvuranın bir başka doktor tarafından görülme talebi üzerine gözaltının sona ermesinden iki gün sonra muayene edildiğini ve muayeneyi gerçekleştiren doktorların bazı fiziksel bulgulara rastladığını gözlemlemektedir. AİHM, raporda ekimozların rengine ve büyüklüğüne ilişkin detaylara yer verilmemesine rağmen, bu fiziksel bulguların en azından başvuranın sırtının tekmelendiği ve yüzüne vurulduğu iddialarıyla örtüştüğünü gözlemlemektedir.

AİHM, bu bağlamda, Hükümet'in, 27 Temmuz 2004 tarihli sağlık raporunda kaydedilen yaralanmaların nasıl gerçekleştiğine dair herhangi bir açıklama yapmadığını gözlemlemektedir. AİHM, dava koşullarının tamamını ve bütün bu süre boyunca devlet makamlarının kontrolü altında bulunan başvuranda görülen yaralanmaların sebebine ilişkin Hükümet'in makul bir açıklama yapmamasını göz önünde bulundurarak, söz konusu yaralanmaların Hükümet'in sorumlu olduğu kötü muamele sonucu oluştuğu sonucuna varır.

AİHM, AİHS'nin 3. maddesinin, makamların "savunulabilir" olan ve "makul şüphe uyandıran" kötü muamele iddialarını incelemesini gerektirdiğini hatırlatır (Ay / Türkiye, no. 30951/96). AİHM içtihadı tarafından tanımlanan etkililiğe ilişkin asgari standartlar, soruşturmanın bağımsız, tarafsız, kamu denetimine açık olmasını ve yetkili makamların örnek bir titizlik ve çabuklukla hareket etmelerini gerektirir (Çelik ve İmret / Türkiye, no. 44093/98). AİHM, ayrıca, AİHS'de yer alan hakların teorik ve aldatıcı değil, uygulanabilir ve etkili olduğunu hatırlatır. Dolayısıyla, bu tür davalarda, etkili bir soruşturma sorumluların belirlenmesini ve cezalandırılmasını sağlar nitelikte olmalıdır (Orhan Kur / Türkiye, no. 32577/02).

AİHM, AİHS'nin 3. maddesi uyarınca, başvuranda görülen yaralanmalardan Savunmacı Devlet'in sorumlu olduğu sonucuna varmıştır. Bu sebeple, etkili bir soruşturma yapılmış olması gerekmektedir.

AİHM, sözkonusu davada, Cumhuriyet Savcılığı tarafından vakit kaybetmeden başvuranın iddialarına ilişkin soruşturma yapıldığını gözlemlemektedir. Cumhuriyet Savcısı'nın S.A., S.G. ve Mehmet K. hakkında kovuşturma başlatılmamasına yönelik kararının Ağır Ceza Mahkemesi tarafından onaylanması ile söz konusu soruşturma sona ermiştir. Soruşturma sırasında, başvuranın iddialarının doğruluğunun tespiti için ek sağlık raporları istenmiş ve Cumhuriyet Savcısı başvuranın, şüpheli polis memurlarının ve başvuranı muayene eden doktorların ifadesini almıştır.

Ancak, AİHM, Cumhuriyet Savcısı'nın soruşturmayı yapma şeklinde eksiklikler olduğunu, bu eksikliklerin de soruşturmanın etkinliğini etkilediğini gözlemlemektedir. AİHM, ilk olarak tutukluların kötü muamele iddiasında bulunduğu durumlarda, adli muayenelerin tutuklu hakkında yapılan soruşturmalarda hayati önem taşıdığını hatırlatır (Salmanoğlu ve Polattaş / Türkiye, no. 15828/03). AİHM, bu bağlamda, AİHM'ye sunulan sağlık raporlarının ayrıntılara yer vermediğini ve AİHM'nin kötü muameleye ilişkin davaları incelerken göz önünde bulundurduğu Avrupa İşkencenin ve İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Ceza veya Muamelenin Önlenmesi Komitesi'nin önerdiği standartları ve BMMYK'ye sunulan İşkence ve Diğer Zalimane, İnsanlık Dışı, Aşağılayıcı Muamele veya Cezaların Etkili Biçimde Soruşturulması ve Belgelendirilmesi İçin El Kılavuzu'nda ("İstanbul Protokolü") belirtilen esasları yerine getirmediğini kaydeder (Batı ve Diğerleri, yukarıda kaydedilen). AİHM, Avrupa İşkencenin ve İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Ceza veya Muamelenin Önlenmesi Komitesi'nin bütün muayenelerin polis memurlarının duyamayacağı ve tercihen göremeyeceği şekilde yapılması gerektiği yönündeki standardını hatırlatır. Ayrıca, her tutuklu tek başına muayene edilmeli ve tutuklunun ifadeleri, doktorun tespitleri ve bu muayenenin sonuçları doktor tarafından resmi olarak kaydedilmelidir (Akkoç, yukarıda kaydedilen; Mehmet Eren / Türkiye, no. 32347/02). Ayrıca, doktorun fiziksel bulgularla kötü muamele arasındaki olası bir ilişkiyle ilgili görüş bildirmesi AİHM tarafından aranan bir şarttır (Mehmet Emin Yüksel / Türkiye, no. 40154/98). Söz konusu davada, tıbbi raporlar üstünkörü bir şekilde hazırlanmıştır; örneğin, yaraların boyutundan, renginden veya fiziksel bulgular ile başvuranın ifadeleri arasındaki olası bir ilişkiden bahsedilmemiştir. Ayrıca, başvuran, en azından bir seferinde, polis memurlarının isterlerse muayene odasını görebileceği koşullarda muayene edilmiştir. Bu durum yukarıda belirtilen Avrupa İşkencenin ve İnsanlık Dışı veya Onur Kırıcı Ceza veya Muamelenin Önlenmesi Komitesi'nin standartlarının açık bir ihlalini oluşturmaktadır.

AİHM, ikinci olarak, başvurandan hiçbir şekilde, polis fotoğraflarına bakarak veya kimlik tespit çalışmasına katılarak, sanıkların kimliğini tespit etmesinin istenmediğini kaydeder. Başvuranın Mehmet ve Soner diye bahsettiği kişilerin kimliklerinin tespiti veya olayların yaşandığı sırada bu kişilerin karakolda bulunduklarına ve görevlerine dair iddialarının doğru olup olmadığının belirlenmesi için herhangi bir ciddi girişimde bulunulmamıştır. Üçüncü olarak, Cumhuriyet Savcısı, o gün görevde olan diğer polis memurlarının, başvuranı muayeneye götüren polis memurlarının, başvuran ile birlikte yakalanan diğer kişiler veya olayların yaşandığı gün karakolda bulunan kişiler gibi olası görgü tanıklarının ifadesini almamıştır. AİHM'ye göre, dava dosyasında kesin bir tıbbi delil bulunmadığından, söz konusu ifadeler, 27 Temmuz 2004 tarihli sağlık raporlarında kaydedilen yaralanmalarının sebebine ışık tutabilir, başvuranın iddialarını kanıtlayabilir veya çürütebilirdi.

AİHM, yukarıda anlatılanlar ışığında, söz konusu soruşturmanın AİHS'nin 3. maddesinde öngörülen soruşturmanın esaslı ve etkili olması koşulunu yerine getirdiğinin söylenemeyeceği kanaatindedir.

Bu nedenle, AİHS'nin 3. maddesi esas ve usul bakımından ihlal edilmiştir.

II. AİHS'NİN 6. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Başvuran, ayrıca, makamların kötü muamele iddialarına ilişkin etkili bir soruşturma yapmamalarının, sorumlu kişilerin cezalandırılmasını veya bu kişiler aleyhinde hukuk davası açılmasını imkansız kıldığı konusunda şikayetçi olmuş ve bu şikayetini AİHS'nin 6. ve 13. maddelerine dayandırmıştır.

AİHM, bu şikayetlerin yukarıda incelenenlerle ilintili olmaları nedeniyle aynı şekilde kabuledilebilir olduklarını kaydeder.

Ancak, dava olaylarını, tarafların ifadelerini ve 3. maddenin usul bakımından ihlal edildiği yönündeki tespitini göz önünde bulunduran AİHM, sözkonusu başvuruda ortaya konan temel hukuki sorunu incelediği kanaatindedir. Bu nedenle, AİHM, başvuranın AİHS'nin 6. ve 13. maddeleri uyarınca yaptığı şikayetlerle ilgili olarak ayrıca karar vermesine gerek olmadığı sonucuna varır (Kamil Uzun / Türkiye, no. 37410/97; K.Ö. / Türkiye, no. 71795/01; Juhnke / Türkiye, 52515/99 ve Mehmet Eren, yukarıda kaydedilen).

III. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI

AİHS'nin 41. maddesine göre:
"Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder."
Başvuran, manevi tazminat olarak 15,000 Euro talep etmiştir. Başvuran, ayrıca, Türkiye Barolar Birliği'nin ücret cetveline atıfta bulunarak, AİHM önünde yapmış olduğu yargılama masraf ve giderleri için 1,000 Euro talep etmiştir.
Hükümet bu miktarlara itiraz etmiştir.
AİHM, manevi tazminat talebiyle ilgili olarak, başvuranın tek başına AİHM tarafından tespit edilen bir ihlalle telafi edilemeyecek düzeyde sıkıntı görmüş olabileceği kanaatindedir. Söz konusu davada tespit edilen ihlalin niteliğini göz önünde bulunduran AİHM, hakkaniyete uygun olarak, başvurana 10,000 Euro manevi tazminat ödenmesine karar verir.
AİHM, yargılama masraf ve giderlerine yönelik taleple ilgili olarak, AİHM İçtüzüğü'nün 60. maddesi uyarınca başvuranın yargılama masraf ve giderlerine ilişkin destekleyici herhangi bir belge sunmadığını belirterek bu başlık altında herhangi bir ödeme yapılmamasına karar verir.

Son olarak, AİHM, gecikme faizinin, Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puanlık bir artış eklenerek belirlenmesini uygun görmektedir.

BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM, OYBİRLİĞİ İLE

1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;

2. AİHS'nin 3. maddesinin esas ve usul bakımından ihlal edildiğine;

3. AİHS'nin 6. ve 13. maddeleri uyarınca yapılan şikayetlerin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;

4. (a)AİHS'nin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirası'na çevrilmek üzere ve her türlü vergi ve kesintiden muaf tutularak Savunmacı Hükümet tarafından başvurana manevi tazminat olarak 10,000 Euro (on bin Euro) ödenmesine;
(b)Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli olan marjinal kredi kolaylığı oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;

5. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddedilmesine karar vermiştir.

İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğü'nün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları gereğince 16 Temmuz 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.

 

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA