kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

AİHM
ZEKİ BAYHAN -TÜRKİYE DAVASI


İçtihat Metni

ZEKİ BAYHAN -TÜRKİYE DAVASI

4. DAİRE

(Başvuru no:6318/02)

KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ

KARAR TARİHİ:28 Temmuz 2009

İşbu karar AİHS'nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.

USUL

Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (6318/02) no'lu davanın nedeni (T.C. vatandaşı) Zeki Bayhan'ın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne 22 Haziran 2001 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme'nin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.

Başvuran, İzmir Barosu avukatlarından T. Aslan tarafından temsil edilmektedir.

OLAYLAR

DAVANIN KOŞULLARI

Başvuran 1976 doğumludur ve Hakkari'de ikamet etmektedir.

Başvuran, İzmir polisi tarafından 4 Haziran 1998 tarihinde PKK üyesi olduğu ve bu örgüt adına bombalı saldırı eylemlerine karıştığı şüphesiyle diğer altı kişiyle birlikte tutuklanmıştır.
Başvuran ve diğer şüpheliler polise verdikleri ifadelerde kendilerine isnad edilen suçları kabul etmişlerdir. Şüpheliler gözaltında tutulduğu sırada polis, birçok soruşturma gerçekleştirmiş, olay yerlerini incelemiş ve baskınlar düzenlemiş, bulunan patlayıcı madde ve ateşli silahlara el koymuş, olay yeri incelemeleri ve baskınlar sırasında ele geçirilen patlayıcılar ile diğer maddi deliller hakkında bilirkişi raporları almış, şüphelileri yüzleştirmiş, fotoğraf üzerinden kimlik tespitleri yapmış, başvuranın el yazısı için grafoloji uzmanına danışmış ve son olarak patlayıcılar üzerinde parmak izi analizleri yapmıştır.

28 Haziran 1998 tarihinde başvuran, saat 11 ile 11 :10 arasında avukatıyla görüşmüştür. Tutanaklara göre, avukat kendisine haklarını hatırlatarak bir ihtiyacı olup olmadığını sormuş ve başvuran buna olumsuz cevap vermiştir.

İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet savcısı (" Cumhuriyet savcısı " - " DGM") tarafından 29 Haziran 1998 tarihinde dinlenen başvuran, yasadışı örgüt bünyesindeki faaliyetlerini anlatmış ve üç bombalı saldırı eylemini organize ve finanse ettiğini kabullenmiştir. Gözaltı sırasında verdiği ifade hakkında sorgulanan başvuran, savcıya söylediklerini aynen doğrulamıştır. Başvuran, başka yorum yapmaksızın gözaltı sırasında yapılan soruşturmaları kabul etmiştir.

Aynı gün, DGM nöbetçi hakimi önüne çıkarılan başvuran, Cumhuriyet savcısına verdiği ifadeyi tekrarlamıştır. Hakim, başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir.

Başvuran, ne Cumhuriyet savcısı önünde ne nöbetçi hakim önünde kötü muameleden söz etmiştir.

9 Temmuz 1998'de Cumhuriyet savcısı, Devletin toprak bütünlüğünü bozmaya çalıştıkları ve yasadışı bir örgüte yardım ve yataklık ettikleri gerekçesiyle başvuran ile diğer altı kişi hakkında eski Türk Ceza Kanunu'nun 125 ve 169. maddelerinde belirtilen suçlar kapsamında cezalandırılmaları istemiyle dava açmıştır.

DGM önünde görülen on bir duruşmada sanıkların savunmaları dinlenmiştir. Başvuran, yalnızca iki duruşmada hazır bulunmuş ve diğerlerine katılmayı reddetmiştir. 15 Haziran 1999 tarihinde görülen duruşmada, başvuranın kendisine isnad edilen suçları kabul ettiği ve saldırıları nasıl organize ve finanse ettiğini anlattığı sekiz sayfalık savunma yazısı okunmuştur. Başvuran, gözaltı sırasında verdiği ve bazı örgüt üyelerinin isimlerini zikrettiği ifadesini zorla ve işkence altında elde edildiğini ileri sürerek reddetmiştir.

Diğer sanıklar bombalı saldırılara katıldıklarını kabul ederken, yasadışı örgütle olan bağlantılarını inkâr etmişlerdir.

Bir askeri ve iki sivil hakimden oluşan DGM heyeti, 15 Haziran 1999 tarihinde görülen duruşma sonrasında, başvuranı yasadışı bir örgüte üye olmak ve patlayıcı üretmekten suçlu bularak eski Türk Ceza Kanunu'nun 168. ve 264. maddeleri gereğince otuz yıl hapis cezasına mahkûm etmiştir. Mahkeme karar gerekçesinde, başvuran ve diğer sanıkların yargılamanın her aşamasında verdikleri ifadeleri, olay yerinde ele geçirilen patlayıcılarla ilgili tutanak ve bilirkişi raporlarını ve ilgili şahıslar gözaltındayken gerçekleştirilen tüm soruşturmaları dikkate aldığını bildirmiştir.

18 ve 22 Haziran 1999 tarihlerinde, Anayasa ve Devlet güvenlik mahkemeleriyle ilgili yasada gerekli değişiklikler yapılarak, askeri yargıçlar DGM bünyesinden çıkarılmıştır.

1 Şubat 2000 tarihinde Yargıtay, ilk derece mahkemesinin başvuran ve diğer üç sanıkla ilgili kararını bozmuştur. Yargıtay kararı bozma gerekçesinde, sanıklara isnad edilen suçların eski Türk Ceza Kanunu'nun 125. maddesi alanına girdiğini kaydetmiştir.

DGM, 8 Haziran 2000 tarihinde avukatları tarafından temsil edilen başvuran ve diğer sanıkların savunmalarını dinlemiştir. Başvuran, okunan savunma metninde bombalı saldırıları finanse ettiğini ve gerçekleştirdiğini yinelemiştir. Bu duruşma sonrasında DGM, başvuranı eski Türk Ceza Kanunu'nun 125. maddesi gereğince ölüm cezasına mahkûm etmiş ve daha sonra cezayı ömür boyu hapse çevirmiştir. Mahkeme bu kararda da, ilk mahkûmiyet kararındaki delil unsurlarının dikkate alındığını bildirmiştir.

Yargıtay, 18 Aralık 2000 tarihinde ilk derece mahkemesinin kararını başsavcının, başvurana tebliğ edilmeyen, görüşü doğrultusunda onamıştır. Yargıtay, aralarında başvuranın avukatının da bulunduğu bazı avukatların duruşmaya mazeret belirtmeksizin katılmadıklarını tespit etmesi, bir diğerinin de mazeretini reddetmesi üzerine, bir duruşma yapmanın da gerekli olmadığına hükmetmiştir.23 Ocak 2001 tarihinde Yargıtay kararı, ilk derece mahkemesi kâtipliğinde bulunan dava dosyasına eklenmiştir.
HUKUK
I. AİHS'NİN 6. MADDESİNİN İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, yargılamanın ilk bölümünde bünyesinde askeri bir yargıç bulunması dolayısıyla DGM'nin bağımsız ve tarafsız olmadığını iddia etmektedir.

Daha sonra başvuran, gözaltının dördüncü gününe kadar bir avukat yardımından yararlanmadığından şikâyetçi olmakta ve mahkemelerin kendisini yalnızca gözaltı döneminde yapılan soruşturmalara dayanarak mahkûm ettiklerini ileri sürmektedir.

Başvuran ayrıca, tutuklu bulunduğu cezaevi ile yargılandığı DGM arasındaki uzak mesafe dolayısıyla savunma hakkının çiğnendiğini iddia etmektedir.

Son olarak başvuran, Yargıtay başsavcısının tebliğnamesinin kendisine tebliğ edilmediğinden ve Yargıtay önünde bir duruşma yapılmadığından şikâyetçi olmaktadır.

Başvuran, AİHS'nin 6. maddesinin 1 ve 3. paragraflarına atıfta bulunmaktadır.
A. Gözaltı sırasında avukatın bulunmaması
Hükümet, başvuranın gözaltı süresinin sona ermesini müteakiben altı ay içerisinde başvurusunu sunmadığını, bu nedenle altı aylık süreye uyulmadığını ileri sürmekte ve AİHM'nin bu şikâyeti reddetmesini istemektedir.

Hükümet, esasen başvuranın 28 Haziran 1998 tarihinde avukat yardımından faydalandığını, Cumhuriyet savcısı ve nöbetçi hakim tarafından dinlenmeden önce avukatıyla görüştüğünü, bu sorgulamada kendisine isnad edilen suçlamaları kabul ettiğini, avukatının hazır bulunduğu DGM önünde de aynı suçlamaları kabullendiğini, tüm yargılama boyunca savunmasını özgürce sunma ve gözaltı sırasında verdiği ifadelere itiraz etme imkânının bulunduğunu ileri sürmektedir.

Hükümet, Türk hukukunda, gözaltı sırasında alınan ifadelerin şartlarıyla ilgili iddiaların, başka delillerle desteklenmediği takdirde, dikkate alınmadığını eklemektedir. Hükümet, bu noktada, başvuranın polise verdiği ifadelerin savcı ve hakim önünde de doğrulandığını, DGM önünde avukatının yanında sunulan savunmada tekrarlandığını ve bu ifadelerin diğer sanıkların verdikleri ifadelerle uyuştuğunu hatırlatmaktadır.

Hükümet, gözaltı sonrasında verilen tıbbi raporda hiçbir yara izine rastlanmadığını ve zaten başvuranın da savcı ve hakim önünde böyle bir iddiada bulunmadığını, bu nedenle ilgili şahsın baskı altında zorla ifade verdiği iddiasının hiçbir dayanağı olmadığını kaydetmektedir.

Başvuran, gözaltı sırasında verdiği ifadenin avukatının bulunmadığı bir ortamda ve işkence altında elde edildiğini ileri sürmektedir. Başvuran, gözaltı sonrasında düzenlenen tıbbi raporun güvenilirliğini reddetmekte ve Cumhuriyet savcısı, nöbetçi hakim ve DGM önünde kötü muameleye maruz kaldığı iddialarını dile getirdiğini ve bu yargı organları önünde gözaltı sırasında alınan ifadesini ve bu dönemde yapılan tüm soruşturmaları kabul etmediğini ileri sürmektedir.

Başvuran, gözaltı sırasında verdiği ifadelerin ve yapılan soruşturmaların mahkûmiyetinde dikkate alınan yegâne deliller olduğunu iddia etmektedir. Başvuran, tüm soruşturma işlemleri bittikten sonra avukat yardımı aldığını öne sürmekte, bu hakkından da sınırlı bir şekilde yararlandığını, zira avukatla görüşmesinin polislerin bulunduğu bir ortamda ve sadece on dakika sürdüğünü, bu nedenle avukatıyla kendisine isnad edilen suçlar ile delil unsurları hakkında özgürce konuşamadığını eklemektedir.

AİHM, 18 Aralık 2000 tarihli Yargıtay kararının AİHS'nin 35. maddesinin 1. paragrafı anlamında iç hukuktaki nihai karar tarihi olduğu kanaatindedir (Türkiye aleyhine Ek ve Şıktaş davası, no 6058/02 ve 18074/03, prg. 9, 17 Şubat 2009). Bu karar metni, DGM katipliğinde bulunan dava dosyasına eklenmiş ve 23 Ocak 2001 tarihinde tarafların kullanımına sunulmuştur. Başvuru bu tarihten itibaren altı aylık süre dahilinde sunulduğundan AİHM, Hükümetin altı aylık süreyle ilgili bu iddiasını reddetmektedir.

AİHM yapılan şikayetin AİHS'nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını kaydetmektedir. Bu itibarla, başvurunun kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.

Bu alanda uygulanan genel ilkeler için AİHM yerleşik içtihadına atıfta bulunmaktadır (Türkiye aleyhine Salduz davası [GC], no 36391/02, prg. 50 55, 27 Kasım 2008). AİHM konuyla ilgili olarak, adil yargılanma hakkının yeterince "uygulanabilir ve etkili" olabilmesi için, 6. maddenin 1. paragrafı uyarınca, kural olarak, her davanın kendine has koşulları ışığında bu hakkın kısıtlanması için zorunlu sebepler olmadıkça, şüpheliye, polis tarafından ilk kez sorgulanmasından itibaren avukata erişim hakkı sağlanmasının gerekli olduğunu hatırlatmaktadır. Avukat erişiminin sağlanmamasına istisnai olarak zorunlu sebeplerin gerekçe gösterilmesi durumunda bile, böylesi bir kısıtlama - gerekçesi ne olursa olsun - sanığın 6. madde tarafından güvence altına alınan haklarına halel getirmemelidir.

Avukat erişimi sağlanmayan sanığın polise ifade verirken kullandığı kendini suçlayıcı ifadelerin bilahare mahkûmiyet dayanağı olarak kullanılması durumunda, prensip olarak, sanığın haklarına telafi edilemeyecek şekilde zarar verilmiş olur (Salduz, ilgili bölüm, prg. 55).

Mevcut davada, 3842 sayılı Kanun'un 31. maddesi uyarınca, başvuran Devlet Güvenlik Mahkemelerinin yetki alanına giren suçlardan birini işlemekle itham edildiği için gözaltı sırasında avukata erişim hakkı kısıtlanmıştır. Bunun sonucunda, ilgili şahıs, polise ifade verirken ve suçluluğunun belirlenmesi için yapılan soruşturmalar sırasında avukata erişim hakkından yararlanamamıştır.

AİHM, başvuranın mahkûm edilmesinin önemli ölçüde gözaltı sırasında verdiği ifadeye ve aynı dönemde yapılan soruşturmalara dayandırıldığını, oysa ki başvuranın o dönemde henüz bir avukat yardımı almadığını not etmektedir.

Buna mukabil başvuranın Cumhuriyet savcısı, nöbetçi hakim ve DGM önünde kendisine yöneltilen suçlamaları kabul ettiği bir gerçektir. Bu konuda AİHM, Cumhuriyet savcısı ve nöbetçi hakime ifade vermeden önce ilgili şahsa avukatıyla görüşme izni verildiğini ve DGM önünde de avukatının hukuki yardımından yararlandığını kaydetmektedir.

Bununla birlikte, dava dosyasından anlaşıldığına göre, tüm soruşturmalar, başvuranın Cumhuriyet savcısı ve nöbetçi hakim önünde ifade vermesinden önce gerçekleştirilmiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi gördüğü dava kapsamında herhangi bir ek soruşturmaya gerek duymamıştır.

Yukarıda elde edilen bilgiler ışığında AİHM, başvuranın polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada bir avukat yardımı almamasının savunma haklarını telafi edilemeyecek şekilde etkilediği sonucuna varmaktadır.

Dolayısıyla, mevcut davada AİHS'nin 6. maddesinin 1. paragrafı 3c) paragrafı ile bağlantılı olarak ihlal edilmiştir.
B. Yargıtay Başsavcısı'nın yazılı görüş bildirisinin tebliğ edilmemesi
AİHM, yapılan şikayetin AİHS'nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını kaydetmektedir. Bu itibarla başvurunun kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.

AİHM, başvuranın şikâyetine benzer bir şikâyeti daha önce incelediğini ve başsavcının tebliğnamesinin niteliği ve başvurana, buna cevaben yazılı görüş bildirme imkânının tanınmaması dolayısıyla AİHS'nin 6. maddesinin 1. paragrafının ihlâl edildiği sonucuna vardığını hatırlatmaktadır (bakınız, diğerleri arasından, Türkiye aleyhine Göç davası [GC], no 36590/97, prg. 55, CEDH 2002 V, ve Türkiye aleyhine Kömürcü davası, no 77432/01, prg. 18 20, 22 Haziran 2006).

AİHM, mevcut davayı inceledikten sonra, Hükümetin bu davada farklı bir sonuca varmaya yetecek nitelikte inandırıcı hiçbir delil veya argüman sunmadığını kaydetmektedir.

Sonuç olarak, AİHS'nin 6. maddesinin 1. paragrafı ihlâl edilmiştir.
C. AİHS'nin 6. maddesine dayandırılan diğer şikâyetler
Yargıtay önünde duruşma yapılmadığı yönündeki şikâyetle ilgili olarak AİHM, Yargıtay'ın davanın esası hakkında değil yalnızca hukuk kurallarının yorumlanmasıyla ilgili bir karar verdiğini ve ilk derece mahkemesinde kamuya açık bir duruşma yapıldığını not etmektedir. Bu yüzden, Yargıtay önünde kamuya açık bir duruşma yapılmaması, 6. maddenin öngördüğü şekilde yargının adilliğini lekeleyecek nitelikte değildir (İsveç aleyhine Ekbatani davası, 26 Mayıs 1988, prg. 31, seri A no 134).

DGM'nin bağımsız ve tarafsız olmadığı yönündeki şikâyetle ilgili olarak ise AİHM, davaya temyizden sonra bakan DGM'nin yalnızca sivil hakimlerden oluştuğunu ve bu hakimlerin dava nedenini oluşturan tüm olgu ve hukuk unsurlarını incelediğini kaydetmektedir. Bu ikinci inceleme sırasında DGM, askeri yargıcın bulunduğu birinci incelemede uygulanan hukuki işlemleri yenilemiş ve böylece başvuran ile diğer sanıkların savunmalarını dinlemiştir. Yargılamanın bütününe bakan ve başvuranın şikâyetine dayanak olarak herhangi bir argüman sunmadığını dikkate alan AİHM, davanın sonuçlanmasından önce askeri hakimin yerine sivil hakimin gelmesinin, başvuranın kendisini mahkûm eden mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin makul kaygılarını yeteri kadar ortadan kaldırdığı kanaatine varmaktadır (bakınız, diğerleri arasından, Türkiye aleyhine Göçmen davası, no 72000/01, prg. 64, 17 Ekim 2006, ve Türkiye aleyhine Özkan ve Adıbelli davası, no 18342/02, prg. 48, 9 Ocak 2007).

AİHM, son olarak, başvuranın tutuklu kaldığı Nazilli cezaevi ile davasının görüldüğü İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi arasındaki mesafenin 160 km. olduğunu tespit etmektedir. Öncelikle başvuranın ulusal mahkemeler önünde böyle bir şikâyette bulunmadığını hatırlatan AİHM, üstelik cezaevi ile DGM arasındaki mesafenin savunmasını hazırlamasında engel teşkil ettiği yönündeki bu şikâyetini herhangi bir delil unsuruyla desteklemediğini kaydetmektedir.

Bunun sonucunda, sözkonusu şikâyetler açıkça dayanaktan yoksun bulunduğundan, AİHS'nin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.
II. AİHS'NİN DİĞER MADDELERİNİN İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA
Başvuran, DGM önünde yapılan yargılamalarla hukuk mahkemeleri önünde yapılan yargılamaların farklı olduğunu ileri sürmekte ve AİHS'nin 14. maddesi anlamında bir ayrımcılığa maruz kaldığını iddia etmektedir.

Başvuran ayrıca, Yargıtay kararının kendisine tebliğ edilmemesi dolayısıyla AİHS'nin 34. maddesinde öngörülen bireysel itiraz hakkının engellendiğini ileri sürmektedir.

AİHM, bu şikâyetleri sunulduğu şekliyle ve yerleşik içtihadının ışığında incelemiştir. Elinde bulunan tüm unsurları dikkate alan AİHM, (Türkiye aleyhine Gerger davası [GC], no 24919/94, prg. 69, 8 Temmuz 1999, ve Türkiye aleyhine İrfan Güler davası (karar), no 49391/99, 23 Haziran 2001) mevcut davada AİHS'nin 14. maddesi tarafından teminat altına alınan hakların ihlâl edilmediği kanaatine varmıştır.

Bunun sonucunda, sözkonusu şikâyetler açıkça dayanaktan yoksun bulunduğundan, AİHS'nin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.

III. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA

A. Tazminat

Başvuran, 21.500 Euro maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmaktadır.

Hükümet, sözkonusu iddialara itiraz etmektedir.

AİHM, tespit edilen ihlalle iddia edilen maddi tazminat arasında bir illiyet bağı görememekte ve sözkonusu talebi reddetmektedir.

Buna karşın hakkaniyete uygun olarak, AİHM, başvurana, 1.000 Euro manevi tazminat ödenmesine hükmetmektedir.

AİHM, mevcut davadakine benzer koşullarda, en uygun telafi yönteminin, başvuranın talep etmesi halinde, AİHS'nin 6/1 maddesinin gerekliliklerini karşılayacak şekilde yeniden yargılanması olacağı kanaatindedir (sözü edilen Salduz).

B. Yargılama masraf ve giderleri

Başvuran, ulusal mahkemeler ve AİHM önünde yapmış olduğu yargılama masraf ve giderleri için 2.650 Euro talep etmektedir. Başvuran, avukatlık ücret makbuzunu belge olarak sunmaktadır.

Hükümet, sözkonusu miktara itiraz etmektedir.

AİHM'nin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini, gerekliliğini kanıtladığı makul miktarlardaki yargı giderlerinin geri ödemesini elde edebilir. Mevcut davada sahip olduğu unsurları ve yukarıda sözü edilen kriterleri göz önüne alan AİHM, başvurana, masrafların tamamı için 1.000 Euro ödenmesinin uygun olacağı kanaatindedir.

C. Gecikme faizi

AİHM, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenmesine hükmetmektedir.

BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,

1. Başvurunun, gözaltı sırasında avukatın hazır bulunmaması ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın görüşünün başvurana tebliğ edilmemesi kapsamında yapılan şikayete ilişkin kısmının kabuledilebilir, geri kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;

2. Gözaltı sırasında başvuranın avukat yardımından yararlanamaması nedeniyle AİHS'nin 6/3 c) maddesi ile birlikte AİHS'nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;

3. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın görüşünün tebliğ edilmemesi nedeniyle AİHS'nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;

4. a) AİHS'nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirası'na çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından başvurana aşağıdaki miktarların ödenmesine;
i) her türlü vergiden muaf tutularak 1.000 Euro (bin Euro) manevi tazminat
ii) her türlü vergiden muaf tutularak 1.000 Euro (bin Euro) yargılama masraf ve gideri

b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç
puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;

5. Adil tatmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine;

KARAR VERMİŞTİR.

İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM'nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 28 Temmuz 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.

 

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA