kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

AİHM
BALÇIK VE DİĞERLERİ/TÜRKİYE


İçtihat Metni

BALÇIK VE DİĞERLERİ/TÜRKİYE

3.DAİRE

(Başvuru no. 25/02)

KARAR

KARAR TARİHİ: 29 Kasım 2007

İşbu karar AİHS'nin 44§2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.

USULİ İŞLEMLER

Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 25/02 no'lu davanın nedeni T.C. vatandaşları Erkal Balçık, Kubilay İyit, Filiz Kalkan, Semiha Kırkoç, Meral Kalanç, Sema Gül ve Gülsen Dinler'in ("başvuranlar"), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne 20 Eylül 2001 tarihinde Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi'nin ("AİHS") 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.

İlk başvuran, İstanbul Barosu avukatlarından Zeynel Polat ve diğer altı başvuran yine İstanbul Barosu avukatlarından G. Altay tarafından temsil edilmiştir.

OLAYLAR

I. DAVANIN KOŞULLARI

Başvuranlar sırasıyla 1967, 1979, 1971, 1963, 1979, 1973 ve 1972 doğumludur ve İstanbul'da yaşamaktadır.

5 Ağustos 2000'de bir grup göstericinin, basın açıklamasında bulunmak ve F-tipi cezaevlerini protesto etmek için tramvay hattını durdurmak üzere İstanbul'daki İstiklal Caddesi'nde toplanacağına ilişkin bir istihbarat raporu alan polis memurları ve çevik kuvvet mensupları, söz konusu mevkiye yerleştirilmiştir. Öğlen vakti başvuranlar 39 kişiyle, F-tipi cezaevlerini protesto etme amaçlı bir basın açıklaması yapmak üzere İstiklal Caddesi'nde toplanmıştır. Polis grubun dağılmasını ve toplanmaya son verilmesini istemiş ve gruba, yetkili makamların haberdar edilmemesi nedeniyle gösterinin kanuna aykırı olduğunu bildirmiştir. Göstericiler uymayı reddetmiş, sloganlar atarak ve basın açıklamasını yüksek sesle okuyarak İstiklal Caddesi boyunca ilerlemeye teşebbüs etmiştir. Müteakiben, 12.30 sıralarında cop ve göz yaşartıcı gaz kullandığı iddia edilen polis, grubu dağıtmıştır. Başvuranlar yanlarındaki 39 kişiyle birlikte yakalanmıştır. Başvuranlardan Sema Gül ve Semiha Kırkoç daha sonra Taksim Hastanesi'ne kaldırılmıştır.

Sema Gül'ü muayene eden doktor, her iki kolunda çürükler ve ayaklarında şişlik olduğunu kaydetmiştir.

Semiha Kırkoç'u muayene eden doktor, sol paryetal lobda 4 cm.lik uzun bir yırtılma bulunduğunu kaydetmiştir.

Diğer başvuranlar hakkında sağlık raporu bulunmamaktadır.

5 Ağustos 2000 tarihli olay raporunda, güvenlik güçlerinin emirlere uymayan grubu dağıtmak için güç kullanmak durumunda kaldığı belirtilmiştir. Ayrıca olay sırasında bir polis memurunun yaralandığı da kaydedilmiştir.

Başvuranlar müteakiben bir gün boyunca alıkonuldukları Beyoğlu Merkez Polis Karakolu'na ve Karaköy Polis Karakolu'na götürülmüştür.

Ertesi gün Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı'nın emri üzerine serbest bırakılmışlardır.

Belirsiz bir günde, başvuranlar kendilerini yakalayan polisler aleyhine Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı'na bir dilekçe sunmuştur. Dilekçelerinde diğer hususlar meyanında (inter alia) yakalanmalarının ve yakalanmaları sırasında ve sonrasında polis memurlarının aşırı güç kullanmasının kanuna aykırı olduğuna dair şikayette bulunmuşlardır.

5 Ocak 2001'de Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı, ilgili tarihte görevde bulunan polis memurları hakkında takipsizlik kararı vermiştir. Kararında, güvenlik güçlerince kullanılan gücün 2559 sayılı Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu'na uygun olduğu ve aşırı olmadığı sonucuna varmıştır. Cumhuriyet Savcısı davacıların şikayetlerine konu yaraların, orantılı olan güç kullanımından kaynaklandığı kanısındadır.

Başvuranlar, Cumhuriyet Savcısı'nın kararına itiraz etmiştir.

25 Haziran 2001'de İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi başvuranların itirazını reddetmiştir.

Bu esnada, 14 Ağustos 2000'de Beyoğlu Cumhuriyet Savcısı, Beyoğlu Ceza Mahkemesi'ne bir iddianame sunmuştur. Başvuranları 2911 sayılı Kanun'un 28/1. maddesi uyarınca önceden izin almaksızın yasadışı bir gösteride yer almak ve polis memurlarının uyarılarına rağmen dağılmamakla suçlamıştır.

19 Eylül 2005'te Beyoğlu Ceza Mahkemesi, başvuranların beraatine karar vermiştir. Mahkeme, basın açıklaması yapmanın anayasal bir hak olduğu ve bu hakkın kullanılması için önceden izin almaya gerek olmadığı sonucuna varmıştır. Mahkeme ayrıca sanıklara dağılmaları için uyarıda bulunulduğunun tüm göstericilerce duyulduğunun kesin olmadığını gözlemlemiştir. Sanıkların, anayasal haklarını kullanmış ve sonuç olarak herhangi bir suç işlememiş olduklarına karar vermiştir.

HUKUK

I. AİHS'NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Başvuranlar, AİHS'nin 3. maddesine dayanarak yakalanmaları sırasında kullanılan gücün, aşırı ve orantısız olduğundan ve kötü muamele teşkil ettiğinden şikayetçi olmuştur. 3. madde aşağıda kaydedilmiştir:

"Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz."

1. Hükümet'in ön itirazları

Hükümet, AİHM'den AİHS'nin 35/1. maddesi bağlamındaki iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle başvuruyu kabul etmemesini istemiştir. Başvuranların, idare mahkemelerinde dava açarak uğradıklarını iddia ettikleri zararın telafisini isteyebilecekleri halde başvuruda bulunmadıklarını ileri sürmüştür. Ayrıca, başvurunun söz konusu kısmının altı aylık zaman sınırı içersinde yapılmadığını ileri sürmüştür.

Hükümet'in iç hukuk yollarının tüketilmemesi hususundaki ön itirazına ilişkin AİHM, daha önce de benzer davalarda Hükümet'in ön itirazını değerlendirmiş ve reddetmiş olduğunu yinelemektedir. Mevcut davada, yukarıda kaydedilen başvuruda varmış olduğu sonuçlardan farklı bir sonuca varmasına neden olacak özel koşullar görmemektedir. Sonuç olarak, Hükümet'in ön itirazının bu kısmını reddetmektedir.

Hükümet'in altı ay kuralı hususundaki ikinci itirazına ilişkin AİHM, AİHS'nin 35/1. maddesi uyarınca, bir başvuruya nihai kararın verildiği tarihten itibaren altı ay içerisinde bakabileceğini yinelemektedir. Söz konusu davada, başvuranların kötü muamele iddialarına ilişkin nihai karar, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi tarafından 25 Haziran 2001'de verilmiştir. Mahkemeye 20 Eylül 2001'de sunulmasından dolayı başvurunun bu kısmı, altı aylık zaman sınırı içerisinde yapılmıştır. Yukarıda kaydedilenler ışığında AİHM aynı zamanda Hükümet'in itirazlarının bu kısmını da reddetmektedir.

2. Başvuranlar Erkal Balçık, Kubilay İyit, Filiz Kalkan, Meral Kalanç ve Gülsen Dinler'e ilişkin

AİHM, kötü muamele iddialarının uygun kanıtlarla desteklenmesi gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu tür kanıtları değerlendirirken genel olarak "makul şüphenin ötesinde" kanıt standardını uygulamaktadır. Ancak böyle bir kanıt yeterince güçlü, açık ve anlamlı çıkarımların veya çürütülemeyen benzer karinelerin varlığı ile ortaya konabilmektedir.

Söz konusu davada başvuranlar Erkal Balçık, Kubilay İyit, Filiz Kalkan, Meral Kalanç ve Gülsen Dinler, polisin gösteriyi dağıtmak için aşırı güç kullanması sonucu yaralandıkları hususunda şikayette bulunmuştur. Bununla birlikte, başvuranların iddialarının doğruluğuna ilişkin şüpheler uyandıran bir çok unsur mevcuttur. AİHM, başvuranların olayın ertesi günü serbest bırakılmalarına rağmen şikayetlerini destekleyecek tıbbi bir rapor ya da iddialarına destekleyici bir ağırlık kazandırabilecek kanıtlar sunmadıklarını gözlemlemektedir. Dava dosyasında başvuranların olay sırasında iddia ettikleri gibi yaralandıklarını gösteren bir materyal mevcut değildir.

Yukarıda kaydedilenler ışığında AİHM, başvuranlar Erkal Balçık, Kubilay İyit, Filiz Kalkan, Meral Kalanç ve Gülsen Dinler'in iddialarına dayanak göstermedikleri ve bu nedenle, başvurunun bu kısmının AİHS'nin 35. maddesinin 3. ve 4. paragrafları çerçevesinde dayanaktan yoksun olması nedeniyle kabuledilemez olduğuna karar verilmesi gerektiği sonucuna varmaktadır.

3. Başvuranlar Semiha Kırkoç ve Sema Gül'e ilişkin

AİHM, Semiha Kırkoç ve Sema Gül'ün 3. maddenin ihlal edildiğine ilişkin şikayetlerinin, AİHS'nin 35. maddesinin 3. ve 4. paragrafları çerçevesinde dayanaktan yoksun olmadığını belirtmektedir. Ayrıca başvurunun başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru taşımadığını tespit etmektedir. Bu nedenle başvuru, kabuledilebilir niteliktedir.

AİHM'nin birçok davada vurgulamış olduğu gibi 3. madde, demokratik toplumların en temel değerlerinden birini kapsamakta olup, hiçbir sınırlamaya tabi değildir, ayrıca, 15. maddenin 2. paragrafı uyarınca hiçbir koşulda istisnası olamamaktadır.

Yukarıda kaydedildiği gibi, kanıtlar değerlendirilirken genel olarak "makul şüphenin ötesinde" kanıt standardı uygulanmaktadır. Ancak böyle bir kanıt yeterince güçlü, açık ve anlamlı çıkarımların veya çürütülemeyen benzer karinelerin varlığı ile ortaya konabilmektedir. Ayrıca iddiaların, AİHS'nin 2. ve 3. maddelerine dayanılarak öne sürüldüğü hallerde AİHM, özellikle kapsamlı bir incelemede bulunmalıdır.

AİHM mevcut davada Semiha Kırkoç ve Sema Gül isimli başvuranlarda gözlemlenen yaralanmaların, 5 Ağustos 2000'deki olaylar sırasında polis tarafından güç kullanılması sonucu ortaya çıkmış olduğunun taraflar arasında ihtilaf teşkil etmediğini belirtmektedir. Bu aynı zamanda polisin gösterici grubunu dağıtmak için güç kullanması gerektiğinin belirtildiği olay raporunda da görülmektedir.

Yukarıda kaydedilenleri göz önüne alan AİHM, kullanılan gücün aşırı olmadığını ispat etme görevinin Hükümet'e ait olduğu kanısındadır.

AİHM, yetkili makamlara gösteri ile ilgili başvuru yapılmamış olmasına rağmen, polisin 5 Ağustos 2000'de İstiklal Caddesi'nde bir grubun toplanacağına ilişkin istihbarat aldığını gözlemlemektedir. Bu nedenle güvenlik güçleri, önleyici tedbirler alabilmişlerdir. İlgili alan, birçok polis memuru ve acil müdahale gücü mensuplarınca güvenlik altına alınmıştır. Sonuç olarak, mevcut dava koşulları altında, güvenlik güçlerinin ön hazırlık yapmaksızın harekete geçmek durumunda bırakıldığı söylenemez. AİHM, grubun polisin dağılın uyarılarına uymadığını belirtmektedir. Ancak, yukarıda ayrıntılı olarak kaydedilmiş olduğu gibi, dava dosyasında göstericilerin kamu düzeni için tehlike teşkil ettiğine ilişkin bir materyal bulunmamaktadır. Bu noktada AİHM, aynı zamanda başvuranların aleyhlerindeki suçlardan beraat ettikleri 19 Eylül 2005 tarihli Beyoğlu Ceza Mahkemesi kararına değinmektedir. Yerel mahkeme, sanıkların basın açıklaması yaparak anayasal haklarını kullandıkları ve hiçbir suç işlememiş oldukları sonucuna varmıştır.

Bu koşullar altında AİHM, Hükümet'in sağlık raporları ile yaralandıkları doğrulanan başvuranlara karşı kullanılan güç derecesini açıklamak veya haklı çıkarmak için dayanak teşkil eden ikna edici ya da inandırıcı bir savunma sunmadığı sonucuna varmıştır. Sonuç olarak, Semiha Kırkoç ve Sema Gül'un yaralanmasının, sorumluluğu Hükümet'e ait olan bir muamelenin sonucu gerçekleştiği sonucuna varılmıştır.

Bu nedenle Semiha Kırkoç ve Sema Gül açısından 3. madde ihlal edilmiştir.

III. AİHS'NİN 9, 10 VE 11. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Başvuranlar, polisin gösteriye müdahale etmesinin düşünce, ifade ve toplanma özgürlüklerini ihlal ettiğini ileri sürmüştür. Bu husustaki iddialarını AİHS'nin 9., 10. ve 11. maddelerine dayandırmışlardır.

AİHM, başvuranların şikayetlerinin 11. madde açısından incelenmesi gerektiği kanısındadır.

A. Kabuledilebilirliğe ilişkin

Hükümet, başvuranların 2005'te aleyhlerindeki suçlamalardan beraat etmeleri nedeniyle bundan böyle, AİHS'nin 34. maddesi bağlamında mağdur olarak kabul edilemeyeceklerini ileri sürmüştür.

AİHM, Hükümet'in başvuranların AİHS'nin 11. maddesince öngörülen haklarının ihlal edildiğini ileri süremeyeceklerine ilişkin iddiasının şikayetinin esası ile yakından ilintili olan bir sorunu ortaya çıkardığı kanaatindedir. Bu nedenle, Hükümet'in ön itirazı ile esası birleştirmektedir.

AİHM ayrıca başvurunun söz konusu kısmının AİHS'nin 35/3. maddesi bağlamında dayanaktan yoksun olmadığını kaydetmektedir. Ayrıca başka açılardan bakıldığında da başvuruda kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit etmektedir. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.

B. Esas

1. Başvuranların haklarına müdahale edilmesi

AİHM, öncelikle AİHS organlarının değişmez yaklaşımına göre, hak veya özgürlük ihlali "mağduru" kelimesinin, yürürlükte olan kanun veya iptal edilen kısımdan direkt olarak etkilenen kişiyi ifade ettiğini hatırlatmaktadır.

Mevcut davada taraflar arasında, başvuranların toplanma hakkına müdahalenin ilk ortaya çıkışına ilişkin ihtilaf bulunmamaktadır. AİHM yerel mahkemenin başvuranları aleyhlerindeki suçlardan beraat ettirdiğini doğrulamıştır. Ancak, bu kararın 19 Eylül 2005'te, olaydan yaklaşık 5 yıl sonra verildiğini göz ardı edememektedir. Aynı zamanda başvuranların gösteriye katılarak o tarihte tartışmalı bir mesele olan F-tipi cezaevlerine dikkat çekmeyi amaçladıklarını kaydetmektedir. AİHM, gösteriye müdahale edilmesinin, polisin göstericileri dağıtmak için güç kullanmasının ve müteakiben cezai takibat başlatılmasının, caydırıcı bir etkiye sahip olmuş ve başvuranların benzeri gösterilerde yer alma hususundaki cesaretlerini kırmış olabileceği kanısındadır.

Yukarıda kaydedilenler ışığında AİHM, nihai sonuca bakılmaksızın başvuranların polis müdahalesinden ve aleyhlerinde başlatılan cezai takibattan olumsuz etkilendikleri kanaatindedir.

2. Müdahalenin gerekçesi

Hükümet, söz konusu gösterinin ilgili makamların haberdar edilmemesi nedeniyle kanuna aykırı olarak düzenlendiğini belirtmiştir. 11. maddenin ikinci paragrafının, karışıklığı önlemek için barışçı toplantı hakkına kısıtlamalar getirdiğini ileri sürmüştür.

AİHM, yapılan müdahalenin "kanunda öngörüldüğü", bir ya da daha fazla meşru amaca hizmet ettiği ve söz konusu amaçların gerçekleştirilmesi için "demokratik bir toplumda gerekli olduğu" müddetçe 11. maddenin ihlaline yol açmayacağını yinelemektedir.

Bu bağlamda, mevcut davaya yapılan müdahalenin yasal bir dayanağı olduğu, 2911 Nolu Kanun'un 22. bölümü (Toplantı ve Yürüyüş Kanunu), ve bu nedenle AİHS'nin 11/2. maddesi çerçevesinde "kanunda öngörüldüğü" kaydedilmiştir. Meşru amaca ilişkin olarak Hükümet, müdahalenin kamu düzeninin bozulmasını önleme amacını güttüğünü belirtmiştir. AİHM, farklı bir sonuca varmak için gerekçe görmemektedir.

Müdahalenin, "demokratik bir toplumda gerekli olup olmadığı hususunda AİHM, öncelikle 11. maddeye ilişkin kararlarının dayandığı temel ilkelere değinmektedir. Söz konusu içtihattan yetkili makamların, barışçı tutumlarını ve tüm vatandaşların güvenliğini sağlamak için, yapılan yasal gösteriler karşısında uygun tedbirleri alma görevlerinin bulunduğu anlaşılmaktadır.


AİHM ayrıca, Devletler'in yalnızca barışçı toplantı hakkını korumakla değil aynı zamanda, söz konusu hakka ilişkin makul ve direkt olmayan kısıtlamalardan kaçınmakla yükümlü olduklarını belirtmektedir. Son olarak, 11. maddenin asıl amacının, kişiyi yetkili makamların korunan haklarının uygulanmasına keyfi olarak müdahale etmekten koruması olmasına rağmen, bu hakların etkin şekilde kullanılmasını temin edecek pozitif yükümlülükler de mevcut olabildiği kanısındadır.

AİHM öncelikle bu ilkelerin, kamuya ait alanlarda düzenlenen gösteri ve yürüyüşlerde de uygulanabileceği kanaatindedir. Ancak, kamu düzeni ve ulusal güvenliği sağlamak için a priori Yüksek Sözleşmeci bir Taraf'ın, gösteri düzenlenmesinin izne tabi olmasını gerektirdiği ve kurumların faaliyetlerini düzenlediği durumlarda, bunun 11. maddeye aykırı olmadığını belirtmektedir.

Dahili mevzuatı göz önünde bulunduran AİHM, söz konusu tarihte kamuya açık alanda gösteri düzenlemek için izin gerekmediğini ancak, olaydan yetmiş iki saat önce bilgi vermek gerektiğini gözlemlemektedir. Esas itibariyle, bu nitelikteki düzenlemeler, AİHS tarafından koruma altına alınan barışçı toplantı özgürlüğüne getirilen gizli bir engeli temsil etmemelidir. Kamuya açık alanda düzenlenen gösteriler, günlük yaşam düzenini belirli bir derecede bozabilir ve hoş karşılanmayabilir. AİHM, siyasi, kültürel veya diğer niteliklerdeki bir olayın, gösterinin ya da toplantının düzgün şekilde devam etmesini sağlamak için önleyici güvenlik tedbirleri almanın, örneğin gösteri mahallinde ilk yardım hizmetleri sağlanması gibi, önemli olduğu kanaatindedir. Bu durumda, gösteriyi düzenleyen derneklerin veya diğer oluşumların, demokratik sürecin aktörleri olarak, yürürlükte düzenlemelere uymak suretiyle söz konusu süreci yöneten kurallara saygılı olmaları gerekmektedir.

AİHM önünde sunulan kanıtlardan, söz konusu davada polisin, gösterici grubuna yürüyüşlerinin kanuna aykırı olduğunu, günün kalabalık bir vaktinde yapılması nedeniyle kamu düzenine zarar vereceğini ve grubu dağıtmalarının emredildiğini bildirmiştir. Başvuranlar ve diğer göstericiler, bu emirlere uymamış ve yürüyüşe devam etmeye teşebbüs etmiştir.

Ancak, grubun tramvay hattını engellemek dışında kamu düzenine bir tehdit oluşturduğuna ilişkin kanıt bulunmamaktadır. AİHM, söz konusu grubun tartışmalı bir mesele olan F-tipi cezaevlerinin durumuna dikkat çekmeyi isteyen kırk iki kişiden oluştuğunu belirtmektedir. Gösterinin öğlene doğru başladığı ve yarım saat içerisinde, 12.30'da grubun yakalanması ile sona erdiği gözlemlenmiştir. Bu nedenle AİHM, özellikle yetkili makamların gösteriyi sona erdirmedeki sabırsızlığını anlaşılır bulmamaktadır. Bu noktada AİHM ayrıca hiçbir bilgi verilmemesine rağmen yetkili makamların, o tarihte bu tür bir gösteri yapılacağına ilişkin bilgi almış ve böylece önleyici tedbirler alabilmiş olduğunu hatırlatmaktadır.

AİHM, göstericiler şiddet içeren fiiller sergilemedikleri sürece, AİHS'nin 11. maddesince teminat altına alınan toplantı özgürlüğünün esasına bağlı kalınmak isteniyorsa, resmi makamların barışçı toplantılar hususunda belirli derecede hoşgörü göstermelerinin önemli olduğu kanısındadır.

Dolayısıyla, AİHM söz konusu davada polisin şiddet içeren müdahalesinin, ölçüsüz olduğu ve AİHS'nin 11. maddesinin ikinci paragrafı bağlamında karmaşanın engellenmesi için gerekli olmadığı kanaatindedir.

Yukarıda kaydedilenler göz önünde alındığında AİHM, Hükümet'in başvuranın mağdur statüsünün ortadan kaldırılması iddiasına ilişkin ön itirazını reddetmekte ve AİHS'nin 11. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.

III. AİHS'NİN 7., 17. VE 18. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Başvuranlar AİHS'nin 7. maddesine dayanarak, yerel hukuk uyarınca cezayı gerektiren bir suç teşkil etmeyen fiillerinden dolayı yakalandıklarını ve aleyhlerinde cezai takibat başlatıldığını ileri sürmüştür. Başvuranlar ayrıca düşünce, ifade ve toplantı özgürlüklerine getirilen kanuna aykırı kısıtlamaların, aleyhlerinde başlatılan cezai takibatın ve yerel adli makamlar önünde şikayette bulunamamalarının AİHS'nin 17. ve 18. maddelerinin ihlal edildiği anlamına geldiği hususunda şikayette bulunmuştur.

AİHM, söz konusu şikayetlerin yukarıda incelenen şikayetle alakalı olduğunu ve benzer şekilde kabuledilebilir olduğuna karar verilmesi gerektiğini kaydetmektedir.

AİHS'nin 11. maddesindeki ihlal bulgusuna değinen AİHM, mevcut başvuruda ortaya konan esas yasal sorunu incelediği kanaatindedir.

Dava olaylarını ve tarafların görüşlerini göz önüne alan AİHM, mevcut şikayetlere ilişkin ayrı bir karar vermeye gerek bulunmadığı sonucuna varmıştır.

IV. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI

AİHS'nin 41. maddesine göre

"Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuk bu ihlali ancak kısmen telafi edilebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun surette, zarar gören tarafın adil tazminine hükmeder."

A. Tazminat

Başvuranlar manevi tazminat olarak 10,000 Euro (EUR) talep etmiştir.

Hükümet bu talebe itiraz etmiştir.

AİHM, AİHS'nin 11. maddesinin ihlal edildiğinin tespitinin başvuranlar için yeterli tazmin teşkil ettiği kanısındadır. Ancak, Semal Gül ve Semiha Kırkoç isimli iki başvurana ilişkin olarak AİHS'nin 3. maddesinin ihlal edildiğinin tespiti çerçevesinde, hakkaniyete uygun olarak AİHM, söz konusu iki başvurana manevi tazminat olarak 3,000 EUR ödenmesine gerektiğine karar vermiştir.

B. Yargılama masraf ve harcamaları

AİHM önünde yaptıkları masraflar için birinci başvuran, 3,500 EUR ve diğer altı başvuran 5,500 EUR talep etmiştir.

Hükümet söz konusu taleplere itiraz etmiştir.

AİHM içtihadına göre başvuran, gerçek ve gerekli oldukları kanıtlandığı ve miktarları makul olduğu sürece yaptığı masrafların telafi edilmesi hakkına sahiptir. Mevcut davada AİHM, başvuranların yalnızca İstanbul Barosu'nun ücret tarifesine atıfta bulunduklarını ve iddialarını destekleyen belgeler sunmadıklarını belirtmektedir. Bu nedenle AİHM söz konusu başlık altında tazminat ödenmemesine karar vermiştir.
C. Gecikme Faizi
Gecikme faizi Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı orana yüzde üç puanlık bir ekleme yapılarak belirlenecektir.

BU GEREKÇELERE DAYANARAK, AİHM OYBİRLİĞİ İLE

1. Erkal Balçık, Kubilay İyit, Filiz Kalkan, Meral Kalanç ve Gülsen Dinler isimli başvuranlara ilişkin 3. madde hususunda yapılan şikayetin kabuledilemez ve başvurunun kalan kısmının kabuledilebilir olduğuna;

2. Hükümet'in, başvuranların AİHS'nin 11. maddesi bağlamındaki mağdur statülerine ilişkin ön itirazını esas ile birleştirmeye ve reddetmeye;

3. Semal Gül ve Semiha Kırkoç isimli iki başvurana ilişkin olarak AİHS'nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;

4. AİHS'nin 11. maddesinin ihlal edildiğine;

5. Başvuranların, AİHS'nin 7., 17. ve 18. maddeleri uyarınca ortaya koydukları diğer şikayetleri ayrı olarak incelemenin gerekli olmadığına;

6. İhlal bulgusunun kendi başına başvuranlardan Erkal Balçık, Kubilay İyit, Filiz Kalkan, Meral Kalanç ve Gülsen Dinler'in, uğradıkları manevi zarar için adil tatmin teşkil ettiğine;

7. (a) AİHS'nin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Yeni Türk Lirası'na çevrilmek üzere ve her türlü vergi ve kesintiden muaf tutularak Savunmacı Hükümet tarafından başvuranlar Sema Gül ve Semiha Kırkoç'un herbirine manevi tazminat olarak 3,000 (üç bin) EUR ödenmesi gerektiğine;
(b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına,

8. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddedilmesine karar vermiştir.

İşbu karar, İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğü'nün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları gereğince 29 Kasım 2007 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.

 

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA