kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

AİHM
SATIK - TÜRKİYE DAVASI (NO. 2)


İçtihat Metni

SATIK - TÜRKİYE DAVASI (no. 2)

ESKİ 3. DAİRE

(Başvuru no: 60999/00)

KARAR

STRAZBURG

KARAR TARİHİ: 8 Temmuz 2008

İşbu karar AİHS'nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.

USUL

Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 60999/00 no'lu davanın nedeni, T.C. vatandaşı Kadir Satık'ın (başvuran), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne, 14 Temmuz 2000 tarihinde Temel İnsan Hakları ve Özgürlüklerini güvence altına alan Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ("AİHS") 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.

Başvuran, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde, İstanbul Barosu avukatlarından A. Topuz tarafından temsil edilmektedir.

OLAYLAR

I. DAVANIN KOŞULLARI

Başvuran, 1966 doğumludur ve Ankara'da ikamet etmektedir.

Belirsiz bir tarihte, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT), Yunanistan İzmir Konsolosluğunda çalışan ve Yunanistan İstihbarat Teşkilatı'nın (EIP) üyesi olduğu düşünülen S.K. adlı bir Yunan ataşenin telefon görüşmelerini kaydetmeye başlamıştır. Makamlar, başvuran ile S.K. arasında şüpheli telefon görüşmeleri yapıldığını fark etmiş ve başvuranla ilgili soruşturma başlatmıştır.

18 Şubat 1998'de, bir askeri savcı ile MİT görevlileri başvuranın İstanbul'daki dükkanını aramıştır. Hazırlık soruşturması raporuna göre, işyerinde birçok askeri üs fotoğrafı, iki harita (birisi "çok gizli" olarak işaretlenmiş) ile telefon ve kredi kartları bulunmuştur. MİT görevlileri, başvuranın işyerinde arama yaparken V.A.Ö. de orada bulunmaktadır. V.A.Ö., MİT görevlilerine askeri üs fotoğraflarının kendisine değil başvurana ait olduğunu söylemiştir. Başvuran, Yunanistan İstihbarat Teşkilatı üyelerine resmi ve gizli bilgi verdiği şüphesiyle gözaltına alınmıştır. Başvuran, N.A. adlı doktor tarafından muayene edilmiş ve sağlığının iyi olduğu belirtilmiştir. Bu gözaltı sürecinde, başvuranın MİT görevlileri tarafından kötü muameleye tabi tutulduğu iddia edilmiştir.

20 Şubat 1998'de, başvuran, 3. Kolordu Komutanlığı Askeri Mahkemesi önüne çıkartılmıştır. Başvuran, mahkemede, Yunanistan İstanbul Konsolosluğu'nda çalışan bir kişiyle tanıştığını ve bu kişiye kitap ve gümüş aksesuarlar sattığını ifade etmiştir. Sattığı eşyalar için bu kişiden para almıştır. Başvuran, ayrıca, bu kişinin kendisinden Türkiye'yle ilgili askeri bilgi vermesini istediğini ileri sürmüştür. Başvuran, bu kişiye gizli bilgi verdiği iddiasını reddetmiş ve işyerinde bulunan harita ve fotoğrafların kendisine ait olmadığını ileri sürmüştür.

Aynı gün, mahkeme başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir. Başvuran, N.A. tarafından tekrar muayene edilmiş ve N.A. başvuranın vücudunda kötü muameleye dair herhangi bir iz olmadığını yinelemiştir. Başvuran, Davutpaşa Askeri Cezaevi'ne gönderilmiştir. Başvuran, tutuklama kararını temyiz etmiştir.

Başvuran, önceki tıbbi raporlara yaptığı itirazın ardından 23 Şubat 1998'de, cezaevinde üçüncü kez muayene olmuştur. Cezaevi doktorunun raporuna göre, başvuranın kollarında muhtemelen üç ya da dört günlük ekimozlar tespit edilmiştir.

Başvuran, 5 Mart 1998'de, tutuklama kararına karşı yeniden itirazda bulunmuştur. Aynı gün, Deniz Kuvvetleri Komutanlığı Askeri Mahkemesi bu temyizi reddetmiştir.

19 Mart 1998'de, Genel Kurmay Askeri Savcısı, Genel Kurmay Askeri Mahkemesi'ne, Askeri Ceza Kanunu'nun 56. maddesinin 1(D) paragrafı ile Ceza Kanunu'nun 133/1, 31, 33 ve 36. maddeleri uyarınca, casusluk yaparak milli müdafaaya hıyanet suçundan başvuran aleyhinde bir ithamname vermiştir.

Başvuran, Genel Kurmay Askeri Mahkemesi önünde, gözaltındayken MİT görevlileri tarafından bir ifade yazısı imzalamaya zorlandığını ileri sürmüştür. Başvuran, işyerini V.A.Ö.'ye sattığını, fotoğraflarla haritaların kendisine ait olmadığını iddia etmiştir. Başvuran, V.A.Ö.'nün mahkeme tarafından dinlenmesini talep etmiştir. Başvuran, ayrıca, dükkanında yapılan aramanın kanuna aykırı olduğunu ve aramayı yapan görevlilerin aleyhindeki suçlamalarla ilgili olarak kendisine bilgi vermediğini ifade etmiştir. Başvuran, L.K. adında bir Yunan memura kitap ve gümüş aksesuarlar sattığını ve bu kişinin kendisinden gizli bilgiler vermesini talep ettiğini yinelemiştir. Başvuran, ayrıca, bu işi gerçekleştirmek için L.K. ve "Yorgo" olarak bildiği S.K. adında bir başka Yunan memurla iletişim kurduğunu, ancak verdiği bilginin doğru olmadığını belirtmiştir. Başvuranın avukatı, başvuranın ifadelerinin MİT görevlileri tarafından işkence yapılarak alındığını vurgulamıştır. Başvuranın avukatı, bu bağlamda, Davutpaşa askeri cezaevi doktoru tarafından 23 Şubat 1998 tarihinde hazırlanan tıbbi rapora göndermede bulunmuştur. Raporda, başvuranın kollarında üç dört günlük ekimozlar bulunduğu belirtilmiştir. Avukat, ayrıca, başvuranın umumi telefondan yaptığı görüşmelerin dinlenmesine yönelik herhangi bir karar bulunmaması nedeniyle, başvuran aleyhindeki tek kanıt olan telefon görüşmelerinin MİT görevlileri tarafından kanunsuz bir şekilde ele geçirildiğini iddia etmiştir. Başvuranın avukatına göre, yeterli delil olmaması nedeniyle başvuran masumdur.

Genel Kurmay Askeri Mahkemesi, yargılama sırasında V.A.Ö.'nün ifade vermesi için celp çıkarmıştır. Ancak, sözkonusu şahıs bulunamamıştır.

Belirsiz bir tarihte, bir parmak izi uzmanı, başvuranın dükkanındaki bazı fotoğraf ve haritalar üzerinde inceleme yapmış ve bulunan parmak izlerinden hiçbirinin başvurana ait olmadığını belirtmiştir.

15 Haziran 1999'da, Genel Kurmay Askeri Mahkemesi başvuranın suçlu olduğuna karar vermiştir. Mahkeme, başvuranın verdiği bilginin gizli olarak algılanamayacağı sonucuna varmıştır. Ancak, başvuran Yunan memurlarla iş ilişkilerini sürdürebilmek için gizli olmayan veya hayal ürünü bilgi vermiş olsa da, bilgi verme teklifini kabul ederek milli müdafaaya hıyanet suçunu işlemiştir. Mahkeme, başvuranı Askeri Ceza Kanunu'nun 56. maddesinin 1(D) paragrafı ile Ceza Kanunu'nun 133/1, 31, 33 ve 36. maddelerince öngörülen asgari ceza miktarı olan on iki yıl altı aylık hapis cezasına çarptırmıştır. Mahkeme, başvuranın savunmasını reddederken, başvuranın ifadesinin MİT görevlilerinin işkencesi altında alındığı ve telefon görüşmelerinin MİT görevlileri tarafından yasaya aykırı bir şekilde dinlendiği iddialarına doğrudan yer vermemiştir.

2 Ağustos 1999'da, başvuran temyize gitmiştir. Başvuran, Yunanistan İstihbarat Teşkilatı'na yanlış bilgi verdiği ve hiçbir zaman ülkesine ihanet etme niyetinde olmadığı için masum olduğunu iddia etmiştir. Başvuran, ayrıca, AİHS'nin 6. maddesini öne sürerek, ilk derece mahkemesinin kanundışı yollardan elde edilen kanıtlara dayanarak kendisini mahkum ettiğini iddia etmiştir. Başvuran, mahkemenin V.A.Ö.'yü tanık olarak dinlemediğini ileri sürmüştür. Başvuran, 23 Şubat 1998 tarihli kollarında ekimozlar bulunduğunu belirten tıbbi rapora gönderme yaparak, güvenlik güçlerinin başvuranın mahkum edilmesini sağlamak için alışılmış yöntemlere başvurduklarını kaydetmiştir.

17 Kasım 1999'da, Askeri Yargıtay, 15 Haziran 1999 tarihli kararı onamıştır. Askeri Yargıtay, ilk derece mahkemesinin muhakemesini uygun bulmuş ve fotoğraflarla haritaların başvurana ait olmadığını ilk derece mahkemesinin zaten kabul ettiğini ve V.A.Ö. duruşmaya katılmadığı için hazırlık soruşturması sırasında bu kişinin ifadelerini dikkate almadığını kaydetmiştir. Buna göre, başvuranın mahkumiyetiyle sonuçlanan soruşturmada herhangi bir eksiklik veya kanunsuzluk bulunmamaktadır. Bu nedenle, mahkeme, başvuranın temyizini reddetmiştir.

24 Ocak 2000'de, Askeri Yargıtay'ın kararı başvurana tebliğ edilmiştir.

HUKUK

I. AİHS'NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Başvuran, gözaltındayken kötü muameleye maruz bırakıldığı konusunda şikayetçi olmuş ve bu şikayetini AİHS'nin 3. maddesine dayandırmıştır.

A. Kabuledilebilirlik

Hükümet, Ahmet Sadık / Yunanistan (15 Kasım 1996 tarihli karar, Hüküm ve Karar Raporları 1996-V) ile Cardot / Fransa (19 Mart 1991 tarihli karar, A Serisi no. 200) davalarında AİHM'nin vermiş olduğu kararlara dayanarak, başvuranın kötü muameleye ilişkin şikayetlerini ulusal makamlar önünde dile getirmediğini, bu nedenle de iç hukuk yollarından yararlanmadığını iddia etmiştir.

Başvuran, kötü muameleye ilişkin şikayetini aleyhinde yürütülen cezai kovuşturma sırasında yerel makamlar önünde dile getirdiğini, ancak iddialarını soruşturmak için harekete geçilmediğini ileri sürmüştür.

AİHM, AİHS'nin 35/1 maddesinde öngörülen iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının, iddia edilen ihlallerin düzeltilmesi için başvuranları öncelikle iç hukuk sisteminde mevcut ve yeterli olan hukuk yollarını kullanmaya zorladığını hatırlatmaktadır. Hukuk yollarının varlığı teoride olduğu kadar pratikte de mutlak olmalıdır; olmadığı takdirde gerekli erişilebilirlik ve etkinlikten yoksun olurlar. Ancak, AİHS'nin 35/1 maddesi yetersiz ve etkisiz hukuk yollarına başvurmayı gerekli kılmamaktadır (bkz, Aksoy / Türkiye, 18 Aralık 1996 tarihli karar, Hüküm ve Karar Raporları 1996-VI).

AİHM, Hükümet'in iddiasının aksine, MİT görevlileri tarafından kanıt olarak alınan ifadelerinin kabuledilebilirliğine itiraz ederken, başvuranın şikayetinin esasını yerel makamlar önünde dile getirdiğinin düşünülebileceğini kaydetmektedir. Başvuranın avukatı ayrıca başvuranın ifadesinin işkence altında alındığını iddia etmiş, Genelkurmay Askeri Mahkemesi'nin dikkatini cezaevi doktorunun hazırladığı ve başvuranın kolunda bere gözlemlendiğini kaydeden tıbbi rapora çekmiştir (ibid.). Öte yandan, mahkemenin başvuranın şikayetlerini kayda almasına karşın, yetkili makamlar başvuranın gözaltında işkenceye uğradığı iddiasını araştırmak için hiçbir şey yapmamışlardır.

AİHM'ye göre, özellikle dava dosyasında başvuranın kollarında bereler olduğuna işaret eden tıbbi kanıt bulunduğundan, bu iddialar yetkili makamları harekete geçmeleri için uyarmakta yeterli olmalıydı. Koşullar göz önünde bulundurulduğunda, AİHM, başvuranın, iddiasının araştırılması amacıyla yetkili makamların dikkatini şikayetine çekebilmek için kendisinden beklenebilecek her şeyi yaptığı biçiminde değerlendirilebileceği kanısındadır. Yukarıdaki gerekçeler ışığında, AİHM, Hükümet'in, şikayetin 3. madde çerçevesinde kabuledilebilirliğine ilişkin itirazını reddeder. AİHS'nin 35. maddesinin 3. fıkrası çerçevesinde bu şikayetin dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka bir gerekçe altında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder.

B. Esas

Hükümet, başvuranın vücudunda gözlemlenen berelerin, cezaevi doktorunun berelerin üç-dört gün önce meydana gelmiş olabileceğini ifade etmesi nedeniyle, gözaltında tutulduğu sırada meydana geldiğinin yeterli bir kesinlikle tespit edilemediğini iddia etmiştir. Bu nedenle başvuranın gözaltında tutulduğu sırada kötü muameleye uğradığını kabul etmemiştir.

AİHM, bir kimsenin sağlıklı olarak gözaltına alınıp serbest bırakıldığında yaralı olduğu durumlarda, bu yaraların oluşmasına ilişkin makul bir açıklama ve mağdurun iddialarına, özellikle de bu iddialar tıbbi raporlarla desteklenmişse, gölge düşürecek kanıt sağlamanın Devlet'e düşmekte olduğunu, Devlet'in bu yükümlülüğü yerine getirmemesinin AİHS'nin 3. maddesi çerçevesinde açıkça sorun doğuracağını yineler (bkz. Selmouni - Fransa [BD], 25803/94; Aksoy - Türkiye; Tomasi - Fransa ve Ribitsch - Avusturya).

Kanıt değerlendirmede, AİHM, normalde "şüpheye yer bırakmayacak" kanıt ilkesini uygular (bkz. Avşar - Türkiye, 25657/94). Öte yandan, böyle bir kanıt, yeterince sağlam, açık ve tutarlı müdahalelerin ya da benzer biçimde aksi ispat edilemez maddi ipuçlarının bir arada var olmasının sonucu olabilir (bkz. İrlanda - İngiltere). İhtilaf konusu olayların bütün olarak, ya da kısmen, yetkili makamların münhasır bilgisi dahilinde olduğu durumlarda, gözaltında denetimlerinde bulunan kimselerle ilgili davalarda olduğu üzere, tutulu bulundurma sırasında oluşmuş yaralanmalarla ilgili ciddi maddi ipuçları baş gösterecektir. Esasında, ispat külfeti, tatmin edici ve ikna edici açıklama sağlanması için yetkili makamlara istinat etmektedir (bkz. Salman - Türkiye [BD], 21986/93).

Mevcut davada, AİHM, başvuranın, gözaltından tutulmadan önce ve gözaltında tutulmasını takiben üç tıbbi muayeneden geçtiğini gözlemler. İlk iki tıbbi muayeneyi gerçekleştiren Dr. N.A. raporlarında, başvuranın sağlıklı olduğunu ve vücudunda kötü muamele emaresi bulunmadığını kaydetmiştir. Ancak, başvuranın doktorun tespitlerine olan itirazının ardından cezaevi doktoru tarafından üçüncü bir muayene gerçekleştirilmiş, doktor, başvuranın kolunda üç-dört günlük olması muhtemel yaralar tespit etmiştir. Başvurana göre, üçüncü tıbbi rapor, gözaltında tutulurken işkence gördüğü iddiasını doğrulamıştır. Öte yandan Hükümet bu iddiaya itiraz etmiştir.

AİHM, Genelkurmay Başkanlığı Askeri Mahkemesi'nde görülen davada, başvuranın, polis memurlarına verdiği ifadenin kabul edilebilirliği konusunda itiraz etmekle yetindiğini gözlemler. İfadesinin işkence altında alındığı iddiası bir yana, hiçbir aşamada, maruz kaldığını iddia ettiği kötü muamele biçimine işaret etmemiştir. Ayrıca, başvuran AİHM'ye verdiği başvuru formunda, gözaltında tutulduğu sırada kendisine kötü muamele uygulandığı iddiasının ayrıntılarını belirli bir biçimde anlatmamıştır. Özellikle, kolundaki berelere neden olan kötü muamele biçimini açıklamamıştır. Durum böyle iken, AİHM, başvuranın iddia edildiği gibi kötü muameleye uğradığı biçiminde savunulabilir bir iddianın temelini sunmadığı görüşündedir.

AİHS'nin 3. maddesinin ihlal edilmediği anlaşılmıştır.

II. AİHS'NİN 6/1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Başvuran askeri mahkeme tarafından yargılandığından, bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil biçimde yargılanmadığından şikayet etmiştir. Kanuna aykırı olarak elde edilen telefon görüşmelerinin kayıtlarına dayanarak mahkum edildiğini ileri sürmüştür. Ayrıca mahkemenin açık duruşma görmediğini ve savunması için önem taşıyan bir tanığın duruşmaya katılmasını güvence altına almadığını iddia etmiştir. Bu bağlamda, AİHS'nin 6/1 maddesine dayanmıştır.

A. Genelkurmay Başkanlığı Askeri Mahkemesi'nin bağımsız ve tarafsız olmadığı iddiası

1. Kabuledilebilirliğe ilişkin

Hükümet, başvuranın, şikayetini yerel makamlara sunmadığı için iç hukuk yollarını tüketmediğini iddia etmiştir.

Başvuran, Genelkurmay Başkanlığı Askeri Mahkemesi'nin bağımsızlığına ilişkin şikayetini yerel makamlara götürmüş olsa bile, sonuca ulaşma olasılığı bulunmayacağını ileri sürmüştür.

AİHM, Genelkurmay Başkanlığı Askeri Mahkemelerinin kurulma ve yapısının yasada açıkça tanımlandığını gözlemler. Başvuran bu yasanın kendi davasında yanlış uygulandığını hiç savunmamıştır. Buna göre, başvuranın, heyetteki hakimlerin ordu mensubu oldukları gerekçesiyle mahkemenin yapısına edeceği her türlü itiraz reddedilmeye mahkum olacaktır. Dolayısıyla, ulusal makamlara yapılan böylesi bir talep şikayet konusu durumu çözüme ulaştırmayacaktır. Bu nedenle bu itirazın reddedilmesi gerektiği anlaşılmaktadır. AİHM ayrıca bu şikayetin AİHS'nin 35/3 maddesi çerçevesinde dayanaktan yoksun olmadığı kanısına varmıştır. Başka bir gerekçe altında da kabuledilemezlik unsuru bulunmamaktadır.

2. Esas

Başvuran, kendisini yargılayan Genelkurmay Başkanlığı Mahkemesi'nin, kendilerini atayan Savunma Bakanlığı ile Genelkurmay Başkanlığı'nın emir ve talimatlarına bağlı iki askeri hakim ve bir muvazzaf subaydan oluşan bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olarak addedilemeyeceğini iddia etmiştir. Bu bağlamda, sivil olarak askeri bir mahkemede yargılanmaması gerektiğini belirtmiştir.

Hükümet, sivillerin yalnız istisnai durumlarda askeri mahkemelerde yargılandıklarını belirtmiştir. Bu noktada, başvuranın ulusal güvenliği ilgilendiren bir suçla suçlandığından askeri mahkeme tarafından yargılandığını ortaya koymuştur. Hükümet ayrıca iç hukukun askeri mahkemelerin bağımsızlık ve tarafsızlığını güvence altına alan gerekli teminatları sağladığını öne sürmüştür. Son olarak, 4963 Sayılı Kanun'un kabul edilmesiyle, Türk yasalarının AİHS'yle uyumlu hale gelmesi için değiştiğine işaret etmiştir.

AİHM, benzer bir mağduriyeti incelediğini, Ergin - Türkiye (no. 6) kararında (no. 47533/99) AİHS'nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğini kaydetmiştir. Bu kararda, AİHM, yalnız askeri memurlardan oluşan bir mahkemede, askerlik görevi aleyhinde propaganda yapmakla ilgili bir suçtan yargılanan bir sivil olan başvuranın, yargılamada taraflardan biriyle bağlantısı olduğu biçiminde düşünülebilecek ordu mensubu hakimlerin huzuruna çıkmaktan endişe etmesinin anlaşılabilir olduğu kararına varmıştır. Bu nedenle, başvuran, haklı olarak, Genelkurmay Başkanlığı Mahkemesi'nin yanlı olabileceğinden ileri gelen kaygılarla gereğinden fazla etkilenebileceğinden endişe edebilir. Sonuç olarak, başvuranın mahkemenin bağımsız ve tarafsızlığına ilişkin şüphelerinin haklı olduğu söylenebilir (ibid).

AİHM, AİHS'nin, askeri mahkemelerin sivillerin karıştığı davalarda yargılama yetkisini tamamen dışlamamış olduğunu kabul etmesine karşın, yalnız çok istisnai durumlarda böyle mahkemelerde sivillere karşı iddianame belirlenmesinin 6. maddeyle uyumlu olarak değerlendirilebileceğini belirtir. Bu bağlamda, askeri cezai yargılama yetkisi, böyle bir durumu haklı çıkaran zorlayıcı nedenler olmadığı sürece sivilleri kapsamamalıdır. Böyle nedenlerin varlığı, her bir ayrı davada kanıtlanmalıdır. Ulusal yasalar için belirli sınıftaki suçları askeri mahkemelere in abstracto tahsis etmek yeterli değildir (bkz. Ergin (no. 6)).

Ayrıca AİHM uluslararası yargı organlarının son yıllardaki karar ve uygulamalarını incelemiş, askeri mahkemelerin siviller üzerindeki yetkisiyle ilgili uluslararası bir görüş birliği meydana geldiğini görmüştür (bkz. Ergin (no. 6)).

Avrupa'daki duruma ilişkin olarak, sivillerin barış zamanı askeri mahkemelerde yargılanmaması gerektiği konusunda Avrupa Konseyi'ne üye devletler arasında baskın bir görüş olduğu anlaşılmıştır. Askeri mahkemelerin sivilleri yargılama yetkisini düzenleyen yasada bazı farklılıklar olmasına karşın, hukuk sistemlerinin büyük çoğunluğunda, bu yargı yetkisi ya yoktur ya da Türk Ceza Kanunu veya Askeri Ceza Kanunu kapsamında suç işlendiği hallerde bir ordu mensubu ve sivil arasında suç ortaklığı gibi çok özel belirli durumlarla sınırlıdır (bkz. Ergin (no. 6)).

Öte yandan mevcut davada Anayasa'nın 145. maddesi açıkça askeri mahkemelerin barış zamanında sivilleri yargılayabileceğini belirtir. Ayrıca, Askeri Mahkemeler Kanunu'nun eski 11. maddesi başvuranın suçlanıp mahkum edildiği 56. madde kapsamındaki suçun askeri mahkemelerin yetkisine girdiğini ifade eder.

Yukarıda belirtilenler ve özellikle de uluslararası ve yerel düzeyde hakim olan görüş ışığında, AİHM, orduya zarar verecek bilgiyi sözde ifşa etme anlaşmasıyla ilgili suç işlemekle suçlanan ve yalnız askeri subaylardan oluşan bir mahkemede yargılanan bir sivil olan başvuranın, yargılamada taraf olarak değerlendirilebilecek ordu mensubu hakimler karşısına çıkma konusunda endişeli olmasının anlaşılabilir olduğu kanısına varır.

Buna göre, başvuran, Genelkurmay Başkanlığı Mahkemesi'nin yanlı olabileceğinden ileri gelen kaygılardan aşırı derecede etkilenebileceğinden endişe edebilir. Bu nedenle başvuranın mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığıyla ilgili endişelerinin haklı olduğu söylenebilir (bkz. mutatis mutandis, Incal).

Bu nedenle AİHM'nin 6/1 maddesi ihlal edilmiştir.

B. Yasadışı yollarla elde edilmiş kanıt kullanıldığı iddiası

Başvuran ayrıca AİHS'nin 6/1 maddesi kapsamında, yerel mahkemelerin kendisini, MİT görevlilerinin yasadışı yollarla elde ettiği telefon konuşması kayıtlarına dayanarak mahkum ettiği konusunda şikayetçi olmuştur.

Başvuran, MİT'in iç hukuka uymayarak konuşmalarını dinlediğini ve telefon görüşmelerinin dinlenmesine izin veren bir yargı kararı bulunmadığını iddia etmiştir.

Hükümet, MİT'in başvuranın telefon görüşmelerini karşı istihbarat eylemleri çerçevesinde, 2937 Sayılı Kanun'un 4. maddesinin izniyle dinlediğini iddia etmiştir. Sözkonusu yasanın 6. maddesi, MİT mensuplarına, karşı istihbarat eylemleri gerçekleştirmeleri izni vermiş, polislerin yararlandığı hak ve yetkileri tanımıştır. MİT görevlileri, başvuranın görüşmelerini, ulusal güvenliği korumak amacıyla, dinlemeye ve kaydetmeye karar vermiştir. Sözkonusu tedbir orantılılık koşuluyla uyumludur. Ayrıca kaydedilen telefon görüşmeleri, başvurana karşı kullanılan tek kanıt değildi. Başvuranın üzerinde bulunan askeri üslerin fotoğrafları, içlerinden biri "çok gizli" olarak belirtilmiş iki harita, telefon ve kredi kartları, mahkumiyetine dayanak oluşturmuştur. Başvuranın AİHS'nin 6. maddesi tarafından güvence altına alınmış savunma hakkının korunduğu göz önünde bulundurulduğunda, bu başlık altındaki şikayetleri kabuledilemez olarak beyan edilmelidir.

AİHM, AİHS'nin 19. maddesine göre görevinin, Yüksek Sözleşmeci Taraflarca kabul edilen yükümlülüklere uyulmasını sağlamak olduğunu yineler. Özellikle, AİHS'nin güvence altına aldığı hak ve özgürlükleri ihlal etmediği sürece, ulusal bir mahkemenin yaptığı iddia edilen maddi veya hukuki hataları ele almak AİHM'nin görevi değildir. 6. madde adil yargılanma hakkını güvence altına alırken, aslında ulusal yasalar çerçevesindeki bir düzenleme meselesi olan bu şekildeki bir kanıtın kabuledilebilirliğine ilişkin kural koymamaktadır (bkz. Schenk - İsviçre; Teixeira de Castro - Portekiz).

Bu nedenle, ilke olarak, belirli kanıt tiplerinin - örneğin, iç hukuk çerçevesinde yasalara aykırı olarak elde edilen kanıt - kabuledilebilir olup olmadığını ya da başvuranın suçlu olup olmadığını belirlemek AİHM'nin görevi değildir. Yanıtlanması gereken soru, yargılamanın bütün olarak, kanıtın elde edilme biçimini de kapsayarak, adil olup olmadığıdır. Bu, sözkonusu "yasadışılığın" ve başka bir AİHS hakkının ihlali sözkonusu olduğunda, tespit edilen ihlalin niteliğinin incelenmesini kapsar (bkz. diğer hususlar meyanında, Kahn - İngiltere, 35394/97; P.G. ve J.H. - İngiltere, 44787/98; Allan - İngiltere, 48539/99).

Yargılama sürecinin bütün olarak adil olup olmadığının belirlenmesinde, savunma hakkının korunup korunmadığı da göz önünde bulundurulmalıdır. Özellikle başvurana kanıtın gerçekliğine itiraz etme ve kullanılmasına karşı çıkma fırsatı tanınıp tanınmadığının incelenmesi gerekir. Ek olarak, kanıtın elde edildiği koşulların, kanıtın güvenilirliği ve doğruluğuna şüphe getirip getirmediği de dahil olmak üzere kanıtın niteliği de göz önünde bulundurulmalıdır. Kanıtın elde edilmesinin başka araçlarla desteklenmediği durumlarda hakkaniyete uygunluk sorunu zorunlu olarak baş göstermese de, kanıtın çok güçlü olduğu ve güvenilmeme riskinin bulunmadığı durumlarda, kanıtın desteklenmesi ihtiyacının buna bağlı olarak daha zayıf olduğu kaydedilmelidir.

Özellikle tespit edilen AİHS ihlalinin niteliğinin incelenmesiyle ilgili olarak, AİHM, bilhassa Khan davalarında, gizli dinleme araçlarının kullanımının 8. maddenin ihlalini teşkil ettiği sonucuna vardığını, bu maddeye göre, böyle araçlara başvurulmasının iç hukukta yasal dayanağı olmadığını ve başvuranların özel yaşamlarına saygı gösterilmesi haklarına yapılan bu müdahalenin "yasalara uygun olmadığını" tespit ettiğini anımsar. Bununla birlikte, bu yolla edinilen bilgi kanıtlarının kabul edilmesi, davaların koşullarında, 6/1 maddenin teminatını sağladığı hakkaniyete uygunluk koşuluyla çatışmamaktadır.

Mevcut davada, Hükümet, başvuranın telefon görüşmelerinin dinlenip kaydedilmesinin yasal dayanağı olarak 2937 no'lu Kanun'un 4. ve 6. maddelerine dayanmış ve dava konusu müdahalenin ulusal güvenliğin korunması koşullarında haklı çıkarıldığını savunmuştur. Öte yandan, AİHM, zaten, mevcut davaya sebebiyet veren olayların meydana geldiği sırada telefonların dinlenmesi ve görüşmelerin kaydedilmesini düzenleyen bir ulusal yasanın olmadığı sonucuna varmıştır (bkz. Ağaoğlu - Türkiye, 27310/95). Böyle bir müdahale için yasal dayanağın olmayışı, AİHM'nin, sözkonusu telefon kayıtlarının dava koşullarında yasalara aykırı biçimde elde edilmiş kanıt olduğu sonucuna varmasına sebep olmuştur.

Bununla birlikte, AİHM, ilke gereği ve kuramsal olarak, bu davadakine benzer türde yasadışı olarak elde edilmiş kanıtın kabul edilebilir olabileceğini bertaraf edemez. Bu nedenle, savunma hakkına saygı gösterilip gösterilmediğini göz önünde bulundurularak, yargılamanın bütün olarak adil olup olmadığını tespit etmesi gerekir. Bu bağlamda, AİHM, başvurana bu kanıtın elde edilme biçimine ve yargılanması sırasında kendisine karşı kullanılmasına itiraz etme olanağının verildiğini kaydeder. Davayı gören mahkeme, başvuranın itirazı hakkında doğrudan yorum yapmamasına rağmen, savunmasını reddetmiş ve başvuranın gizli olmayan bilgileri Yunan görevlilerine verdiğini kabul etmesi gibi, elindeki diğer kanıtlara dayanarak başvuranı mahkum etmiştir.

Yukarıda belirtilenler göz önüne alındığında, AİHM, gizlice dinlenen materyalin kullanımının, AİHS'nin 6/1 maddesinin teminat altına aldığı hakkaniyete uygunluk koşullarıyla çatışmadığı kanısına varır.

Dolayısıyla başvurunun bu kısmı AİHS'nin 35/3 maddesi çerçevesinde açıkça dayanaktan yoksun olup 35/4 maddeye uygun olarak reddedilmelidir.

C. Açık duruşma görülmediği iddiası

Başvuran 6. maddede korunan açık duruşma hakkının da ihlal edildiğinden şikayetçi olmuştur.

Hükümet, Askeri Mahkemeler Kuruluşu ve Yargılama Usulü Hakkında Kanun'un 138. maddesine göre askeri mahkemelerde duruşmanın her zaman açık olduğunu kaydetmiştir. Ancak genel ahlakın veya kamu güvenliğinin kesin olarak gerekli kıldığı hallerde duruşmanın kapalı yapılmasına askeri mahkeme karar verebilir. Mevcut davada başvuran askeri casusluk suçlamasıyla yargılandığından, duruşmanın kapalı yapılması ulusal güvenlik amaçları doğrultusunda gerekli olmuştur.

AİHM, AİHS'nin 35/1. maddesinde belirtilen iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının amacının Yüksek Sözleşmeci Taraflara, iddialar AİHM'ye sunulmadan önce, kendileri aleyhindeki ihlal iddialarını önleme veya giderme olanağı vermek olduğunu yineler. Buna göre, bu kural başvuranların öncelikle ulusal hukuk sistemi tarafından sağlanan iç hukuk yollarının kullanılmasını gerektirir, böylece Yüksek Sözleşmeci Tarafların eylemleri için AİHM önünde yanıt vermekten muaf tutar.

Öte yandan mevcut davada, başvuranın görüşlerinde bu şikayeti daha önce yerel mahkeme nezdinde dile getirdiği anlaşılmamaktadır. Ayrıca başvuranın davayı gören mahkemenin duruşmaları kapalı görmesine itiraz ettiği de belgelerden anlaşılmamaktadır. Dolayısıyla bu şikayetin AİHS'nin 35/1 ve 35/4 maddeleriyle uyumlu olarak iç hukuk yollarının tüketilmediği gerekçesiyle reddedilmesi gerektiği anlaşılmaktadır.

D. Bir tanığın duruşmaya katılmasının güvence altına alınmadığı iddiası

Başvuran, davayı gören mahkemenin, savunması için tanıklık yapabilecek olan V.A.Ö adlı şahsın duruşmaya katılmasını sağlamadığı için, adil yargılanma hakkından mahrum edildiğinden şikayetçi olmuştur.

Hükümet, davayı gören mahkemenin, sözkonusu tanığın duruşmaya katılması için yeterli çabayı gösterdiğini iddia etmiştir. Ancak şahıs bulunamamıştır.

AİHM, genel kural olarak, ellerindeki kanıtları, sanıkların öne sürmek istedikleri kanıtın ilintililiğini ve özellikle AİHS sisteminde bu terime verilmiş bağımsız anlamda tanıkları çağırmanın uygun olup olmadığını değerlendirmenin ulusal mahkemelerin görevi olduğunu yineler (bkz. Perna - İtalya, 48898/99). Ayrıca, 6. maddenin 3. fıkrasının (d) bendinin amacı savunma tanıklarının da iddia tanıklarıyla aynı koşullar altında çağırılmasının ve dinlenmesinin sağlanmasıdır (bkz. Touvier - Fransa, 29420/95).

AİHM, Genelkurmay Başkanlığı Askeri Mahkemesi'nin başvuranın talebi üzerine V.A.Ö.'ye tebligatta bulunduğunu ancak V.A.Ö.'ye adresinden ulaşılamadığını kaydeder. Ayrıca, Askeri Yargıtay'ın gözlemlediği üzere, davayı gören mahkeme V.A.Ö.'nün polise verdiği ifadeyi, iddialarıyla ilgili olarak sorgulanamayacağı için görmezden gelmiştir. AİHM, davayı gören mahkemenin gerçeği ortaya çıkarmak için o tanığı dinlemenin gerekli olmadığı sonucuna vardığını kaydederek, başvuranın adil yargılanma hakkının herhangi bir biçimde çiğnenmediği sonucuna varmaktadır.

Dolayısıyla başvurunun bu kısmı AİHS'nin 35/3 maddesi çerçevesinde açıkça dayanaktan yoksundur ve yine 35/4 maddesiyle uyumlu olarak reddedilmelidir.

IV. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI

AİHS'nin 41. maddesine göre:

"Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder. "

A. Tazminat

Başvuran maddi tazminat olarak 118.000 Euro (EUR), manevi tazminat olarak ise 120.000 EUR talep etmiştir.

Hükümet talep edilen meblağların haddinden yüksek ve dayanaksız olduğunu belirtmiştir.

AİHM, tespit edilen ihlal ile talep edilen maddi tazminat arasında illiyet bağı görememektedir. Bu nedenle bu talebi reddeder. Öte yandan, başvuranın, davanın koşulları içinde endişe ve hayal kırıklığı gibi manevi zararlara uğramış olduğunu ve bu zararın yalnız ihlalin tespit edilmesiyle telafi edilmesinin yeterli olmadığını kabul eder. Davanın koşullarını ve içtihadını göz önüne aldığında, AİHM, başvurana manevi tazminat olarak 1000 EUR ödenmesine karar verir.

AİHM, mevcut davada olduğu gibi, bireyin AİHS'nin bağımsızlık ve tarafsızlık koşullarını karşılamayan bir mahkeme tarafından mahkum edilmesi halinde, ilke olarak başvuran için uygun telafi biçiminin yeniden yargılanması ya da başvuranın arzu etmesi halinde davanın yeniden açılması olacağı kanısındadır (bkz. Öcalan - Türkiye [BD], 46221/99).

B. Yargılama giderleri

Başvuran ayrıca AİHM önünde meydana gelen mahkeme masrafları için 19.000 EUR talep etmiştir.

Hükümet başvuranın taleplerini destekleyici hiçbir belge sunmaması nedeniyle bu başlık altında tazminat ödenmemesi gerektiğini iddia etmiştir.

AİHM'nin içtihadına göre, yargılama giderleri, ancak gerçekliği ve gerekliliği kanıtlandığı ve makul bir meblağ olduğu takdirde başvurana geri ödenir. Bu davada, AİHM, sahip olduğu bilgiler ve yukarıda belirtilen ölçütler ışığında, başvurana, AİHM'de açılan takibatlar için 3000 EUR tazminat ödenmesinin makul olduğu sonucuna varmıştır.

C. Gecikme Faizi

AİHM, Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puanlık bir artışın eklenmesinin uygun olduğuna karar vermiştir.

BU GEREKÇELERE DAYANARAK, AİHM,

1. Oybirliğiyle, başvuranın gözaltında tutulduğu sırada kendisine kötü muamelede bulunulduğu iddialarıyla, bağımsız ve tarafsız olmayan bir mahkeme tarafından mahkum edilmesine ilişkin şikayetlerinin kabuledilebilir, başvurunun geri kalanının kabuledilemez olduğuna;

2. Oybirliğiyle, AİHS'nin 3. maddesi'nin ihlal edilmediğine;

3. 6'ya karşı 1 oyla, başvuranın Genelkurmay Başkanlığı Askeri Mahkemesi tarafından yargılanıp mahkum edilmesinin sonucu olarak, AİHS'nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;

4. 6'ya karşı 1 oyla

(a) AİHS'nin 44. maddesi'nin 2. fıkrası gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Yeni Türk Lirası'na çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvurana izleyen meblağların ödenmesine;

(i) miktara yansıtılabilecek her türlü vergi ile birlikte, 1000 EUR (bin Euro) manevi tazminat;

(ii) miktara yansıtılabilecek her türlü vergi ile birlikte, yargılama giderleri için 3000 EUR (üç bin Euro);

(b) yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli olan marjinal kredi kolaylığı oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına karar vermiştir.

5. Başvuranın adil tatmine ilişkin diğer taleplerini reddetmiştir.

İşbu karar, İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğü'nün 77. Maddesi'nin 2. ve 3. fıkraları uyarınca 8 Temmuz 2008 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.

Santiago QUESADA Boštjan M. ZUPAN?I?

Zabıt Katibi Başkan

AİHS'nin 45/2 maddesi ve Mahkeme İç Tüzüğü'nün 74/2 maddesiyle uyumlu olarak izleyen ayrık görüşler bu karara eklidir:

- Yargıç Ziemele'nin mutabık görüşü;

-Yargıç Türmen'in muhalefet şerhi.

B.M.Z.

S.Q.




 

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA