kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

AİHM
MUHAMMET ŞAHİN - TÜRKİYE


İçtihat Metni

MUHAMMET ŞAHİN - TÜRKİYE

2.DAİRE

(Başvuru no. 7928/02)

KARAR

KARAR TARİHİ : 25 Eylül 2007

Bu karar AİHS'nin 44/2. maddesinde belirtilen şartlarda kesinlik kazanacaktır. Ancak, şekle ilişkin değişiklik yapılabilir.

USUL

Dava, İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme'nin ("Sözleşme") 34. maddesi uyarınca, Muhammet Şahin (başvuran) isimli bir Türk vatandaşı tarafından, 19 Ekim 2001 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne Türkiye Cumhuriyeti aleyhine yapılan başvurudan (no. 7928/02) kaynaklanmıştır.

Başvuran, İstanbul Barosu'na bağlı avukat A. Tatlıpınar tarafından temsil edilmiştir.

OLAYLAR

I. DAVANIN UNSURLARI

Başvuran 1975 doğumludur ve Türkiye'de ikamet etmektedir.

Başvuran, yasadışı bir örgüt olan DHKP-C'ye (Devrimci Halk Kurtuluş Partisi-Cephesi) üye olduğu şüphesi üzerine polis tarafından aranmaktaydı.

Başvurana göre, kendisi, 2 Ağustos 1996 tarihinde, sivil polis memurları tarafından gözaltına alınmıştır. Yakalama sırasında polis memurları onu tekmelemiş ve yumruklamışlardır. Daha sonra başvuranı kelepçelemişler, bir taksiye bindirmişler ve İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi'nin Aksaray'daki merkezine götürmüşlerdir.

Başvuran tarafından imzalanan 2 Ağustos 1996 tarihli yakalama raporunda, polisin, başvuranın İstanbul'un Kadıköy ilçesine ait bir adreste başka bir DHKP-C üyesi ile buluşacağı yönünde bilgi aldığı, Terörle Mücadele Şubesi'ne bağlı dört polis memurunun, söz konusu adreste onu beklediği, başvuranı gördüklerinde kendilerini polis memurları olarak tanıttıkları, başvuranın kaçmaya çalıştığı ve polis memurlarının onu yakalamak için kuvvete başvurmak zorunda kaldıkları ifade edilmiştir.

Başvuran, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi merkezinde, kötü muameleye tabi tutulduğunu, çıplak bırakıldığını, gözlerinin bağlandığını ve Filistin askısı ile falakaya tabi tutulduğunu iddia etmiştir. Cinsel organlarına ve ayak parmaklarına elektrik kabloları bağlanmış ve elektrik şoku uygulanmıştır. Testisleri ezilmiş ve anüs bölgesine silah sokulmuştur. Ayrıca başvuranın üzerine hortumla soğuk su sıkılmıştır.

12 Ağustos 1996 tarihinde, başvuran bir doktor tarafından muayene edilmiş ve doktor başvuranın vücudunda şu izleri kaydetmiştir: Sol bilek tarafında tamamen iyileşmiş 5 cm'lik bir abrazyon, sağ bilekte 1 x 4 - 5 cm'lik üç sıyrık, sol omuzda tamamen iyileşmiş 5 cm uzunluğunda bir sıyrık, sağ diz altında 1 cm çapında iki abrazyon. Doktor, ayrıca, yaralar nedeniyle başvuranın iki gün çalışmasının uygun olmadığı yönünde görüş belirtmiştir.

15 Ağustos 1996 tarihinde, başvuran, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı huzuruna çıkarılmıştır. Tutukluluk döneminde kötü muameleye tabi tutulduğunu ve ifadelerinin baskı altında alındığını iddia etmiştir. İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, başvuranı, sağlık muayenesi için Adli Tıp Kurumu'na göndermiştir. Başvuran, bir adli tıp uzmanı tarafından muayene edilmiş ve uzman, başvuranı 12 Ağustos tarihinde muayene eden doktor gibi başvuranın vücudunda aynı izleri kaydetmiştir.

İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, daha sonra, başvuranın tutuklu yargılanmasını emretmiştir.

Belirli olmayan bir tarihte, Fatih Cumhuriyet Savcısı, başvuranın kötü muamele iddialarına yönelik bir soruşturma başlatmıştır.

7 ve 25 Kasım 1996, 9 Aralık 1996 ve 13 Ağustos 1998 tarihlerinde, Fatih Cumhuriyet Savcısı, ilgili zamanda İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi merkezinde görevli olan ve başvuranın polis ifadesinin alınmasında yer alan dört polis memurunun ifadelerini almıştır.

31 Aralık 1998 tarihinde, Fatih Cumhuriyet Savcısı, İstanbul Cumhuriyet Savcısı'na bir rapor göndermiş ve soruşturmaya ilişkin olayları ve şikayetleri özetlemiştir. Fatih Cumhuriyet Savcısı, İstanbul Cumhuriyet Savcısı'ndan, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'ne, Ceza Kanunu'nun 243/1 maddesi uyarınca dört polis memurunu işkence uygulamakla suçlayan bir iddianame sunmasını talep etmiştir.

14 Ocak 1999 tarihinde, İstanbul Cumhuriyet Savcısı bu talebi yerine getirmiştir.

25 Ocak 1999 ve 16 Şubat 2000 tarihleri arasında, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi yedi duruşma düzenlemiş ve üç polis memurunun ifadelerini dinlemiştir. Diğer polis memuru ve başvuran, Aydın ve Sakarya Ağır Ceza Mahkemelerinde ifade vermişlerdir. Bu ifadeler daha sonra İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderilmiştir. Başvuran, mahkemede, polis nezaretinde kötü muameleye tabi tutulduğunu ileri sürmüştür. Polis memurları haklarındaki iddiaları yalanlamışlardır.

16 Şubat 2000 tarihinde, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, sanık polis memurlarını beraat ettirmiştir. İlk derece mahkemesi, kararında, başvuranın sanık polis memurlarını teşhis edemediğini ve bu nedenle, onları mahkum etmek için yeterli delil olmadığını kaydetmiştir. Mahkeme, ayrıca, başvuranın vücudundaki yaraların yakalama esnasında gerçekleşmiş olabileceğini değerlendirmiştir.

6 Ağustos 2001 tarihinde, 16 Şubat 2000 tarihli karar, Kırklareli E Tipi Cezaevi'nde tutuklu bulunan başvurana tebliğ edilmiştir.

7 Ağustos 2001 tarihinde, başvuran, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararını temyiz etmiştir.

8 Ekim 2001 tarihinde, ilk derece mahkemesi, başvuranın cezai kovuşturmaya bir taraf olarak müdahil olmadığı için temyiz edemeyeceği gerekçesiyle temyizini reddetmiştir.

İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararı, Cumhuriyet Savcısı ve sanıklar tarafından temyiz edilmediği için kesinleşmiştir.

HUKUK

I. AİHS'NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Başvuran, yakalanışı esnasında ve polis nezaretinde kötü muameleye tabi tutulduğu konusunda şikayetçi olmuştur. Şikayetlerini AİHS'nin 3. maddesine dayandırmıştır. Söz konusu madde şöyledir:
"Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz."
Hükümet bu iddialara karşı çıkmıştır.

A. Hükümet'in ön itirazı
Hükümet, AİHM'den, başvuruyu, AİHS'nin 35/1 maddesi uyarınca iç hukuk yollarını tüketme şartına uymadığı gerekçesiyle reddetmesini talep etmiştir. Başvuranın idare mahkemesinde dava açarak, gördüğünü iddia ettiği zarar karşılığı tazminat talebinde bulunabileceğini ileri sürmüştür.

AİHM, benzer davalarda Hükümet'in ön itirazını incelemiş ve reddetmiş olduğunu yinelemiştir (bkz., özellikle, Karayiğit - Türkiye, no. 63181/00, 5 Ekim 2004). Bu davada, yukarıda belirtilen başvurudaki kararından sapmasını gerektirecek özel bir durum görmemiştir.

Dolayısıyla, Hükümet'in ön itirazını reddetmiştir.

B. Başvuranın kötü muamele gördüğü iddiası

1. Tutukluluk süresinde

Başvuran, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Binasında polis nezaretinde olduğu sürede çeşitli şekillerde kötü muameleye tabi tutulduğunu ileri sürmüştür. Bu hususta, çıplak bırakıldığını, yumruklandığını, falaka, elektrik şoku ve Filistin askısına tabi tutulduğunu ve üzerine tazyikli su sıkıldığını iddia etmiştir. Ayrıca, anüs bölgesine silah sokulduğunu ve testislerinin ezildiğini ifade etmiştir.

Hükümet bu iddiaları yalanlamıştır.

AİHM, 3. maddenin, demokratik toplumların en temel değerlerinden birini içerdiğini yinelemiştir. Terör ve organize suçla mücadele gibi en zor koşullarda bile, AİHS, işkenceyi, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemleri kesin olarak yasaklar. AİHS'nin ve 1 ve 4 numaralı Protokollerin esas maddelerinin çoğunluğunun aksine, 3. madde, istisnaya ilişkin bir hüküm içermemektedir ve ulusun varlığını tehdit eden bir genel tehlike halinde dahi 15/2 maddesi uyarınca 3. maddenin ihlaline müsaade edilmez (bkz., Selmouni - Fransa [BD], no. 25803/94; Assenov ve Diğerleri - Bulgaristan, 28 Ekim 1998 tarihli karar).

AİHM, delilleri değerlendirirken, genel olarak "makul şüphenin ötesinde" kanıt standardını uygulamıştır (Avşar - Türkiye, no. 25657/94; Talat Tepe - Türkiye, no. 31247/96, 21 Aralık 2004) Ancak böyle bir kanıt yeterince güçlü, açık ve anlamlı çıkarımların veya çürütülemeyen benzer karinelerin varlığı ile ortaya konabilir (Labita - İtalya [BD], no. 26772/95).

AİHM, görevinin yardımcı niteliğine duyarlıdır ve bunun belirli bir davanın şartlarınca kaçınılmaz kılınmadığı durumda bir ilk derece mahkemesinin görevini üstlenirken dikkatli olmalıdır (bkz, örneğin, McKerr - İngiltere, no. 28883/95, 4 Nisan 2000). Bununla birlikte, bu davada olduğu gibi AİHS'nin 3. maddesi uyarınca iddialarda bulunulmuş olması halinde, AİHM özellikle çok dikkatli bir inceleme yürütmelidir (bkz., üzerinde gerekli değişiklikler yapıldıktan sonra, Ribitsch - Avusturya, 4 Aralık 1995 tarihli karar; yukarıda anılan Avşar).

AİHM, başvuranın iddia ettiği şekilde uygulanan bir kötü muamelenin, özellikle falaka ve elektrik şokunun, başvuranın vücudunda izler bırakmış olabileceğini kaydetmiştir. Bu izlerin, başvuranı tutukluluğunun sonunda muayene etmiş olan doktor tarafından gözlemlenmiş olacağını belirtmiştir (bkz., Yüksektepe - Türkiye, no. 62227/00, 24 Ekim 2006). AİHM, 12 Ağustos 1996 tarihli sağlık raporunun, abrazyon ve sıyrıkların varlığını gösterdiğini gözlemlemiştir. Ancak bu tespitler, başvuran tarafından tutukluluğu süresinde gerçekleştiği iddia edilen şiddetli kötü muameleyi doğrulamak için yeterli değildir. Ayrıca, dava dosyasında, 12 Ağustos 1996 tarihli sağlık raporundaki tespitler hakkında şüphe uyandıracak veya başvuranın iddialarını destekleyecek bir belge veya delil mevcut değildir. Dava dosyasında, bilhassa, başvuranın tutukluluğunun sonunda başka bir doktor tarafından muayene edilme talebinde bulunduğuna veya bu talebinin reddedildiğine dair bir gösterge mevcut değildir.

Yukarıda belirtilenler karşısında, AİHM, elindeki delillerin, her türlü makul şüphenin ötesinde, başvuranın tutukluluk sırasında iddia edildiği gibi kötü muameleye tabi tutulduğu kararını vermesi için yeterli olmadığı sonucuna varmıştır.

AİHM, başvurunun bu kısmının, AİHS'nin 35. maddesinin 3. ve 4. paragraflarına uygun olarak, açıkça dayanaktan yoksun olduğu ve reddedilmesi gerektiği kararını vermiştir.

2. Yakalanışı esnasında

AİHM, başvurunun bu kısmının AİHS uyarınca, sonucunun esasların incelenmesine bağlı olan ciddi hukuki ve olgusal konular ortaya koyduğunu değerlendirmiştir. AİHS'nin 35/3 maddesi çerçevesinde şikayetin dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca, başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder.

AİHM, kötü muamele iddialarının uygun delillerle desteklenmesi gerektiğini yinelemiştir. Bu delilleri değerlendirmek için "makul şüphenin ötesinde" kanıt standardını uygulamış; ancak, böyle bir kanıtın yeterince güçlü, açık ve anlamlı çıkarımların veya çürütülemeyen benzer karinelerin varlığı ile ortaya konabileceğini eklemiştir (yukarıda anılan Labita). AİHM, birçok durumda, bir kişinin tutukluluk veya polis kontrolü esnasında yaralanması halinde, bu durumun kişinin kötü muamele gördüğüne dair güçlü bir karineye yol açacağı kararını vermiştir (Matko - Slovenya, no. 43393/98, 2 Kasım 2006; Bakbak - Türkiye, no. 39812/98, 1 Temmuz 2004). Yaraların nasıl gerçekleştiğine ilişkin makul bir açıklama getirmek Devlet'in yükümlülüğüdür ve Devlet'in bu yükümlülüğü yerine getirmemesi durumunda AİHS'nin 3. maddesi uyarınca kesin bir sorun ortaya çıkar (yukarıda anılan Selmouni; yukarıda anılan Ribitsch).

AİHM, söz konusu davada, başvuranın tutukluluğunun başlangıcında muayene edilmediğini kaydetmiştir. Ancak, tutukluluğunun onuncu gününde düzenlenen 12 Ağustos 1996 tarihli sağlık raporu, sol bilek tarafında tamamen iyileşmiş 5 cm'lik bir abrazyon, sağ bilekte 1 x 4 - 5 cm'lik üç sıyrık, sol omuzda tamamen iyileşmiş 5 cm uzunluğunda bir sıyrık, sağ diz altında 1 cm çapında iki abrazyon olduğunu belirtmiştir. Ayrıca, başvuranın iki gün çalışmasının uygun olmadığı belirtilmiştir. Başvuran imzalı 2 Ağustos 1996 tarihli yakalama raporu, yakalama esnasında başvuranın kaçmaya çalıştığını ve polis memurlarının onu yakalamak için kuvvete başvurduklarını ifade etmiştir. Ayrıca, 16 Şubat 2000 tarihli İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi kararında, başvuranın vücudundaki yaraların yakalama esnasında gerçekleşmiş olabileceği ifade edilmiştir. Hükümet, ne 12 Ağustos 1996 tarihli rapordaki tıbbi bulgulara itiraz etmiş ne yaraların nedenlerine ilişkin farklı bir ifade sunmuştur.

AİHM, ayrıca, başvuranın, başvuru formunda, yakalanma koşullarına ilişkin ayrıntılı bir açıklama yaptığını kaydetmiştir. AİHM'ye göre, başvuranın vücudundaki yaralar, yakalanması sırasında dört polis memuru tarafından dövüldüğü yönündeki iddiası ile tutarlı görünmektedir. Bu aşamada, AİHM, benzer durumlarda, yaraların yakalama sırasında gerçekleşip gerçekleşmediğini ve görevlilerin gereğinden fazla kuvvet kullanıp kullanmadıklarını tespit etmenin çok önemli olduğunu vurgulamıştır. Ancak, bu davada, başvuranın yakalanmasının hemen ertesinde sağlık muayenesinden geçmediğini kaydetmiştir. Bu muayene görevlilerin atması gereken uygun bir adım olurdu, zira görüşlerinde ve yerel kovuşturmada, yakalama sırasında polis memurlarının kuvvete başvurduklarını kabul etmişlerdir. Bir rapor, söz konusu dönemde mevcut olan yaraların nedeni ve derecesini açığa çıkarabilirdi. Ayrıca, polis memurlarının, başvuranın söz konusu adreste olacağı yönünde istihbarat aldıkları, olay raporundan anlaşılmaktadır. Sonuç olarak, polis memurları, başvuranın yakalanmasını garanti etmek için bölgeyi güvenlik içine alma imkanına sahiplerdi ve onların bir ön hazırlık olmadan harekete geçtikleri söylenemez (bkz. Rehbock - Slovenya, no. 29462/95).

AİHM, davanın unsurlarını bütün olarak göz önünde tutarak ve özellikle başvuranın yakalanışının ilk gününde sağlık muayenesi yapılmadığını dikkate alarak, başvuranın vücudunda yer alan ve sağlık raporu ile desteklenen yaraların, Devlet'in sorumlu olduğu bir muamele sonucu gerçekleştiği kararına varmıştır.

Bu hususta, AİHS'nin 3. maddesinin esas yönünden ihlal edildiği kararını vermiştir.

C. Etkili bir soruşturma yürütülmediği iddiası

Başvuran, 3. madde uyarınca ayrıca, yetkililerin, kötü muamele şikayetlerine yönelik yeterli bir soruşturma yürütmediklerini ileri sürmüştür.

Hükümet iddiaları yalanlamıştır. Yerel yetkililerin başvuranın şikayetlerine yönelik ciddi bir soruşturma yürüttüklerini ifade etmiştir.

Bir kişinin, 3. maddeye aykırı olarak, polis tarafından ciddi şekilde kötü muamele gördüğü yönünde geçerli bir iddia sunması halinde, söz konusu hüküm, Devlet'in AİHS'nin 1. maddesi uyarınca "kendi yetki alanları içinde bulunan herkese bu Sözleşme'de . . . açıklanan hak ve özgürlükleri tanıma" genel yükümlülüğü ile birlikte ele alındığında, zımnen etkili bir resmi soruşturma gerektirir. Bu soruşturma, sorumluların teşhisine ve cezalandırılmasına yol açabilmelidir (bkz. yukarıda anılan Assenov ve Diğerleri; yukarıda anılan Labita). AİHM içtihadı tarafından tanımlanan etkililiğe ilişkin asgari standartlar, aynı zamanda, soruşturmanın bağımsız, tarafsız ve kamu incelemesine açık olması ve yetkili makamların örnek titizlik ve çabuklukla hareket etmeleri şartlarını kapsamaktadır (bkz., örneğin, Çelik ve İmret - Türkiye, no. 44093/98, 26 Ekim 2004).

Bu davada, AİHM, başvuranın, kötü muamele iddiasını ulusal makamlara sunduğunu kaydetmiştir. Sonrasında, İstanbul Cumhuriyet Savcısı, Emniyet Müdürlüğü'nde başvuranın ifadesinin alınmasında yer alan dört polis memuru hakkında cezai kovuşturma başlatmıştır. Ancak, AİHM, bu soruşturmanın titizlikle yürütüldüğü, diğer bir deyişle "etkili" olduğu konusunda ikna olmamıştır.

AİHM, yerel kovuşturma süresinde, başvuranın ifadesinin Sakarya Ağır Ceza Mahkemesi tarafından alındığını ve dolayısıyla, kendisine, teşhis etmesi amacıyla, sanık polis memurlarıyla yüzleşme imkanı tanınmadığını gözlemlemiştir. Ayrıca, söz konusu cezai kovuşturmanın, sadece, Emniyet Müdürlüğü Binasında başvuranın ifadesinin alınmasında yer alan polis memurları hakkında başlatıldığını kaydetmiştir. AİHM'ye göre, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nin başvuranın vücudundaki yaraların yakalama sırasında gerçekleşmiş olabileceği kararına rağmen, yerel kovuşturmanın hiçbir aşamasında, başvuranın iddiasına göre kuvvete başvurarak yakalayan dört polis memurunun ifadelerinin alınmamış olması dikkat çekicidir. Ayrıca, başvuranın vücudunda gözlemlenen yaraların kaynağına ilişkin bilgi sağlamak amacıyla 12 Ağustos 1996 tarihli sağlık raporunu düzenleyen doktorun ifadesi de alınmamıştır.

Yukarıda belirtilenler ışığında, AİHM, başvuranın kötü muamele gördüğü yönündeki iddiasına yönelik olarak, yerel makamlar tarafından, AİHS'nin 3. maddesinin gerektirdiği gibi etkili bir soruşturma yürütülmediği kararına varmıştır.

Dolayısıyla, bu hususta, 3. madde usul yönünden ihlal edilmiştir.

II. AİHS'NİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Başvuran, Hükümet'in görüşlerine yanıtında, ek şikayetler sunmuştur. Tutukluluk süresinin 5/3 maddesine aykırı olduğunu ileri sürmüştür. Ayıca, 5/4 maddesi uyarınca, tutukluluğunun yasaya uygunluğu hakkında bir mahkemeye başvuramaması konusunda şikayetçi olmuştur.

AİHM, AİHS'nin 35/1 maddesine uygun olarak, bir konuya ancak "nihai kararın alındığı tarihten itibaren altı aylık bir süre içinde" bakabileceğini hatırlatmıştır. Altı ay süresinin işlemesine, genel bir kural olarak, başvuranın başvuruda bulunma niyetini ve yapılan şikayetlerin içeriklerini gösteren ilk mektubu tarafından ara verilir. İlk başvuruda yer almayan şikayetler hususunda, altı ay süresinin işlemesine, şikayetin Sözleşme kurumuna ilk sunulma tarihine kadar ara verilmez (bkz., Allan - İngiltere, no. 48539/99, 28 Ağustos 2001).

Bu davada, başvuranın 5. madde uyarınca olan şikayetlerine ilişkin altı ay süresi 15 Ağustos 1996 tarihinde, tutukluluk süresi sona erdiğinde işlemeye başlamıştır. AİHM, bu şikayetlerin 25 Ağustos 2006 tarihi öncesinde bildirilmediğini kaydetmiştir.
Dolayısıyla, AİHM, AİHS'nin 35. maddesinin 1. ve 4. paragrafları uyarınca, başvurunun bu kısmının gerekli süre içinde yapılmadığı nedeniyle reddedilmesi gerektiği kararına varmıştır.

III. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI

AİHS'nin 41. maddesi şöyledir:

"Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder."

A. Tazminat

Başvuran 20.000 Amerikan Doları (yaklaşık 14.800 Euro) manevi tazminat talebinde bulunmuştur.

Hükümet bu talebe itiraz etmiştir.

AİHM, hakkaniyet temelinde karar vererek başvurana 5.000 Euro manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir.

B. Mahkeme masrafları

Başvuran, ayrıca, AİHM'de yapılan mahkeme masraflarına karşılık 6.000 Amerikan Doları (yaklaşık 4.400 Euro) talep etmiştir.

Hükümet bu taleplere itiraz etmiştir.

AİHM, başvuranın, İstanbul Barosu'nun ücret listesine dayanan bir avukatlık ücret sözleşmesi sunduğunu kaydetmiştir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadına göre, başvuran, ancak mahkeme masraflarının zorunlu olarak ve gerçekten yapıldığı ve miktarının makul olduğu kanıtlandığı durumda mahkeme masraflarının ödenmesi hakkına sahiptir. Bu davada, sahip olduğu bilgileri ve yukarıdaki kriterleri göz önünde tutan AİHM, tüm başlıkları kapsamak üzere 1.500 Euro tazminat ödenmesine karar vermiştir.

C. Gecikme faizi

AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası'nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar verir.

BU SEBEPLERLE, AİHM OYBİRLİĞİ İLE

1. Yakalanması sırasında başvuranın kötü muamele gördüğü iddiasına ve başvuranın kötü muamele iddiasına yönelik olarak yetkililerin etkili bir soruşturma yürütmediğine ilişkin şikayetlerin kabuledilebilir; başvurunun kalanının kabuledilmez olduğuna;

2. Başvuranın yakalanması sırasında tabi tutulduğu kötü muamele nedeniyle AİHS'nin 3. maddesinin esas yönünden ihlal edildiğine;

3. Başvuranın polis tarafından kötü muamele gördüğü iddiasına yönelik olarak yetkililerin etkili bir soruşturma yürütmemeleri nedeniyle AİHS'nin 3. maddesinin usul yönünden ihlal edildiğine;

4. a) Sorumlu Devlet'in, başvurana, AİHS'nin 44 § 2. maddesine göre kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden YTL'ye çevrilmek üzere ve her türlü vergi ve masraftan muaf tutularak aşağıda belirtilen miktarları ödemesine;

(i) 5.000 Euro (beş bin Euro) manevi tazminat;

(ii) 1.500 Euro (bin beş yüz Euro) yargılama masraf ve gideri;

b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten ödemenin yapılmasına kadar geçen süre için Hükümet'in, Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulamasına;

5. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine

KARAR VERMİŞTİR.

İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları uyarınca 25 Eylül 2007 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.

 

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA