kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

AİHM
ALKIN - TÜRKİYE DAVASI


İçtihat Metni

ALKIN - TÜRKİYE DAVASI

2. DAİRE

(Başvuru no: 75588/01)

KARAR

KARAR TARİHİ:13 Ekim 2009

İşbu karar AİHS'nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.

USUL

Davanın nedeni, T.C. vatandaşı Behice Alkın'ın ("başvuran") Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne, 5 Ekim 2001 tarihinde, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına Dair Sözleşme'nin ("AİHS") 34. maddesi uyarınca, Türkiye aleyhine yaptığı 75588/01 sayılı başvurudur.

Başvuran, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi ("AİHM") önünde, Diyarbakır Barosu avukatlarından Tahir Elçi tarafından temsil edilmektedir.

OLAYLAR

I. DAVANIN KOŞULLARI

Behice Alkın isimli başvuran, 1985 doğumludur ve Şırnak'ta ikamet etmektedir. Başvuran, olayların gerçekleştiği sırada, on bir yaşında olup Şırnak iline bağlı Ortabağ köyünde ikamet etmekteydi.

Davaya konu olaylar, taraflarca sunulduğu ve belgelerden anlaşıldığı şekliyle şöyle özetlenebilir:

A. Olay

Başvuran, 13 Mayıs 1996 tarihinde (on bir yaşındayken), diğer çocuklarla birlikte köyünün yakınındaki çimlerde oynarken mayına basmıştır. Askerler tarafından hazırlanan belgeye göre, olaydan birkaç dakika önce, yakında bulunan Ortabağ Jandarma Karakolu'nda görevli bir jandarma eri çocuklara alandan ayrılmalarını söylemiş ve başvuran oradan ayrılırken mayına basmıştır.

Başvuran, askeri bir helikopterle önce Şırnak Askeri Hastanesi'ne, daha sonra Diyarbakır Askeri Hastanesi'ne götürülmüştür. 22 Ağustos 1996 tarihinde Diyarbakır Askeri Hastanesi tarafından hazırlanan sağlık raporuna göre, başvuranın sol bacağı diz kısmından kesilmiştir. Başvuranın ailesinin yeterli maddi imkanı olmaması nedeniyle, sosyal hizmetler tarafından sağlanan yardımla başvurana protez bacak takılmıştır.

B. Cezai kovuşturma

Başvuranın babası, 19 Mayıs 1996 tarihinde jandarmaya ifade vermiş, olayın bir kaza neticesi gerçekleştiğini ve hiç kimse hakkında şikayetçi olmayacağını belirtmiştir. Başvuran da 4 Haziran 1996 tarihinde vermiş olduğu ifadesinde, kaza olduğunu belirttiği olayla ilgili olarak şikayetçi olmayacağını bildirmiştir.

Belirtilmeyen bir tarihte, Uludere Cumhuriyet Başsavcılığı, olayla ilgili olarak resen soruşturma başlatmıştır. 27 Haziran 1996 tarihinde, soruşturmanın devam ettirilebilmesi için gerekli iznin verilmesi talebiyle dava dosyası Uludere İl İdare Kurulu'na gönderilmiştir.

14 Ağustos 1997 tarihinde, Uludere İl İdare Kurulu, Cumhuriyet Savcısı'nın izin talebini reddetmiştir. İl İdare Kurulu, askerin uyarısına rağmen başvuranın mayınlı araziden geçtiğini belirterek askerler yönünden herhangi bir kasıt veya hatanın sözkonusu olmadığı yönünde karar vermiştir.

4 Aralık 1997 tarihinde, Diyarbakır Bölge İdare Mahkemesi, Uludere İl İdare Kurulu'nun kararını resen incelenmiş ve onamıştır.

Başvurana göre, 14 Ağustos 1997 tarihli karar ile 4 Aralık 1997 tarihli nihai karar kendisine veya ailesine tebliğ edilmemiş, sözkonusu kararlardan ancak 2004 yılında haberdar olmuşlardır.

C. Tazminat davası

26 Mart 1997 tarihinde, başvuranın yasal velileri olarak anne ve babası, İçişleri Bakanlığı'na başvuruda bulunarak başvuranın gördüğü zarar nedeniyle maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuşlardır. 5 Haziran 1997'de, İçişleri Bakanlığı mahkeme kararı olmadan tazminat ödemesi yapamayacağını bildirmiştir.

16 Haziran 1997 tarihinde, başvuranın ailesini temsil eden avukat, Diyarbakır İdare Mahkemesi'nde İçişleri Bakanlığı aleyhinde tazminat davası açmıştır. Aile, dava dilekçesinde başvuranın görmüş olduğu zarardan Devlet'in sorumlu olduğunu iddia etmiştir. Danıştay'ın içtihadına göre, İçişleri Bakanlığı'nın hatalı olmadığı tespit edilse bile, "sosyal risk ilkesi"ne göre, Devlet'in her halukarda başvuranın gördüğü zararın sorumluluğunu üstlenmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Başvuranın ailesi, 6,000,000,000 TL maddi, 1,000,000,000 TL manevi tazminat talebinde bulunmuştur.

İçişleri Bakanlığı ile başvuranın ailesi sırasıyla 13 Ağustos ve 15 Eylül 1997 tarihlerinde davanın esasına ilişkin görüşlerini sunmuşlardır. 1998 ve 1999 yıllarında cezai kovuşturma dosyası İdare Mahkemesi'ne sunulmuştur.

26 Nisan 2000 tarihinde, başvuranın ailesi, avukatlarının yardımıyla Diyarbakır İdare Mahkemesi'ne mektup göndermiş ve aynı mahkemenin geçen üç yıl içerisinde davanın incelenmesinde herhangi bir ilerleme kaydetmediği konusunda şikayetçi olmuştur. Başvuranın ailesi, İdare Mahkemesi'nin dikkatini yaşadıkları maddi zorluklara çekmiş ve ödemeleri gereken mahkeme masraflarının sözkonusu sorunları arttırdığını ifade etmiştir. Aile, mahkemeden kovuşturmanın hızlandırılmasını talep etmiştir.

27 Nisan 2000 tarihinde, Diyarbakır İdare Mahkemesi, başvuranın gördüğü maddi zarar miktarını hesaplaması için bir bilirkişi tayin etmiştir. Bilirkişi 17 Ekim 2000 tarihinde raporunu mahkemeye sunmuştur. Bilirkişi raporuna göre, başvuranın gördüğü maddi zarar 13,522,992,551 TL'dir.

21 Aralık 2000 tarihinde, Diyarbakır İdare Mahkemesi, başvuranın ailesine talep edilen miktarın tamamının ödenmesine karar vermiştir. İdare Mahkemesi, kararında, başvuranın güvenlik güçleri tarafından döşenen mayının patlaması sonucu zarar gördüğünü ve buna bağlı olarak Devlet'in sözkonusu zararı telafi etmesi gerektiği sonucuna varmıştır. İdare Mahkemesi, sözkonusu kararını, kusurlu fiil ile zarar arasında illiyet bağı bulunmasını gerektirmeyen "sosyal risk" ilkesine dayandırmış ve terörle mücadeleden kaynaklanan zarar yükümlülüğünün, "adalet" ve "sosyal devlet" ilkelerine uygun olarak toplumun tamamı tarafından paylaşılması gerektiği kanaatine varmıştır.

İçişleri Bakanlığı, 2 Mayıs 2001 tarihinde sözkonusu kararı temyiz etmiştir.

Başvuran, icra dairesine başvurarak Bakanlık aleyhinde bir ödeme emri çıkartılmasını talep etmiş ve sözkonusu talep kabul edilmiştir. İçişleri Bakanlığı, 21 Haziran 2001 tarihinde çıkarılan ödeme emrine uymayıp ek süre talebinde bulunmayınca, icra dairesi 6 Haziran 2002 tarihinde İçişleri Bakanlığı'nı sözkonusu emri yerine getirmeye çağırmıştır.

25 Şubat 2003 tarihinde, Danıştay, İçişleri Bakanlığı'nın temyiz talebini reddetmiştir. Danıştay, askerler tarafından mayın döşenmesi ile başvuranın gördüğü zarar arasında illiyet bağı bulunmasına rağmen, makamların kusurlu olmadığı kanaatine varmıştır. Bu itibarla, İdare Mahkemesi'nin "sosyal risk ilkesi"ne dayanarak tazminata hükmetmesi yerinde bir karardır. Danıştay'ın kararı 11 Haziran 2003 tarihinde İçişleri Bakanlığı'na tebliğ edilmiştir.

1 Temmuz 2003 tarihinde, İçişleri Bakanlığı başvurana 27,330,800,000 TL (sözkonusu zamanda yaklaşık 17,000 Euro) tazminat ödemiştir.

Makamlar, sonradan İçişleri Bakanlığı'na 1 Temmuz 2003 tarihinde ödenen miktarın gerçek borç miktarına tekabül etmediğini, başvurana sözkonusu miktara ilaveten 1,483,874,000 TL (yaklaşık 900 Euro) ödenmesi gerektiğini bildirmiştir. 12 Ekim 2004 tarihinde, İçişleri Bakanlığı bu miktarı icra dairesi tarafından belirlenen banka hesabına aktarmıştır. Bununla birlikte, havale belgelerinde alıcının isminin veya herhangi bir referans numarasının bulunmaması nedeniyle, banka başvuranı bilgilendirememiştir. Sonuç olarak 2 Kasım 2006 tarihinde başvuranın avukatına ödeme yapılmıştır.

HUKUK

I. AİHS'NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Başvuran, mayından zarar görmesini engellemek adına makamlar tarafından yeterli önlem alınmadığı ve davanın koşullarına ilişkin etkili bir soruşturma yapılmadığı konusunda şikayetçi olmuştur. Sözkonusu şikayetler AİHS'nin 2. maddesi kapsamına girmektedir.

Hükümet, bu iddiaya itiraz etmiştir.

Hükümet, başvuranın altı ay kuralına uymadığı gerekçesiyle şikayetin kabuledilemez olduğunu ileri sürmüştür. Hükümet, Diyarbakır İdare Mahkemesi'nin kararını açıkladığı 4 Aralık 1997 tarihinden itibaren altı ay içerisinde başvuranın başvuruda bulunmuş olması gerektiğini belirtmiştir.

Başvuran, Diyarbakır İdare Mahkemesi kararının kendisine tebliğ edilmediğini ileri sürmüştür. Başvuran, ayrıca, henüz bacağını kaybetmiş ve daha 11 yaşında iken askerler hakkında suç duyurusunda bulunmanın kendisi için imkansız olduğunu iddia etmiştir.

AİHM, ilk olarak, Hükümet'in 2. maddenin uygulanabilirliğine itiraz etmediğini kaydeder. AİHM, her halukarda, döşenen mayının ve sonradan gerçekleşen patlamanın öldürme potansiyeline sahip olduğu ve başvuranın hayatını tehlikeye attığı gerekçesiyle, başvuranın patlamadan sonra şans eseri hayatta kalmasının, AİHM'yi sözkonusu şikayeti AİHS'nin 2. maddesi kapsamında incelemekten alıkoymadığını belirtir (mutatis mutandis, Makaratzis / Yunanistan, no. 50385/99; Osman / Birleşik Krallık, Hüküm ve Karar Raporları 1998-VIII; Yaşa / Türkiye, Raporlar 1998-VI).

AİHM, başvuranın yaralanmasına sebep olan mayının Savunmacı Hükümet bünyesindeki askeri güçler tarafından döşendiği konusunun taraflar arasında ihtilaflı olmadığını kaydeder. Bu nedenle, AİHM, çok sayıda sivil ve çocuğun yaşamını etkileyen ve insanların hayatını kaybetmesine neden olan mayınlar gibi insanlık dışı ve ayrım yapmayan silahların döşenmesinin kasıtlı bir öldürücü güç kullanımı anlamına geldiği kanaatindedir. Bu itibarla, sözkonusu davaya uygulanabilir ilkeler, AİHS'nin 2. maddesinde yer alan negatif yükümlülükle ilgili olarak AİHM içtihadında geliştirilenlerdir.

Bu bağlamda, yaşam hakkı ihlalleri, yalnızca mağdurun yakınlarına tazminat ödenmesi yönünde verilen bir kararla telafi edilemez (Nikolova ve Velichkova / Bulgaristan, no. 7888/03; Leonidis / Yunanistan, no. 43326/05; Amaç ve Okkan / Türkiye, no. 54179/00).

Bu nedenle, AİHM, başvuranın şikayetine ilişkin olarak yeterli telafiyi sağlayabilecek iç hukuk yolunun cezai kovuşturma olduğunu, ancak sözkonusu kovuşturmanın 4 Aralık 1997 tarihinde (başvuru öncesindeki altı aydan daha uzun bir sürede) sonlandırıldığını kaydeder.

AİHM, başvuranın tazminat elde etme amacıyla başlattığı idari kovuşturmanın altı aylık sürenin işleyişini etkilemediği kanaatindedir. AİHM, Türkiye'deki idare mahkemeleri tarafından terör eylemleri sonucu veya terörle mücadele sırasında zarar gören kişilere tazminat ödenmesine hükmedilirken benimsenen ve hatasızlığa dayanan bir ilke olan "sosyal risk ilkesi" temel alınarak başvurana tazminat ödenmesine karar verildiğini kaydeder. AİHM, 2. madde davalarında, sorumluların tespit edilmesini ve cezalandırılmasını sağlamadığı gerekçesiyle, hatasızlığa dayanan bu tazminat usulünün etkililiğini sürekli olarak reddetmiştir.

Başvuranın 2004 yılına kadar cezai kovuşturmanın sonucundan haberdar olmadığı yönündeki iddiasıyla ilgili olarak, AİHM, cezai soruşturmanın hala devam ettiği 1997 yılında, başvuran ile ailesinin tazminat davası süresince, araştırma yapabilecek, cezai soruşturmanın sonucunu öğrenebilecek ve karar tarihinden itibaren altı ay içerisinde müvekkillerinin AİHM'ye başvurması konusunda tavsiyede bulunabilecek bir avukat tarafından temsil edildiklerini kaydeder. Ayrıca, cezai soruşturma dosyası Diyarbakır İdare Mahkemesi'nin elinde olup başvuran ile avukatı sözkonusu dosyaya ulaşabilirdi. Bununla beraber, ne başvuranın ne ailesinin ne de avukatın cezai soruşturmanın varlığından veya sonucundan haberdar olmak için gerekli çabayı göstermedikleri anlaşılmaktadır (mutatis mutandis, Seyithan Aydın / Türkiye, no. 71998/01).

Yukarıda anlatılanlar ışığında, AİHM, başvuranın AİHS'nin 2. maddesi kapsamındaki şikayetiyle ilgili olarak altı ay kuralına uymadığı kanaatindedir. Bu nedenle, AİHS'nin 35. maddesinin 1. ve 4. paragrafları uyarınca başvurunun bu kısmı reddedilmelidir.

II. AİHS'NİN 3. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Başvuran, 16 Mayıs 2005 tarihinde AİHM'ye gönderdiği mektubunda, ilk defa AİHS'nin 3. ve 13. maddeleri uyarınca şikayette bulunmuştur.

Hükümet, sözkonusu şikayetlere itiraz etmiştir.

AİHM, bu şikayetlerin yerel mahkemelerce yürütülen yargılamanın sonuçlanmasının ardından altı ayı aşkın bir süre boyunca, 2005 yılına kadar dile getirilmediğini kaydeder. AİHM, altı ay kuralına uyulmadığı gerekçesiyle, sözkonusu şikayetlerin de AİHS'nin 35. maddesinin 1. ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmesi gerektiğine karar verir.

III. YARGILAMA SÜRESİNİN UZUNLUĞU NEDENİYLE AİHS'NİN 6/1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Başvuran, idari yargılamanın makul bir süre içerisinde tamamlanmadığı konusunda şikayetçi olmuş ve bu şikayetini AİHS'nin 6. maddesine dayandırmıştır.

A. Kabuledilebilirlik
AİHS'nin 35/3 maddesi uyarınca bu şikayetin açıkça dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle şikayet kabuledilebilir niteliktedir.

B. Esas

Başvuran, idari yargılama süresinin AİHS'nin 6/1 maddesinde öngörülen makul süre şartına uymadığı konusunda şikayetçi olmuştur.

Hükümet'e göre, aslına bakıldığında makul bir süre içerisinde tamamlanan yargılama sırasında aşırı bir gecikme yaşanmamıştır.

AİHM, İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 13 maddesine göre, idari eylemlerden hakları ihlal edilmiş olanların idare mahkemelerinde tazminat davası açmadan önce, ilgili idareye başvurarak gördükleri zarar için tazminat talebinde bulunmaları gerektiğini kaydeder. Bir başka deyişle, doğrudan makamlara başvurarak tazminat talebinde bulunmak, idari dava açmak için zorunlu bir önkoşuldur. Sözkonusu davada, başvuran 26 Mart 1997 tarihinde bu koşulu yerine getirmiştir. AİHM, makul süreye ilişkin şikayet çerçevesinde sözkonusu yargılama sürecinin 26 Mart 1997 tarihinde başladığını kaydeder. Danıştay'ın İçişleri Bakanlığı'nın temyiz talebini reddettiği 25 Şubat 2003 tarihinde yargılama sona ermiştir. Dolayısıyla, yargılama iki aşamalı olarak yaklaşık altı yıl sürmüştür.

AİHM, yargılama süresinin uzunluğunun dava koşulları dikkate alınarak değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatır. Davanın karmaşıklığı, başvuran ile ilgili makamların tutumu (Pélissier ve Sassi / Fransa, no. 25444/94) ve başvuran için neyin tehlikede olduğu özellikle göz önünde bulundurulmalıdır (Kudla / Polonya, no. 30210/96).

Yerel mahkemelerin, askeri makamların ihmalkarlığı sonucu patlamanın yaşandığı iddiasını incelemek yerine "sosyal risk ilkesi"nin uygulanabilirliği için gerekli koşulların sözkonusu davada mevcut olup olmadığını değerlendirmelerini özellikle göz önünde bulunduran AİHM, dava konusunun karmaşık olmadığı kanaatindedir. Öte yandan, başvuran ile ailesinin yerel mahkemeler önünde dile getirdikleri maddi zorlukları göz önünde bulunduran AİHM, dava konusunun başvuran için önem arz ettiği kanaatindedir.

Hükümet'in itirazda bulunmadığı bu gerçeğe rağmen, yargılama için gerekli titizliğin gösterilmediği anlaşılmaktadır. Bu bağlamda, AİHM, tarafların görüşleri ile cezai soruşturma dosyasını talep etmek ve edinmek dışında, ilk üç yılda Diyarbakır İdare Mahkemesi tarafından anlamlı bir harekette bulunulmadığını gözlemlemektedir. Ayrıca, Danıştay'ın İçişleri Bakanlığı'nın temyiz talebi konusunda karara varması neredeyse iki yılı bulmuştur. Hükümet'in ikna edici herhangi bir açıklama yapmaması durumunda sözkonusu gecikmelerin yerel mahkemelerden kaynaklandığı düşünülmelidir.

Yukarıda anlatılanlar ışığında, AİHM, AİHS'nin 6/1 maddesinde öngörülen "makul süre" şartının yerine getirilmediği sonucuna varır. Sonuç olarak, AİHS'nin 6/1 maddesi ihlal edilmiştir.

IV. 21 ARALIK 2000 TARİHLİ KARARIN UYGULANMAMASI NEDENİYLE AİHS'NİN 6. MADDESİ İLE 1 NO.LU PROTOKOL'ÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Başvuran, İdare Mahkemesi'nin 21 Aralık 2000 tarihli kararında ödenmesine hükmettiği meblağın uzun bir süre boyunca makamlar tarafından kendisine ödenmediği ve bu süre içerisinde de Türkiye'deki yıllık enflasyon oranının çok yüksek olduğu konusunda şikayetçi olmuştur.

Hükümet, başvuranın iddialarına itiraz etmiştir. Hükümet, AİHM'nin dikkatini Danıştay kararının 11 Haziran 2003 tarihinde İçişleri Bakanlığı'na tebliğ edildiği ve Bakanlığın 1 Temmuz 2003 tarihinde sözkonusu tazminatı ödediği konusuna çekmiştir.

AİHM'nin içtihadına göre, AİHS'nin 6/1 maddesi, hukukun üstünlüğünü kabul eden devletlerde, nihai ve bağlayıcı kararların, taraflardan birinin zararına etkisizlik doğurmayacak şekilde uygulanmasını gerektirir. Buna göre, bir yargı kararının uygulanması engellenemez, geçersiz kılınamaz veya gereksiz yere geciktirilemez (Hornsby / Yunanistan, Raporlar 1997-II; Burdov / Rusya, no. 59498/00).


AİHM, İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 28. Maddesine göre, Diyarbakır İdare Mahkemesi kararının temyiz aşamasında incelenmesinden ve kesinlik kazanmasından önce dahi İçişleri Bakanlığı'nın sözkonusu karara uyma yükümlülüğünün bulunduğunu kaydeder.

Bununla birlikte, AİHM'nin yerleşik içtihadına göre, Sözleşme'ye Taraf Devletlerin yerel mahkeme kararlarını uygulama yükümlülüğü yalnızca "nihai ve bağlayıcı" kararları kapsamaktadır. Bu davada, başvuran, Diyarbakır İdare Mahkemesi'nin kararı kesinleşmeden sözkonusu kararın uygulanmadığı konusunda şikayetçi olmuştur. Hükümet tarafından belirtildiği üzere, İçişleri Bakanlığı Danıştay kararının kendilerine tebliğ edilmesinden yaklaşık üç hafta sonra başvurana gerekli tazminatı ödemiştir. AİHM, Hükümet'in AİHS'nin 6. maddesinde öngörülen yükümlükleri yerine getirdiğine karar vermiştir.

Benzer şekilde, AİHS'nin 1 No.lu Protokolü'nün 1. maddesi uyarınca, Diyarbakır İdare Mahkemesi'nin kararında hükmedilen tazminat, bu karara karşı yapılan temyizin Danıştay tarafından incelenmesinden önce "mâmelek" olarak z. addedilemez. Yukarıda belirtildiği gibi, İçişleri Bakanlığı Danıştay kararının kendilerine tebliğ edilmesinden üç hafta sonra başvurana gerekli tazminatı ödemiştir.

Yukarıda anlatılanları göz önünde bulunduran AİHM, AİHS'nin 35. maddesinin 3. ve 4. paragrafları uyarınca açıkça dayanaktan yoksun oldukları gerekçesiyle bu şikayetlerin reddedilmesi gerektiği sonucuna varır.

V. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI

AİHS'nin 41. maddesine göre:
"Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder."
A. Tazminat
Başvuran, maddi tazminat olarak 60,000 Euro, manevi tazminat olarak 50,000 Euro talep etmiştir.
Hükümet, bu taleplere itiraz etmiştir.
Tespit edilen ihlalle talep edilen maddi tazminat arasında illiyet bağı bulunmadığını kaydeden AİHM sözkonusu talebi reddeder. Öte yandan, AİHM, başvurana manevi tazminat olarak 4,000 Euro ödenmesine karar verir.
B. Yargılama masraf ve giderleri
Başvuran, ayrıca, yerel mahkemeler önünde yapmış olduğu yargılama masraf ve giderleri için 6,400 Euro, AİHM önündeki yargılama giderleri için ise 2,700 Euro talep etmiştir. Başvuran, sözkonusu taleplerini desteklemek üzere, avukatının bu dava için kaç saat çalıştığını gösteren bir döküm sunmuştur.
Hükümet, başvuranın yargılama masraf ve giderlerine ilişkin taleplerinin dayanaktan yoksun olduğunu iddia etmiştir.
AİHM'nin içtihadına göre, bir başvuran gerçekliğini ve gerekliğini kanıtladığı makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AİHM, sözkonusu davada, elindeki bilgiye ve yukarıdaki ölçütlere dayanarak, başvuranın Avrupa Konseyi'nden adli yardım olarak aldığı 850 Euro düşülerek yargılama masraf ve giderlerinin tamamı için başvurana 2,000 Euro ödenmesine karar verir.
C. Gecikme Faizi
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.

BU GEREKÇELERE DAYANARAK, AİHM

1. 1'e 6 oyla idari yargılama süresinin uzunluğuna ilişkin olarak AİHS'nin 6. maddesi uyarınca yapılan şikayetin kabuledilebilir olduğuna, başvurunun geri kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;

2. Oybirliği ile yargılamanın uzun sürmesi nedeniyle AİHS'nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;

3. Oybirliği ile

(a)AİHS'nin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirası'na çevrilmek üzere ve her türlü vergi ve kesintiden muaf tutularak Savunmacı Hükümet tarafından başvurana manevi tazminat olarak 4,000 Euro (dört bin Euro), yargılama masraf ve giderleri için adli yardım olarak ödenen 850 Euro düşülerek 2,000 Euro (iki bin Euro) ödenmesine;

(b)Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli olan marjinal kredi kolaylığı oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;

4. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddedilmesine karar vermiştir.

İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğü'nün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları gereğince 13 Ekim 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.

 

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA