kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

AİHM
ELIF AKIN VE DIĞERLERI/TÜRKİYE


İçtihat Metni

Elif AKIN ve Diğerleri/TÜRKİYE

2.DAİRE

(Başvuru no. 27747/02)

KABULEDİLEBİLİRLİĞE İLİŞKİN KARAR

KARAR TARİHİ:29 Ocak 2008

OLAYLAR

Başvuranlar Elif Akın, Özlem Ünal, Yeşim Tayfur, Emel Koşkun, Halime Akın, Mehmet Ünsal Akın, Gönül Akın ve Vural Akın sırasıyla 1973, 1972, 1971, 1949, 1925, 1978, 1946 ve 1951 doğumlu Türk vatandaşlarıdır ve Türkiye'de yaşamaktadır. Tekirdağ Barosu avukatlarından B. Orta tarafından temsil edilmişlerdir.

A. Davanın Koşulları

23 Ağustos 2000'de Karayolları Genel Müdürlüğü, Çorlu'nun Seymen Köyü'nde başvuranlara ait dört arsayı otoyol yapımı için kamulaştırmıştır. Müdürlük, arsaların değerini tayin etmiş ve başvuranlara metre kare başına 5,000,000 Türk Lirası (TRL) ödemiştir.

1 Eylül 2000'de, 30 günlük süre içerisinde, başvuranlar Çorlu Asliye Hukuk Mahkemesi önünde metre kare başına 12,000,000 TRL isteyerek tazminat artırma davası açmıştır.

Mahkeme, bir bilirkişi komitesi oluşturmuş ve komite, 3 Kasım 2000'de mahallinde mülk denetimi yapmıştır. Arsaların ederinden aşağı değerlendirildiğini tespit etmiş ve metre kare başına 34,000,000 TRL değer tayin etmiştir.

Bilirkişi komitesinin ve idarenin değerlendirmesi arasındaki tutarsızlığı göz önüne alan mahkeme, başka bir bilirkişi komitesi oluşturmuştur. Yeni komite, 15 Aralık 2000'de incelemede bulunmuş ve arsaların değerini metre kare başına 22,000,000 TRL olarak tayin etmiştir.

8 Ocak 2001'de başvuranlar, aynı mahkemeye başvurarak taleplerinin "ıslahını" istedikleri bir dilekçe sunmuştur. Mülklerinin, bilirkişi raporunda belirtilen gerçek değerinden haberdar olmadıklarını ileri sürmüşlerdir. Bu gerekçe ile, iki bilirkişi değerlendirmesinden düşük olan ilk taleplerinin, metrekare başına 22,000,000 TRL'ye yükseltilmesini istemişlerdir.

16 Şubat 2001'de mahkeme talebi reddetmiştir. Dilekçenin, kamulaştırmaya ilişkin tazminat davalarında taahhüt edilen 30 günlük süre dışında sunulduğu sonucuna varmıştır.

Esasa dayanarak değerlendirmede bulunan mahkeme, öncelikle bilirkişi raporlarını incelemiştir. Bu raporların, dava dosyasındaki delillerle ve belediye kayıtları ile tutarlı olduğunu tespit etmiştir. Ayrıca kamulaştırılan mülkün değerini etkileyen unsurları usulünce göz önüne aldıkları sonucuna varmıştır.

Bununla birlikte mahkeme, bilirkişi değerlendirmelerini göz ardı etmiştir. Her iki değerlendirmenin de başvuranın talebini aştığı ve bu nedenle ilk talep edilen tazminat miktarını ödemenin yeterli olduğu kanısına varmıştır. Ayrıca daha önceki iki rapor arasında uyum sağlamak için üçüncü bir bilirkişi değerlendirmesine başvurmanın gerekli olmadığını açıklamıştır.

Başvuranlar itiraz etmiştir. İtirazlarını, 20 Temmuz 1999 tarihli Anayasa Mahkemesi kararına dayandırmışlardır. Karar, Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 87. maddesinin son hükmünün Anayasa'ya uygunluğunu gözden geçirmektedir.

Söz konusu hükmün Anayasa'ya uygun olmadığı ve hükümsüz olduğu sonucuna varan Anayasa Mahkemesi aşağıda kaydedilen kanıya varmıştır:

"Mahkeme, itiraz konusu kuralın davacıyı ikinci bir dava açmaya zorlayarak mahkemelerin iş yükünü gereksiz şekilde artırdığını, bu nedenle de Anayasa'nın 141. maddesine aykırı olduğunu ileri sürmüştür.

İtiraz konusu kuralla müddeabihin ıslah suretiyle artırılmasına olanak tanınmaması davaların en az giderle ve olabildiğince hızlı biçimde sonuçlandırılmasına engel olacağından, Anayasa'nın 141. maddesine aykırıdır.

Dava açıldıktan sonra davacının müddeabihi "ıslah" yoluyla artırmasını önleyen itiraz konusu kural, bir hakkın elde edilmesini zorlaştırdığından, "hukuk devleti" ilkesine aykırıdır.

İtiraz konusu kural, davacıyı ikinci kez dava açmaya zorlaması nedeniyle hak arama özgürlüğünü sınırlamaktadır.

Buna göre, bir sınırlamanın demokratik toplum düzeninin gereklerine uygun olduğundan söz edilebilmesi için hakkın özüne dokunmaması, makul ve kabul edilebilir ölçüyü aşmaması gerekir. Başka bir anlatımla, temel hak ve hürriyetler sınırlanırken sınırlama ile öngörülen amaç arasında makul ve adaletli bir denge kurulmalıdır…"

20 Eylül 2001'de Yargıtay, asliye hukuk mahkemesi kararını farklı bir gerekçeyle onaylamıştır.. "Islah" istemiyle sunulan dilekçenin, zamanında sunulup sunulmadığını tartışmak yerine aşağıda kaydedilen karara varmıştır:

"Metre kare başına 12,000,000 TRL talep eden davacılar, kendilerini sınırlamışlardır. Söz konusu meblağı, ıslah yoluyla dahi artırmalarına izin verilmemektedir.

Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 87. maddesinin son hükmünün, Anayasa Mahkemesi'nce geçersiz kılınmasının, bu özel çerçevede uygulanabilirliği bulunmamaktadır."

22 Ekim 2001'de karar, başvuranlara tebliğ edilmiştir.

ŞİKAYETLER

Başvuranlar, yerel mahkemelerin kendilerine kamulaştırılan arsaları için yeterli tazminat ödememesi nedeniyle AİHS'ye ek 1 Nolu Protokol'ün 1. maddesini ihlal edecek şekilde arsalarından mahrum bırakıldıkları hususunda şikayette bulunmuştur. Ayrıca yerel mahkemlerin ulusal hukuku uygularken yaptıkları hatalar nedeniyle tazminat taleplerinin karara bağlanması aşamasında adil şekilde yargılanmadıklarını ileri sürmüşlerdir. Özellikle yerel mahkemelerin, ilk taleplerinin ıslahına ilişkin isteklerini reddetmekle Anayasa Mahkemesi kararını göz ardı ederek karar verdiklerini iddia etmişlerdir.

HUKUK

Başvuranlar, ilk taleplerinin ıslahına ilişkin isteklerini reddeden yerel mahkemelerin kamulaştırılan arsaları için kendilerine yeterli tazminat ödenmesine karar vermedikleri hususunda şikayette bulunmuştur. Şikayetlerini, AİHS'ye ek 1 Nolu Protokol'ün 1. maddesine dayandırmışlardır.

Hükümet öncelikle başvuranların, Yargıtay'dan Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 440. maddesi bağlamındaki kararını düzeltmesini istemedikleri için AİHS'nin 35/1. maddesinde öngörüldüğü gibi iç hukuk yollarını tüketmediklerini belirtmiştir.

Ayrıca başvuranların medeni hakları hususunda karara varılırken adil şekilde yargılandıklarını ve yerel mahkeme kararlarında keyfilik ya da kanuna aykırılık bulunmadığını ileri sürmüştür. Başvuranlar, ulusal davalarda bir hakim tarafından temsil edilmelerine rağmen, davalarını açarken diğer haklarını saklı tutmamışlar ve Kamulaştırma Kanunu'nun 14. maddesince (2942 Nolu Kanun) taahhüt edildiği gibi otuz günlük zaman aşımı süresinde kısmi dava açmamışlardır. Bu nedenle kısmi dava açma ve ilk taleplerini değiştirme haklarını kaybetmişlerdir. Yargıtay'ın ıslah kavramına ilişkin yerleşik içtihadı hususunda Hükümet, yerel mahkemelerin ulusal hukuku uygularken hata yapmadıklarını ileri sürmüştür. Son olarak yerel mahkemelerin başvuranların tüm taleplerini karşıladığını ve bu nedenle, 1 Nolu Protokol'ün 1. maddesi bağlamında ödeme yapılmaksızın mülklerinden mahrum bırakılmalarının söz konusu olmadığını ileri sürmüştür.

AİHM Hükümet'in, iç hukuk yollarının tüketilmemesine ilişkin itirazını önceki davalarda incelemiş ve reddetmiş olduğunu yinelemektedir. Mevcut başvuruda varmış olduğu sonuçtan farklı bir sonuca ulaşmasını gerektirecek özel bir koşul görmemektedir. Sonuç olarak Hükümet'in itirazını reddetmektedir.

Başvuranların taleplerinin esası hususunda AİHM, başvuranların şikayetlerinin özellikle AİHS'nin 6. maddesi bağlamındaki yargılamanın adilliğine ilişkin olduğunu gözlemlemektedir. AİHM bu bağlamda, yerleşik içtihadına göre, AİHS tarafından koruma altına alınan ihlal edilmiş hakları ve özgürlükleri içermediği takdirde ve içerdiği sürece yerel bir mahkemenin olaylara veya hukuka ilişkin yaptığı iddia edilen hatalara bakmanın kendi görevi olmadığını yinelemektedir. Ayrıca, olayların tespiti ve delillerin değerlendirilmesi yerel mahkemelerin öncelikli görevidir ve AİHM'nin denetleme görevi, başvuranların AİHS tarafından koruma altına alınan haklarının ihlal edilmediğini taahhüt etmektir.

Mevcut davada başvuranlar, yerel mahkemelerin ıslah taleplerini reddederken Anayasa Mahkemesi kararını göz ardı ettiği ve kendilerine ilk taleplerini artırma olanağı vermediği hususunda şikayette bulunmuştur. Hükümet, bu iddiayı reddetmiş ve yerel mahkemelerin ulusal hukuku uygulama şekillerinin doğru olduğunu ileri sürmüştür.

AİHM, Türk hukuku uyarınca "ıslah" kavramının, davacıların ilk taleplerini değiştirmelerine ve artırmalarına izin veren usule ilişkin bir talep olduğunu belirtmektedir. Bu hak, Anayasa Mahkemesi'nin Hukuk Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun bu tür bir olasılığı daha önceleri yasaklayan 87. maddesini geçersiz kılma kararını müteakiben ortaya çıkmıştır. Ancak, Yargıtay'ın yerleşik içtihadından anlaşıldığı gibi usule ilişkin bu talep, iki koşula tabidir. İlki, dava açarken davalının, olası diğer hakları (taleplerini değiştirme hakkı gibi) hak ettiğini belirtmesi gerektiğidir. İkincisi ise davacının, bu talebi yasal zaman sınırı içerisinde sunması gerektiğidir.
AİHM yerel mahkemelerin başvuranların talebini reddetme nedeninin, başvuranların bu iki koşuldan herhangi birine uymamaları olduğunu gözlemlemektedir. Diğer bir deyişle, başvuranlar diğer haklarını saklı tutarak "kısmi dava" açmamışlar ve taleplerini otuz günlük zaman sınırı içerisinde sunmamışlardır. Bu koşullar altında yerel mahkemelerin ulusal hukuku uygulamada hatalı olduğu söylenemez. Ayrıca, başvuranlar dava işlemleri süresince durumlarını tam olarak belirtebilmiştir. Dava dosyasında delillerin toplanmasının ve değerlendirilmesinin keyfi olduğuna ya da dava işlemlerinin 6. madde bağlamında bir soruna neden olacak şekilde hakkaniyetsiz olduğuna ilişkin bir gösterge bulunmamaktadır. Sonuç olarak bu şikayet, AİHS'nin 35/3. maddesi bağlamında dayanaktan yoksundur ve 35/4. madde uyarınca reddedilmelidir.

Başvuranların, mülklerinin yeterli tazminat ödenmeksizin ellerinden alınmasına ilişkin şikayetleri hususunda AİHM, yerel mahkemelerin başvuranların tazminatın artırılması taleplerini tam olarak karşıladığını kaydetmektedir. Başvuranların düzeltme taleplerinin usule ilişkin gerekçelerle gerçekleştirilmediği göz önüne alındığında mahkemeler, başvuranların ilk talepleriyle yükümlüdür ve daha yüksek bir tazminat ödenmesine karar verememektedir. Dolayısıyla, dava işlemlerinin hakkaniyete uygunluğu hususunda vardığı sonuca ilişkin AİHM, başvuranların 1 Nolu Protokol'ün 1. maddesini ihlal edecek şekilde mülklerinden mahrum bırakılmadıkları kanısındadır. Bu nedenle şikayet AİHS'nin 35/3. maddesi bağlamında dayanaktan yoksundur ve 35/4. madde uyarınca reddedilmelidir.

Yukarıda kaydedilenler ışığında AİHS'nin 29/3. maddesine dayanılarak yapılan başvurunun devam etmemesi ve reddedilmesi uygun görülmüştür.

Bu gerekçelere dayanarak, AİHM oybirliğiyle,

Başvurunun kabuledilemez olduğuna karar vermiştir.

 

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA