kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

AİHM
HÜSEYİN ŞİMŞEK - TÜRKİYE DAVASI


İçtihat Metni

HÜSEYİN ŞİMŞEK - TÜRKİYE DAVASI

3.DAİRE

(Başvuru no: 68881/01 )

KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ

KARAR TARİHİ: 20 Mayıs 2008

İşbu karar AİHS'nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli düzeltmelere tabi olabilir.

USUL

Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (68881/01) no'lu davanın nedeni (T.C. vatandaşı) Hüseyin Şimşek'ın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) 22 Mayıs 2001 tarihinde Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi'nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.

Başvuran, AİHM önünde İstanbul Barosu avukatlarından E. Çıtak tarafından temsil edilmektedir.

OLAYLAR

I. DAVANIN KOŞULLARI

1971 doğumlu olan başvuran siyasi mülteci sıfatıyla St. Pölten (Avusturya)' de ikamet etmektedir.

A. Başvuranın yakalanması ve göz altına alınması

13 Nisan 1995 tarihinde yapılan bir kimlik kontrolü sonucunda başvuranla birlikte diğer iki kişi üzerlerinde, bir silah, mühimmat ve yasadışı aşırı sol örgüt TKP-ML/TİKKO'ya ait dokümanlarla yakalanmışlardır. İlgililer tıbbi muayeneye tabi tutulmaksızın gözaltına alınmışlardır.

Gözaltında tutulduğu sırada uyumasına ya da dinlenmesine izin verilmeyen başvuran itirafta bulunması için dövülerek, tazyikli suya tabi tutulmak ve Filistin askısına alınmak ve testisleri burulmak suretiyle kötü muameleye tabi tutulmuştur.

16 Nisan 1995 tarihine kadar sorguda tutulan başvuran, sözkonusu örgütte faal üye olduğunu itiraf ettiği bir ifade imzalamıştır.

Gözaltı süresinin sona ermesiyle birlikte başvuran adli tıbba sevk edilmiştir.

Bunun ardından başvuran derhal, başka bir polis soruşturması çerçevesinde arandığı Erzincan'a sevk edilmiştir. Başvuran orada da polis tarafından baskı altında sorgulanmıştır.

Başvuran 18 Nisan 1995 tarihinde ek bir ifade imzalamıştır. Başvuran ifadesinde R.G. adlı kişinin isteği üzerine örgüt üyeleri için ayakkabı satın aldığını ikrar etmiştir.

Başvuranın vücudunda darp izlerinin bulunmadığının belirtildiği bir adli tıp raporuna göre başvuran Erzincan DGM Savcısının karşısına çıkarılmadan önce 20 Nisan 1995 tarihinde Erzincan Devlet Hastanesi'nde muayene edilmiştir.

Başvuran savcı huzurunda sözkonusu örgütün sempatizanı olduğunu ancak faal üyesi olmadığını beyan etmiştir. Buna karşılık başvuran, baskı altında alındığı gerekçesiyle16 Nisan 1995 tarihli ifadesinin büyük bölümünü inkar etmiştir. Bunun dışında başvuran, R.G.'nin örgütteki konumunu bilmediğini ve sözkonusu ayakkabıların hangi amaca yönelik olduğu hakkında da bilgisi olmadığını belirterek 18 Nisan tarihinde verdiği ifadenin muhtevasını teyit etmiştir.

21 Nisan 1995 tarihli ikinci bir tıbbi rapordan başvuranın Erzincan DGM nöbetçi hakimi karşısına çıkarılmadan önce bir kez daha Erzincan Devlet Hastanesi'ne gönderildiği anlaşılmaktadır.

Bu rapora göre ilgilinin vücudunda herhangi bir darp ya da cebir izine rastlanmamıştır. Buna karşın başvuran, aslında devlet hastanesine hiç götürülmediğini, ancak emniyet müdürlüğünde doktor olduğunu iddia eden bir şahıs tarafından gözleri bağlı olduğu halde iki kez yüzeysel bir inceleme yapıldığını nöbetçi hakime beyan etmiştir.

Nöbetçi hakim başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir.

B. Başvuran aleyhinde açılan kamu davası

17 Ağustos 1995'te savcı, başvuranla birlikte diğer dokuz kişi hakkında TKP/ML/TİKKO örgütüne üye oldukları ve bu örgüte yardım ve yataklık ettikleri iddiasıyla suçlamada bulunmuştur. Savcı, Türk Ceza Kanunu'nun 146., 168. ve 169. maddeleriyle 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 5. maddesinin uygulanmasını talep etmiştir.

Dava 1995/327 dosya numarasıyla esasa kaydedilmiştir.

Dava, biri askeri hakim olmak üzere üç hakimden müteşekkil Erzincan DGM tarafından 26 Eylül 1995'te görülmeye başlanmıştır.

Hakimler öncelikle, sanıkların hazırlık soruşturması sırasında verdikleri muhtelif ifadeler hakkında kanaatlerini bildirmelerini istemiştir. Başvuran hakkındaki suçlamaların tamamını reddederek polis tarafından sunulan ifadesini baskı altında verdiği gerekçesiyle inkar etmiştir.

Esas hakimleri 8 Şubat 1996 tarihinde başvuranın davasının 19947199 sayılı davayla birleştirilmesine ve konuyla ilgili dosyanın başka bir dosyayla (1996/7) aynı zamanda incelenmesi maksadıyla Erzincan DGM'nin başka bir dairesine havale edilmesini kararlaştırmışlardır.

9 Ekim 1996 tarihli duruşmada başvuranın avukatı, aleyhte tanıklar U.Y. ve S.G.'nin ifadelerinin dosyadan çıkarılmasını talep etmiştir. Başvuranın avukatı U.Y.'nin ifadesinin imzasız olması dolayısıyla geçersiz olduğunu S.G.'nin beyanlarının ise savunma tarafından müzakere edilemediğini ileri sürmüştür.

Hakimler bu talebi kabul etmemişlerdir.

13 Kasım 1996 tarihinde 4210 sayılı Kanun yürürlüğe girmiştir. Bu kanun uyarınca Erzincan
DGM kaldırılarak bu mahkemenin yerini Erzurum DGM almıştır. Başvuranın davası Erzurum DGM'de yeni bir dosya numarasıyla (1997/55) esasa kaydedilmiştir.

Askeri hakimin katıldığı son duruşma 18 Haziran 1999 tarihinde yapılmıştır. Zira bu tarihte Türk yasa koyucu Anayasa'nın 143. maddesinde değişiklik yaparak DGM hakim heyetinden askeri hakimleri çıkarmıştır. Buna bağlı olarak başvuranın davasına katılan askeri hakimin yerini sivil bir hakim almıştır.

Değişikliğe uğrayan hakim heyeti 16 Temmuz 1999 tarihli duruşmada dosyanın yeniden okunmasından sonra,

- sanıkların tutukluluğunun devamına ;
- sanık H.G.'ye tutanağın tebliğ edilmesine ;
- bazı firari sanıkların yakalanmasına ;
- dava dosyasının bir nüshasının kanaatleri için İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderilmesine ;
karar vermiştir.

12 Ağustos 1999 tarihli müteakip duruşmada hakimler,

- sanıkların tutukluluğunun devamına ;
- firari sanıklar hakkında çıkarılan tevkif müzekkeresinin sonucunun beklenmesine ;
- İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'ne istenilen kanaatlerin acil olduğunun hatırlatılmasına
karar vermiştir.

9 Eylül ve 7 Ekim 1999 tarihlerinde yapılan duruşmalarda da 12 Ağustos tarihli duruşmada alınan kararlara benzer kararlar alınmıştır.

Hakimler 4 Kasım 1999 tarihinde sanıklara savunmalarına eklemek istedikleri başka bir şey olup olmadığını sormuşlardır. Başvuran daha önceki savunmasını tekrar etmiştir.

Erzurum DGM 12 Kasım 1999 tarihinde başvuranı yasadışı bir örgüte üye olmaktan suçlu bularak on iki yıl altı ay hapis cezasına çarptırmıştır.

DGM bu kararı aleyhte tanıklar U.Y. ve S.G.'nin ve başvuranla aynı suçlardan sanık bazı kimselerin beyanlarına istinaden vermiştir.

Başvuran aleni bir duruşma yapılması istemiyle temyiz yoluna başvurmuştur.

Konuyu görüşen Yargıtay itiraz edilen kararı 25 Eylül 2000 tarihinde başvurana ilişkin olarak onamıştır. Bu karar 4 Ekim 2000 tarihinde tefhim edilmiştir.

Başvuran 27 Ağustos 2004 tarihinde şartlı olarak tahliye edilmiştir.

C. Başvuranın gözaltından sorumlu polisler hakkında yapılan suç duyurusu

Başvuranın avukatı 27 Mart 1997 tarihinde, müvekkilinin gözaltından sorumlu polisler hakkında müvekkiline işkence ettikleri ithamıyla İstanbul Cumhuriyet savcılığı nezdinde suç duyurusunda bulunmuştur.

30 Eylül 1997 tarihinde savcıya ifade veren başvuran hem İstanbul Emniyet Müdürlüğü'nde hem de Erzincan Emniyet Müdürlüğü'nde kötü muamele gördüğünü belirterek 20 ve 21 Nisan 1995 tarihlerinde Erzincan Devlet Hastanesi'ne kesinlikle götürülmediğini yinelemiştir.

Savcılık 11 Mart 1998 tarihinde polis memurları M.K., Ş.K. ve Z.K.'yı TCK'nın 243/1 maddesiyle cezalandırılan, görevlerinin icrası çerçevesinde bir kimseye cürümlerini söyletmek için kötü muamelede bulundukları iddiasıyla İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'ne sevk etmiştir.

Haklarında ithamda bulunulan polisler kendilerine yöneltilen suçlamaların tamamını Ağır Ceza Mahkemesi önünde reddetmişlerdir. 21 Mayıs 1998 tarihinde istinabe yoluyla başvuranın ifadesi alınmıştır. Başvuran kendisine yapılan muameleleri ayrıntılarıyla anlatmış ancak sorgu boyunca gözleri bağlı tutulduğu için kendisine işkence yapanları teşhis edemeyeceğini bildirmiştir. Buna karşılık başvuran, kendisiyle birlikte gözaltında tutulan diğer iki kişinin de aynı muamelelere tabi tutulduğunu dolayısıyla bu konuda onların tanıklık yapabileceğini bildirmiştir.

Başvuran, polisler aleyhinde açılan davaya 9 Temmuz 1998 tarihinde müdahil olmuştur.

Başvuranın tanık olarak gösterdiği T.T. ve K.G. sırasıyla 17 Eylül ve 3 Kasım 1998 tarihlerinde ifade vermişlerdir.

T.T. başvuranın beyanlarını teyit ederek kendisine ve başvurana işkence yapan polisleri teşhis edebileceğini bildirmiştir.

Sanık polisler 24 Ocak 2001 tarihinde, şartla salıvermeye ve dava ve cezaların ertelenmesine dair - af yasası olarak adlandırılan - 4616 sayılı Kanun'un, TCK'nin 243. maddesine giren suçları işleyen özel şahıslar af yasası kapsamında iken devlet memurlarının kapsam dışında tutulmasının Anayasa'ya aykırı olduğu itirazında bulunmuşlardır.

Ağır Ceza Mahkemesi ciddi bir Anayasa'ya aykırılık meselesi bulunduğunu kabul ederek konuyu Anayasa Mahkemesi'ne havale etmiştir.

Ne var ki Anayasa Mahkemesi önündeki süreç kanunda öngörülen beş ay süresi içerisinde tamamlanamamıştır. Bunun üzerine Ağır Ceza Mahkemesi dosya incelemesine devam etmeye karar vermiştir.

Sözkonusu sürenin sona ermesinden yaklaşık yirmi gün sonra Anayasa Mahkemesi kararını vermiştir. Anayasa Mahkemesi kötü muamele faili devlet memurlarının 4616 sayılı Kanun'un kapsamı dışında tutulmasının Anayasa'ya aykırı olmadığı sonucuna varmıştır.

1 Nisan 2002 tarihinde yapılan görüşmeler neticesinde yedek hakim kamu davasının zamanaşımına uğrayacağı gerekçesiyle duruşmaların ertelenmesine karşı çıkmıştır. Yedek üye, sanıkların başvuranı sorguladıklarının kanıtlandığını; yargı bunların teşhis edilmeleri için fotoğrafları getirtememiş olduğundan bu konu üzerinde daha fazla durulmasının gerekli olmadığını ve mevcut deliller üzerinden hüküm kurulması gerektiğini belirtmiştir.

23 Eylül 2002 tarihli duruşmada Ağır Ceza Mahkemesi bu yönde üç duruşma düzenlenmesine rağmen fotoğraf olmaması nedeniyle faillerin teşhis edilmesinin mümkün olamadığını kaydetmiştir. Yedek hakimin görüşünü benimseyen Ağır Ceza Mahkemesi bilahare düzenlenecek duruşmaların birinde hüküm verilmesine karar vermiştir.

İddia makamı ise sanıkların TCK'nin 243/1 maddesi uyarınca mahkum edilmelerini talep etmiştir.

Bu olaylara rağmen Ağır Ceza Mahkemesi, hakim K.K.O.'nun duruşmaların ertelenmesi halinde kamu davasının zamanaşımına uğrayacağı bunun sonucunda da sanıkların masumiyeti ya da suçluluğuna dair şüphelerin sürekli olarak kalacağı yolundaki itirazı göz ardı edilerek birbirine yakın iki tarihte iki duruşma daha yapılması gerektiği kanaatine varmıştır.

Ağır Ceza Mahkemesi 21 Ekim 2002 tarihinde kararın okunmasına geçmiştir. Mahkeme 21 Nisan 1995 tarihinde işlenen müsnet suça ilişkin zamanaşımı süresinin dolduğunu gözlemlemiştir.

Bu itibarla kamu davasının düştüğü sonucuna varmıştır.

Başvuran 3 Aralık 2002 tarihinde temyiz yoluna başvurmuştur. Başsavcı 4 Haziran 2003 tarihinde temyiz talebinin reddedilmesine ilişkin yazılı mütalaasını vermiştir. Sözkonusu mütalaa başvurana tebliğ edilmemiştir.

Yargıtay itiraz edilen kararı 11 Kasım 2004 tarihinde onamıştır.

HUKUK

I. İHTİLAFIN KONUSU

A. İlk dizi argümanlar

İlk başvurusunda AİHS'nin 6/1 maddesine atıfta bulunan başvuran adli mercilerin kendisine işkence yapanlar hakkında sergiledikleri hoşgörülü tutumdan yakınmıştır.

Başvuran 16 Mayıs 2005 tarihli ek görüşlerinde konuyla ilgili bir dizi argüman ileri sürmüştür.

Bu meyanda AİHS'nin 3. maddesinin özüyle bağlantılı olarak 13. maddeye atıfta bulunan başvuran, nöbetçi hakimi ve esas hakimlerini 17 Nisan 1995 tarihli tıbbi rapora rağmen şikayetlerini göz ardı etmekle suçlamaktadır. Bu hususta başvuran bilhassa sözkonusu hakimlerin kendisine işkence uygulayanların fotoğraflardan teşhis edilmelerini dahi sağlayamamalarından şikayetçi olmaktadır. Daha sonra AİHS'nin 6. maddesine atıfta bulunan başvuran, kendisine işkence uygulayanların nihayetinde cezai zamanaşımından yararlanmalarının tamamen adli makamların gerekli işlemleri zamanında yapmamasından kaynaklanan bir hata olduğunu iddia etmektedir.

Başlangıç olarak AİHM yukarıdaki argümanların tamamının kötü muamele iddiaları karşısında yargının uygun tepki vermemesi ve sanık polislerin cezasız kalması yönünden yapılmış bir şikayet olarak değerlendirilmesi gerektiği kanaatindedir.

Böylesi bir şikayet yalnızca AİHS'nin 3. maddesinin usulü bakımından incelenmelidir.

B. İkinci dizi argümanlar

İlk başvuruda ifade edildiği haliyle ikinci dizi argümanlar aşağıdaki gibidir.

Genel olarak başvuran, genele hukuk kurallarına nazaran son derece sert usul kurallarına tabi istisnai mahkemeler olarak değerlendirdiği Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nin işleyişine ve oluşumuna ilişkin yargı rejimine yönelik eleştiri getirmektedir.

Başvuran bu bağlamda AİHS'nin 6/1 maddesinin birçok yönden ihlal edildiği iddiasıyla

- davasının büyük bölümünde bir askeri hakimin katılımı nedeniyle kendisini yargılayan mahkemenin bağımsızlık ve tarafsızlıktan yoksun olduğundan ;
- hakim heyetinin sürekli değişmiş olmasından ve yeni oluşan heyetin daha önceki soruşturma işlemlerini incelememesinden ve
- uzun dava süresinden

şikayetçi olmaktadır.

Ayrıca AİHS'nin 6. maddesinin 3. fıkrasının d) bendine atıfta bulunan başvuran aralarında bir de itirafçının bulunduğu davasıyla ilgisi olmayan sanıkların itirafları temelinde mahkum edildiğini belirtmektedir.

Yargıtay tarafından yapılan yargılamaya ilişkin olarak ise AİHS'nin 6. maddesinin 3. fıkrasının b) bendine atıfta bulunan başvuran başsavcının mütalaasının kendisine tebliğ edilmemesinden ve Yargıtay kararının gerekçeli olmamasından yakınmaktadır.

II. İLK İTİRAZLARA İLİŞKİN

A. Tarafların savları
Hükümet, başvuran tarafından haklarından suçlamada bulunulan polisler aleyhinde açılan davada mevcut başvurunun yapıldığı 22 Mart 2001 tarihinde hala bir karar verilmemiş olduğu cihetle iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazında bulunmaktadır. Hükümete göre başvuran, cezai yargının davaya ilişkin vereceği kararı beklemeden AİHS'nin 35/1 maddesinin hilafına AİHM'ye başvurmuştur.

Hükümet ilave olarak başvuranı, idarenin objektif sorumluluğu esasına dayalı Anayasa'nın 125. maddesinde öngörülen yargı yoluna başvurmamakla suçlamaktadır. Kamu görevlilerinin suç teşkil eden eylemleri nedeniyle uğranan zararlara ilişkin olarak Hükümet, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu'nun 13. maddesi ve Borçlar Kanunu'nun 41., 46., 47. ve 53. maddeleri uyarınca başvuranın idari tam yargı davası ve/veya tazminat talebiyle şahsi dava açarak başarılı olabileceğini ileri sürmektedir.

Başvuran bu savlara itiraz etmektedir.

B. AİHM'nin değerlendirmesi

Hükümetin başvurunun iç hukuk yollarının tüketilmesinden önce yapıldığı yolundaki argümanına ilişkin olarak AİHM, AİHS'nin 35. maddesi anlamında kullanılmış bir başvuru yolunun - halihazırda polisler hakkında kullanılan suç duyurusu yolu - mevcut davadaki gibi kabuledilebilirlik hakkında bir karara varmasından önce ancak başvurunun sunulmasından sonra yapılmasına müsamaha göstermesinin mümkün olduğunu anımsatır (mutatis mutandis, Eskinazi ve Chelouche - Türkiye, no: 14600/05).

Zaten, uygun bir şekilde başvuru yapıldıktan sonra AİHM'nin davanın görülmesi sırasında tebarüz eden olaylara ya da hukuka ilişkin her türlü mesele hakkında görüş bildirebileceği yolundaki ilkeye göre de bu böyledir (bkz. Kaygısız - Türkiye, no: 44032/98, 29 Ağustos 2006, ve Foti ve diğerleri - İtalya, 10 Aralık 1982 tarihli karar, prg. 44). Bu bağlamda AİHM polisler aleyhinde açılan davanın kamu davasının düşmesiyle sonuçlandığını bunun da olayların ve sorumluların adli olarak tespitine engel olduğunu kaydetmektedir. Hükümetin ifade ettiğinin aksine böylesi bir sonucun başvuranın idare mahkemeleri ya da hukuk mahkemeleri önünde tazminat elde etmeyi denemesi için sağlam herhangi bir temel temin edemezdi, zira bu tür davalarda en azından kamu görevlilerinin kötü muamelelerinin mağduru olduğunu kanıtlaması gerekecekti (bkz., diğerleri arasında, Ali Şahmo, adıgeçen, ve Özkur ve Göksungur - Türkiye, no: 37088/97, 7 Aralık 1999).

Mevcut halde uygun ve yetkili olan suç duyurusunda bulunma yolunu kullanan başvuranın ayrıca bir tam yargı ve/veya tazminat davası açmasına gerek yoktu. Hele ki Anayasa'nın 125. maddesinde öngörülen başvuru yolu - tanımı gereği - idarenin objektif sorumluluğuna dayalı olduğundan faillerin tespit edilmesine gerek kalmadan yalnızca bir tazminata hükmedilmesiyle sonuçlanabileceği cihetle 3. madde bakımından tüketilmesi uygun bir başvuru yolu değildir.

Netice olarak AİHM Hükümetin itirazını tüm yönleriyle reddederek AİHS'nin 35. maddesinde belirtilen başka herhangi bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmayan bu başvuruyu kabul eder.

III. AİHS'NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

A. Tarafların savları
Hükümet davaya ilişkin olarak yürütülen soruşturmaların hiçbir tartışmaya yer bırakmadığı kanaatindedir. Hükümete göre savcılık emniyet makamlarından yakalama ve sorgu tutanaklarını, başvurana ait tıbbi raporları ve teşhis işlemlerinin gerçekleştirilebilmesi için gözaltından sorumlu polislerin fotoğraflarını alabilmek için her şeyi yapmıştır. Ayrıca yargılama sırasında hem başvuran hem de tanıkların ifadelerini gereği gibi vermişlerdir.

Hükümet ayrıca, tam anlamıyla tarafsızlık içinde hareket eden adli makamlara yüklenebilecek bir atalet döneminin olmadığı kanaatindedir. Kanıt unsurlarının gereği gibi değerlendirilmesi ve Anayasa Mahkemesi'nin mevcut davada halli gereken esas mesele hakkında bir hükme varması için belli bir zaman gerekmişse de adaletin işleyişi için bu süre elzemdi. Hükümete göre, sonuç olarak davanın zamanaşımına uğramış olması adli mercilerin haklarında suç isnadında bulunulan polislere karşı müsamaha gösterdiği anlamına gelmemektedir.

Başvuran, yaptığı suç duyurusunun üzerinden bir yıl geçtikten sonra kendisine işkence edenler hakkında suçlamada bulunulmasından şikayetçi olmaktadır. Başvuran işkenceci polislerin tüm dava süresi boyunca teşhis ve yüzleştirme tedbirine konu edilmeksizin görevlerini icra etmeyi sürdürdüklerini belirtmektedir. Başvurana göre, bu polisler yargı tarafından asla rahatsız edilmemiş ve sonunda bir tür dokunulmazlıktan istifade etmişlerdir.

B. AİHM'nin değerlendirmesi

AİHM başvuranın gözaltının sona erdiği 17 Nisan 1995 tarihinde bir adli tabip tarafından muayene edildiğini ve adli tabibin başvuranın vücudunda birçok darp ve cebir izine rastladığını ve bunun üzerine üç gün iş göremezlik raporu verildiğini kaydetmektedir. İlgili gözaltına alınmadan evvel herhangi bir tıbbi muayeneye tabi tutulmadığından bu izlerin oluşmasına neden olan olayların yakalanmasından önceki bir dönemde meydana geldiği iddia edilemez.

Bu durum, 3. maddenin usulü bakımından Hükümet üzerindeki şüpheler dışında (bkz., diğer birçokları arasında, Türkmen - Türkiye, no: 43124/98, prg. 43, 19 Aralık 2006), a fortiori, yetkili makamları olayları ortaya koymaya ve sorumluları tespit ederek cezalandırmaya icbar eder.

Bununla birlikte usul gereklilikleri mevcut davadaki gibi cezai takibat başlatılmasına yol açmış ise hazırlık soruşturması safahatının ötesine geçer. Bu çerçevede konuyla ilgili içtihadına (bkz. özellikle, Okkalı - Türkiye, no: 52067/99, prg. 65 ve 66, 17 Ekim 2006) atıfta bulunan AİHM, bir kamu görevlisinin AİHS'nin 3. maddesine aykırı muameleleri ihtiva eden ciddi suçlarla itham edilmiş olması halinde kendisiyle ilgili soruşturma ya da dava sırasında görevine devam etmesinin düşünülemeyeceğini; her halükarda böylesi davaların bu bağlamda zımni olan ivedilik ve makul özen şartıyla bağdaşmayacak şekilde seyrinin ve sonucunun adli gecikmeler nedeniyle zamanaşımına uğramasının da ilke olarak kabul edilemeyeceğini bir kez daha vurgular (sözgelimi, Okkalı, adıgeçen, prg. 76, ve Türkmen, adıgeçen, 53).

AİHM mevcut davada haklarında suç isnadında bulunulan polislerin İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'ne sevk edilmeleri için 27 Mart 1997'de suç duyurusunda bulunulmasının üzerinden yaklaşık bir yıl geçmesi gerektiğini, yaklaşık sekiz ay sonra başvurana işkence edenlerin teşhisine yarayacak - belirleyici - unsurlar dışında tüm unsurların bir araya geldiğinin gözüktüğünü, kamu davasının zamanaşımına uğramasından önce dört yıl daha geçtiğini ve tüm bu süre boyunca başvurana işkence ettikleri iddia edilen üç kişinin görevlerini icra etmeyi sürdürdüklerini tespit etmektedir.

AİHM sanıklara tanınan bu serbestiyi ve hele de emniyet yönetiminin nasıl olup da beş yılı aşkın bir süre boyunca isnat edilen olaylara karıştıklarından şüphelenilen polis memurlarının fotoğraflarını vermeyi reddetmek suretiyle bir ceza mahkemesinin emirlerini çiğneyebildiğini anlamakta güçlük çekmektedir. Daha da şaşırtıcı olan, 1 Nisan 2002 tarihli duruşmadan başlayarak en geç 23 Eylül tarihine kadar davanın zamanaşımına uğrayacağından tamamen haberdar olmalarıdır. Ancak hakimlerin çoğunluğu bu duruma rağmen iki duruşma daha yapılmasına karar vermiştir. AİHM bu kararın hangi amaca ve hangi zorunluluğa binaen alındığını kesinlikle anlayamamaktadır.

Başvuranın da belirttiği üzere yukarıda gözlemlenen adli gecikme ve ihmaller konuyla ilgili pozitif yükümlülüklere aykırı olup bu hususta Hükümet gecikmenin Anayasa Mahkemesi önündeki süreçten kaynaklandığını ileri süremez zira bu sürecin başlamasına bizzat Ağır Ceza Mahkemesi sebep olmuştur. Her ne olursa olsun 3. maddede ifade edilen ivedilik şartı bakımından Türkiye belli bir davaya vaziyet etmekle görevlendirilen Anayasa Mahkemesi de dahil olmak üzere adli ve idari organlarının tamamından sorumludur (mutatis mutandis, Moreira de Azevedo - Portekiz, 23 Ekim 1990 tarihli karar, prg. 73).

Bu itibarla AİHM, ulusal mahkemelerin kamu davasını zamanaşımına uğramadan önce sonuçlandırmak için olayların ağırlığının gerekli kıldığı özeni ve iradeyi göstermemesi nedeniyle AİHS'nin 3. maddesinin usul bakımından ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.

IV. AİHS'NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

A. Tarafların savları

Hükümet olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan mevzuata atıfta bulunmaktadır. Hükümet, Devlet Güvenlik Mahkemeleri'nde görev yapan askeri hakimlerin seçilmesini ve atanmasını düzenleyen Anayasa hükümlerine ve bu hakimlerin görevlerini icra ederken yararlandıkları güvencelere dikkat çekmektedir.

Ender İmrek - Türkiye (no: 57175/00, 28 Ocak 2003) davasını emsal gösteren Hükümet Haziran-Kasım 1999 döneminde başvuranın sadece sivil hakimlerden oluşan bir hakim heyeti tarafından yargılandığını belirtmektedir. Hükümete göre ihtilaf konusu yargılama bütünlüğü içinde değerlendirildiğinde ivedilik şartı da dahil olmak üzere 6. maddenin koşullarını tam manasıyla karşılamaktaydı.

Başsavcının mütalaasının tebliğ edilmemesine ilişkin olarak Hükümet, 11 Temmuz 2002 tarihli Göç - Türkiye (no: 36950/97) kararından doğan konuyla ilgili ilkeye uyulması amacıyla 1412 sayılı Kanun uyarınca Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'na eklenen yeni 316. maddeyle gerçekleştirilen reforma dikkat çekmektedir.

Başvuran işkence altında alınan itiraflar ve üçüncü kişilerin teyit edilmemiş yanıltıcı beyanları temelinde mahkum edildiğini iddia ederek başlangıçta dile getirdiği argümanlara atıfta bulunmaktadır.

B. AİHM'nin değerlendirmesi

AİHM Türkiye aleyhinde açılmış benzer davalarda bağımsızlık ve tarafsızlıktan yoksun olduğu kanıtlanmış bir mahkemenin yargısına tabi kimselere hiçbir durumda adil yargılanma güvencesi sunamayacağı hükmüne varmıştır. Bu nedenle AİHM, bu noktada 6/1 maddesinin ihlal edildiği tespitinde bulunulmuşsa adil yargılanma hakkı yönünden yapılan diğer şikayetlerin ayrıca incelenmesine gerek olmadığını müteaddit defalar dile getirmiştir (Türkmen, adıgeçen, prg. 62).

Bu itibarla belirleyici nitelikteki bu ilk meseleye eğilmek yerinde olacaktır.

AİHM, Devlet Güvenlik Mahkemelerine ilişkin olarak defalarca gündeme getirilmiş olan kurumsal sorunun (bkz. Öcalan - Türkiye, no: 46221/99, prg. 113, ve Incal, adıgeçen, prg. 68) bir ceza davasında yalnızca askeri hakimin yerine sivil hakimin geçmesiyle çözülmüş olarak değerlendirilemeyeceğini, yargılamanın tamamının kurallara uygunluğuna ilişkin şüphelerin hakim heyetinin değişmesinden sonra yeterince dağılmış olması gerektiğini bir kez daha vurgular (karşılaştırınız Aslan ve Şancı - Türkiye, no: 58055/00, prg. 24, 5 Aralık 2006, Ceylan - Türkiye, no: 68953/01, ve Öcalan, adıgeçen, prg. 115).

Mevcut davada AİHM Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi bünyesinde görev yapan askeri hakimin hükmün açıklanmasından birkaç ay önce 16 Kasım 1999 tarihinde değiştirildiğini ve bu dönemde başvuranın savunma hakkını kullanmasına yönelik olarak alınan tedbirlerden hiçbirinin yeniden değerlendirilmediğini ya da yenilenmediğini, 4 Kasım 1999 tarihli esas hakkındaki duruşmanın yalnızca başvuranın ve iddia makamının nihai görüşlerinin dinlenmesine hasredildiğini kaydetmektedir.

Bu koşullar altında AİHM, hakim heyetinde yapılan değişikliğin başvuranın kendisini yargılayan mahkemenin objektif bağımsızlığı ve tarafsızlığı hakkındaki şüphelerini ortadan kaldırmadığını değerlendirmektedir (bkz., sözgelimi, Aslan ve Şancı, adıgeçen, prg. 25 ve 26; bkz., a contrario, Ceylan ve İmrek, adıgeçen kararlar, ve Sevgi Yılmaz- Türkiye, no: 62230/00, 20 Eylül 2005).

Dolayısıyla AİHM, AİHS'nin 6/1 maddesinin bu bakımdan ihlal edildiği sonucuna varmaktadır. Buna bağlı olarak AİHM ihtilaf konusu davanın adil olmadığı yönünde yapılan diğer şikayetleri incelemekten kendisini muaf addetmektedir.

V. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA

A. Tazminat

Başvuran maddi zararının telafisi konusunu AİHM'nin takdirine bırakmaktadır. Manevi tazminat olarak ise başvuran serbest bırakıldığı tarihe kadar maruz kaldığı bedensel ve ruhsal acılar nedeniyle 300.000 Euro talep etmektedir.

Hükümet AİHM'yi temelsiz ve aşırı olarak addettiği bu talepleri reddetmeye davet etmektedir.

AİHS'nin 3. maddesinin usulü kapsamında tespit edilen ihlali ve konuyla ilgili içtihadını göz önünde bulunduran AİHM manevi tazminat olarak başvurana 5.000 Euro ödenmesine hükmetmektedir.

AİHS'nin 6. maddesine ilişkin olarak ise AİHM yapılan ihlal tespitinin iddia edilen manevi zarar için başlı başına yeterli bir adil tatmin teşkil ettiğine hükmetmektedir.

B. Yargılama masraf ve giderleri

Başvuran yargılama masraf ve giderlerinin hesaplanmasını AİHM'ye bırakmaktadır. Bu çerçevede başvuran, 41. madde uyarınca hükmedilecek meblağın avukat Çıtak'a bırakılmasını ve avukata ayrıca baronun asgari ücret tarifesi üzerinden vekalet ücreti ödenmesini öngören 17 Aralık 2004 tarihinde avukatıyla yaptığı vekalet sözleşmesini sunmaktadır.

Hükümet başvuranın talebinin rakamlandırmadığına ve geçerli herhangi bir belgeye dayandırılmadığına dikkat çekmektedir.

AİHM masraf ve giderlerin ödenmesinin ancak bu masraf ve giderlerin gerçekliğinin, gerekliliğinin ve de makul oranda olduklarının ortaya konulmasıyla mümkün olduğunu anımsatır. Ayrıca yargılama giderlerinin iadesine ancak tespit edilen ihlalle ilişkili olduğu takdirde hükmedilebilmektedir (Beyeler - İtalya, no: 33202/96, prg. 27, 28 Mayıs 2002).

Mevcut davada başvuran tarafından talebini desteklemek üzere herhangi bir belge sunulmadığından AİHM'nin elinde yukarıdaki koşulların yerine getirildiğini düşünmesini sağlayacak herhangi bir ayrıntı bulunmamaktadır. Bununla beraber başvuran bir vekalet sözleşmesi sunmuştur. Bu nedenle avukat Çıtak'a mevcut davanın sona ermesinin ardından bir ödeme yapılacağı düşünülebilir. Bu nedenle başvuranın avukatının karşılıksız olarak avukatlık hizmeti verdiğini varsaymak mümkün değildir.

Tüm bu unsurları değerlendiren AİHM K.D.V.'den muaf tutulmak üzere başvurana 2.000 Euro ödenmesine hükmetmektedir.

C. Gecikme faizi
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.
BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM, OYBİRLİĞİ İLE
1. Hükümetin ilk itirazlarının reddine ve başvurunun kabuledilebilir ilan edilmesine ;
2. AİHS'nin 3. maddesinin usul bakımından ihlal edildiğine ;
3. Erzurum Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin bağımsızlık ve tarafsızlıktan yoksun olduğu yönünde yapılan şikayete ilişkin olarak AİHS'nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine ;
4. AİHS'nin 6. maddesi kapsamında yapılan şikayetlerin geriye kalanına dair bir hükme varmaya gerek olmadığına ;
5. AİHS'nin 6/1 maddesi bakımından ihlal tespitinin başlı başına yeterli bir adil tatmin teşkil ettiğine ;

6. AİHS'nin 3. maddesinin ihlal edildiği tespitine ilişkin olarak

a) AİHS'nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL' ye çevrilmek üzere, Savunmacı Devlet tarafından, başvurana

i. yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutulmak üzere manevi tazminat olarak 5.000 Euro (beş bin Euro) ;
ii. yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutulmak üzere yargılama masraf ve giderleri için 2.000 Euro (iki bin Euro) ödenmesine;
b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına ;

7. adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;

karar vermiştir.

İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM'nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 20 Mayıs 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.

 

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA