kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

AİHM
YÜREKLİ - TÜRKİYE DAVASI


İçtihat Metni

YÜREKLİ - TÜRKİYE DAVASI

2.DAİRE

(Başvuru no: 48913/99)

KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ

KARAR TARİHİ:17 Temmuz 2008

İşbu karar Sözleşme'nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.

USUL

Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 48913/99 numaralı başvurunun nedeni T.C. vatandaşı Ferit Yürekli'nin (başvuran) 14 Nisan 1999 tarihinde Temel İnsan Hakları ve Özgürlüklerini güvence altına alan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.

Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde kendisi tarafından temsil edilmektedir.

OLAYLAR

DAVANIN KOŞULLARI

Başvuran 1976 doğumlu olup Bursa'da ikamet etmektedir.

Başvuran Aralık 1996 tarihinde Bursa Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nda askere alınmış, burada dört aylık temel askerlik eğitimini tamamlamıştır.

Başvuran 27 Şubat 1997 tarihinde Kırklareli (Babaeski) Zırhlı Tugay Komutanlığı'ndaki usta birliğine katılmıştır.

3 Mart 1997 tarihinde başvuran, üstü olan Çavuş Fethi'nin (Fethi Çavuş) emriyle dört ya da beş erle birlikte koğuşun boya ve badana işlerini yapmakla görevlendirilmiştir.

Başvuran verilen işi yaptığı sırada başının dönmesi sonucu on üç metrelik mesafeden aşağı düşerek ağır yaralanmıştır.

Hükümet'e göre başvuran saat 16.30 sularında kendini pencereden atarak intihar girişiminde bulunmuştur.

Hemen Çorlu Askeri Hastanesi'nde tedavi altına alınan ve ardından İstanbul GATA Askeri Hastanesine nakledilen başvuranın felç olduğu anlaşılmıştır. Uygulanan cerrahi tedavinin ardından başvuran 27 Haziran 1997 tarihinde hastaneden taburcu edilmiştir.

20 Haziran 1997 tarihinde hazırlanan sağlık raporunda "Transpediküler fiksasyon eski likompresyon fraktürü L1" ve "total laminektomi" bilgilerine yer verilerek başvuranın askerliğe elverişli olmadığı sonucuna varılmıştır.

20 Kasım 1997 tarihli bilirkişi raporu sözkonusu kazanın başvuranda % 40 oranında işgücü kaybına yol açtığını ifade etmiştir.

A. Ön soruşturma

Kara Kuvvetleri Komutanlığı bir ön soruşma başlatmıştır. 4 Mart 1997 tarihinde altı tanık kışladaki bir disiplin subayı üsteğmen tarafından dinlenmiştir.

Komutan C.K. başvuranın uyuşturucu kullandığını belirttiğini, bu nedenle hastaneye sevkine karar verdiğini, olayın hastaneye gideceği günün arefesinde olduğunu belirtmiştir.

Aynı gün çavuş Abdullah Kanal aynı yönde ifade vermiş ve komutanın başvuranın hastaneye sevkine karar vermesinden sonra hafta sonu dahil dört gün boyunca sürekli gözetim altında tuttuğunu, olayın olduğu gün saat 15.00 sularında kendini iyi hissetmediğini söyleyerek tuvalete gittiğini, orada uzunca bir süre kaldıktan sonra koğuşa götürdüğünü, koğuşta bir nöbetçi bulunduğunu, başvuranın yatağa kıyafetleri ile uzandığını, kendisinin işinin başına döndüğünü, bilahare kendini pencereden attığını öğrendiğini belirtmiştir.

Olayların meydana geldiği sırada koğuşta nöbetçi olan er M.Y. aynı ifadeyi vererek, diğerleri istiklal marşı törenindeyken, çöpü boşaltmak için dışarı çıktığı sırada birtakım sesler işitince hemen merdivenlere koşarak koğuşa döndüğünü, bu sırada pencerenin açık, başvuranın da yatağında olmadığını fark ettiğini dile getirmiştir.

Başvuranın düştüğü sırada aşağıda bulunan er Y.B. üçüncü kattan bir askerin kendini atmaya teşebbüs ettiğini, bu kişinin ayakları üzerine düştüğünü, sonra hareketsizce sol yanına doğru yığılıp kaldığını ifade etmiştir. Tanık hemen yaralıya doğru koştuğunu ve parmaklarının ucunu kanlar içinde gördüğünü, yüzünün sol yanında pansuman bulunduğunu, üstünde üniforma ve ayağında çorap olduğunu belirtmiştir. Yaralının giysileri çıkarıldığında, göğsündeki jilet izlerini farketmiştir.. Başvuran düşmeden önce de sonra da tek kelime dahi etmemiştir.

Diğer iki er E.B. ve H. A., Y.B.'nin söyledikleri ile uyuşan beyanlarda bulunmuşlardır.

5 Mart 1997 tarihli soruşturma tutanağı ifadelere, toplanan kanıtlara ve soruşturma sırasında ulaşılan kanıya yer vermiştir. Mağdurun kişisel eşyalarında ve dolabında yapılan araştırmalarda soruşturmayı etkileyecek nitelikte hiçbir unsura rastlanmadığı da soruşturma tutanağında belirtilmiştir.

Soruşturma tutanağında, başvuranın askerlik hizmetine elverişsiz hale gelmek için kendisini bilinçli olarak yaralayıp yaralamadığının tespit edilmesi amacıyla dosyanın askeri savcılığa gönderilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmıştır.

B. Başvuran hakkında yürütülen cezai soruşturma

2 Ekim 1997 tarihinde, kendini bilinçli olarak askerliğe elverişiz hale getirdiği gerekçesi ile Askerlik Kanunu'nun 79. maddesi uyarınca başvuran hakkında bir soruşturma başlatılmıştır.

25 Kasım 1997 tarihinde sivil bir memur tarafından ifadesi alınan başvuran, sözkonusu suçlamaları reddetmiştir. Başvuran olayların meydana geldiği gün, 1 haftalık kafa izninde olduğunu ve iznini kışlada geçirmekte olduğunu belirtmiştir. Fethi Çavuş, komutanın kışlayı ziyareti vesilesiyle, başvuranın da aralarında olduğu birçok askere badana yapma talimatı vermiştir. Verilen işi yaparken başı dönen başvuran üçüncü kattan aşağı düşmüştür. Başvuran, hiçbir zaman, kendisi için onur meselesi olan askerlik hizmetinden kaçmak gibi bir niyetinin olmadığını belirtmiştir. Başvuran ayrıca, mantıklı her insanın üçüncü kattan atlamanın ölümle ya da sakatlıkla sonuçlanacağını bilebileceğini ileri sürmüştür.

Çorlu Askeri Savcılığı, 27 Şubat 1998'de madde bağımlısı olan ve psikolojik sorunları bulunan başvuranın bir intihar girişiminde bulunduğuna karar vermiştir. Suçun kasti olduğu ortaya konmadığından, Savcılık kovuşturmaya yer olmadığına karar vermiştir. Olayların başvuran tarafından aktarıldığı hali yorumsuz olarak karara konmuştur.

C. Askeri İdare Mahkemesi'nde açılan tam yargı davası

Başvuran Kara Kuvvetleri Komutanlığı ve Savunma Bakanlığı'na sırasıyla 25 Eylül ve 24 Kasım 1997 tarihlerinde başvurarak, objektif sorumluluklarını ileri sürerek 12.735.000.000 TL maddi ve 1.000.000.000 TL manevi tazminat talep etmiştir. Başvuran becerisinin ve yükseklik korkusunun olup olmadığı tespit edilmeden son derece yüksek bir yerde pencereleri boyama işi yapmasının emredildiğine özellikle dikkat çekmiştir.

Yasal süre içerisinde bir cevap alamayan başvuran 2 Mart 1998 tarihinde Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nde aynı rakamları talep ederek bir tam yargı davası açmıştır. Başvuran ayrıca bir duruşma düzenlenmesini de talep etmiştir.

Başvuranın avukatı Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'ne gönderdiği 16 Mayıs 1998 tarihli bir dilekçeyle ifade veren altı askerin ve olayların meydana gelişi hakkında tanıklık edebilecek diğer askerlerin terhis olduktan sonra sivil hayatta da ifadelerinin alınabilmesi için adreslerini talep etmiştir.

Savunma Bakanlığı, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'ne gönderdiği 4 Mayıs 1998 tarihli yazılı görüşlerinde, başvuran tarafından anlatılan olayların tamamen uydurma bir senaryo olduğunu ve başvuranın intihar etmek için ya da askerlik hizmetinden kaçmak için kasten pencereden atladığını savunmuştur. Albay rütbesinde bir adli yetkili tarafından temsil edilen davalı bakanlık, başvuranın hem duruşma talebinin hem mesnetsiz ve aşırı olduğu gerekçesiyle tazminat talebinin reddedilmesini talep etmiştir.

Başvuran 13 Mayıs 1998 tarihli cevabi yazısında, sözkonusu olayların tespit edilmesini imkansız kılan yargılamadaki eksiklere dikkat çekerek iddialarında ısrar etmiştir. Başvuran askeri hiyerarşi içerisinde alınan ifadelerin geçerli olmayacağını ve bu ifadelerin tanık erlerin terhislerinden sonra da teyit edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Başvuran ayrıca olay anında kanında uyuşturucu madde bulunup bulunmadığını belirlemek üzere hiçbir kan analizi yapılmadığına da dikkat çekmiştir. Başvuran uyuşturucu bağımlılığına dair beyanlarının askere alınmadan önceki sivil hayatına ilişkin olduğunu iddia etmiştir. Göğsündeki jilet izlerinin ise uzun zaman öncesine dayandığını ve zaten bu izlerin ne zaman meydana geldiğinin tıbben ispatlanmamış olduğunu belirtmiştir. Başvuran son olarak şayet ciddi bir ruhsal problemi var idiyse zaten askere alınmaması gerektiğini öne sürmüştür.

25 Kasım 1998 tarihinde yapılan duruşmada AYİM, ihtilaf konusu hadisenin askeri idarenin hiçbir sorumluluğunun bulunmadığı bir intihar girişimi olduğu gerekçesiyle başvuranın taleplerini reddetmiştir. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, kararının gerekçesinde, başvuranın, sivil bir memur tarafından olayların meydana gelmesinden dokuz ay sonra alınan ve hiçbir delille desteklenmeyen ifadesinde anlattığı olayların meydana geliş şeklinin, savunmacı idarenin, birbiriyle tutarlı tanıklıklarla desteklenen versiyonu karşısında bir ağırlığı olmadığını belirtmiştir. Askeri Yüksek İdare Mahkemesi, Askeri Savcılık tarafından 27 Şubat 1998 tarihinde verilen takipsizlik kararındaki tespitlere de atıfta bulunmuştur.

4 Ocak 1999 tarihli bir kararla, başvuran, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nde sözkonusu karara itiraz etmiş ve karar düzeltme talebinde bulunmuştur. Başvuran, "yaşam ve sağlık hakkına" ilişkin olarak AİHS'ye atıfta bulunmuş ve yargılamada eksiklikler olduğunu yinelemiştir.

3 Mart 1999 tarihli nihai bir kararla, sözkonusu mahkeme başvuranın talebini reddetmiştir.

HUKUK

I. AİHS'NİN 2. ve 6. MADDESİ'NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

Başvuran 3 Mart 1997 tarihli olayda askeri yetkililerin yaşam hakkını korumadıklarından şikayetçi olmakta ve AİHS'nin 2. maddesini ileri sürmektedir. Başvuran bu olayın ardından başlatılan soruşturmanın ve yargılamanın dava olaylarının aydınlatılamamasına ve sorumluların bulunamamasına neden olan boşluklar içerdiğini iddia etmekte ve AİHS'nin 6. maddesini öne sürmektedir. AİHM başvuran tarafından dile getirilen bu şikayetlerin AİHS'nin 2. maddesi altında usul ve esas bakımından inceleneceğine itibar etmektedir.

A. Kabuledilebilirlik hakkında

AİHS'nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.

B. Esasa dair

1. Tarafların görüşleri

Başvuran yaşam hakkının askeri yetkililer tarafından korunmadığından şikayetçi olmaktadır. Başvuran olayların vuku bulma şekline dair ulusal yetkililerin versiyonunun ki Hükümet de buna katılmıştır, esas teşkil eden tanıklıkların, askeri hiyerarşi ilişkileri çerçevesinde alınmış olması ve terhis olduktan sonra sivil hayatta teyid ettirilmemeleri nedeniyle güvenilir kanıt olmadıklarını iddia etmektedir. Başvuran istediği tanıkları dinletemediğinden şikayetçi olmaktadır. Ayrıca, davanın unsurları arasında yer alan, uyuşturucu bağımlısı olduğu gibi bazı maddi tespitlerin, kan tahlili gibi hiçbir maddi delile dayanmadan belirlendiğini öne sürmektedir. Başvuran ayrıca cezai kovuşturmaya yer olmadığı kararı ile sivil hayattaki tazminat taleplerinin reddi kararının birbiriyle çeliştiğini iddia etmektedir.

Hükümet, başvuranın düşmeden önce meydana gelen olaylar hakkındaki ifadelerinin hiçbir delil unsuru içermediğini ve badana talimatını veren kişi ve badanayı yapan diğer erler hakkında net bilgiler veremediğini ifade etmektedir.

Hükümet bu davanın koşullarında askeri yetkililerin duvarların boyanması gibi kapsamlı bir işi yapmakla başvuranı görevlendirdiklerini düşünmenin mantıklı olmadığını savunmaktadır. Çağrılan diğer tanıkların ifadelerine göre olayların meydana geldiği sırada koğuşta böyle bir çalışma yapılmamıştır.

Başvuranın düşüşüyle ilgili olarak Hükümet, bunun önceden kestirilebilir bir durum olmadığını, başvuranın bizzat kendisinin de belirttiği üzere, askerliğe başlarken askerlik hizmetini yerine getirmeye mezun olduğunu belirtmektedir.

Hükümete göre 27 Şubat 1997 tarihinde yüzbaşı C.K.'nın başvuran ile görüşmesi sonucunda askeri yetkililer başvuranın kendisi ve çevresi için oluşturabileceği tehdidin farkına varmışlardır. Yetkililer bu tarihten kazanın meydana geldiği ana dek başvuranın fiziksel bütünlüğünü korumak adına gerekli sağlık kontrollerini yaptırmışlar, sorumluluk gerektiren önemli işleri vermekten kaçınmışlar, Abdullah Kanal'ın gözetiminde olmasını sağlamışlardır. Hükümet Abdullah Kanal'ın başvuranı uykuda bile kontrol ettiğini, ancak, başka görevlerinin de olduğunu dile getirmektedir. Hükümet başvuranın intihar girişiminin öngörülemez, ani bir eylem olduğunu ifade etmektedir. Üstelik iki nöbetçinin ve onların üstlerinin başvuranın bir intihar teşebbüsüne kalkışacak kadar zihinsel sorunları olduğu yönünde uyarılmaları için herhangi bir neden bulunmamaktadır. Hükümet bu bağlamda Kenan-Birleşik Krallık kararına (no: 27229/95) göndermede bulunmaktadır.

Hükümet olaylarla ilgili yürütülen soruşturmaya ilişkin, olayın akabinde bir disiplin soruşturmasının ve ön soruşturmanın başlatıldığının altını çizmektedir. Bu çerçevede tanıklar çağrılmış ve olay yeri krokisi çizilmiştir.

Hükümet başvuranın askere alındığı tarihten itibaren dosyasında yer alan belgelerin ve kişisel eşyalarının incelendiğini, araştırmalar sonucunda müfettiş tarafından bir rapor hazırlandığını, müfettişin, dosyada yer alan unsurlar ışığında, başvuranın askerliğe elverişsiz hale getirmek için kendini pencereden atıp atmadığının tespiti amacıyla bir ön soruşturma başlatılmasının uygun olacağına hükmettiğini hatırlatmaktadır.

Hükümet, olayın hem disiplin hem ceza boyutunda etkili ve yeterli derece soruşturulduğunu, ayrıca bu soruşturmaların yalnızca başvuranı kapsamadığını belirtir. Hükümete göre diğer askerlerin veya bakanlığın sorumluluğuna yol açan bir eylem gibi incelemeyi gerektirecek meseleler sözkonusu olsaydı müfettiş ve savcılar hiç kuşkusuz bunları da dikkate alırlardı.

Başvuranın, hakkında verilen takipsizlik kararı ile Askeri Yüksek İdari Mahkemesi'nin kararı arasında bir çelişki bulunduğu yönündeki iddiası ile ilgili olarak, Hükümet, ulusal mevzuata göre Askeri Yüksek İdari Mahkemesi'nin ceza mahkemelerinin vermiş oldukları beraat hükümleriyle bağlı olmadığını ifade eder. Ayrıca olayları aynı şekilde değerlendirmiş olmaları dolayısıyla her iki mahkemenin kararı birbiriyle tutarlıdır.

Hükümet başvuranın tanıklarının dinlenmediği iddiasına karşı çıkmakta, Askeri Yüksek İdari Mahkemesi'nde ve onun sivil karşıtı Danıştay'da yazılı sürecin geçerli olduğunu savunmaktadır. AYİM, ulusal mevzuatta varolan muhakeme usulleri uyarınca tanıkları çağırmamıştır. Hükümet mevzuata ve yerleşik uygulamaya göre tarafların noter gibi yetkili makamlar huzurunda verilmiş yazılı tanık ifadelerini sunabileceklerini, bu tanıklıkların olayların değerlendirilmesinde Yüksek İdare Mahkeme tarafından dikkate alındığını belirtmiştir.

Hükümet AİHS'nin 6. maddesinin 3 d) fıkrasında öngörülmüş olan silahların eşitliği ilkesine uygun olarak bu yargılama usullerinin her iki yargı sürecine de uygulandığının altını çizmektedir.

Hükümet başvuranın silahaltındaki tanıkların sivil hayata döndükten sonra ifadelerine başvurabileceğini, fakat bunu ihmal ettiğini belirtmektedir.

Üstelik dava dosyasında, Savunma Bakanlığı'nın sorumluluğunu gündeme getirecek bir tanıklığın engellendiği veya tanıklıkların askeri bir yaptırım tehdidi veya baskı ile alındığını düşündürecek bir unsur bulunmamaktadır. .

Hükümet, tanık ifadelerinin tamamının olayları aynı şekilde anlatmak suretiyle birbirileriyle bağdaştığını hatırlatmaktadır.

Hükümet, ayrıca tanık ifadelerinin dava konusu ret kararının dayandığı tek unsur olmadığını belirtmektedir.

Son olarak Hükümet, tanıkların ifadelerinin soruşturmayı yürütmekle sorumlu kişi tarafından alındığını, sözkonusu kişinin olayın hemen ardından tanıkların gördüğü ilk kişi olduğunu ve hiç kuşkusuz sözkonusu tanıklıkların geçerliliğini en iyi değerlendirecek kişi olduğunu belirtmektedir.

Hükümet, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi'nin dosyada bulunan kanıt unsurlarının tamamını göz önüne aldığını belirtmektedir.

Hükümet, ayrıca başvuranın talebi üzerine, iki tarafın da karşı argümanlarını sunma imkanı buldukları bir duruşma yapıldığını belirtmiştir.

Mevcut davada Hükümet, başvuranın AİHS tarafından güvence altına alınan haklarının hiçbir şekilde ihlal edilmediği sonucuna ulaşmaktadır.

2. AİHM'nin takdiri

a) Genel ilkeler

AİHM, ilk olarak, AİHS'nin ikinci maddesinin ilk cümlesinin, devlete yalnızca kasıtlı ve kanunsuz ölüme sebebiyet vermekten kaçınma zorunluluğu değil aynı zamanda hukukuna tabi olan kişilerin yaşamlarını korumaya yönelik gerekli tedbirleri alma zorunluluğu getirdiğini hatırlatmaktadır. O halde mevcut dava koşullarında, başvuranın hayatının gereksiz yere tehlikeye atılmasını önlemek için devletin gerekli tüm tedbirleri alıp almadığını tespit etmek AİHM'nin görevidir. (Bkz, örneğin mutatis, mutandis, L.C.B.-Birleşik Krallık, 9 Haziran 1998 tarihli karar). AİHM, AİHS'nin 2. maddesinin belirlenen koşullarda kişiyi üçüncü şahıslara, istisnai koşullarda da kişinin kendisine karşı koruması için yetkililere uygulamaya yönelik önleyici pozitif yükümlülük yüklediği kanaatindedir.

Bununla birlikte, günümüz toplumlarında, polisin görevini yerine getirirken karşılaştığı zorlukları, insan davranışlarının öngörülemezliği ve öncelikler ile kaynaklar açısından yapılması gereken işlevsel seçimleri göz önüne alarak, bu pozitif yükümlülük, yetkili makamlara yüklenecek dayanılmaz ve aşırı bir yük getirmeyecek biçiminde yorumlanmalıdır. AİHS bakımından yetkililer, insan yaşamına yönelik olası her hayati tehdidin ortadan kalkması için somut önlemler almakla yükümlü değillerdir (Bkz mutatis mutandis Osman-Birleşik Krallık, 28 Ekim 1998 tarihli karar).

Zorunlu askerlik hizmeti için de tartışma götürmez bir şekilde geçerli olan bu yükümlülük (Alvarez Ramon-İspanya, başvuru no:51192/99), devletlere etkili önlem almak için yasal ve idari bir çerçeve oluşturma asli görevini getirmektedir (Bkz, mutatis, mutandis, Kılınç ve diğerleri-Türkiye, başvuru no: 40145/98, 7 Haziran 2005).

AİHM, askerlik hizmetini yerine getiren kişilerin izlenmesi ve intiharları veya kazaları önleme görevleri çerçevesinde, askeri yetkililerin bir askerin yaşam hakkını koruma pozitif yükümlülüğünü ihmal ettikleri iddiası karşısında, sözkonusu yetkililerin askerin böyle bir eylemde bulunma veya böyle bir kazanın mağduru olma tehlikesinden bilgileri olduğu ve yetkileri çerçevesinde, sözkonusu tehlikeyi bertaraf edebilecek önlemleri almadıkları hususunda AİHM'nin ikna edilmesi gerektiği kanaatindedir. AİHM için, AİHS'nin 2. maddesi ile korunan hakkın niteliği göz önüne alındığında, bir başvuranın, yetkililerin, bilinen ya da bilinmesi gereken belli ya da hemen ortaya çıkan hayati bir tehlikenin oluşabilmesini önlemek için, kendilerinden makul olarak beklenen her şeyi yerine getirmediklerini göstermesi yeterli olmaktadır. Burada cevabı ilgili dava koşullarının tamamına bağlı bir sorun sözkonusudur.

AİHS'nin 1. maddesi uyarınca "kendi yetki alanı içinde bulunan herkese AİHS'de belirtilen hak ve özgürlükleri tanıma[sı]" şeklinde devlete düşen genel görevle birlikte AİHS'nin 2. maddesi ile öngörülen yaşam hakkının korunması yükümlülüğü güç kullanmaya başvurmanın bir kimsenin ölümüne yol açması halinde etkin ve yeterli bir soruşturma yürütülmesini gerektirmektedir (Çakıcı-Türkiye, başvuru no: 23657/94). Böyle bir soruşturma aracılığı ile aslında hem yaşam hakkını koruyan ulusal yasaların etkili bir şekilde uygulanması hem devlet görevlilerinin veya organlarının dahlinin bulunduğu durumlarda, sorumlulukları altında meydana gelen ölümlerin hesabını vermeleri güvence altına alınmaktır (Anguelova-Bulgaristan, başvuru no: 38361/97). Bu tip davalarda çoğunlukla neredeyse yalnızca ilgili devlet görevlilerinin ve organlarının, ölüm olayının gerçek koşulları hakkında bilgi sahibi olmalarından dolayı, cezai kovuşturmalar, disiplin davaları ve mağdurlara ve ailelerine telafi imkanı sağlayan davalar gibi uygun iç hukuk sürecinin başlatılması, tamamen bağımsız ve tarafsız bir şekilde gerekli resmi soruşturmanın tamamlanmasına bağlıdır. Bu anlayış, askeri yetkililerin ihmalkarlığının başvuranın hayatını tehlikeye attığı yönünde savunulabilir bir iddianın incelenmesinin sözkonusu olduğu bu dava için de geçerlidir (mutatis, mutandis, Makaratsiz-Yunanistan, başvuru no: 50385/99).

Soruşturma, ilk önce olayı çevreleyen koşulları belirleyecek daha sonra da sorumluların tespit edilmesini ve cezalandırılmasını sağlayacak nitelikte olmalıdır. Burada sözkonusu olan sonuç alma yükümlülüğü değil sonuç almak için çaba sarf etme yükümlülüğüdür. Yetkili mercilerin sözkonusu olaylara ilişkin delillerin elde edilmesini temin maksadıyla, tanıkların ifadesinin alınması, teknik inceleme yaptırılması gibi ellerindeki makul tedbirleri almış olması gerekir. Makul ivedilik ve özen gerekliliği bu bağlamda mündemiçtir. Dava konusu olayların tespit edilmesi yahut sorumluların teşhis edilmesi kapasitesini zayıflatan soruşturmadaki her türlü eksiklik, bu soruşturmanın öngörülen etkililik düzeyine ulaşmaması tehlikesini doğurur (Kelly ve diğerleri - Birleşik Krallık, no: 30054/96, prg. 96-97, 4 Mayıs 2001, ve Anguelova, adıgeçen, prg. 139, Makaratzis, adıgeçen, prg. 74).

b) İlkelerin mevcut dava koşullarındaki uygulaması

Anılan ilkeler ve zorunlu askerlik hizmeti göz önünde bulundurulduğunda, başvuranın düşmesiyle vücudunda meydana gelen ağır hasar arasında illiyet bağı bulunduğuna itiraz edilmediği cihetle AİHM, başvuranın yaşamının korunması için önleyici tedbirler alınması ve olayların aydınlatılmasını ve olası sorumluların tespit edilmesini sağlayacak nitelikte etkili bir soruşturma yapılması olmak üzere AİHS'nin 2. maddesi uyarınca Savunmacı Devlete düşen pozitif yükümlülüklerin, iki yönünü incelemelidir.

i. Yetkili makamların başvuranın yaşam hakkını yasayla koruma yükümlülüğünü yerine getirmediği iddiası hakkında

Başvuranın sakat kalmasına yol açan düşmenin nedenlerine ilişkin ihtilaflı anlatımlarla ilgili olarak AİHM, dosyada bulunan unsurlardan yola çıkılarak devletin sorumluluğu konusunda kesin bir tespitte bulunulmasının mümkün olmadığını gözlemlemektedir.

Esasen mevcut dava dosyasında başvuranın iş gördüğü sırada kazaen düşmesi sonucunda mağdur olduğunu kesin bir dille ifade etmesini sağlayacak herhangi bir delil bulunmamaktadır. AİHM ayrıca, dosyada, askeri makamların başvuranın düşmesini öngörerek buna engel olmaları gerektiğini gösteren makul herhangi bir kanıt unsuru bulunmadığını gözlemlemektedir. Dolayısıyla AİHS'nin 2. maddesi bu yönden ihlal edilmemiştir.


ii. Soruşturmanın yetersiz olduğu iddiası hakkında

AİHM olayın soruşturulmasının iki aşamada gerçekleştirildiğini kaydetmektedir. İlk olarak olayların meydana gelmesinden bir gün sonra bir subay tarafından tanıkların ifadeleri alınarak olay yerinin krokisi çizilmesi ve başvuranın idari dosyasının incelenmesi gibi soruşturma işlemleri gerçekleştirilmiştir. Bu soruşturma sonucunda kendisini kasten askerliğe elverişsiz hale getirdiği gerekçesiyle başvuran aleyhinde bir ceza soruşturması açılmıştır. İkinci olarak ise olayların meydana gelmesinin üzerinden sekiz aydan fazla bir süre geçtikten sonra başvuran ilk kez sivil bir memur tarafından sözkonusu ceza soruşturması çerçevesinde sanık sıfatıyla dinlenmiştir.

AİHM, bir yandan başvuranın ilk ifadesinin alınmasındaki yersiz gecikmeyi diğer yandan ise düşmesindeki olası sorumluların tespitine yönelik mağdur sıfatıyla yer aldığı bir yargılamanın yapılmamış olmasını not eder. Hükümet, sorumluların başvuran aleyhinde yürütülen soruşturma sırasında da ortaya çıkabileceğini savunmaktadır Hiçbir şekilde bu amacı gütmeyen yargılamanın böylesi bir potansiyele sahip olduğuna dair herhangi bir bilgi sunulmadığından AİHM Hükümetin görüşüne katılamayacaktır.

AİHM, başvuran tarafından boya badana işlerinin yapılması emrini veren kişi olarak gösterilen Fethi Çavuş'un kışlada bu isimde birisi olup olmadığının tespit edilmesi için dahi araştırılmadığını not eder. AİHM ayrıca başvuranın olaylar esnasında madde bağımlılığı ya da başka türlü bir ruhsal bozukluktan muzdarip olup olmadığının tespit edilmesi maksadıyla herhangi bir tıbbi delil istenmediği ve intihar teşebbüsünde bulunduğu sonucuna varılmadan önce ruhsal durumuna dair hiçbir teşhis konulmadığı konusunda başvuranla hemfikirdir. Bu çerçevede AİHM başvuranın askere alındığı sırada bu yönden muayene edildiğini gösteren hiçbir belge bulunmadığını kaydeder.

AİHM son olarak mevcut dava koşullarında, AYİM önünde kullanılan tazminat yolunun da yukarıda anlatılan duruma çare olacak nitelikte olmadığını gözlemlemektedir. Hatta aksine olayın soruşturulmasında görülen eksikliklerin başvuran aleyhinde ret kararı vermesinde etkili olduğu görülmektedir.

Bu unsurlar AİHM'nin yetkili makamlar tarafından yürütülen soruşturmanın etkililikten yoksun olduğu sonucuna varması için kâfidir.

Dolayısıyla AİHS'nin 2. maddesi bu bakımdan ihlal edilmiştir.

II. AİHS'NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

AYİM'in objektif tarafsızlık ve bağımsızlıktan yoksun olduğundan yakınan başvuran AİHS'nin 6/1 maddesine atıfta bulunmaktadır.

A. Kabuledilebilirliğe ilişkin

AİHM bu şikayeti daha evvel incelediğini ve kabuledilemez bulduğunu (Yavuz - Türkiye, no: 29870/96, 25 Mayıs 2000) derhal tespit etmektedir. Bu kanaatinden ayrılmasını gerektirecek herhangi bir durum görmeyen AİHM, bu şikayeti AİHS'nin 35. maddesinin 3. ve 4. fıkraları anlamında açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle kabuledilemez ilan eder.

III. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA

A. Tazminat

Başvuran herhangi bir rakam belirtmeksizin maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Başvuran zararının tespitini AİHM'nin takdirine bırakmaktadır.

Hükümet aşırı ve mesnetsiz bulduğu bu taleplere itiraz etmektedir.

Tespit edilen ihlal ile maddi tazminat talebi arasında bir illiyet bağı görmeyen AİHM, tazminat talebinin bu kısmını reddeder. AİHS'nin 41. maddesinde öngörüldüğü üzere hakkaniyete uygun olarak bir karara varan AİHM, manevi tazminat olarak başvurana 3.000 Euro ödenmesinin yerinde olacağını değerlendirmektedir.

B. yargılama masraf ve giderleri

Başvuran yargılama masraf ve giderlerine ilişkin olarak herhangi bir talepte bulunmamıştır. AİHM bu yönde başvurana bir ödeme yapılmasına hükmetmeye yer olmadığı kanaatindedir.

C. Gecikme faizi

AİHM, Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.

BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM,

1. Oybirliğiyle, başvurunun AİHS'nin 2. maddesi yönünden yapılan şikayete ilişkin olarak kabuledilebilir, geriye kalan kısmının ise kabuledilemez olduğuna;

2. Oybirliğiyle, AİHS'nin 2. maddesinin esas bakımından ihlal edilmediğine;

3. Bire karşı altı oyla, AİHS'nin 2. maddesinin usul bakımından ihlal edildiğine;

4. Bire karşı altı oyla,
a) AİHS'nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL'ye çevrilmek üzere, miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak Savunmacı Devlet tarafından başvurana 3.000 Euro (üç bin Euro) manevi tazminat ödenmesine ;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;

5. Oybirliğiyle, adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;

Karar vermiştir.

İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM'nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 17 Temmuz 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.

 

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA