kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

AİHM
KÖKTEPE -TÜRKİYE DAVASI


İçtihat Metni

KÖKTEPE -TÜRKİYE DAVASI

2. DAİRE

KÖKTEPE -TÜRKİYE DAVASI

(Başvuru no:35785/03)

KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ

KARAR TARİHİ:22 Temmuz 2008

İşbu karar AİHS'nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL

Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (35785/03) no'lu davanın nedeni T.C. vatandaşı Halil İbrahim Köktepe'nin (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne 17 Ekim 2003 tarihinde Temel İnsan Hakları ve Özgürlüklerini güvence altına alan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.

Başvuran Çanakkale Barosu avukatlarından M. Öztok tarafından temsil edilmektedir.

OLAYLAR

1955 doğumlu olan başvuran Çanakkale'de ikamet etmektedir.

A. Başvurana ait arazinin 'devlete ait orman arazisi' olarak tasnif edilmesine ilişkin dava

15 Haziran 1952 tarihli Toprak Komisyonu kararı üzerine Hazine 30 Ocak 1953 tarihinde, Çanakkale Saricali'de bulunan 21.200 yüzölçüme sahip bir araziyi özel bir şahsa satmıştır. Satış işlemi köylülerin toprak edinmesine yönelik bir program çerçevesinde gerçekleştirilmiştir. Tarla olarak vasıflandırılan bu arazi sözkonusu özel şahıs adına tescil edilmiştir (parsel no: 745).

Arazi, 1953 ile 1993 yılları arasında dört kez el değiştirmiştir. 26 Temmuz 1993 tarihinde sözkonusu araziyi başvuran satın almıştır. Daha önceki üç malike verildiği gibi Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü tarafından başvurana da bir tapu verilmiştir.

Bu arada, kadastro komisyonu devlete ait orman arazilerinin tahdit işlemlerine başlamış, bu çalışma sonucunda sözkonusu parselin bir bölümü (krokiler üzerinde 20'den 24'e kadar gösterilen noktalar, kuzey yönü) devlete ait orman arazisi içinde kalmıştır. Dosya unsurlarına göre komisyon kararları 19 Kasım 1990 tarihinde kamuoyuna açıklanmış ancak tapu sicil kayıtlarına şerh konulmamıştır.

Başvuran Orman Genel Müdürlüğü'nün orman arazisi tahdidine ilişkin kararına karşı 17 Temmuz 1996 tarihinde Çanakkale Asliye Hukuk Mahkemesi'nde dava açmıştır. Başvuran kadastro komisyonu tarafından gerçekleştirilen işlemin hatalı olduğunu iddia etmiştir.

Hakim heyeti, bilirkişiler (tarım uzmanı, orman uzmanı ve teknik uzman), ihtilaflı tarafların temsilcileri ve yerel tanıklar keşif yapmak üzere ihtilaf konusu araziye bir çok defa gitmişlerdir.

İlk keşif 10 Ekim 1997 tarihinde yapılmıştır. Düzenlenen bilirkişi raporu 17 Ekim 1997 tarihinde dosyaya konulmuştur. Bilirkişi, kadastro komisyonunun sınır çizgilerini 19 dan 25 e kadar numaralandırıldığını ve arazinin A bölümünün 'orman dışı' olarak tasnif edildiğini, buna karşın B bölümünün devlet orman arazisi sınırları içinde kabul edildiğini, olayların meydana geldiği dönemde arazide orman örtüsü bulunmadığını ancak Çanakkale Asliye Ceza Mahkemesi önünde devam eden 1995/205 no'lu dava unsurlarına göre başvuranın 'orman örtüsünü' yok etmeye yönelik çalışmalar yapmakla suçlandığının anlaşıldığını ve arazinin bazı yerlerinin makiyle kaplı olduğunu belirterek ihtilaf konusu arazinin tamamının devlet orman arazisi olduğu sonucuna varmıştır.

Tarım uzmanı 30 Ekim 1997 tarihinde raporunu dosyaya eklemiştir. Bu raporda arazi üzerinde uzun zamandan beri tarım yapılmadığı ve %15-20 oranında yükselti farkı olduğu belirtilerek arazinin otlak vasfı taşıdığı sonucuna varılmıştır.

Başvuran 16 Aralık 1997 tarihinde bu raporlara itiraz ederek yeniden bir bilirkişi incelemesi yapılması talebinde bulunmuştur.

Üç orman uzmanı, bir tarım uzmanı ve bir teknik uzman tarafından 12 Nisan 1998 tarihinde yapılan bilirkişi incelemesinde ihtilaf konusu arazi, hava fotoğrafları, bölge haritası ve amenajman planı ışığında incelenmiştir. Bu incelemeye başvuranın temsilcisi de katılmıştır.

Tarım uzmanı 28 Mayıs 1998 tarihli raporunda, her ne kadar 1957 yılına ait haritada yeşil olarak gösterilmişse de ihtilaf konusu arazinin tarla olarak mütalaa edilmesi gerektiğini, burada esasen maki ve çalılıkların bulunduğunu tespitinde bulunmuştur. Harita, çoğaltılması yasak olduğu gerekçesiyle dosyaya eklenmemiştir. Yükselti farkına ilişkin olarak ise, farkın A bölümünde % 8-10 düzeyinde olduğu B bölümünde ise % 18-20'ye kadar yükseldiği tespitinde bulunulmuştur.

Üç kişiden müteşekkil orman uzmanı heyeti, bölge haritası, dosyaya eklenmeyen bir hava fotoğrafı, orman amenajman planı ve orman kadastro tutanağı temelinde bir rapor düzenlemişlerdir. Heyet bunun dışında Yargıtay İçtihatları Birleştirme Kurulu'nun 22 Mart 1996 tarihli bir kararını esas almıştır. Bu karara göre, 1953 yılında verilen tapular, ilgili dönemde arazi makilik ve çalılıklardan ibaret olduğu ve devlet orman arazisi olarak değerlendirilmediği gerekçesiyle geçerliliklerini korumaktaydılar. Yükselti farkına ilişkin olarak ise heyet, bu farkın A bölümünde % 6-10, B bölümünde ise % 15-20 düzeyinde olduğu tespitinde bulunmuştur. Bu unsurların tamamının göz önünde bulundurulduğu raporda çoğunluk, ihtilaf konusu arazinin orman arazisi olmadığı sonucuna ulaşmıştır.

Ayrık oy görüşünde, orman bilirkişilerinden biri olan M.K. ihtilaflı taşınmazın orman alanı olarak değerlendirilmesi gerektiğine ve bilirkişi kurulunun Yargıtay kararına başvuruda bulunmadığına kanaat getirmiştir.

13 Nisan 1999 tarihli ek raporlarında, bilirkişiler, ihtilaflı taşınmazın bir kısmının (yaklaşık 13.625 m2 lik alanın) maki ve çalılarla kaplıyken taşınmazın diğer kısmının (yaklaşık 7.525 m2 lik kısmının) tarım alanı olduğunu belirtmişlerdir.

1 Eylül 1999 tarihinde, başvuran, bilirkişi raporu özellikle ayrık oy görüşü hakkındaki görüşlerini dosyaya sunmuştur.

30 Haziran 2000 tarihinde, üç bilirkişiden oluşan başka bir kurul tarafından yeni bir bilirkişi raporu düzenlenmiştir. Tahdit Komisyonu gibi bilirkişi raporu da, ihtilaflı taşınmazın kısmen orman alanı içerisinde yer aldığı sonucuna ulaşmıştır.

16 Kasım 2000 tarihinde, mahkeme, dosyaya eklenen bilirkişi raporlarının sonuçları arasında farklılık olduğunu tespit etmiştir. Bununla birlikte mahkeme, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu kararının, haritalar temel alınarak gerçekleştirilen bilirkişi incelemesini etkileyecek nitelikte olmadığı kanaatindedir. İhtilaflı taşınmazın kısmen orman alanı içerisinde yer aldığı hakkındaki bilirkişi raporu sonuçları ışığında karar veren mahkeme, orman arazisi niteliği taşıyan alanların edinilmesinin mümkün olmadığını belirtmiş ve başvuranın talebini reddetmiştir.
6 Ağustos 2003 tarihinde, başvuran, temyize başvurmuştur. Başvuran, ilk aşamada gerçekleştirilen bilirkişi raporlarının, planlara, havadan çekilmiş fotoğraflara ve 1945 öncesine ait yerleşme planlarına dayanmaması nedeniyle eksiklikleri olduğu kanaatindedir.

29 Ocak 2004 tarihinde, Yargıtay, sözkonusu başvuruyu reddetmiş ve ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır. Yargıtay, toplanan kanıt unsurları ve dosyanın içeriği göz önüne alındığında, ihtilafın, 6831 sayılı yasa çerçevesinde taşınmazın tahdidine ilişkin olduğunu ve 5653 sayılı orman kanunu uyarınca Tahdit Komisyonunun taşınmazı maki alanı olarak nitelendirmesine imkan sağlayan hiçbir unsurun bulunmadığını belirtmiştir. Yargıtay İçtihadı Birleştirme Genel Kurulu kararı uyarınca yalnızca maki alanı olarak değerlendirilen araziler bir değer taşımaktadır. Yargıtay, yükselti farkını %18 olduğunu ve bu yükselti farkının %12'yi geçtiğinde, arazinin, orman alanı olarak değerlendirilmesi gerektiği tespitinde bulunmuştur.

2 Temmuz 2004 tarihinde, Yargıtay, başvuran tarafından yapılan karar düzeltme başvurusunu reddetmiştir.

B. Başvuranın mahkum edilmesine ilişkin ceza davası

Çanakkale Cumhuriyet Savcısı, 17 Mart 1995 tarihinde, başvuranı ve diğer kişileri Tapu Kadastro'da başvuran adına kayıtlı (745 numaralı parsel) Saricali (Çanakkale) bölgesinde bulunan arazinin bir kısmını (9 280 m²) 22 Şubat 1995 tarihinde bir buldozerle izinsiz olarak orman vasfını yitirmesine teşebbüs etme suçuyla itham etmiştir.

Başvuran, 19 Kasım 1996 tarihinde Çanakkale İlk Derece Ceza Mahkemesi ("Ceza Mahkemesi") tarafından serbest bırakılmıştır.

Yargıtay 24 Aralık 1997 tarihinde İlk derece Mahkemesi'nin kararını bozmuştur.

Çanakkale Cumhuriyet Savcısı, 23 Aralık 1995 tarihinde, ağaçsızlaştırılan arazide buğday ektiği gerekçesiyle başvuranı 18 Ocak 1996 tarihinde bir kez daha itham etmiştir.

Mahkeme, belirtilmeyen bir tarihte iki davanın birleştirilmesine ve Çanakkale Asliye Hukuk Mahkemesi önünde görülmekte olan ve 2 Temmuz 2004 tarihinde nihai şeklini alan arazinin sınırlandırılmasına ilişkin açılan hukuk davasının sonucunu beklemeye karar vermiştir.

Ceza Mahkemesi, 13 Aralık 2005 tarihinde, 6831 sayılı Orman Kanunu'nun 93. maddesinin 1. ve 3. fıkraları uyarınca iki kez olmak üzere başvuranı bir yıl üç aylık hapis cezasına mahkum etmiştir. Mahkeme, 1 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren Türk Ceza Kanunu'nun 55. maddesinin 1. ve 3. fıkraları uyarınca bu cezanın, üç yıllık bir süre için ertelenmesine karar vermiştir.

Yargıtay, 28 Mayıs 2008 tarihinde tebliğ edilen 4 Şubat 2008 tarihli bir kararla başvuranın itiraz başvurusunu reddetmiştir.


C. Başvuranın tapu senedinin iptal edilmesine ve Hazine adına tapuya tescil edilmesine ilişkin süreç

Orman Bakanlığı, 28 Eylül 2007 tarihinde dava konusu arazi ile ilgili başvuranın tapu senedinin iptal edilmesi ve arazinin Hazine adına tapuya tescil edilmesi amacıyla Çanakkale Kadastro Mahkemesi'ne başvurmuştur. Orman Bakanlığı aynı zamanda arazinin üçüncü şahıslara transfer edilmesini önlemek amacıyla bir takım tedbirlerin alınmasını talep etmiştir.

Aynı gün Mahkeme tedbirlerin alınmasına ilişkin talebi kabul etmiş ve Tapu Sicil Müdürlüğü'nden kayıtlara şerh düşülmesini istemiştir.

22 Nisan 2008 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi önünde görülen duruşmada, davanın hala mahkeme önünde görülmekte olduğu ve bir sonraki duruşma tarihinin 2 Temmuz 2008 olarak belirlendiği ifade edilmiştir.

HUKUK

Başvuran, arazisinin orman arazisi olarak vasıflandırılmasının 1 No'lu Ek protokol'ün 1. maddesi anlamında mülkiyet hakkına yönelik olarak orantısız bir müdahale teşkil ettiğini iddia etmektedir. Başvuran ayrıca AİHS'nin 6/1 maddesi yönünden şikayette bulunmaktadır.

I. 1 NO'LU EK PROTOKOL'ÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

A. Kabuledilebilirliğe ilişkin

Hükümet öncelikle, başvurunun yapıldığı sırada sözkonusu yargılamanın ulusal mahkemeler önünde devam ettiği cihetle AİHM'yi bu şikayeti kabuledilemez ilan etmeye davet etmektedir.

AİHM, arazinin tahdidine ilişkin yargılamanın 2 Temmuz 2004 tarihli Yargıtay kararıyla sona erdiğini tespit etmektedir. AİHM, bir başvuruya ilişkin iç hukuktaki işlemlerin, AİHM'nin kabuledilebilirliğe ilişkin kararını vermeden önce tamamlanmak kaydıyla, AİHM'ye başvurunun yapılmasından sonra nihayete ermesine müsamaha etmektedir. (bkz., mutatis mutandis, Ringeisen - Avusturya, 16 Temmuz 1971 tarihli karar, prg. 91, ve E.K. - Türkiye, no: 28496/95, 28 Kasım 2000). Bu itibarla AİHM, itirazın bu bölümünü reddeder.

Hükümet, başvuranın 19 Kasım 1990 tarihinde açıklanan kadastro komisyonu kararına karşı hiçbir itirazda bulunmadığı cihetle AİHM'den başvuruyu kabuledilemez ilan etmesini talep etmektedir.

Başvuran Hükümetin savına karşı çıkmaktadır. Başvuran ihtilaf konusu araziyi tapu kayıtlarına itibar ederek iyi niyetle satın aldığını iddia etmektedir.

AİHM, başvuranın, esasen sözkonusu dönemde arazinin maliki olmadığı cihetle, 19 Kasım 1990 tarihli kadastro komisyonu kararlarına itiraz etme imkanı bulunmadığını tespit etmektedir. AİHM ayrıca, ihtilaflı arazinin, satışının gerçekleştiği 1993 yılında tapu kaydında orman arazisi olarak vasıflandırıldığına ilişkin bir şerh bulunmadığını ve başvuranın bu tasniften haberdar olduğunu kanıtlayan bir dosya unsuruna da rastlanmadığını kaydetmektedir. Son olarak AİHM, ulusal mahkemelerin başvuranın talebini belirlenen süreye riayet edilmemesinden kaynaklanan bir sorun nedeniyle kabuledilemez ilan etmediğini anımsatmaktadır. Ulusal mahkemeler davayı esastan inceleyerek bu talebi reddetmişlerdir. Dolayısıyla itirazın bu bölümü de aynı şekilde reddedilmelidir.
Hükümet, başvuranın tazminat talep etmek amacıyla idareye müracaat edebileceğini, bu talebin zımnen ya da alenen reddedilmesi halinde ise ilgili Anayasa hükümleri (bu hükümler uyarınca idarenin her türlü eylem ve işlemleri karşısında yargı yolu açıktır) ya da idari yargılama usulü hükümleri temelinde tapu senedinin iptali gerekçesiyle tazminat davası açabilme imkanının bulunduğunu savunmaktadır. Bu çerçevede Hükümet yukarıda sözü edilen ulusal içtihada atıfta bulunmaktadır. Hükümet ayrıca, bizzat başvuranın temsilcisi M. Öztok'un konuyla ilgili olarak Devletin objektif sorumluluğunu gündeme getirmek üzere 11 Aralık 2006 tarihinde Bursa İdare Mahkemesine başvurduğunu anımsatmaktadır.

Başvuran bu argümanlara itiraz etmektedir. Başvuran, bir arazinin orman arazisi olarak vasıflandırılmasına ilişkin kesinleşmiş bir karara itiraz edebilmek üzere idari düzeyde tüketebileceği herhangi bir iç hukuk yolu bulunmadığını iddia etmektedir. Hükümet tarafından emsal gösterilen içtihada ilişkin olarak başvuran, buna benzer bazı ender vakalar olduğunu ancak ilke olarak böylesi bir talebin gerçek bir başarı şansı bulunmadığını düşünmektedir. Bu savını desteklemek için başvuran konuyla ilgili uygulamaya ilişkin başka iç hukuk kararlarına atıfta bulunmaktadır.

İdarenin her türlü eylem ve işlemlerine karşı yargı yolunun açık olduğu ilkesi uyarınca tazminat talep edebilme imkanına ilişkin olarak AİHM, Doğrusöz ve Aslan - Türkiye (no: 1262/02, prg. 22-23, 30 Mayıs 2006) davasında sözkonusu başvuru yollarının tapu senetlerinin kanun dışı olarak iptal edilmesi durumuna ilişkin olduğu gerekçesiyle benzer bir itirazı reddettiğini anımsatır. Ancak mevcut davada Çanakkale Kadastro Mahkemesi başvuranın tahdide ilişkin talebini orman arazilerine dahil olan arazilerin özel şahıslara ait olamayacağını öngören orman arazilerine ilişkin mevzuat mucibince reddetmiştir (bkz., mutatis mutandis, Mehmet Ali Miçoğulları - Türkiye, no: 75606/01, prg. 17, 10 Mayıs 2007).

Başvuranın bir tazminat elde etmek için Devletin objektif sorumluluğu temelinde yeniden bir talepte bulunmasının istenmesine ilişkin olarak AİHM, başvuranın arazisinin devlet orman arazisi olarak tahdidinin iptaline ilişkin ilk talebinin yukarıda sözü edilen örneklerde olduğu gibi reddedilmesinden sonra, 35/1 maddesinden doğan yükümlülüğün muhtemelen etkili, yeterli ve erişilebilir başvuru yollarını gereği gibi kullanmakla sınırlı olduğunu anımsatır (Sofri ve diğerleri - İtalya, no: 37235). AİHS yalnızca iddia konusu ihlallerle ilişkili, elverişli ve uygun başvuru yollarının tüketilmesini öngörür. Bu başvuru yolları hem teoride hem de pratikte yeterli kesinliğe erişmiş olmalıdır, aksi takdirde arzu edilen etkililikten ve erişilebilirlikten yoksun hale gelirler (Akdivar ve diğerleri - Türkiye, 16 Eylül 1996 tarihli karar, prg. 66).

Halihazırda AİHM, Hükümet tarafından atıfta bulunulan kararlarda ulusal mahkemelerin tapu sicil kayıtlarının, devlet görevlisi tarafından yapılmamış olsa dahi meydana gelen 'hata' neticesinde iyi niyetle tapu sahibi olmuş kimseleri zarara uğrattığı kanaatine vardıklarını; ancak halihazırda başvuranın tapusunun ya da 1953 yılından beri sözkonusu arazinin maliki olan kimselerin tapularının bir hata sonucu düzenlendiğini gösteren herhangi bir unsur bulunmadığını kaydetmektedir. İhtilaf konusu arazinin Hazine tarafından 1953 yılında özel bir şahsa tarla olarak satıldığı, başvuranın bu araziyi satın alan beşinci malik olduğu ve devlet orman arazisi vasfı taşıdığı hakkında herhangi bir ibare bulunmayan tapu kayıtlarına itibar ederek iyi niyetle satın aldığı hususunda taraflar arasında bir ihtilaf mevcut değildir. Ulusal mahkemeler, başvuranın tahdide ilişkin talebini, 1953 yılında araziyi tarla olarak vasıflandıran devlet görevlileri tarafından gerçekleştirilmiş hatalı bir işlem nedeniyle değil, konuyla ilgili olarak uygulanabilir nitelikteki kanun hükümlerini göz önünde bulundurarak ve yargılama sürecinde elde ettikleri unsurlara istinaden reddetmişlerdir.
Son olarak, iki tarafça öne sürülen içtihadın ışığında AİHM Hükümetin, özel bir şahsa ait bir arazinin devlet orman arazisi olarak vasıflandırılmasına ilişkin iç hukuk hükümleri göz önünde bulundurulduğunda böylesi bir başvurunun ne ölçüde etkili, yeterli ve erişilebilir olacağını göstermediği kanaatindedir.

Nihayetinde, AİHM, Türk yüce mahkemeleri önünde konu ile ilgili görülen davaların sonucu hakkında spekülasyon yapmaksızın sözkonusu arazinin niteliğinin belirlenebilmesi amacıyla 1996 yılından 2004 yılına dek zaten beklemiş olan başvurandan bir tazminat elde etmek amacıyla yeni bir başvuru yapmasının beklenmeyeceğine kanaat getirmektedir (Bkz., mutatis mutandis, Guillemin-Fransa, 21 Şubat 1997 tarihli karar).

Sonuç itibariyle AİHS'nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvurular kabuledilebilir niteliktedir.

B. Esas Hakkında
Başvuran, arazisinin ormanlık alan olarak nitelendirilmesi ve bununla ilgili olarak ulusal mahkemeler önünde yapmış olduğu başvurunun herhangi bir tazminat ödenmeksizin reddedilmesinin Ek 1 No'lu Protokol'ün 1. maddesi uyarınca mülkiyet hakkına yönelik orantısız bir müdahale teşkil ettiğini ileri sürmektedir.
1. Tarafların argümanları

a) Başvuran

79. Başvuran bir tarım alanı niteliğinde olmasına rağmen, ulusal mahkemelerin arazisini ormanlık alan olarak nitelendirmesi nedeniyle yaptığı iptal başvurusunu reddettiklerini ileri sürmektedir. Arazinin bu niteliği, Hazine tarafından ilk satışının yapıldığı 1953 yılında var olduğu gibi, bizzat kendisinin araziyi satın aldığı 1993 yılında da devam etmiştir. Hukuken ve teknik olarak arazinin bu nedenle ormanlık alan olarak nitelendirilmesi mümkün değildir. Bununla birlikte, madem ki arazi ormanlık alan olarak nitelendirildi, Devlet'in kamulaştırma usulünü izleyerek kendisine tazminat ödemesi gerekmekteydi, zira dava konusu sınırlama bir nevi mülkiyetten yoksun bırakma niteliğindedir. Başvuran bu bakımdan Hükümet'in dava konusu sınırlamanın, tıpkı 2 Mart 2006 tarihli ve 49908/99 başvuru numaralı Ansay-Türkiye davasında olduğu gibi mülkiyet hakkını kullanması hususunda yapılan basit bir müdahaleden ibaret olduğuna ilişkin iddiasına karşı çıkmaktadır. Başvuran bu türden bir sınırlama sonrasında kendi arazisini kullanmasının imkansız hale geldiğini ve kullanması halinde ise bunun cezai mahkumiyetle sonuçlanacağını hatırlatmaktadır. Başvurana göre, herhangi bir tazminat ödenmeksizin, dava konusu arazinin sınırlandırılması, de facto bir ihlal teşkil etmektedir ve mülkiyet hakkına yönelik orantısız bir müdahale niteliğindedir.

b) Hükümet

AİHM'nin bu konudaki içtihadına atıfta bulunan Hükümet, başvuranın Ek 1 No'lu Protokol'ün 1 maddesi uyarınca gerekli olan ve mevcut bir alacağının doğmasına sebep olabilecek ne "fiili bir mülk" ne de "yasal bir beklenti" sahibi olduğunu belirtmektedir. (Dagalaş ve diğerleri-Türkiye (karar), no: 51326/99, 29 Eylül 2005; Özden-Türkiye (karar), no: 11841/02, 3 Mayıs 2007; Gündüz-Türkiye (karar), no: 50253/07, 18 Ekim 2007 tarihli karar; ve Pekinel-Türkiye, no: 9939/02, 18 Mart 2008 tarihli karar). Zira başvuran 1993 tarihinde araziyi satın aldığında bu arazinin 1990 yılında ormanlık alan olarak ilan edildiğini biliyordu ya da bilmesi gerekmekteydi. Ayrıca Ansay-Türkiye davasına atıfta bulunan Hükümet, başvuranın mülkiyet hakkına yönelik olarak yapılan müdahalenin meşru bir amaç taşıdığını ve orantılı ölçüde gerçekleştiğini ifade etmektedir.

2. AİHM'nin takdiri

AİHM yerleşik içtihadına göre, mülkiyet hakkını özü itibarıyla güvence altına alan 1 No'lu Ek protokol'ün 1. maddesinin birbirinden ayrı üç kural ihtiva ettiğini anımsatır (Bkz., özellikle, James ve diğerleri - Birleşik Krallık, 21 Şubat 1986 tarihli karar). Genel nitelik arz eden birinci bendin ilk cümlesinde ifade edilen birinci kuralda mülkiyete saygı hakkından söz edilmekte olup, aynı bendin ikinci cümlesinde yer alan ikinci kuralda mülkten yoksun bırakma işlemi bazı koşullara bağlanır; ikinci bentte yer alan üçüncü kuralda ise sözleşmeci devletlere mal ve mülklerin kullanımını kamu yararına uygun şekilde düzenleme yetkisi tanınır. Belli birtakım mülkiyet hakkı ihlali örneklerine ilişkin olan ikinci ve üçüncü kural birinci kuralda ifade edilen ilkenin ışığında yorumlanmalıdır (Bruncrona-Finlandiya, no: 41673/98, 16 Kasım 2004, ve Broniowski-Polonya [Büyük Daire], no: 31443/96,).

Ek 1 No'lu Protokol'ün 1. maddesi bakımından bir mülkiyetin var olup olmadığı hususunda ise AİHM'nin Hükümet'in iddiasını benimsemesi mümkün değildir. AİHM, mevcut davanın Hükümet tarafından ileri sürülen davalardan farklı olduğunu kaydetmektedir, zira başvuranın dava konusu araziyi satın aldığı sırada, tapu kayıtlarında herhangi bir şerh bulunmaması nedeniyle, arazinin ormanlık alan olarak nitelendirildiğinden haberdar olduğu hiçbir nesnel unsur ile ortaya konmamıştır. Her halükarda geçerli bir tapu senedine sahip olan kişi, iç hukuk ve uygulamaları uyarınca, Kadastro Komisyonu'nun çalışmaları sonrasında getirilen sınırlandırmalara karşı kararın tebliğ edildiği tarihi takip eden on yıl içerisinde itiraz etme hakkına sahiptir. Başka bir ifadeyle, tapu senedine sahip bir kişi, orman tahdidi, bu konuda bir kesinleşmiş bir yargı kararı ile nihai hale gelene dek tahditsiz bir mülke sahip olmayı umması pekala mümkündür. Bu nedenle başvuran, Ek 1 No'lu Protokol'ün 1. maddesi uyarınca "mülk" sahibidir (Bkz., diğerleri arasında, Kopecky-Slovakya [Büyük Daire], no: 44912/98).

Bir müdahalenin varlığı hususunda ise AİHM, dava konusu arazinin ormanlık alan olarak nitelendirilmesi nedeniyle başvuranın mülkiyet hakkının ihlal edildiği hususunda her iki tarafın da hem fikir olduğunu tespit etmektedir. Bununla birlikte taraflar sözkonusu müdahalenin sonuçları hususunda aynı görüşü paylaşmamaktadır.

Başvuran, sınırlandırmayı de facto olarak nitelendirirken, Hükümet dava konusu durumun mülklerin kullanımına ilişkin düzenlemelerden kaynaklandığını belirtmektedir.

AİHM başvuran tarafından dile getirilen sınırlandırmanın etkilerinin tamamının, sözkonusu mülkün kullanılabilirliğinin ciddi bir şekilde azalmasından ileri geldiğini, bu hususun Ek 1 No'lu Protokol'ün 1. maddesinin birinci bendinin birinci cümlesi bakımından incelenmesi gerektiğini tespit etmektedir.

AİHM öncelikle başvuranın sözkonusu araziyi satın aldığı sırada iyi niyetli olmadığının hiçbir şekilde ispat edilemediğini tespit etmekte ve başvuranın geçerli bir tapu senedine sahip olduğunun altını çizmektedir.

AİHM yetkili mahkemelerin, adli bir kararla dava konusu araziyi ormanlık alan olarak nitelendirdiğini tespit etmektedir. Başvuran tarafından arazinin niteliğine ilişkin yapılan itiraza rağmen, ulusal mahkemeler, arazinin orman alanında bulunduğu yönündeki bilirkişi raporlarına dayanarak Anayasa hükümleri gereğince tapu senedini iptal etmiştir. Ulusal mahkemeler tarafından ileri sürülen gerekçeleri göz önünde bulunduran AİHM, başvurana uygulanan yoksun bırakma işlemine gerekçe olarak gösterilen tabiatın ve ormanların korunması amacının Ek 1 No'lu Protokol'ün 1. maddesinin birinci bendinin ikinci cümlesi anlamında kamu yararı kapsamına girdiğini düşünmektedir (bkz., mutatis mutandis, Lazaridi - Yunanistan, no: 31282/04, prg. 34, 13 Temmuz 2006). Bu çerçevede AİHM, her ne kadar çevrenin genel olarak korunmasına yönelik AİHS'de özel bir hüküm bulunmasa da (Kyrtatos - Yunanistan, no: 41666/98, prg. 52) günümüz toplumunun çevrenin korunması konusundaki duyarlılığının her geçen gün daha da arttığını anımsatır (Fredin - İsveç (no:1), 18 Şubat 1991 tarihli karar, prg. 48). AİHM, çevrenin korunmasına bağlı sorunlara müteaddit defalar değindiğini ve konunun önemine dikkat çektiğini kaydeder (Bkz. örneğin, Taşkın ve diğerleri-Türkiye, no: 46117/99, Moreno Gomez-İspanya, no: 4143/02,; Fadeieva-Rusya, no: 55723/00, Giacomelli-İtalya, no: 59909/00…).

Tabiatın ve ormanların ve daha genel olarak da çevrenin korunması, kamuoyunda ve dolayısıyla kamu makamları nezdinde sürekli ve desteklenen bir ilgiyle savunulan bir değerdir. Çevrenin korunmasına ilişkin mülahazalar sözkonusu olduğunda, bilhassa da devlet konuyla ilgili olarak bir yasal düzenlemeye gitmişse, ekonomik zorunluluklar ve hatta mülkiyet hakkı gibi bazı temel haklar öncelik arz etmemelidirler (Hamer-Belçika, başvuru no: 21861/03).

Mevcut davada istenilen adil dengeye riayet edilip edilmediği hususunda karar vermeden önce AİHM, Hükümet'in Ansay-Türkiye kararının (başvuru no: 49908/99, 2 Mart 2006) işbu davanın incelenmesinde ilgili olduğunu savunması nedeniyle Hükümet'le aynı görüşleri paylaşamayacağını belirtmektedir. Ansay davasında AİHM, başvuranların, mallarını kullanma haklarına getirilen sınırlamanın gerçek kısıtlayıcı sonuçlarına ilişkin olarak olaylar ve hukuk hakkında yeterli unsurlara sahip değildi ve incelemesi gereken esas sorun, başvuranların inşa izinlerinin iptal edilmesinin sözkonusu tedbiri izlenen meşru amaçla orantısız kılacak nitelikte başvuranlarda bir zarara neden olup olmadığının belirlenmesiydi. AİHM, haklı olarak, sözkonusu sorunu, 1 No'lu Ek Protokol'ün 1. maddesinin ikinci paragrafı uyarınca "malların kullanımının düzenlenmesi" kapsamında incelemiştir oysa mevcut davada mülkten yoksun bırakmanın ilk safhasını oluşturan bir tedbir sözkonusudur.

Mevcut davada başvuran, iyi niyetle, 1993 yılında o dönemde nizasız tarım arazisi olarak nitelendirilen ve Türk Hukukunda esas alınan tapu kaydında sınırlayıcı her türlü şerhten uzak dava konusu taşınmazı edinmiştir. Dolayısıyla başvuran taşınmazı, kendisine karşı kullanılabilecek hiçbir kuralsızlık olmadan edinmiştir. Aksi bir durum sözkonusu olsaydı, Tapu Kadastro Genel Müdürlüğü, başvuranın halihazırda AİHM'ye sunduğu, mevzuata uygun olarak düzenlenmiş tapu senedini kesinlikle başvurana vermezdi.

Bu bağlamda AİHM, başvuranın, taşınmazı edindiği tarihte taşınmazın orman tahdidine girdiğini bilmesi gerektiğine dair Hükümet'in argümanı üzerinde durmaya gerek duymamaktadır zira sözkonusu iddiayı desteklemek için hiçbir geçerli unsur bulunmamaktadır. Buna karşın AİHM, halihazırda sahip olduğu tapu senedine aykırı olarak, tarım arazisi alan başvuranın araziyi işleyemediğini, ekip biçemediğini veya başka hiçbir işlem yapamadığını gözlemlemektedir. Kısaca, araziden istifade edebilmek için başvuran somut hiçbir imkana sahip değildir.
AİHM, kararının, orman tahdidine ilişkin bir sınıflandırmanın, davaya ilişkin koşullardan bağımsız olarak 1 No'lu Ek Protokol'ün 1. maddesinin ilk cümlesi uyarınca mülkiyet hakkına yönelik bir müdahale oluşturduğu şeklinde bir ilke kararı olarak değerlendirilmemesi gerektiğinin ve sözkonusu dava olayları ile sınırlı olduğunun altını çizer. Mevcut davada ihtilaflı taşınmazın orman tahdidine dahil edilmesi başvuranın yasal yoldan edindiği mülkiyet hakkının içini boşaltmıştır. Başvuranın, 28 Eylül 2007 tarihli ihtiyati tedbir kararına kadar, sözkonusu taşınmazı üçüncü kişilere satabileceği hususundaki argüman sözkonusu tespiti hiçbir şekilde etkilememektedir zira bir yandan sözkonusu satış imkanı tamamen teoriktir diğer yandan ise tapu senedinin iptaline ve taşınmazın Orman Müdürlüğü lehine devrine ilişkin süreç başlamıştır.

Bundan sonra artık ihtilaflı tedbirin istenilen adil dengeye riayet edip etmediğinin özellikle de başvuranı orantısız bir yüke katlanmak zorunda bırakıp bırakmadığının belirlenmesi gerekmektedir. Bu bağlamda, ulusal hukuk tarafından belirlenen tazminat usullerinin göz önüne alınması gerekmektedir. AİHM, bu konuda mevcut davada etkili iç hukuk yolunun bulunmadığını yukarıda tespit etmiştir. Davanın koşulları, özellikle de tahdidin nihai oluşu, dava konusu durumu telafi edebilecek nitelikte etkili iç hukuk yolunun bulunmayışı, başvuranın mülkiyet hakkından yararlanması karşısındaki engel ve tazminat ödenmemiş olması, AİHM'yi, başvuranın, kamu yararının gerekleri ile mülkiyet hakkı arasında hüküm sürmesi gereken adil dengeyi bozan alışılmışın dışında ve ölçüsüz bir yüke katlanmak zorunda kaldığı yönünde düşünmeye sevk etmektedir (Bkz, mutatis, mutandis, Terazzi S.r.l).

AİHM, Hükümet'in tazminat ödenmemesini haklı çıkaran istisnai hiçbir koşulu belirtmediğini kaydetmektedir.

Bu durumda, 1 No'lu Ek Protokol'ün 1. maddesi ihlal edilmiştir.

AİHS'NİN 6/1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

Başvuran, hatalı delil unsurlarına dayanarak karara varan ulusal mahkemelerin, hakkaniyetten yoksun ve taraflı olmasından şikayetçidir. Başvuran, AİHS'nin 6. maddesine atıfta bulunmaktadır.

Hükümet, mesnetten yoksun olduğu gerekçesiyle sözkonusu şikayetin kabuledilemez ilan edilmesi için AİHM'ye çağrıda bulunmaktadır.

Başvuran, ulusal mahkemelerin ihtilaflı taşınmazın tahdidine ilişkin talebini reddetmek için hatalı delillere dayandıklarını belirtmektedir. Başvurana göre, ulusal mahkemelerin, kendisinin erişim imkanının mevcut olmadığını belirttiği eski belgeleri incelemesi gerekmekteydi.

Şikayetin düzenlenme şeklini dikkate alan AİHM, başvuranın, esasen ulusal mahkemelerin kanıtları değerlendirme şeklinden şikayetçi olduğunu tespit etmektedir. Bu bağlamda, AİHM, sözkonusu ulusal mahkemelerin, başvuranın talebinin haklılığına karar vermek için hatalı delillere dayandıklarını gösterecek hiçbir keyfi unsur saptamamaktadır. AİHM, Çanakkale Asliye Hukuk Mahkemesi'nin çeşitli bilirkişi raporları ve objektif bir şekilde toplanan deliller ışığında kararını verdiğini gözlemlemektedir. AİHM ayrıca, Yargıtay'ın başvuranın bu konudaki şikayetini incelendiğini ve ilk derece mahkemesinin, ilgili hükümler ile eski belgeleri incelemeye gerek olmaksızın ihtilaflı arazinin yükselti farkı gibi objektif unsurlara dayanarak kararını verdiğini tespit ettiğini kaydetmektedir.
Başvuran, esasen ulusal mahkemeler tarafından benimsenen çözüme özü bakımından itiraz etmekteyse de AİHM, bir mahkemenin niye başka bir kararı değil de bu kararı almasına neden olan davaya ilişkin unsurları incelemenin kendi görevi olmadığını, aksi takdirde üçüncü ya da dördüncü derece mahkemesi olacağını hatırlatmaktadır (Kemmache-Fransa (no:3), 24 Kasım 1994 tarihli karar).

Adil yargılanmaya ilişkin şikayetin açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve AİHS'nin 35/3 ve 35/4 maddeleri uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucuna ulaşılmaktadır.

III. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA

Başvuran maddi tazminat olarak, 21.200 m²'lik toplam yüzölçümü için m² başına 83 Euro olmak üzere toplam 1.761.230 Euro talep etmektedir. Bu bağlamda başvuran, komşu arazilerin değerini temel almıştır. Başvuran AİHM'nin bilgisine iki adet satış vaadi sözleşmesi örneği sunmaktadır: birincisi 4.217.500 Euro değerindeki 13.762,56 m²'lik bir araziye diğeri ise 2.078.050 Euro değerindeki 12.026,56 m²'lik bir başka araziye ilişkindir. Başvuran, tahdide tabi alanın yüzölçümüne ilişkin belirli bir belgeye atıfta bulunmaksızın, arazinin tamamı için zararının tazmin edilmesini talep etmektedir. Başvuran, arazinin yalnız bir kısmına (yaklaşık 18.000 m²'lik kısmının) dava konusu tedbir uygulansa da arazinin kalan kısmının da işlevini kaybettiğini ileri sürmektedir. Ayrıca, başvuran 352.246 Euro tutarındaki gelir kaybının tazmin edilmesini talep etmektedir.

Manevi tazminat olarak ise başvuran, 10.000 Euro talep etmektedir.

Başvuran avukatlık ücreti olarak 10.000 Euro, yargılama masraf ve giderleri için 3.000 Euro ve Strazburg'da gerçekleştirilen duruşmaya katılmak amacıyla yapılan masraflar için de 5.000 Euro talep etmektedir.

Hükümet, AİHM'ye, aşırı ve mesnetten yoksun olduğu hükmüne vardığı sözkonusu talepleri reddetmesi çağrısında bulunmaktadır. Hükümet, ihtilaflı sınırlamanın kısmi olması nedeniyle arazinin tamamına ilişkin olarak başvuranın yapmış olduğu tazminat talebinin kabuledilemez olduğu kanaatindedir. Hükümet, taşınmazın tahdide tabi bölümünün yüzölçümü ilgili olarak belirli bir belgeye atıfta bulunmamaktadır.

Yargılama masraf ve giderlerine ilişkin olarak ise Hükümet, hiçbir mesnede dayanmadığı cihetle sözkonusu iddialara karşı çıkmaktadır.

Mevcut dava koşullarında Savunmacı Devlet ile başvuranlar arasında olası bir uzlaşma ihtimalini göz önünde bulunduran AİHM, 41. maddenin uygulanmasının bu aşamada saklı tutulmasının uygun olacağına kanaat getirmektedir.

BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM,

1. Oybirliğiyle, başvurunun mülkiyet hakkının ihlali kapsamındaki kısmının kabuledilebilir, geri kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;

2. İkiye karşı beş oyla, 1 No'lu Ek Protokol'ün 1. maddesinin ihlal edildiğine;

3. İkiye karşı beş oyla, AİHS'nin 41. maddesinin uygulanması hususunun
a) saklı tutulmasına;
b) Hükümet ve başvuranın, kararın tebliğ edilmesinden itibaren altı ay içinde bu mesele hakkındaki görüşlerini yazıyla kendisine bildirmeye ve bilhassa aralarında varacakları her türlü uzlaşmadan kendisini haberdar etmeye davet edilmesine;
c) Sonraki sürecin saklı tutulmasına ve gerektiğinde daire başkanının izlenecek süreci belirlemeye yetkili kılınmasına;

KARAR VERMİŞTİR.

İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM İç Tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 15 Temmuz 2008 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.

YARGIÇ CABRAL BARRETO VE YARGIÇ TÜRMEN'İN MUHALEFET ŞERHİ

Çoğunluğun yaklaşımına katılmadığımızı üzülerek bildiririz; bize göre 1 No'lu Ek Protokol'ün 1. maddesi aşağıdaki nedenlerle ihlal edilmemiştir.

1. Evvela başvuran sözkonusu araziyi Temmuz 1993'te iktisap etmiştir.

O tarihte, sözkonusu parselin devlet orman arazisine dahil olduğuna dair tapu kayıtlarına herhangi bir şerh düşülmemişti; bununla beraber, kadastro komisyonu sözkonusu arazinin orman arazisine dahil edilmesini de beraberinde getiren devlet orman arazisi tahdidine yönelik çalışmalar başlatmış ve bu karar 20 Ağustos 2990'da kamuoyuna açıklanmıştır.

Kararda başvuranın 'iyi niyetle' malı satın aldığından söz edilen paragraflar belli bir rezervle okunmalıdır: şayet başvuran bu araziyi iktisap etmeden evvel gereken ihtimamı göstermiş olsaydı sözkonusu arazinin durumu, bilhassa da orman arazisine dahil olup olmadığı hakkında bilgi sahibi olma imkanı vardı.

2. Esasen bilmek gerekir ki Türk Hukukunda muhtelif orman kategorileri mevcuttur.

8 Şubat 1937 tarih ve 3116 sayılı Kanunun 3. maddesine göre, devlet ormanları, mahalli idarelere ait ormanlar, vakıf ormanları ve hususi ormanlar olmak üzere dört çeşit orman mevcuttur.

Halihazırda ise 6831 sayılı Kanunun 4. maddesinde göre ormanlar, devlet ormanları, kamu tüzel kişiliklerine ait ormanlar ve hususi ormanlar olmak üzere üçe ayrılmıştır.

Hususi ormanlar devlet gözetim ve denetimine tabi olup sahipleri sınırlı işletim hakkına sahiptirler.

Anayasa'nın 169. maddesi uyarınca yalnızca devlet ormanlarının mülkiyeti devrolunamamaktadır.

Hakimlerin çoğunluğu, özel şahıslara ait ormanların üçüncü kişilere serbestçe devrolunabildiği olgusunu gereği gibi değerlendirmemiştir.

Başvuranın tapu senedinin iptaline ve arazinin tapuya Hazine adına tescil ettirilmesine ilişkin davada, Orman Bakanlığı'nın arazinin üçüncü kişilere devrolunmamasına yönelik olarak geçici tedbir alınmasını talep ettiği olgusuna dikkat etmek gerekir.

Özetle, kararın benimsendiği tarihte başvuranın orman arazisinin halen maliki olduğu sonucuna varmaktayız.

Bu arazi, bilhassa inşaat yasağı ve tarım arazisi olarak işletme yasağı olmak üzere hiç kuşkusuz birtakım sınırlamalara tabi tutulmuştur.

Bununla birlikte, başvuranın sözkonusu araziyi üçüncü kişilere satması ya da legis artis ilkesi uyarınca ağaçlandırarak ya da uygun bir biçimde ağaçlarını keserek orman arazisi olarak kullanması mümkündü.

3. Mevcut dava koşullarında çoğunluğun, başka davalarda da uyguladığı, kamu yararı sözkonusu olduğu hallerde mülkiyet hakkına yönelik sınırlamaların meşru ve orantılı olabileceği yolundaki yerleşik içtihadından uzaklaşmasını anlamamaktayız.

3.1 Çoğunluk başvuranın şikayetini, mülkiyet hakkına saygı prensibinin ifade edildiği 1 No'lu Ek Protokol'ün 1. maddesinin ilk cümlesi açısından incelemektedir.

Bize öyle geliyor ki, mevcut davada halen mülkiyet hakkına sahip olan başvuranın mülkiyet hakkına riayet edilmiştir.

Mülkiyet hakkının birtakım kısıtlamalara konu edildiği doğru olmakla birlikte, çoğunluğun, başvuranın 'bu mülkiyetten gerçek anlamda yararlanma imkanı bulunmadığı'nı belirtmek suretiyle ima ettiği bize göre yanlış ifadesinin aksine başvuranın mülkiyet hakkının içeriği boşaltılmamıştır.

3.2. Sözkonusu yararlanma Ansay - Türkiye (no: 49908/99, 2 Mart 2006) davasında incelenen yararlanmadan hiçbir şekilde farklılık arz etmemektedir.

Ansay davasında da bir arazinin iyi niyetle satın alınması sözkonusuydu ve bu araziye ilişkin olarak bir de inşaat ruhsatı verilmişti.

Ancak, arazinin orman arazisi sınırları içinde bulunduğu gerekçesiyle bu ruhsat iptal edilmişti.

Bu davada başvuranlar arazinin 'orman alanı' olarak sınıflandırılması kararının böylesi bir sınıflandırmanın getirdiği tüm kullanım sınırlamalarıyla birlikte mülkiyet haklarının ihlaline yol açtığını iddia etmekteydiler.

AİHM bu davada resmi ya da fiili bir kamulaştırma olmadığını tespit etmiş, üstelik " bir arazinin 'orman arazisi' olarak sınıflandırılmış olması mülkiyet hakkından yoksun bırakmayı beraberinde getirmez zira bu sınıflandırmadan sonra dahi tapu iptaline yönelik bir işlem yapılmadığı müddetçe bir parsel özel şahsa ait olmaya devam edebilir" şeklinde bir hükme varmıştı.

Ansay kararında AİHM, arazinin orman arazisi niteliğinden kaynaklanan sınırlamaların başvuranların malik sıfatlarından doğan haklarından yararlanmalarına yönelik bir müdahale teşkil ettiği cihetle 1 No'lu Ek Protokol'ün 1. maddesinin ikinci cümlesinin uygulanması gerektiğini belirtmiştir.

Çevreye ilişkin kaygıları göz önünde bulunduran AİHM bu müdahaleyi haklı bularak ihtilaf konusu tedbirin başvuranları, sözkonusu tedbiri gözetilen amaçla orantısız kılacak nitelikte bir zarara uğratmadığını tespit etmiştir.

3.3. Benzer bir yaklaşım dairemiz tarafından Ek 1 no'lu Protokol'ün 1. maddesinin ikinci cümlesi açısından incelenen 26 Haziran 2007 tarihli Longobardi vd.-İtalya (7670/03) kararında benimsenmişti.

Bir arazi imara açık olarak vasıflandırılmış, fakat Çevre ve Kültürel Miras Bakanlığı arazinin bulunduğu bölgenin arkeolojik önemi muvacehesinde - bu davada Santa Elena kilisesinin görünürlüğünün korunması gerekmekteydi - inşaat yasağı getirmiş ve hiçbir tazminat ödememişti.
Bu bağlamda, AİHM, başvurana idare tarafından tazminat ödenmemiş olmasına rağmen genel menfaatler ile bireyin temel haklarını koruma zorunlulukları arasında hüküm sürmesi gereken adil dengenin gözetildiğini kaydetmiştir.

Her iki olayda da, taşınmazlar değerlerini neredeyse sıfıra indiren ve kullanım imkanlarını asgariye indiren sınırlamalara tabi tutulmuşlardır. AİHM, buna rağmen, ihtilaf konusu çıkarların dengesi açısından müdahalenin yerinde olduğu sonucuna varmıştır.

4.Bu çerçevede sözkonusu davanın çözümünü Luigi Longobardi ve Ansay başvurularında verilen kararların uzantısı bağlamında değerlendiriyoruz.

Başvuran sınırlamalara rağmen mülkün sahibi olmaya devam ettiği cihetle, bu başvurunun mülkiyet hakkına riayet etme ilkesi (Ek 1 no'lu Protokol'ün 1. maddesinin birinci paragrafının ilk cümlesi) çerçevesinde değil, malların kullanımının düzenlenmesine ilişkin 1. maddenin ikinci cümlesi çerçevesinde değerlendirilmesi gerekmektedir.

Üstelik, biçim açımızdan Ansay davasındaki ve mevcut davadaki bahse konu taşınmazların malikleri aynı statüde bulunmaktadır, bu kişiler ormanlık alan olarak vasıflandırılan, inşaata açılması ve tarım arazisi olarak kullanılması yasak arazilerin sahibidirler ve bu türden bir vasıflandırmanın beraberinde getirdiği kısıtlamalarla taşınmazları kullanmak durumundadırlar.

Yerleşik içtihada göre, Ek 1 no'lu Protokol'ün 1. maddesinin ikinci cümlesi aynı maddenin birinci cümlesinde yer alan ilke ışığında değerlendirilmedir; sonuç itibariyle, mülkiyet hakkına müdahalenin kamu menfaatini koruma ile bireyin temel haklarını koruma zorunlulukları arasında hüküm sürmesi gereken "adil dengeyi" gözetmelidir.

Kullanılan araçlar ile öngörülen amaç arasında makul bir oranın da bulunması gerekir.

Demek ki cevaplanması gereken temel sorun kamu menfaatinin gerekleri ile bireysel hakları koruma zorunluluğu arasında hüküm sürmesi gereken adil dengenin gözetilip gözetilmediğidir.

Bu gereğin yerine getirilip getirilmediğini değerlendirirken AİHM, kamu menfaati açısından ilgili kanunun amaçlarının yerine getirmek için, gerek uygulanan yöntemlerin seçiminde gerek sonuçlarının meşru olup olmadığını denetlerken devlete çok geniş bir takdir hakkı tanımaktadır. (Bkz. Chassagnou vd.-Fransa kararı no: 25088/94, 28331/95 ve 28443/95).

Çevre gibi konularda, AİHM, alenen makul bir dayanaktan yoksun olmadığı sürece, ulusal mevzuatın bu bağlamdaki uygulamasına riayet etmektedir (Bkz. mutatis mutandis, Saffi taşınmazı-İtalya kararı no: 22774/93).

Bu başvuru ile ilgili olarak, başvuranın taşınmazının, 1990 yılında Orman Genel Müdürlüğü tarafından teyid edilen kadastro planları çerçevesinde orman bölgesi olarak vasıflandırıldığı görülmektedir. Başvuranın itiraz ettiği bu vasıflandırma 2000 yılında, sorunun tüm yönlerini derinlemesine inceledikten sonra taşınmazın orman bölgesinde olduğuna dair vasıflandırmayı onayan Çanakkale Asliye Hukuk Mahkemesi kararıyla da teyid edilmiştir.

Dava dosyasında bu vasıflandırmanın keyfi veya beklenmedik bir vasıflandırma olduğunu gösterir herhangi bir unsur yer almamaktadır.

Bu durumda sözkonusu müdahale meşruiyet koşulunu karşılamaktadır.

Ayrıca, başvurana getirilen kısıtlamaların amacı olan çevrenin ve ormanların korunması Ek 1 no'lu Protokol'ün 1. maddesinin ikinci çümlesi anlamında kamu menfaati kapsamına girmektedir.

Yapılan müdahalenin başvuranın mülkiyet hakkına yapılan müdahale ile kamu menfaati hüküm sürmesi gereken denge konusunda, günümüz toplumunun çevrenin korunması konusundaki duyarlılığı ışığında AİHM'nin müteaddit defalar değindiği üzere, "ihtilaf konusu müdahalenin başvuranı, sözkonusu müdahaleyi izlenen meşru amaca nazaran orantısız kılacak nitelikte bir zarara uğrattığı söylenemez" ifadesinin altını çizmek gerekir (Bkz. Kapsalis ve Nima-Kapsali-Yunanistan kararı, no: 20937/03, 23 Eylül 2004).

Sonuç itibariyle, tazminat ödenmemesine rağmen, bu başvuruda kamu menfaatinin gerekleri ile bireyin temel haklarının korunması zorunluluğu arasında adil bir dengenin gözetildiğine itibar etmekteyiz.

 

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA