kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

AİHM
MELEK SİMA YILMAZ - TÜRKİYE


İçtihat Metni

MELEK SİMA YILMAZ - TÜRKİYE

2.DAİRE

(Başvuru no:37829/05)

KARARIN ÖZET ÇEVİRİ

STRAZBURG

KARAR TARİHİ: 30 Eylül 2008

İşbu karar AİHS'nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli düzeltmelere tabi olabilir.

USUL

Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (37829/05) no'lu davanın nedeni Melek Sima Yılmaz'ın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) 12 Ekim 2005 tarihinde Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi'nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.

Başvuran, İstanbul Barosu avukatlarından S. Arslan tarafından temsil edilmektedir.

3 Nisan 2007 tarihinde, AİHM, başvuruyu kısmen kabuledilemez bulmuş ve Yüksek Disiplin Kurulu'nun başvuranın savunma haklarına riayet etmemesi nedeniyle hakkaniyetten yoksunluk, idare mahkemelerinde duruşma yapılmaması ve Danıştay Savcısı'nın görüşlerinin tebliğ edilmemesi kapsamında yapılan şikayetin Hükümet'e tebliğ edilmesine karar vermiştir.

OLAYLAR

I. DAVANIN KOŞULLARI

Başvuran, 1970 doğumludur ve Erzurum'da ikamet etmektedir.

Milli Eğitim Bakanlığı, Yüksek Disiplin Kurulu'nun (bundan böyle " Yüksek Disiplin Kurulu " olarak anılacaktır) soruşturma raporuna dayanarak aldığı 8 Kasım 2000 tarihli kararında, öğretmenlik yapan başvuranı, kamu kuruluşlarında türban takmayı kesin olarak yasaklayan yürürlükteki kılık-kıyafet yönetmeliğine (bundan böyle " kılık-kıyafet yönetmeliği" olarak anılacaktır) uymadığı gerekçesiyle görevinden almıştır.

Başvuran, 9 Şubat 2001 tarihinde yukarıda açıklanan görevden alma kararına karşı Erzurum İdare Mahkemesi'nde yürütmeyi durdurma ve iptal davası açmıştır. Başvuran, diğerlerinin yanısıra, bu yaptırımın yasal dayanağı olmadığını, ayrıca Yüksek Disiplin Kurulu'nun devlet memurlarına ilişkin 657 sayılı Kanun'un 129/2 maddesinde düzenlenen hakları hakkında kendisini bilgilendirmediği için silahların eşitliği ilkesinin ve çekişmelilik ilkesinin çiğnendiğini iddia etmiştir.

İdare Mahkemesi, 28 Mart 2001 tarihinde, Yüksek Disiplin Kurulu'nun sözkonusu 129/2 maddede düzenlenen haklarını açık bir şekilde başvurana bildirmediği, sadece savunmasını yazılı olarak vermesini istediği ve dolayısıyla başvuranın savunma hakkını kısıtladığı gerekçesiyle yürütmeyi durdurma kararı almıştır.

Milli Eğitim Bakanlığı'nın başvurusu üzerine Erzurum Bölge İdare Mahkemesi 5 Nisan 2001 tarihli kararıyla, yukarıda bahsi geçen kararı bozmuştur. Mahkeme kararında, yürürlükteki yasanın, Yüksek Disiplin Kurulu'na ilgili şahsı ihtilaflı kanun hükmünde yeralan haklarla ilgili olarak bilgilendirme zorunluluğunu yüklemediğini ve kurulun yalnızca yazılı savunmasını yasal süre içerisinde vermesini başvurandan istemekle yükümlü olduğunu vurgulamıştır. Diğer taraftan, ilgili şahsın bu konuda özel olarak talepte bulunması gerekmektedir. Bu davada, özellikle Yüksek Disiplin Kurulu'nun başvurana kendini savunması için gerçekten bir şans tanıdığı ve yürürlükteki yasalara uygun olarak kendisine karşı yürütülen suçlamaların tür ve nedeni hakkında bilgilendirdiği ortaya çıkmaktadır. Daha sonra başvuran, sözkonusu 129/2 maddede yeralan haklardan yararlanmak için özel bir talepte bulunmaksızın yazılı savunmasını vermiş ve mahkeme de tarafların sunduğu ve dosyada yeralan tüm belge ve bilgileri inceleyerek kendisini görevden almaya karar vermiştir.

İdare Mahkemesi 19 Haziran 2001'de başvuranın, Yüksek Disiplin Kurulu'nun yukarıda bahsi geçen 129/2 maddede belirtilen hakları açık bir şekilde kendisine bildirmediği gerekçesiyle savunma hakkının kısıtlanmasına ilişkin iddiasını kabul ederek Disiplin Kurulu tarafından alınan kararı iptal etmiştir.

Milli Eğitim Bakanlığı'nın itirazı üzerine ve Danıştay başsavcısının başvurana iletilmeyen 11 Eylül 2001 tarihli raporuna uygun alarak Danıştay, 19 Eylül 2001'te, idari yargılamalara ilişkin 2577 sayılı kanun uyarınca yukarıda bahsigeçen kararla ilgili yürütmeyi durdurma kararı almıştır.

Danıştay, esasen başsavcının başvurana iletilmeyen 5 Mart 2002 tarihli raporuna dayanarak 15 Nisan 2002 tarihinde aldığı kararda, yönetimin birçok kez uyarmasına ve yürürlükteki kılık-kıyafet yönetmeliğinin kesin olarak yasaklamasına rağmen, başvuranın ısrarla ders saatlerinde türban takmasını gerekçe göstererek ve alınan önlemin yasalara aykırı olmadığını vurgulayarak, yukarıda bahsi geçen 19 Haziran 2001 tarihli kararı iptal etmiştir. Üstelik, 657 sayılı Kanun'un 129/2 maddesinde yeralan haklardan yararlanmak için başvuranın özel olarak talepte bulunması gerektiğine, başvuranın bunu yapmadığına ve dolayısıyla savunma hakkının kısıtlanmadığına hükmetmiştir. Davayı bidayet mahkemesine geri göndermiştir.

1 Ekim 2002 tarihli kararında idare mahkemesi, Danıştay'ın kararına uyarak başvuranın iptal talebini reddetmiştir.

24 Aralık 2004 tarihinde Danıştay, başvurana iletilmeyen 28 Ağustos 2003 tarihli başsavcı raporuna da dayanarak idare mahkemesinin kararını onamıştır. Bu karar kendisine 26 Nisan 2005 tarihinde tebliğ edilmiştir.

Devlet görevlilerine uygulanan cezaların affını ve sicilden silinmesini öngören 5525 sayılı Kanun'un Türkiye Büyük Millet Meclisi'nde kabul edilip, 4 Temmuz 2006 tarihinde yürürlüğe girmesinden sonra, başvuran, Milli Eğitim Bakanlığı'nın 21 Eylül 2006 tarihinde aldığı kararla görevine geri dönmüştür. Dosyada bulunan belge ve bilgilere göre başvuran, 11 Ekim 2006 tarihinde öğretmenlik görevine geri dönmüştür. Halen Erzurum Hilalkent Lisesinde öğretmenlik yapmaktadır.

HUKUK

I. AİHS'NİN 6/1 MADDESİNİN İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

Başvuran, birçok kez söz konusu disiplin soruşturmasının ve idari davanın hakkaniyetten yoksun olduğunu ileri sürmüştür. İlk önce, Yüksek Disiplin Kurulu önünde yapılan soruşturmada savunma hakkına saygı gösterilmediğini iddia etmektedir.
İkinci olarak, idari mahkemelerde duruşma yapılmamasından şikâyetçi olmuştur. Son olarak ise, Danıştay önündeki yargı safhasında, özellikle başsavcının temyiz başvurusunun esası hakkında Danıştay'a sunduğu yazılı rapora cevap verme imkânı bulamadığından, silahların eşitliği ilkesinin çiğnendiğini ileri sürmektedir.

Başvuran AİHS'nin 6/1 maddesinin birçok açıdan ihlâl edildiğini savunmaktadır :

A. Kabuledilebilirliğe ilişkin

Hükümet, Pellegrin içtihadına atıfla ([GC], no 28541/95, CEDH 1999 VIII....), öncelikle bu davada AİHS'nin 6. maddesinin uygulanamayacağını savunmaktadır. Başvuran, bu iddiaya itiraz etmektedir.

Bu konuyla ilgili olarak AİHM, Devlet ile memurları arasındaki anlaşmazlıklarda 6/1 maddenin uygulanabilirliği hakkındaki içtihatını gözden geçirdiğini anımsatmaktadır. Özellikle, Finlandiya aleyhine Vilho Eskelinen ve diğerleri ([GC], no 63235/00, prg. 62, CEDH 2007 ...) davasında AİHM, savunma yapan devletin devlet görevlisi bir başvurana karşı 6/1 maddenin uygulanamayacağını geçerli bir şekilde savunabilmesi için beraberce incelenmesi gereken iki yeni kıstas getirmiştir: bir taraftan, devlet görevlisi olan başvuranın ulusal hukuk çerçevesinde bir mahkemeye başvurma hakkından tamamen yoksun olması ; diğer taraftan, 6. maddeyle teminat altına alınan hakların uygulanmama gerekçesinin devletin çıkarlarına yönelik objektif amaçlara dayanması gerekmektedir. Oysa bu davada, başvuranın ulusal hukuk çerçevesinde mahkemeye erişim hakkı olduğu ve anlaşmazlığı idari yargının önüne götürebildiği tartışılamaz. Bu itibarla, birinci şart yerine getirilmediğinden AİHM, ikinci şartın incelenmesine gerek duymamış ve 6. maddenin bu davada uygulanabileceği sonucuna varmıştır.

Diğer taraftan Hükümet, hem başvuranın Danıştay kararını düzeltme başvurusunda bulunmayarak iç hukuk yollarını tamamen tüketmediğini hem altı aylık süreye uymadığını ileri sürmektedir. Bu konuyla ilgili olarak, dava dilekçesinin başvuranın avukatı tarafından 20 Ocak 2006 tarihinde imzalandığını ve AİHM'nin alındı damgasındaki tarihin ise 14 Şubat 2006 olduğunu belirtmektedir. Diğer taraftan Hükümet, dava dosyasında, 3 Nisan 2007 tarihinde alınan kısmi kararda belirtildiği gibi dava dilekçesinin 12 Ekim 2005 tarihinde verildiğini gösteren herhangi bir belgenin bulunmadığını savunmaktadır. Oysa, ulusal yargı organları tarafından verilen 24 Aralık 2004 tarihli nihai karar başvurana 26 Nisan 2005 tarihinde tebliğ edilmiştir. Bu nedenle AİHM'ye yapılan başvuru gecikmeli olarak yapılmıştır. Başvuran tüm bu iddialara itiraz etmektedir.

AİHM, Hükümet'in ileri sürdüğü iç hukuk yollarının tamamen tüketilmediği iddiasını daha önceki benzer davalarda incelediğini anımsatmaktadır (bakınız, özellikle, Türkiye aleyhine Öz davası (karar), no 68447/01, 23 Ekim 2007 ; mutatis mutandis, Türkiye aleyhine Gök ve diğerleri davası, no 71867/01, 71869/01, 73319/01 ve 74858/01, prg. 47 48, 27 Temmuz 2006 ; Türkiye aleyhine Satılmış ve diğerleri davası, no 74611/01, 26876/02 ve 27628/02, prg. 50 52, 17 Temmuz 2007). AİHM daha önceki kararlarını değiştirmeye sevkedecek herhangi bir gerekçe görmemekte ve dolayısıyla Hükümet'in itirazını reddetmektedir.

Altı aylık süreye uyulmadığı iddiasıyla ilgili olarak AİHM, süregelen uygulamalarına atıfla, başvuranın AİHM'ye başvuruda bulunmak istediğini bildiren ve içinde şikayetine ilişkin unsurların yer aldığı ilk dilekçesinin AİHM'ye ulaştığı tarihin başvuru tarihi olarak kabul edildiğini anımsatmaktadır. (Birleşik Krallık aleyhine Chalkley davası (karar), no 63831/00, 26 Eylül 2002). Dolayısıyla başvuran, AİHM'ne ilk müracaatını 12 Ekim 2005 tarihinde yapmış olup, Danıştay'ın 24 Aralık 2004 tarihli kararının tebliğ edildiği tarih olan 26 Nisan 2005 tarihinden itibaren başlayan altı aylık süreyi aşmamıştır. Buradan yola çıkarak AİHM, Hükümet'in altı aylık süreye uyulmadığı yönündeki itirazını reddetmektedir.

AİHM, başvurunun kalan bölümlerinin, AİHS'nin 35/3 maddesi kapsamında mesnetsiz olmadığını tespit etmektedir. Ayrıca AİHM, başka herhangi bir kabuledilemezlik gerekçesi tespit etmemiştir. Dolayısıyla, davanın kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.

B. Esasa ilişkin

1. Disiplin soruşturmasının hakkaniyetten yoksun olduğu iddiası hakkında Başvuran, Yüksek Disiplin Kurulu'nun kendisini 657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun 129/2 maddesinde yeralan, yazılı veya sözlü olarak kendisi veya temsilcisi vasıtasıyla savunma yapmak, şahit dinletmek, soruşturma raporunu incelemek gibi haklar konusunda bilgilendirilmediği için bu tür hakları olduğundan haberi olmadığını, bu nedenle Yüksek Disiplin Kurulu önünde kendisini savunma hakkının çiğnendiğini iddia etmektedir.

Hükümet bu iddiaya itiraz etmektedir. Öncelikle, Yüksek Disiplin Kurulu'nun idari bir organ olduğunu ve AİHS'nin 6. maddesi bağlamında bir "mahkeme" gibi faaliyet göstermediğini, ancak verdiği kararların idari mahkemelerin önüne götürülebileceğini vurgulamaktadır. Bu davada başvuran, böylesine bir başvuru imkânından yararlanmış ve idari yargı organları Yüksek Disiplin Kurulu'nun, yukarıda bahsi geçen 129/2 maddeyle teminat altına alınan haklarla ilgili olarak, başvuranı bilgilendirme yükümlülüğü olmadığına ve bunu başvuranın savunma sırasında bizzat talep etmesi gerektiğine hükmetmiştir.

AİHM, bu davada başvuranın derslere girerken olayın geçtiği dönemde yürürlükte olan yönetmeliklere aykırı olarak türban takması dolayısıyla, hakkında Yüksek Disiplin Kurulu önünde disiplin soruşturması yapıldığını tespit etmektedir. Bu soruşturma sırasında, yürürlükteki iç tüzüğe uygun olarak başvurandan yazılı savunma istenmiş ve kendisi de tanınan yasal süre içerisinde bunu vermiştir.

Bu konuyla ilgili olarak AİHM, başvuranın ihtilaflı yaptırımın iptali için bilahare dava açtığı ulusal yargılama organlarının, konuyu sadece savunma hakkının çiğnenmesi açısından değil davanın esasına ilişkin unsurlar açısından da belirtmektedir (karşılaştırınız, Belçika aleyhine Albert ve Le Compte davası, 10 Şubat 1983 tarihli karar, seri A no 58, prg. 36). Başka bir deyişle, AİHM, başvuranın Yüksek Disiplin Kurulu tarafından verilen görevden alınma kararına sonradan yasal yollarla itiraz etme imkânı bulduğunu ve yukarıda kendisinin de belirttiği gibi savunma hakkının çiğnendiği iddiasını idari mahkemelerin önüne götürebildiğini tespit etmektedir.

Diğer taraftan başvuran, esas itibariyle söz konusu yaptırımın iptali için idari yargı organlarında açtığı davaların reddedilmesine itiraz etmektedir. Bu amaca ulaşmak için elindeki yegâne aracın disiplin soruşturması sırasında savunma haklarının çiğnendiğini ileri sürmek olduğunu belirtmektedir. Başvuranın düşüncesine göre, idari yargı organları bu yaptırımı cezalandırmalı ve iptal talebini kabul etmeliydi. Bununla birlikte, başvuran idari yargı organları önünde yapılan yargılamalarda, aynı haklarının çiğnendiğini ileri sürmemiştir.. Bu konuyla ilgili olarak AİHM, başvuranın şahitlerin dinlenmesi ya da ek soruşturma yapılmasıyla ilgili herhangi bir talepte bulunmamış olmasını önemli bulmaktadır. Burada esas itibariyle, dosyasıyla ilgili tüm belge ve bilgilerin ilgili şahsa sunulduğu ve disiplin dosyasında yeralan tutanaklar da dahil olmak üzere karşı tarafın bütün argümanlarına itiraz etme şansı bulabildiği yazılı usulle gerçekleştirilen bir dava sözkonusudur.

Son olarak, devlet görevlilerine verilen cezaların affını ve sicil kayıtlarının silinmesini öngören 5525 sayılı Kanun'un yürürlüğe girmesinden sonra, başvuran öğretmenlik görevine geri dönmüş ve dolayısıyla ihtilaflı görevden alınma cezası ortadan kalkmıştır.

2. İdari yargılamaların hakkaniyetten yoksun olduğu iddiası hakkında Başvuran, buna ilaveten idari yargılamalar sırasında hiçbir zaman duruşma yapılmadığı ve Danıştay başsavcısının tebliğnamesinin kendisine bildirilmediği gerekçesiyle idari yargılamaların da hakkaniyetten yoksun olduğunu ileri sürmektedir. Hükümet bu iddialara itiraz etmektedir.

Birinci iddia olarak öne sürülen duruşma yapılmadığı iddiası üzerine Hükümet, Türk hukukunda idari yargılamaların esasen yazılı yargılamalar olduğunu ve ancak tarafların talebi üzerine duruşma yapıldığını bildirmektedir. Oysa, başvuran sözkonusu yargılama sırasında hiçbir zaman böyle bir talepte bulunmamıştır. Başvuran buna itiraz etmekte ve bir avukat tutacak parası olmadığından dolayı bu olanaktan haberdar olamadığını savunmaktadır.

AİHM, Hükümet'in de altını çizdiği gibi, Türk hukukunda idari yargılamaların esas itibariyle yazılı yargılamalar olduğunu ve ayrıca başvuranın yürürlükteki iç hukuk düzenlemeleri çerçevesinde ihtilaflı yargılamanın her aşamasında duruşma talep etme imkânının olduğunu tespit etmektedir. Oysa ilgili şahsın böyle bir talepte bulunmadığı açıkça görülmektedir.

Diğer taraftan AİHM, Türk hukukunun yürürlükteki düzenlemelerine uygun olarak idari yargı organlarında görülen davalarda, avukat bulundurulmasının zorunlu olmadığını anımsatmaktadır. Aynı zamanda, dosyada bulunan belge ve bilgilerden, başvuranın yargı organlarından adli yardım alma talebinde bulunmadığı ve hiçbir zaman idari yargı organları önünde bir avukat tarafından temsil edilmek istediğini bildirmediği anlaşılmaktadır.

Bununla birlikte, Danıştay başsavcısının yazılı raporunun bildirilmediği hakkındaki şikâyete ilişkin olarak AİHM, buna benzer bir şikâyeti daha önce incelediğini, Danıştay başsavcısının görüşlerinin niteliği ve başvuranın buna yazılı olarak cevap verme imkanının olmayışı nedenleriyle çekişmeli yargı hakkına saygı gösterilmediği için AİHS'nin 6. maddesinin ihlâl edildiğine karar verildiğini anımsatmaktadır (bakınız, mutatis mutandis, Türkiye aleyhine Göç davası [GC], no 36590/97, prg. 58, CEDH 2002 V ; Meral, adı geçen, prg. 32 39). AİHM bu davayı incelemiş ve Hükümet'in farklı bir sonuca varmasını sağlayacak inandırıcı bir olgu ya da kanıt sunmadığı kanaatine varmıştır.

Dolayısıyla, şikâyetin yalnızca son bölümüyle ilgili olarak 6/1 madde ihlâl edilmiştir.

II. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA

A.Tazminat

Başvuran, gecikme faizi işletilerek maruz kaldığı maddi zarar için 61.550 Euro ve manevi zarar için 25.000 Euro talep etmektedirler.

Hükümet, sözkonusu iddialara karşı çıkmaktadır.

AİHM, talep edilen maddi tazminat ile tespit edilen ihlal arasında illiyet bağı bulunmadığını kaydetmektedir ve talebi reddetmektedir. Buna karşın AİHM, başvuranın belli bir manevi zarara maruz kaldığı ve ihlal tespitinin manevi zararı telafi etmek için yeterli olduğu kanaatindedir (Meral)

B. Yargılama masraf ve giderleri

Başvuran, öncelikle AİHM önünde yapmış olduğu masraflar için avukatlık ücretine tekabül eden 7.500 Euro talep etmektedir. Bu bağlamda başvuran, AİHM önündeki avukatı S. Arslan'la 15 Eylül 2005 tarihinde imzalanan avukatlık sözleşmesinin bir nüshasını belge olarak sunmaktadır. Başvuran, ayrıca, AİHM önünde yapılan diğer giderleri (telefon, yazışma, fotokopi, yol masrafları) de talep etmektedir. İddiasını desteklemek için başvuran sadece posta masrafına tekabül eden 74 YTL'lik [yaklaşık 39 Euro'luk] bir faturayı da belge olarak sunmaktadır.

Hükümet, sözkonusu iddialara karşı çıkmaktadır.

AİHM içtihadına göre, bir başvuran yargılama masraf ve giderlerinin geri ödemesini ancak gerçekliği, gerekliliği ve makul oranda oldukları ortaya konduğu sürece elde edebilir (Bkz, Iatridis-Yunanistan (adil tatmin); Svipsta-Letonya, başvuru no: 66820/01, mutatis, mutandis, Nikolova-Bulgaristan, başvuru no: 31195/96). Mevcut davada, sahip olduğu unsurları ve yukarıda sözü edilen kriterleri göz önüne alarak AİHM, AİHM önündeki yargılama için başvurana 1.039 Euro ödenmesinin makul olacağı kanaatindedir.

C. Gecikme faizi

AİHM, Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir

BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,

1.Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;

2.Yalnızca Danıştay Savcısı'nın görüşünün tebliğ edilmemesi ile ilgili olarak AİHS'nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;

3.Başvuranın maruz kaldığı manevi zarar için ihlal tespitinin kendisinin yeterli adil tatmin oluşturduğuna;

4.a) AİHS'nin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL'ye çevrilmek üzere Savunmacı Devlet tarafından yargılama masraf ve giderleri için başvurana 1.039 Euro (bin otuz dokuz Euro) ödenmesine;

b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;

5.Adil tatmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine;

KARAR VERMİŞTİR.

İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM'nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 30 Eylül 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.

 

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA