kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

AİHM
DUR/TÜRKİYE


İçtihat Metni

DUR/TÜRKİYE

2.DAİRE

(Başvuru no. 34027/03)

KARAR

KARAR TARİHİ:18 Eylül 2008

İşbu karar AİHS'nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.

USULİ İŞLEMLER

Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 34027/03 no'lu davanın nedeni T.C. vatandaşı Hadiye Dur'un ("başvuran"), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne 27 Mayıs 2003 tarihinde Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi'nin ("AİHS") 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.

Başvuran, İstanbul Barosu avukatlarından F. Karakaş Doğan ve E. Keskin tarafından temsil edilmiştir.

OLAYLAR

I. DAVA KOŞULLARI

Başvuran, 1973 doğumludur ve Almanya'nın Köln kentinde yaşamaktadır.

A. Başvuranın yakalanması ve kendisine karşı aşırı güç kullanımına ilişkin sağlık raporları

1. Başvuranın sunduğu şekliyle olaylar

27 Ekim 1998 saat 13.00'da aralarında başvuranın da bulunduğu "Barış Anneleri"ne mensup 43 kadın, partinin il sorumluları ile görüşmek üzere Anavatan Partisi (ANAP) İstanbul il başkanlığına gelmişlerdir. Kendilerini binanın girişinde karşılayan iki kadın, devam etmekte olan bir basın toplantısı olduğu cihetle binanın üçüncü katında, solda bulunan bekleme salonunda beklemelerini istemişler ve gitmişlerdir.

Beş ila on dakika sonra polis memurları, bekleme salonuna gelmişler ve sis bombası atarak içeri girmişlerdir. Bir polis memuru, elindeki copla başvuranın başının arka kısmına vurmuş ve saçından tutarak merdivenlerden aşağı sürüklemiştir. Başvuran, daha sonra bir polis aracına bindirilerek Beyoğlu polis karakoluna götürülmüştür.

Aynı gün 15.30'da başvuran, diğer 42 kadınla birlikte Adli Tıp Kurumu İstanbul şubesi doktoru tarafından muayene edilmiştir. Sağlık raporuna göre, başvuranın boynunda ve kafa derisinde ödemler bulunmaktadır. Doktor, başvurana üç gün işgöremezlik raporu vermiştir

Başvuran geceyi polis karakolundaki diğer 10 kadınla birlikte bir hücrede geçirmiştir. Polis memurları iki ya da üç kez hücreye gelmişler ve her defasında tutuklulara hakaret ederek onları dövmüşlerdir.

28 Ekim 1998'de başvuranı muayene eden Adli Tıp Kurumu Beyoğlu şubesi doktoru, başvuranın bedeninde yeni yaraların oluşmadığını belirtmiştir.

Aynı gün başvuran ve diğer 42 kadın, Beyoğlu Sulh Ceza Mahkemesi önüne çıkarılmıştır. Kahve satış büfesinde görevli Y.U.'yu rehin alıp almadıkları ve kendilerini yakalayan polis memurlarına direnip direnmediklerine ilişkin sorgulanmışlardır. Y.U.'yu rehin almadıklarını ve kendilerini yakalayan polis memurlarına direnmediklerini ileri sürmüşlerdir. Mahkeme, kadınlardan beşinin tutuklu olarak yargılanmasına ve diğerlerinin serbest bırakılmasına karar vermiştir.

2. Hükümet'in sunduğu şekliyle olaylar

27 Ekim 1998'de başvuranın da aralarında bulunduğu 43 kadın, parti başkan yardımcısı tarafından düzenlenen bir basın toplantısı ardından Anavatan Partisi (ANAP) İstanbul il başkanlığı binasına girmiştir. Bu binada düzenlenecek ve parti mensuplarının katılacak olduğu bir toplantıyı protesto amacıyla binayı işgal etmişlerdir. Güvenlik güçleri, parti mensupları ile olası bir çatışmaya engel olmak için kadınları bina dışına çıkarmaya teşebbüs etmiştir. Başvuranın da aralarında bulunduğu üç kadın, polise karşı koymuşlar ve fiziksel güç kullanmışlardır. Daha sonra sözkonusu 43 kadın yakalanmış ve muayene edilmek üzere Adli Tıp Kurumu Beyoğlu şubesine götürülmüştür. Müteakiben, Beyoğlu polis karakoluna götürülmüşlerdir.

Polis, binayı işgal eden kadınların dört parti mensubunu dövdüğünü ve kendisini rehin aldığını ileri süren Y.U.'nun ifadesini almıştır. Y.U. ayrıca kadınların, yakalanmaları sırasında polis memurlarına direndiklerini belirtmiştir.

B. Başvuran aleyhindeki cezai takibat

2 Kasım 1998'de Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı, Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi önünde bir iddianame sunmuş ve sözkonusu 43 kadını, ideolojik sebeplerle polise direnmek ve Y.U.'yu rehin almakla suçlamıştır.

4 Kasım 1999'da Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın ve diğer sanıkların beraatine karar vermiştir. Mahkeme, kararında itham edilen kadınların, "Barış Anneleri"ne mensup olduğunu ve Anavatan Partisi'ni, sorunlarını bildirmek üzere parti mensupları ile bir toplantı yapmak amacıyla ziyaret ettiklerini belirtmiştir. Mahkeme ayrıca dava dosyasında, "Barış Anneleri" mensuplarının bir suç işlediğine ilişkin delil bulunmadığını belirtmiştir. Özellikle de Y.U.'yu rehin almamışlar ya da binaya zarar vermemişlerdir. Ayrıca üzerlerinde suç işlemelerine olanak verecek materyaller bulunmamaktadır. Kadınlar tarafından dövüldüğü iddia edilen parti mensupları, kadınların aleyhinde şikayette bulunmamıştır. Mahkeme, yakalanma sırasında hiçbir polis memurunun yaralanmaması nedeniyle sanığın, polise direndiğine ilişkin delil bulunmadığını gözlemlemiştir. Aksine, başvuranın da aralarında bulunduğu kadınlardan bazıları yaralanmıştır.

Dava dosyasında yer alan bilgilere göre, 4 Kasım 1999 tarihli karar temyiz edilmemiştir.

C. Başvuranın kötü muamele iddialarına ilişkin soruşturma

19 Mart 1999'da başvuran, Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığı'na şikayette bulunarak polis memurlarının, kendisini yakaladıkları sırada fiziksel güç kullandıklarını ileri sürmüş ve soruşturma başlatılmasını talep etmiştir.

Belirsiz bir günde Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı soruşturma başlatmıştır. Bu soruşturma kapsamında, 26 Mayıs 1999'da başvuran, Cumhuriyet Savcısı'na ifade vermiş ve iddialarını yinelemiştir. Aynı gün, bedeninde yaralanma bulunmadığını belirten bir doktor tarafından muayene edilmiştir. 30 Eylül 1999'da Cumhuriyet Savcısı, başvuranın kötü muameleye maruz kaldığı iddialarını reddeden polis memuru F.M.S.'nin ifadesini almıştır.

8 Ekim 1999'da Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı, başvuranın iddiası hususunda F.M.S. aleyhinde kovuşturma başlatmama kararı almıştır. Kararında F.M.S.'nin, yasadışı bir gösteriye katılan ve polise direnen başvuranı kötü muameleye maruz bıraktığını ileri sürmek için yeterli delil bulunmadığını belirtmiştir. Cumhuriyet Savcısı, polisin kullandığı gücün aşırı olmadığı ve görevleri kapsamında hareket ettikleri kanısındadır.

8 Ekim 1999 tarihli karar, başvurana ya da yasal temsilcilerine bildirilmemiştir. Başvuranın yasal temsilcilerinden biri, 2002 Ekim ayında Fatih Cumhuriyet Savcılığı'ndan kararın bir nüshasını almıştır.

31 Ekim 2002'de başvuran, 8 Ekim 1999 tarihli karara itiraz etmiştir.

31 Mart 2003'te İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, 8 Ekim 1999 tarihli kararın kanuna uygun olduğu sonucuna vararak başvuranın itirazını reddetmiştir.

HUKUK

I. AİHS'NİN 3., 6. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Başvuran, yakalandığı sırada maruz bırakıldığı muamelenin AİHS'nin 3. maddesinin ihlaline neden olduğu hususunda şikayette bulunmuştur. Ayrıca, AİHS'nin 3., 6. ve 13. maddeleri uyarınca kötü muamele iddialarına ilişkin yeterli ve etkili bir soruşturma yapılmadığını ileri sürmüştür.

Mahkeme, sözkonusu şikayetleri müstakilen AİHS'nin 3. maddesi uyarınca incelemenin uygun olduğuna karar vermiştir.

A. Kabuledilebilirlik

Hükümet, başvuranın AİHS'nin 35/1 maddesi kapsamında mevcut olan iç hukuk yollarını tüketmemiş olduğunu ileri sürmüştür. Bu bağlamda, hukuk mahkemelerinde ya da idari mahkemelerde dava açarak uğradığını iddia ettiği zararın telafisini arayabileceğini ancak aramadığını ileri sürmüştür.

Başvuran, Hükümet'in iddiasına itiraz etmiştir.

AİHM, benzer davalarda Hükümet'in ilk itirazlarını incelemiş ve reddetmiş olduğunu yinelemektedir (bkz., örneğin, Balçık ve Diğerleri, 22. paragraf; Eser Ceylan/Türkiye, no. 14166/02, 23. paragraf, 13 Aralık 2007). Sözkonusu davada yukarıda kaydedilen başvurularda vardığı sonuçlardan farklı bir sonuca varmasını gerektirecek özel koşullar bulunmamaktadır. Sonuç olarak, Hükümet'in ilk itirazının sözkonusu kısmını reddetmektedir.

Hükümet ayrıca Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı tarafından yürütülen soruşturmadaki gelişmelere ilişkin bilgi almadan önce üç yıl beklemesi nedeniyle başvuranın iddialarının aldatıcı olduğunu belirtmiştir. 8 Ekim 1999 tarihli kararın Cumhuriyet Savcılığı kayıtlarından bulunabileceğini ileri sürmüş ve başvuranın neden 2002 Ekim ayından önce haberdar olmadığını sormuştur. Başvuranın, başvurusunu yakalanmasından itibaren altı ay içerisinde sunması gerektiğini ileri sürmüştür.

Hükümet, görüşlerinde her ne kadar başvuranın başvurusunu zamanında yapmadığını değil başvuranın dayanaktan yoksun olduğunu iddia etmişse de AİHM, yukarıdaki argümanların başvuranın AİHS'nin 35/1 maddesi bağlamındaki altı ay kuralına uymasına ilişkin olduğu kanısındadır.

Bu bağlamda AİHM, başvuranın ex officio nihai yerel kararın yazılı bir nüshasının kendisine tebliğ edilmesine hakkı olduğu hallerde, AİHS'nin 35/1 maddesinin amaç ve kapsamının, en iyi şekilde, altı aylık sürenin yazılı kararın tebliğ edilme tarihinden itibaren işlemeye başladığının kabul edilmesi ile yerine getirildiğini yinelemektedir.

Sözkonusu davada, başvuranın Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı'nın kararından Ekim 2002'de haberdar olduğu konusunda bir tereddüt bulunmamaktadır. Sözkonusu tarihte yürürlükte olan ve Cumhuriyet savcılarının takipsizlik kararlarını sanıklara ve davacılara bildirmelerini öngören eski CMK'nın 164. maddesi aksine, sözkonusu karar başvurana ya da yasal temsilcilerine tebliğ edilmemiştir. Ayrıca Hükümet, AİHM'ye bu konuda herhangi bir açıklama yapmamıştır. Aksine, başvuranın gereken özeni göstermediğini belirtmiştir.

Ayrıca İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın itirazını gereğinden geç sunulduğu gerekçesiyle reddetmemiş, itirazının esasına ilişkin bir soruşturma başlatmıştır. Bu nedenle AİHM, AİHS'nin 35/1 maddesi bağlamındaki "nihai karar"ın, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nin 31 Mart 2003 tarihli kararı olduğu ve başvuranın, başvurusunu 27 Mayıs 2003 tarihinde sunarak altı ay kuralına uymuş olduğu kanısındadır. Sonuç olarak, Hükümet'in ilk itirazının sözkonusu kısmını reddetmektedir.

AİHS'nin 35/3 maddesi çerçevesinde başvurunun sözkonusu kısmının dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru taşımadığını tespit eder. Bu nedenle, başvurunun bu kısmı kabuledilebilir niteliktedir.

B. Esas

1. Sorumlu Hükümet'in AİHS'nin 3. maddesi kapsamında esas bakımından sorumluluğu

(a) Tarafların görüşleri

Başvuran, polis memurlarının Anavatan Partisi İl Başkanlığı'na yapılan polis baskını sırasında fiziksel güç kullanmalarının, kötü muamele teşkil ettiğini ileri sürmüştür. Bu bağlamda başının arka kısmına copla vurulduğunu ve saçlarından tutularak merdivenlerden aşağı sürüklendiğini belirtmiştir.

Hükümet, başvuran ve kadınlardan 42'sinin, güvenlik güçlerinin müdahalesini gerektirecek şekilde şiddet içeren bir gösteri başlattıklarını ve yakalanmaya karşı direndiklerini ileri sürmüştür. Başvurana ve diğer kadınlara uygulanan gücün, bu tür koşullarda orantılı olduğunu ileri sürmüştür.

(b) AİHM'nin değerlendirmesi

AİHM, 3. maddenin yakalama gibi belirli koşullar altında güç kullanımını yasaklamadığını yineler. Ancak, bu tür bir güç, yalnızca zaruri durumlarda kullanılabilir ve aşırı olmamalıdır.

Sözkonusu davada başvuran, polis memurlarından birinin başının arka kısmına copla vurduğunu ve kendisini saçlarından tutarak merdivenlerden aşağı sürüklediğini ileri sürmüştür. AİHM, sağlık raporunda başvuranın boynunda ve kafa derisinde ödemler olarak belirtilen bulguların, başvuranın iddiaları ile tutarlı olduğu kanısındadır. Başvuranın aldığı yaraların, 3. madde kapsamına girecek derecede ciddi olduğu sonucuna varmıştır.

AİHM ayrıca başvuranın aldığı yaraların, Devlet'in güvenlik güçlerinin görevlerini yerine getirirken güç kullanmaları sonucu oluştuğunun taraflar arasında ihtilaflı olmadığını belirtir. Bu nedenle AİHM, ikna edici iddialar ile kullanılan gücün zaruri ve yerinde olduğunu gösterme sorumluluğunun Hükümet'e ait olduğu kanısındadır.

AİHM bu bağlamda Hükümet'in sunduğu iddialarda ve dokümanlarda aralarında başvuranın da yer aldığı 43 kişilik grubun, Anavatan Partisi binasını işgal ettiği, bir kişiyi rehin aldığı ve diğer dört kişiyi dövdüğünün görüldüğünü gözlemler. Ancak, olaylara ilişkin görüşleri, Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi'nin 4 Kasım 1999 tarihli kararı ile çürütülmüştür. Sözkonusu karara göre, başvuran ya da diğer kadınlar Y.U.'yu rehin almamış ya da iddia edildiği gibi kimseyi dövmemiştir. Anavatan Partisi'ne, polis memurlarına saldırmamış ya da karşı koymamışlardır. Sivil toplum hareketi haklarını kullanarak parti mensupları ile görüşmek üzere gitmişlerdir. Dava koşullarını ve özellikle de Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi'nin vardığı sonuçları göz önüne alan AİHM, Hükümet'in başvurana karşı kullanılan gücün zaruri olduğunu açıklamak ya da göstermek için ikna edici iddialarda bulunmadığı kanısındadır.

AİHM, Devlet'in AİHS'nin 3. maddesi bağlamında başvuranın 27 Ekim 1998'de aldığı yaralardan sorumlu olduğu sonucuna varmıştır. Bu nedenle AİHS'nin 3. maddesi, esas bakımından ihlal edilmiştir.

2. Sorumlu Hükümet'in AİHS'nin 3. maddesi kapsamında usul bakımından sorumluluğu

(a) Tarafların görüşleri

Başvuran yetkili makamların, 27 Ekim 1998 tarihli sağlık raporu ile desteklenen ciddi nitelikteki iddialarına ilişkin etkili bir soruşturma yürütmediklerini ileri sürmüştür. Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı'nın ve İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nin Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi önündeki dava dosyasını incelememelerinin, yerel makamların polis tarafından maruz bırakıldığı kötü muameleye göz yumduğunu gösterdiğini belirtmiştir.

Hükümet cevaben Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı'nın başvuranın iddialarına ilişkin bir soruşturma başlattığını, ilgili delilleri topladığını ve araştırma yaptığını belirtmiştir.

(b) AİHM'nin değerlendirmesi

AİHM, bir kişinin polis ya da Devlet görevlilerince, 3. maddeyi ihlal edecek şekilde kötü muameleye maruz bırakıldığını iddia ettiği durumlarda, Devlet'in AİHS'nin 1. maddesi bağlamındaki "kendi yetki alanları içinde bulunan herkese bu Sözleşme'nin birinci bölümünde açıklanan hak ve özgürlükleri tanı[ma]" görevi ile birlikte yorumlanan sözkonusu maddenin, etkili bir resmi soruşturma başlatılmasını öngördüğünü yinelemektedir. 2. madde kapsamındaki soruşturma gibi sorumlu kişilerin tespitine ve cezalandırılmasına olanak vermeli ve şikayetçinin dava dosyasına kolayca erişimine imkan tanımalıdır.

AİHM öncelikle başvuranın, mevcut başvuruya yol açan olaydan hemen sonra muayene edildiğini gözlemlemektedir. Başvuranı muayene eden doktorun hazırladığı rapordan başvuranın boynunda ve kafa derisinde ödemler bulunduğu anlaşılmaktadır. Ancak, Beyoğlu Cumhuriyet Savcılığı, eski CMK'nın, savcıya, herhangi bir suretle bir suçun işlendiği izlenimi verecek bir durumdan haberdar olur olmaz kamu davası açmağa mahal olup olmadığına karar vermek üzere hemen işin hakikatini araştırma zorunluluğu getiren 153. maddesine rağmen başvuranın aldığı yaralar hususunda bir soruşturma başlatmamıştır. Ancak beş ay sonra başvuran tarafından yapılan şikayet üzerine Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı, başvuranın kötü muamele iddialarına ilişkin bir soruşturma başlatmıştır.

Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı başvuranın ve başvuranın yakalandığı sırada görevde olan polis memuru F.M.S.'nin ifadelerini almıştır. Ayrıca başvuranın muayene edilmesini öngörmüştür. Soruşturma, Ağır Ceza Mahkemesi'nin Cumhuriyet Savcısı'nın takipsizlik kararını onaylaması ile sona ermiştir.

Ancak AİHM, soruşturmanın yürütülmesi aşamasında aksaklıklar olduğunu gözlemlemiştir. Öncelikle, Cumhuriyet Savcısı olay sırasında Anavatan Partisi binasında bulunan diğer kadınların ifadelerini almaya teşebbüs etmemiştir. Görevde olan diğer polis memurlarını çağırmamış ya da Y.U. dışında Anavatan Partisi İstanbul İl Başkanlığı'nda çalışan olası görgü tanıklarını tespit etmemiştir. Ayrıca Cumhuriyet Savcısı, Beyoğlu Ağır Ceza Mahkemesi başvuranın beraat etmesi kararını vermeden önce 8 Ekim 1999'da F.M.S. aleyhinde takibat yapmama kararı almıştır. AİHM, Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı'nın başvuranın yasadışı bir gösteriye katıldığına, polise direndiğine ya da başvuranın iddialarına ilişkin cezai takibat başlatmama kararı vermeden önce başvuran aleyhindeki cezai takibatın sonuçlanmasını beklemesi gerektiği kanısındadır. AİHM ayrıca İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nin, sözkonusu tarihte bir diğer ceza mahkemesinin, olayları çevreleyen koşulları tespit etmesine ve başvuranın ve diğer kadınların, yasadışı bir gösteriye katılmadıkları ya da polise direnmedikleri sonucuna varmasına rağmen Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı'nın kararını onaylamasını dikkat çekici bulmaktadır.

AİHM, yukarıda kaydedilenler ışığında, başvuranın kötü muamele iddialarına ilişkin soruşturmanın yeterli olmadığı ve bu nedenle Devlet'in AİHS'nin 3. maddesi bağlamındaki usuli yükümlülüklerinin ihlaline yol açtığı sonucuna varmıştır.

Bu nedenle AİHS'nin 3. maddesi usul bakımından ihlal edilmiştir.

II. AİHS'NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Başvuran, AİHS'nin 13. maddesine dayanarak etkili bir soruşturma yapılmaması nedeniyle kendisini kötü muameleye maruz bırakan polis memurları aleyhinde tazminat davası açma fırsatı olmadığını ileri sürmüştür.

Hükümet, bu iddiaya itiraz etmiştir.

AİHM bu şikayetin yukarıda incelenen şikayetlerle bağlantılı olduğunu ve aynı şekilde kabuledilebilir olduğuna karar verilmesi gerektiğini belirtmektedir.

Ancak, dava koşullarını, tarafların görüşlerini ve AİHS'nin 3. maddesinin esas ve usul bakımından ihlal edildiği tespitini göz önüne alan AİHM, mevcut başvuruda ortaya konan yasal konuları incelemiş olduğu kanısındadır. Bu nedenle başvuranın AİHS'nin 13. maddesi kapsamındaki şikayetini ayrıca karara bağlamaya gerek olmadığı sonucuna varmıştır.

III. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI

AİHS'nin 41. maddesine göre:
"Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın adil tazminine hükmeder."
A. Tazminat
Başvuran, manevi tazminat olarak 20,000 Euro talep etmiştir. Ayrıca maddi tazminat olarak 2,000 Euro talep etmiştir.
Hükümet bu taleplere itiraz etmiştir.
Başvuranın uğradığını iddia ettiği maddi zarara ilişkin olarak AİHM, bu başlık altındaki talebinin gerekçesini gösteremediği sonucuna varmış ve dolayısıyla talebi reddetmiştir. Ancak AİHM, başvuranın sıkıntı ve strese maruz kalmış olduğu ve bunun yalnızca ihlal bulgusu ile telafi edilemeyeceği sonucuna varmıştır. Mahkeme başvuranın sadece ihlal tespiti ile yeterli olarak tazmin edilemeyecek manevi zarara uğradığını kabul etmektedir. Mevcut davada tespit edilen ihlalin niteliğini göz önüne alan ve hakkaniyet temelinde karar veren AİHM, başvurana manevi tazminat olarak 7,000 Euro ödenmesine karar vermiştir.

B. Yargılama masraf ve giderleri

Başvuran ayrıca AİHM önünde yaptığı harcamalar için 5,500 yeni Türk Lirası (TRY) (yaklaşık 3,000 Euro) ve kırtasiye, fotokopi ve posta masrafları için 2,000 Euro talep etmiştir. Bu masrafları, avukatlık ücreti sözleşmesine dayanarak belgelemiştir. Bu sözleşmeye göre AİHM önündeki davanın başarılı olması halinde avukata 5,500 TRY ödeyecekti. Başvuran, diğer masraflarına ilişkin olarak 34 Euro harcadığını gösteren faturalar sunmuştur.

Hükümet, başvuranın taleplerinin gerekçelerini gösteremediğini belirtmiştir.

AİHM'nin içtihadına göre bir başvuran, ancak masrafların gerçekten ve gerektiği için yapıldığı ve miktarın makul olduğu kanıtlanmış ise bunları geri almaya hak kazanmaktadır. Sözkonusu davada özellikle avukatlık ücreti sözleşmesi olmak üzere elindeki bilgileri ve yukarıdaki ölçütleri göz önünde bulunduran AİHM, başvuranın AİHM önünde yaptığı harcamaları da kapsayacak şekilde, daha önce verilen 850 Euro adli yardım miktarı düşülmek üzere, 2,534 Euro ödenmesinin uygun olduğu kanısındadır.

C. Gecikme Faizi

AİHM, Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.

BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM, OYBİRLİĞİ İLE

1. Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;

2. AİHS'nin 3. maddesinin esas ve usul bakımından ihlal edildiğine;

3. AİHS'nin 13. maddesi bağlamında başvuranın kendisini kötü muameleye maruz bırakan polis memurları aleyhinde tazminat davası açamadığına ilişkin şikayeti ayrıca incelemeye gerek olmadığına;

4. (a) AİHS'nin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Yeni Türk Lirası'na çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvurana aşağıda kaydedilen meblağların ödenmesine;

(i) manevi tazminat olarak 7,000 EUR (yedi bin Euro) ve uygulanabilecek her tür vergi;
(ii) yargılama masraf ve giderleri için, 850 Euro adli yardım miktarı düşülmek üzere, 2,534 EUR (iki bin beş yüz otuz dört Euro) ve uygulanabilecek her tür vergi;

(b)Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli olan marjinal kredi kolaylığı oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;

5. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddedilmesine;

KARAR VERMİŞTİR.

İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğü'nün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları gereğince 18 Eylül 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.

 

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA