kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

AİHM
MEHMET CEVHER İLHAN - TÜRKİYE DAVASI


İçtihat Metni

MEHMET CEVHER İLHAN - TÜRKİYE DAVASI

2.DAİRE

(Başvuru no: 15719/03 )

KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ

STRAZBURG

KARAR TARİHİ:13 Ocak 2009

İşbu karar Sözleşme'nin 44 / 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.

USUL

T.C. vatandaşı Mehmet Cevher İlhan (başvuran) tarafından Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, 1

Nisan 2003 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin

Sözleşme'nin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapılan 15719/03 numaralı başvuru sonucu bu dava görülmektedir.

Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde Ankara barosu avukatlarından

M.A. Aslan tarafından temsil edilmektedir.

OLAYLAR

I. DAVANIN KOŞULLARI

Başvuran 1954 doğumlu olup Ankara'da ikamet etmektedir. Başvuran olayların meydana geldiği dönemde Türkiye'de ve yurtdışındaki çeşitli ülkelerde yayımlanan Yeni Asya gazetesinin Ankara temsilcisiydi.

17 Ağustos 1999 tarihinde, Türkiye'nin kuzey-batısında meydana gelen şiddetli bir deprem on binlerce kişinin ölümüne neden olmuştur.

Başvuranın, sırasıyla Af ve Deprem Dersi, Zelzele Sualleri, Derin Deprem, Enkaz ve

Pişkinlik, İnadına Gaflet, Bîzar Devlet, Maneviyati İhmal, Başörtüsü ve Deprem, Öyle bir musibetten çekininiz ki... başlıklı dokuz makalesi 19, 20, 23,25 Ağustos ve 10, 16 Eylül 1999 tarihlerinde Yeni Asya gazetesinde yayımlanmıştır.

İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi savcısı, 7 Aralık 1999 tarihli iddianamesinde Türk Ceza Kanunu'nun 312. maddesinin 2. fıkrasına dayanarak başvuranla birlikte, iki din adamı ve Yeni Asya gazetesi yazarlarından oluşan on iki kişiyi halkın dini inançlarını kullanarak kin ve düşmanlığa teşvik etmekle suçlamıştır. Felaketin, islami ahlakın dejenerasyona uğratılması ve hükümetin Müslümanlar aleyhine aldığı tavıra karşı ilahi gücün verdiği bir ceza olarak niteleyen tüm bu söylem ve makaleler, 17 Ağustos depreminden sonra dile getirilmiş ve yayımlanmıştır.

İddia makamına göre başvuran, halkın bir kesimini ülkenin kuzey batısını yerle bir eden depremin müsebbibi olmakla suçlayarak halkı bir tarafta müminler ve diğer tarafta kâfirler olmak üzere ikiye bölmeyi ve bu iki kesim arasında düşmanlık yaratmayı amaçlamıştır. Savcı,

Yargıtay'ın konuyla ilgili içtihadında, bu tür söylemlerin dini inançları kuvvetli olan halkın psikolojisini ciddi şekilde bozduğunu ve mantıklı ve akılcı düşünmesini zayıflattığını tespit -ettiğini anımsatmıştır. Savcı, bir gösteri sırasında türbanlı öğrencilerin taşıdığı ve üzerinde

" (Richter ölçeğine göre) 7.4, size yetmedi mi ? " yazan pankartları buna örnek olarak göstermektedir.

Başvuran, 26 Ocak ve 31 Mayıs 2000 tarihlerinde Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne sunduğu layihalarında, bu dava dosyasında Türk Ceza Kanunu'nun 312. maddesine göre suç teşkil eden unsurların oluşmadığını ileri sürmüş ve iddianamede yer alan bölümlerin söylemlerinin gerçek amacını yansıtmadığını ve bu bölümler üzerinden genel bir değerlendirme yapmanın mümkün olmadığını iddia etmiştir. Ayrıca başvuran, demokrasilerde, hiçbir kurum, fikir ve düşüncenin, aşırı da olsa eleştiriden masun olmadığını, kendisinin yazar olarak halkı ilgilendiren konularda yorum yapmasının çok doğal olduğunu ileri sürmektedir.

11 Mart 2002 tarihli kararında DGM, yukarıda belirtilen bazı makalelerin yazarı olması dolayısıyla başvuranı, Türk Ceza Kanunu'nun 312. maddesinin 2. fıkrası gereğince, iki yıl bir ay hapis cezasına mahkûm etmiştir. Yine aynı mahkeme, diğer dört makaleyle ilgili olarak kabul edilebilir eleştiri sınırında kaldıkları gerekçesiyle beraat kararı vermiştir. Karar gerekçesinde DGM, başvuranın söylemlerinde Ceza Kanunu'nun 312. maddesi anlamında nefrete teşvik bulunduğunu ve kendisinin bir tarafta müminler ve diğer tarafta kâfirler olmak üzere halkı ikiye bölmeyi amaçladığını bildirmiştir. Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne göre başvuran, özellikle halk arasında düşmanlığı teşvik etmiş ve hükümetin radikal islamcı hareketlerle mücadele kapsamında ve laiklik ilkesini korumak amacıyla aldığı önlemlerin 17 Ağustos 1999 depreminin yegâne sebebi olduğunu okurlarına aşılamak ve Marmara Bölgesi'nde on binlerce kişinin ölümüyle sonuçlanan bu felaketin ilahi gücün verdiği bir ceza niteliği taşıdığına onları inandırmak istemiştir.

Başvuran, 14 Haziran 2002 tarihinde kararı temyiz etmiştir.

2 Ekim 2002 tarihinde, Yargıtay bu başvuruyu reddetmiş ve dolayısıyla ilk derece mahkemesinin verdiği kararı tüm
hükümleriyle birlikte onamıştır.

İstanbul 11. Ağır Ceza Mahkemesi 14 Ocak 2005 tarihinde verdiği kararda, eski Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 402. maddesi gereğince geriye kalan cezasının yasalarda yapılacak reformlara uygun olarak yeniden hesaplanması için başvuranın mahkumiyetini ertelemiştir.

Aynı mahkeme, 13 Aralık 2005 tarihli ek kararıyla, başvurana verilen cezayı 1 Haziran

2005 tarihinde yürürlüğe giren 5237 sayılı yeni Ceza Kanunu'nun 216. ve 218. maddelerine uygun olarak bir yıl üç ay on sekiz gün hapis cezasına indirmiştir.

Başvuran, bu son kararı da temyiz mahkemesine götürmüştür.

Dosyada yer alan bilgilere göre, söz konusu karar alındığı tarihte Yargıtay önüne getirilen davayı henüz sonuçlandırmamış olup, başvuran yine o tarihte ilk mahkûmiyeti kapsamında verilen hapis cezasının sadece iki gününü tamamlamıştır.

HUKUK

I. ANLAŞMAZLIĞIN KONUSU HAKKINDA

Başvuran, siyasi görüşü nedeniyle ayrımcılığa uğradığını ve ceza mahkemesi tarafından mahkûm edilmek suretiyle düşünce ve ifade özgürlüğünün ihlâl edildiğini ileri sürmektedir.

Başvuran AİHS'nin 14. maddesiyle bağlantılı olarak 9. ve 10. maddelerine atıfta bulunmakta, ancak 14. maddeyle olan bağlantıya açıklık getirmemektedir.

AİHM, başvuranın anlattıklarını ve davanın oluşma koşullarını dikkate alarak, bu şikâyetin sadece AİHS'nin 10. maddesi kapsamında incelemesinin uygun olduğu kanaatine varmıştır.

Başvuran, Ceza Kanunu'nun 312. maddesinde muğlak ifadeler bulunduğunu ve dolayısıyla AİHS'nin 7. maddesinde öngörülen zorunlulukları karşılamadığını öne sürmektedir. AİHM, bu şikâyetin daha ziyade AİHS'nin 10. maddesi bağlamında müdahalenin öngörülebilir olup olmadığı yönünden incelenmesi gerektiği kanaatindedir.

Başvuran, AİHS'nin 6. maddesiyle bağlantılı olarak, ulusal mahkemelerin delilleri gerektiği gibi değerlendirmediklerini ve verdikleri kararların yeterince gerekçelendirilmediğini ileri sürmektedir.

II. KABULEDİLEBİLİRLİĞE İLİŞKİN

1. AİHS'nin 6. maddesi

AİHM, şikâyetleri AİHS'nin 6. maddesi bakımından incelemiş ve mevcut dava dosyasında yeralan unsurların daha önce benzer şikâyetler için verilen kararlardan farklı bir karar verilmesini gerektirecek herhangi bir özellik taşımadığı kanaatine varmıştır. Yerleşik içtihadına atıfta bulunan AİHM, bu şikâyetleri dayanaktan yoksun bularak, AİHS'nin 35. maddesinin 3. ve 4. fıkraları gereğince kabuledilemez ilan etmektedir (delillerin gerektiği gibi değerlendirilmediği yönündeki şikâyetle ilgili olarak bakınız, diğerleri arasından, Gürcistan aleyhine Omar Kérétchachvili davası (karar), no 5667/02, 2 Mayıs 2006 ; kararların yeterli bir gerekçeye dayandırılmadığı yönündeki şikâyetle ilgili olarak bakınız, İspanya aleyhine

García Ruiz davası [GC], no 30544/96, prg. 26-29, CEDH 1999-I ; yine bakınız Türkiye aleyhine Kutlular davası, no 73715/01, prg. 31, 29 Nisan 2008).

2. AİHS'nin 10. maddesi

AİHM, bu şikâyetin AİHS'nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında mesnetsiz olmadığını tespit etmekte ve başka herhangi bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını vurgulamaktadır. Dolayısıyla, bu şikâyetin kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.

III. AİHS'NİN 10. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

Başvuran, kendisinin Yeni Asya'da yayımlanan makaleleri yazan gazeteci olduğu için ceza mahkemesi tarafından mahkûm edilmek suretiyle, AİHS'nin 10. maddesi anlamında ifade özgürlüğü hakkının çiğnendiğini iddia etmektedir.

AİHM, başvuranın AİHS'nin 10. maddesinin 1. fıkrasıyla koruma altına alınan ifade özgürlüğü hakkının bu ihtilaflı müdahale yüzünden engellendiği konusunda taraflar arasında bir ihtilaf bulunmadığını vurgulamaktadır.

Başvuran, Türk Ceza Kanunu'nun muğlak ifadeler içeren 312. maddesinin keyfi kararlar verilmesine müsait olduğunu ileri sürmektedir.

AİHM, suçun işlendiği dönemde yürürlükte olan versiyonuyla muğlak ifadeler içerdiği söylenen bu maddenin, başvuranın konuyla ilgili davranışlarını, gerektiğinde avukat yardımı da alarak düzenlemesine imkan sağlayacak kadar açık olduğu ve dolayısıyla öngörülebilirlik şartının yerine geldiği kanaatindedir. AİHM'nin görüşüne göre, başvuranın AİHS'nin 10. maddesi bağlamındaki hakkına yapılan müdahale yasayla öngörülmüştür.

Diğer taraftan AİHM, söz konusu müdahalenin, AİHS'nin 10. maddesinin 2. paragrafında öngörülen kamu düzeninin sağlanması ve/veya başkalarının haklarının korunması gibi meşru amaçlardan birini gözettiğini gözlemlemektedir.


AİHM bu durumda, müdahalenin " demokratik bir toplumda " gerekli olup olmadığı konusunda bir ihtilaf bulunduğunu tespit etmektedir (benzer bir metin örneği için bakınız,

Türkiye aleyhine Nur Radyo ve Televizyon Yayıncılığı A.Ş. davası, no 6587/03, 27 Kasım 2007, ve Türkiye aleyhine Kutlular davası, ilgili bölüm).

Bu konuyla ilgili olarak başvuran, ifadelerinin din propagandası olduğunu kabul etse de, halkı şiddete teşvik ettiği suçlamalarını reddetmektedir. Başvurana göre, ihtilaflı makalelerin tamamı ele aldığında, halkın bir kesimini dini inançlarına dayanarak diğerine karşı kışkırtan herhangi bir unsur bulunmadığı görülmektedir. Başvuran ayrıca, hiç kimsenin bu makaleler yüzünden tahrik olmadığını ve kamu düzenini bozacak herhangi bir şiddet olayının vuku bulmadığını vurgulamaktadır.

Başvuran, AİHM'ye sunduğu görüşlerine Kur'an, Tevrat ve İncil'den alıntılar eklemiş ve

Hükümetin savlarının kabul edilmesi halinde bu kutsal kitapların toplatılıp yok edilmesi gerektiğini ifade etmiştir.

Başvuran son olarak, buna benzer söylemlerin bazı kişiler tarafından birçok kez kamuoyuna açıklandığını, Diyanet İşleri Başkanı'nın bile depremin takdiri ilahi olduğunu söylediğini, bu kişilerin cezalandırılmadığını ileri sürmektedir.

Hükümet, ihtilaflı makalelerin yayımlanma koşullarına dikkat çekerek: on binlerce kişinin ölümüyle sonuçlanan bir felaketin ertesinde barışı ve kamu düzenini sarsacak duygusal yoğunluğun olduğu bir ortam sözkonusuydu. Halk özellikle deprem nedeniyle insan kaybının ve maddi hasarın vehameti karşısında çok etkilenmiş ve sorumluları ortaya çıkarma eğilimine girmiştir. Hükümete göre, başvuranın söylemlerinin etkisi bu özel durum karşısında daha da fazla olmuştur.

Hükümet, bu nedenle başvurana verilen cezanın zorunlu bir sosyal ihtiyaç olduğu kanaatindedir.

Hükümet son olarak, mevcut davadaki müdahalenin amaçlanan meşru hedefler ile orantılı olduğu kanaatindedir.

AİHM, bu konuyla ilgili olarak içtihadında ortaya çıkan genel ilkelere atıfta bulunmaktadır. (bakınız, diğerleri arasında, Birleşik Krallık aleyhine Handyside davası, 7 Aralık 1976 tarihli karar, seri A no 24, sayfa 23, prg. 49 ; Nur Radyo ve Televizyon Yayıncılığı davası ilgili bölüm, prg. 25-29, Türkiye aleyhine Gündüz davası, no 35071/97, prg. 40, CEDH 2003-XI ;

Fransa aleyhine Giniewski davası, no 64016/00, prg. 44 ve 52, CEDH 2006-...).

İfade özgürlüğü demokratik bir toplumun asli temellerinden olup toplumun ilerlemesinin ve her bireyin gelişmesinin başlıca koşullarından birini oluşturur. AİHS'nin 10. maddesinin 2. fıkrasına tabi olmak kaydıyla bu özgürlük, yalnızca olumlu karşılanan ya da zararsız veya

önemsiz olarak algılanan 'bilgi' ve 'fikirler' için değil; şok edici, zedeleyici yahut kaygı verici bilgi ve fikirler içinde geçerlidir. 'Demokratik toplumun' vazgeçilmezleri olan çoğulculuğun, hoşgörünün ve açık fikirliliğin gerekleri bunlardır.

AİHS'nin 10/2 maddesi bağlamında 'zorunlu' sıfatı ile 'acil bir toplumsal ihtiyacın' varlığı

kastedilmektedir. İfade özgürlüğünün kullanılmasına yönelik bir müdahalenin 'zorunluluğu' ikna edici surette ortaya konulmalıdır.

Denetim yetkisini kullanırken AİHM, müdahaleyi davanın bütünlüğü içinde ve ihtilaf konusu söylemlerin muhtevası ve yayınlandıkları bağlam dikkate alınmak suretiyle değerlendirmelidir.

Özellikle de nizalı tedbirin 'izlenen meşru hedeflerle orantılı' olup olmadığı ve müdahaleyi haklı kılmak için ulusal mercilerce dile getirilen gerekçelerin 'uygun ve yeterli' gerekçeler olup olmadığını belirlemek AİHM'nin görevidir. Bu maksatla AİHM, ulusal makamların sözkonusu olayları makul bir şekilde değerlendirmek suretiyle 10. maddede belirtilen ilkelere uygun kuralları uyguladıklarından emin olmalıdır.

Bunu yaparken AİHM, AİHS'nin 10. maddesinin 1. fıkrasında belirtilen hak ve özgürlükleri kullanan herkesin'görev ve sorumluluklar' üstlenmiş olduğu hususunu gözden kaçırmamalıdır.

Dini inanç ve görüşler bağlamında bu görev ve sorumluluklar arasına başkalarına karşı gereksiz tarzda hakaretamiz, dolayısıyla başkalarının haklarını ihlal eden ifadeler sarf etmekten mümkün olduğunca kaçınma yükümlülüğü de haklı olarak dahil edilebilir (Gündüz, adıgeçen, prg. 37).

Bununla birlikte hoşgörüsüzlüğe dayalı nefreti haklı göstermeye, desteklemeye, teşvik etmeye ve yaymaya yönelik ifade biçimlerini cezalandırmanın hatta önlemenin demokratik toplumlarda gerekli olduğuna hükmedilebilse dahi, getirilen 'formalite' 'koşul' 'kısıtlama' ya da 'cezaların' izlenen meşru amaçla orantılı olması lazım gelir (ibidem, prg. 40).

Tüm bu olgular ışığında AİHM, başvuranın, 17 Ağustos 1999 depreminin ertesinde yüksek tirajlı bir günlük gazetede yayımlanan birçok makalesi nedeniyle mahkûm olduğunu tespit etmektedir. AİHM, başvuranın - kendisiyle birlikte suçlanan diğer meslektaşları gibi - aynı temayı günlerce işlediğini ve hatta bazı günler hem kendi imzasını ve hem de takma adını kullanarak iki makale yazdığını gözlemlemektedir. Başvuran yazılarında, depremin gelişini hazırlayan bazı siyasi, dini ve manevi koşullarla ilgili düşüncelerini Kur'an ayetleriyle destekleyerek aktarmaktadır. Başvurana göre, hükümetin üniversitelerde türban takılmasını yasaklayan, Kur'an kurslarının kapatılmasını ve bazı subayların irticai faaliyetlerde bulunduğu gerekçesiyle ordudan uzaklaştırılmasını öngören ve halk arasında " 28 Şubat süreci " olarak bilinen bu önlemleri alması ile depremin meydana gelişi arasında açık bir bağlantı bulunmaktadır. Depremin diğer bir sebebi ise, yine başvurana göre, yukarıda bahsi geçen ve " başörtüsü ve deprem " ve " öyle bir musibetten çekininiz ki " başlıklı makalelerinde vurguladığı gibi bir kesim halkın benimsediği yaşam ve giyim tarzıdır.

AİHM, başvuranın ihtilaflı makalelerinde depremi, bir kesim Türk halkının da inandığı gibi ruhani bir olay olarak tanımladığını gözlemlemektedir. Başvuranın güncel olaylar hakkındaki düşüncelerini ifade etmek için depremi bir fırsat olarak gördüğü ve bunu " ilahi gücün cezası " olarak nitelendirdiği anlaşılmaktadır. AİHM, başvuranın kendi yorumları da dahil olmak üzere ihtilaflı makalelerde işlenen konu ve olguların kamu menfaatini ilgilendiren hususlar olduğunun altını çizmektedir.

AİHM, başvuranın ihtilaflı makalelerde işlediği konuların iki farklı eleştiri üzerine kurgulandığını ve bunlardan birincisinin daha genel anlamda siyasi ve dini içerikli olduğunu ve özellikle " 28 Şubat süreci " kapsamında aldığı önlemler nedeniyle hükümete karşı yönlendirildiğini tespit etmektedir. İkinci eleştiri ise, daha ziyade sosyal ve manevi içerikli olup, başvuranın bazı mekânlardan çıkmayan, eğlenceyi seven veya belirli bir giyim tarzını benimseyen ve de " dindar olmayan kesim " diye adlandırılan bir grup insanın yaşam tarzıyla ilgili düşüncelerini aktarmaktadır.

AİHM ayrıca, başvuran tarafından hükümete ve sıradan vatandaşlara karşı yöneltilen bu iki farklı eleştirinin potansiyel etkilerinin ayrı ayrı incelenmesi gerektiği kanaatindedir.

AİHM, yazarın bu dava dilekçesinin konusunu oluşturan dört makalesindeki söylemlerinin kendi inanç ve düşüncelerine katılmayan insanlar için onur kırıcı ve rahatsız edici olmasına rağmen, söz konusu söylemin bütün olarak değerlendirildiğinde, belirli bir kesime karşı derin bir kin duygusu uyandıracak ve şiddet uygulamaya teşvik edecek belirgin bir unsur taşımadığını gözlemlemektedir (bakınız, mutatis mutandis, Nur Radyo ve Televizyon

Yayıncılığı, ibidem ; Kutlular, ilgili bölüm, prg. 49; bakınız, a contrario, Sürek (no 1) [GC], no 26682/95, prg. 62, CEDH 1999-IV).

Bununla birlikte AİHM, " Öyle bir musibetten çekininiz ki " başlıklı makalesinde başvuranın, bir yandan türban takan kadınları yüceltirken, diğer yandan aynı halkın türban takmayan ve kendi deyimiyle " kendilerini acınacak halde teşhir eden " kadınlarından oluşan diğer kesimine dine hoşgörülü yaklaşmadıkları gerekçesiyle nefret aşıladığını tespit etmektedir.

AİHM, bu söylemlerdeki içerik ve sert üslubun daha sakin bir sosyal ortamda göreceli bir etkisi olabilecekse de, büyük bir felaketin hemen akabinde, ayrımcı ve toplumsal barışı tehdit edici bir manası olduğunun inkar edilemeyeceği görüşündedir (bakınız, mutatis mutandis, Sürek (no 1), ibidem ; a contrario Kutlular, ibidem).

Bu unsurlar çerçevesinde AİHM, mevcut davanın koşullarında, başvuranın ifade özgürlüğü hakkına yapılan müdahalenin zorunlu bir sosyal ihtiyaçtan kaynaklandığı sonucuna varmaktadır.

Öte yandan, AİHM, müdahalenin orantılı olup olmadığını tespit ederken başvurana verilen cezanın tür ve ağırlığının dikkate alınması gerektiği kanaatindedir. AİHM bu konuyla ilgili olarak, ihtilaflı beş makalenin tamamı için başvuranın iki yıl bir ay hapis cezasına çarptırıldığını, ancak sadece iki gün hapis yattığını anımsatmaktadır.

AİHM, ceza kanunundaki değişiklikler sonrasında başvuranın dosyasının yeniden açıldığını ve davanın Yargıtay'da henüz karara bağlanmadığını gözlemlemektedir. AİHM, müdahaleye ilişkin incelemesini dosyada yer alan unsurlarla sınırlı tutacağını, bu çerçevede 2 Ekim 2002 tarihli nihai kararı esas alacağını ve Yargıtay'da halen derdest olan dava hakkında yorum yapmayacağını bildirmektedir (bu yargılamanın mağdurun sıfatı üzerindeki potansiyel etkisi için, bakınız Kutlular, ilgili bölüm, prg. 51). AİHM, özellikle verilen hapis cezasının ağırlığına vurgu yapmaktadır.

İhtilaflı müdahalenin amaçlanan hedeflerle makul bir şekilde orantılı olmaması nedeniyle,

" demokratik toplumda gerekli " olduğu söylenemez. Bu itibarla AİHM, AİHS'nin 10. maddesinin ihlâl edildiği sonucuna varmıştır.

IV. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA

A. Tazminat

Başvuran 50.000 Euro maddi tazminat ve 10.000 Euro manevi tazminat talep etmektedir.

Bu taleplerini desteklemek bakımından iki gün hapis yattığını ve iç hukukta yedi yıl süren davada sekiz avukat için avukatlık ücreti ödediğini ileri sürmektedir. Başvuran ekte avukatı ile imzaladığı ve buna güre AİHM'nin kararını müteakip avukatına 3.500 Euro ödeme yapması gerektiğini gösterir sözleşmeyi sunmaktadır.

Hükümet bu taleplerin belirsiz ve her halükarda ispat edilmemiş olduğunu belirtmektedir.

AİHM tespit edilen ihlal kararı ile öne sürülen maddi tazminat arasında hiçbir illiyet bağı kuramamakta ve bu talebi reddetmektedir. Buna karşılık ekte sunulan avukatlık sözleşmesini ve yargılama giderlerini incelemeye alacaktır.

AİHM başvuranın tespit edilen ihlal nedeniyle belirli bir sıkıntı çektiğinin inkâr edilemeyeceğini belirterek başvurana manevi tazminat olarak 1.000 Euro ödenmesini kararlaştırmaktadır.

B. Yargılama masraf ve giderleri

Başvuran AİHM önünde yapmış olduğu yargılama giderleri için avukatı ile imzalamış olduğu sözleşmeyi sunmaktadır.

Hükümet bu talebi aşırı olarak nitelendirmektedir.

AİHM içtihadına göre, bir başvuran yargılama masraf ve giderlerinin geri ödemesini ancak gerçekliği, gerekliliği ve makul oranda ortaya konduğu sürece elde edebilir. Mevcut başvuruda mahkemeye sunulan deliller ve sözü edilen kıstaslar ışığında AİHM nezdinde yapılan yargı giderlerinin karşılığı olarak başvurana 1000 Euro ödenmesini uygun görmektedir.

C. Gecikme faizi

Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenecektir.

BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,

1. AİHS'nin 10. maddesi hakkındaki şikayetin kabuledilebilir, bunun dışındaki şikayetlerin

kabuledilemez olduğuna;

2. AİHS'nin 10. maddesinin ihlal edildiğine;

3. a) AİHS'nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde,

miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL' ye çevrilmek üzere Savunmacı Devlet tarafından başvurana:

i. manevi tazminat olarak 1.000 (bin) Euro ödenmesine;

ii. yargılama masraf ve giderleri için 1.000 (bin) Euro ödenmesine;

b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet

tarafından, Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan

fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;

4. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;

KARAR VERMİŞTİR.

İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM'nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 13 Ocak 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.






 

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA