kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

AİHM
PEKİNEL - TÜRKİYE


İçtihat Metni

PEKİNEL - TÜRKİYE

2.DAİRE

(Başvuru no. 9939/02)

KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ

KARAR TARİHİ:18 Mart 2008

İşbu karar AİHS'nin 44/2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.
USUL
Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 9939/02 no'lu davanın nedeni Süher Pekinel, Güher Pekinel ve Mehmet Murat Pekinel adlı T.C. vatandaşlarının ("başvuranlar") Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne ("AİHM") 5 Ekim 2001 tarihinde İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Sözleşme'nin ("AİHS") 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları başvurudur.
Başvuranlar Strazburg Barosu avukatlarından Sn. Uğural ile İstanbul Barosu avukatlarından Sn. Soybay ve Sn. Erkut tarafından temsil edilmektedir.
AİHM, 28 Haziran 2004 tarihinde başvuruyu Hükümet'e bildirmeye ve AİHS'nin 29/3. maddesini uygulayarak, başvurunun kabuledilebilirliğiyle esaslarını beraber incelemeye karar vermiştir.
OLAYLAR
DAVANIN KOŞULLARI
Süher Pekinel ve Güher Pekinel 1951 doğumlu olup, Mehmet Murat Pekinel 1948 doğumludur. Türkiye'de ikamet etmektedirler.

Başvuranlar, babaları Salih Ekrem Pekinel ile amcaları Abdurrahim Pekinel'in mirasçısıdırlar ("murisler"). Başvuranların murislerinin, İzmir'in Menemen ilçesinin Maltepe köyündeki 2.258.000 metrekare arsanın, diğer altı kişi (ortak mal sahipleri) ile beraber sahibi oldukları iddia edilmektedir.

1. Tapulama Komisyonu'nun 13 Ekim 1961 tarihli arazi incelemesi ve Hazine'nin
itirazı

Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü'ne bağlı Tapulama Komisyonu 13 Ekim 1961 tarihinde tapulama tespiti gerçekleştirmiş ve Maltepe köyündeki bir arsanın (726 no'lu arsa) sahibi olarak sekiz kişiyi - başvuranların murisleri ve diğer ortak mal sahipleri - kaydetmiştir.

Hazine 1964 yılında bu tapulama tespitine itiraz etmiştir. Sözkonusu arsanın mera olarak kullanıldığını, bu nedenle Komisyon'un doğru inceleme yapmadığını ileri sürmüştür.

Tapu kaydı 22 Mayıs 1974 tarihinde Tapulama Komisyonu tarafından düzeltilmiş, Hazine, 726 no'lu arsanın sahibi olarak kaydedilmiştir.

2. Menemen Kadastro Mahkemesi'nin 7 Temmuz 1986 tarihli kararı

Altı kişi (davacılar) 29 Temmuz 1974 tarihinde Menemen Kadastro Mahkemesi'ne bir dilekçe sunmuş, Tapulama Komisyonu'nun kararının bozulmasını talep ederek dava açmışlardır. Sözkonusu arsanın kendi adlarına kaydedildiğini, ne Hazine'ye ne de başvuranların murisleri ile ortak mal sahiplerine ait olduğunu iddia etmiştir.

Belirlenemeyen bir tarihte, başvuranların murisleri, 726 no'lu arsada hisseleri olduğunu belirterek karşı dava açmışlardır. Tapu sicilindeki, 726 no'lu arsaya ilişkin mülkiyet haklarını kanıtlayan eski kayıtların teyit edilmesini talep etmişlerdir. İddialarını, sözkonusu arsanın babaları Salih Paşa'ya ait olduğuna işaret eden 1884 yılının Aralık ayı tapu sicil kayıtlarına dayandırmışlardır.

Abdurrahim Pekinel 14 Nisan 1979 tarihinde, Salih Ekrem Pekinel ise 28 Kasım 1982 tarihinde vefat etmişlerdir. Başvuranlar bu kimselerin mirasçıları olarak tayin edilmişlerdir.

Menemen Kadastro Mahkemesi 7 Temmuz 1986 tarihinde kararını vermiştir.

Menemen Kadastro Mahkemesi kararında, mera olarak kullanılması nedeniyle sözkonusu arsanın kamuya ait olduğunu tespit etmiştir. Dolayısıyla Tapulama Komisyonu'nun konusu değildir. Mahkeme, Maltepe köyündeki 726 no'lu arsanın ne davacılara ne de başvuranların murisleri ile ortak sahiplere ait olduğu sonucuna varmıştır. Arsanın sahibi Hazine'dir.

3. Yargıtay'ın 17 Kasım 1988 tarihli kararı

Yargıtay 17 Kasım 1988 tarihinde Menemen Kadastro Mahkemesi'nin kararını bozmuş ve davayı yeniden gözden geçirilmek üzere iade etmiştir. Yargıtay, Tapulama Komisyonu'nun, 2.258.000 metrekarelik 726 no'lu arsanın davacılardan bir kısmına ait olduğunu tespit ettiğini gözlemlemiştir. Hazine'nin, tapu sicilinde gösterilen arsanın büyüklüğünün davacıların hakları bulunan arsadan büyük olduğunu iddia ederek, Komisyonun hazırladığı tapu siciline itiraz ettiğini kaydetmiştir. Davacıların, kayda, tapu sicilinde tutulan kayıtlara istinaden itiraz ettiklerini ve ilk derece mahkemesinin arsayı "mera" olarak nitelendirerek davayı reddettiğini işaret etmiştir.

Yargıtay, ilk derece mahkemesinin yürüttüğü soruşturmanın, bir karara varmak için yeterli olmadığı sonucunu çıkarmıştır. Davacılar iddialarını tapu sicilinde tutulan kayıtlara dayandırmışlardır. Bu kayıtlar dava dosyasına eklenmiştir, ancak, arsanın kesin yerini göstermemektedirler. Ayrıca komşu arsalarla ilgili belgeler kullanılmamış, mülkiyetin mahiyeti uygun biçimde incelenmemiştir.

Yargıtay, yerinde bir sonuca ulaşmak için komşu arsalarla ilgili belgelerin dosyaya eklenmesi, arsanın bulunduğu yerde inceleme yapılması ve yaşlı ve bölgeyi bilen yerli halkın dinlenmesi gerektiği yönünde görüş belirtmiştir. Özellikle arsanın mahiyeti ve mülkiyetine ilişkin meseleler ile arsayı kullanan kişilerin kimliklerinin tanıklık yoluyla saptanması gerektiği kanısına varmıştır. Ek olarak bir ziraat mühendisinden bilirkişi raporu alınması gerekmektedir.

Yargıtay, yeterli bir inceleme yapmadan karar almanın doğru olmadığı ve ayrıca Tapulama Komisyonu'nun tespitinin gerekliliğinin yerinde olmadığı sonucuna varmıştır.

4. Menemen Kadastro Mahkemesi'nin 13 Mayıs 1992 tarihli kararı

Yargıtay'ın kararının ardından dava Menemen Kadastro Mahkemesi'ne iade edilmiştir.

Davacılar ve başvuranlarla beraber karşı dava açan ortak malikler, 726 no'lu arsanın Salih Paşa'ya ait olduğunu ve mirasçılarına miras olarak kaldığını iddia etmişlerdir. Bu nedenle, ne Hazine ne de diğer kişiler hak iddia edemezler. Bu bağlamda, Seyrekköy'deki 1 no'lu arsa ile Maltepe'deki 726 no'lu arsanın Salih Paşa ile Hacı Velioğlu'na ait olduğunu ve mirasçılarıyla yapılan bir anlaşmanın ardından arsanın paylaşıldığını ifade etmişlerdir. Seyrekköy'deki 1 no'lu arsa Hacı Velioğlu'nun mirasçılarına verilmiş, 726 no'lu arsa ise Salih Paşa'nın mirasçıları için ayrılmıştır. Başvuranlar Seyrekköy'deki 1 no'lu arsanın herhangi bir biçimde mülkiyetini edinmediklerini iddia etmişlerdir.

Hazine temsilcisi, Tapulama Komisyonu'nun kararının ardından tüm davacıların hak ettiklerinden daha fazla arsa aldıklarını iddia etmiştir. Davacıların Seyrekköy'deki 1 no'lu arsadan mülkiyet edindiklerini ileri sürmüştür. Ayrıca sözkonusu arsanın mera olduğunu, özel mülk olarak nitelendirilemeyeceğini iddia etmiştir.

Menemen Kadastro Mahkemesi arsanın bulunduğu yerde bir inceleme yapmış ve üç yerel uzman ile bir ziraat mühendisinin tanıklıklarını dinlemiştir.

Menemen Kadastro Mahkemesi 13 Mayıs 1992 tarihinde yerel uzmanların tespitleri ile ziraat mühendisinin raporlarını göz önünde bulundurarak, Maltepe'deki 726 no'lu arsanın, Tapulama Komisyonu'nun 1961 yılında belirlediği kişilere ait olduğuna karar vermiştir. Bu nedenle, başvuranlarla beraber bu kişiler veya mirasçılarının Maltepe köyündeki 726 no'lu arsanın sahipleri olarak kaydedilmelerini emretmiştir.

5. Yargıtay'ın 21 Nisan 1993 tarihli kararı

Yargıtay 21 Nisan 1993 tarihinde 13 Mayıs 1992 tarihli kararı bozmuş ve dava dosyasını Menemen Kadastro Mahkemesi'ne göndermiştir.

Yargıtay, ilk derece mahkemesinin, ana hatları 17 Kasım 1988 tarihli kararında belirtilen uygun bir soruşturma yürütmediği sonucunu çıkarmıştır. Sözkonusu arsanın büyüklüğünün 1884 tarihli tapu sicil kayıtlarına göre 1000 dönüm olduğunu, ancak 1890 tarihli tapu sicil kaydında arsanın büyüklüğünün 1200 dönüm olarak belirtildiğini belirtmiştir. Mahkeme, bu bağlamda, ilk derece mahkemesinin arsanın büyüklüğündeki artışın nedenini açıklayamadığını gözlemlemiştir. Ayrıca ilk derece mahkemesi, dava dosyasına, sözkonusu arsanın 1875 tarihli tapu sicil kaydını, komşu arsalarla ilgili belgeleri ve bölgenin askeri haritasını eklememiştir.

Yargıtay, 1884 tarihli tapu sicil kaydının, tam olarak anlaşılır olmamakla birlikte, bazı yerleri ("sıra melengeç, Yorgaki oğlu, İsmet hanım, harita, Kara istirati, çataka tarlaları ve kulak istifanı") sözkonusu arsaya sınır teşkil ettikleri biçiminde işaret ettiğini kaydeder. Bu nedenle arsanın sınırlarının tapu sicilindeki kayıtlarda doğru zikredilip zikredilmediğinin belirlenmesi gerekir. Mahkeme, dava konusu arsa ile komşu arsaların bir planının çizilmesi gerektiğini ve bu planı hazırlarken bölgenin askeri haritasının ve bilirkişiler ile yerel halkın ifadelerinin gözönünde bulundurulması gerektiğini ifade etmiştir.

6. Menemen Kadastro Mahkemesi'nin 11 Kasım 1998 tarihli kararı

Menemen Kadastro Mahkemesi dava dosyasını almasının ardından davayı yeniden incelemiştir.

Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü'nden, 726 no'lu arsaya ilişkin Tapu ve Kadastro Dairesi'nde tutulan 1875 tarihli kayıtların bir suretini sunmasını istemiştir.

Genel Müdürlük, 21 Temmuz 1994 tarihinde, sözkonusu kaydın Seyrekköy'deki hiçbir arsayla ilgisi olmadığı hususunda mahkemeyi bilgilendirmiştir.
Müdürlük 1 Aralık 1994 tarihinde sözkonusu belgeyi göndermiş ve Menemen Mahkemesi'ni mülkün büyüklüğündeki artışın nedeninin belirlenemediği hususunda bilgilendirmiştir.

1974 yılında açılan ilk davanın davacıları 1996 yılında davalarını çekmişler, mahkemeye 726 no'lu arsayla ilgili taleplerinin bulunmadığını bildirmişlerdir.

Menemen Kadastro Mahkemesi arsanın bulunduğu yerde iki inceleme daha yapmış, yerel bilirkişiler ile tanıkların sözlü tanıklıklarını kaydetmiştir. Arsanın bulunduğu yere yapılan ziyarette bilimsel uzmanlar ve bir ziraat uzmanı da alanı incelemiş ve davaya ilişkin görüşlerini sunmuşlardır.

Menemen Kadastro Mahkemesi 11 Kasım 1998 tarihinde arsanın Hazine adına tesciline karar vermiştir.

7. Yargıtay'ın 5 Ekim 1999 ve 26 Şubat 2001 tarihli kararları

Başvuranlar belirlenemeyen bir tarihte 11 Kasım 1998 tarihli karara itiraz etmişlerdir.

Davanın esasına ilişkin görülen duruşmanın ardından Yargıtay 5 Ekim 1999 tarihinde itirazı reddetmiştir.

Yargıtay 26 Şubat 2001 tarihinde başvuranların kararın düzeltilmesi taleplerini, davacıların davalarının dayandırdıkları tapu kayıtlarının aslında Seyrekköy'deki 1 no'lu arsaya ilişkin olduğu gerekçesiyle reddetmiştir.

26 Şubat 2001 tarihli karar başvuranlara tebliğ edilmemiştir. Karar 12 Mart 2001 tarihinde Menemen Kadastro Mahkemesi Kalemi'ne tevdi edilmiştir. Başvuranlar karardan ancak 2001 yılının Temmuz ayında haberdar olduklarını ifade etmişlerdir.

HUKUK

I. HÜKÜMET'İN ÖN İTİRAZLARI

A. Altı ay kuralına uyulmaması

Hükümet bu şikayetlerle ilgili olarak başvuranların altı ay kuralına uymadıklarını iddia etmiştir. Başvuranların nihai kararın Menemen Kadastro Mahkemesi'ne tebliğ edilmesinden sonra altı ay içinde başvuruda bulunmadıklarını savunmuştur. AİHM'nin Tahsin İpek - Türkiye davası kararına atıfta bulunularak (başvuru no. 39706/98, 7 Kasım 2000), altı aylık sürenin, Yargıtay'ın nihai kararının Menemen Kadastro Mahkemesi kayıtlarına geçtiği tarih olan 12 Mart 2001 tarihinde başladığını ve başvurunun 5 Ekim 2001 tarihinde, altı aylık süre geçtikten sonra yapıldığını iddia etmiştir.

AİHM, Hükümet'in atıfta bulunduğu Tahsin İpek davasında, başvuranın Yargıtay'ın kararının Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderilmesinden sonra altı aydan uzun bir süre tebellüğ etmediğini kaydeder. Bu bağlamda, Tahsin İpek davasındaki tespitlerinin yalnızca ceza davaları için geçerli olduğunu, bu nedenle, Yargıtay'ın yerleşik uygulamasına göre, Yargıtay'ın ceza davalarındaki kararlarının sanıklara tebliğ edilmediğini anımsar. Öte yandan medeni hukuk davalarında, Yargıtay'ın kararları posta ücretinin ödenmesi karşılığında taraflara tebliğ edilmektedir. Bu davadaki uygulamaların medeni hukuk kapsamına girdiği ve başvuranların ilgili ücretleri ödemediklerine ilişkin bir savın bulunmadığı gözönünde bulundurulduğunda, ulusal makamların başvuranlara nihai kararı bildirme yükümlülüğü bulunmaktaydı. Başvuranlar, karardan 2001 yılının Temmuz ayında haberdar olmaları ve başvurularını bu karar tarihinden itibaren altı ay içinde yapmaları nedeniyle, AİHS'nin 35/1. maddesinde öngörülen altı aylık süre kuralına uydukları biçiminde değerlendirilmelidirler.

Buna göre Hükümet'in itirazı reddedilmelidir.

B. İç hukuk yollarının tüketilmemesi

Hükümet başvuranların ulusal mahkemelere şikayet başvurusunda bulunmamaları nedeniyle iç hukuk yollarını tüketmediklerini savunmuştur.

AİHM, iç hukuk yollarını tüketme yükümlülüğünün yalnızca bir başvuranın dava konusu duruma çare bulabilecek ve iddia edilen ihlalleri telafi edebilecek etkili ve yeterli başvuru yollarından normal biçimde yararlanmalarını gerektirdiğini yineler.

AİHM, Türk hukuk sisteminin işlemleri hızlandırmak için hiçbir başvuru yolu sağlamadığını gözlemler. Gecikme için tazminat ödenmesine de hükmetmemiştir. Dolayısıyla AİHM, başvuranların AİHS'nin 35/1. maddesinin amaçları doğrultusunda başvurabilecekleri uygun ve etkili hukuk yolları bulunmadığı kanısına varmıştır (bkz. Mete - Türkiye, 39327/02). Bu nedenle Hükümet'in ön itirazlarının bu yönünü reddeder.

II. AİHS'NİN 6/1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

A. Davanın süresine ilişkin

Başvuranlar, davanın süresinin AİHS'nin 6/1. maddesinde öngörülen "makul süre" kuralıyla örtüşmediğinden şikayetçi olmuşlardır. Bu maddeye göre:

"Herkes ... medeni hak ve yükümlülükleriyle ilgili nizalar ... konusunda karar verecek olan ... [bir] mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde ... görülmesini istemek hakkına sahiptir."

Hükümet bu iddiaya itiraz etmiştir.

AİHM, sözkonusu işlemlerin 29 Temmuz 1974 tarihinde başlayıp, 26 Şubat 2001 tarihinde sona erdiğini kaydeder. Dolayısıyla davayı pek çok kez ele alan iki yargı aşaması yirmi altı yıl yedi ay sürmüştür. Öte yandan AİHM'nin yargı yetkisi ratione temporis yalnız, Türkiye'nin Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na bireysel başvuru hakkını tanıdığını ilan ettiği tarih olan 28 Ocak 1987 tarihinden sonra geçen on dört yıl bir aylık bir süreyi gözönünde bulundurmasına izin vermektedir. Bununla beraber, AİHM, o tarihteki işlemlerin durumunu gözönünde bulundurmalıdır (bkz. Şahiner - Türkiye, 29279/95). O tarihte davanın zaten 12 yıl altı aydır görülmekte olduğunu kaydetmektedir.

1. Kabuledilebilirlik

AİHS'nin 35. maddesinin 3. fıkrası çerçevesinde bu şikayetin dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka bir gerekçe altında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.

2. Esas

AİHM, işlemlerin süresinin makullüğünün davanın koşulları ile davanın karmaşıklığı, başvuranlar ve ilgili makamların tutumu ve başvuranlar için tehlikede olan unsurlar gibi ölçütler ışığında değerlendirilmesi gerektiğini yineler (diğerlerinin yanısıra bkz. Frydlender - Fransa [BD], 30979/96).

AİHM sıklıkla, bu başvurudakine benzer meseleleri ele alan davalarda AİHS'nin 6/1. maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir (bkz. Frydlender).

Kendisine sunulan tüm bilgi ve belgeleri inceleyen AİHM, Hükümet'in, burada vardığından farklı bir sonuca ulaşmasını sağlayacak hiçbir delil veya görüş sunmadığı kanısına varmıştır. AİHM, konuya ilişkin içtihadını gözönünde bulundurarak, mevcut davada dava süresinin aşırı uzun olduğu ve "makul süre" kuralıyla örtüşmediği sonucuna varmıştır.

Dolayısıyla 6/1. madde ihlal edilmiştir.

B. Davanın hakkaniyete uygunluğu

Başvuranlar ayrıca AİHS'nin 6/1. maddesi uyarınca yerel mahkemelerin kararlarının keyfi olduğunu iddia etmişlerdir. Başvuranlara göre, yerel mahkemeler delilleri değerlendirememişler, mülkiyet haklarını kanıtlayan delili görmezden gelmişlerdir.

Hükümet adil bir duruşmanın koşullarının her bakımdan yerine getirildiğini ileri sürmüştür. Yerel mahkemelerin kararlarının belgeli delillere, tanık ifadelerine, arsanın bulunduğu yerde yapılan incelemelere ve bilirkişi raporlarına dayandığını ifade etmiştir.

AİHM, mevcut davada başvuranların, başlıca delillerin değerlendirilmesi ile yerel mahkemelerde görülen davanın sonucundan şikayetçi olduklarını kaydeder. AİHM, yerel davanın sonucuna itiraz ederek "dördüncü derece" temyiz mahkemesi gibi hareket etmenin kendi görevi olmadığını anımsar. Yerel mahkemelerin görevi, davadaki meselelere ilişkin ilgili delilleri değerlendirmek ve esas hukuku ile usul hukukunun kurallarını yorumlamak ve uygulamaktır (diğerlerinin yanı sıra bkz. Vidal - Belçika).

AİHM, ulusal yargılama sırasında başvuranların çekişmeli yargılanma haklarının bulunduğunu gözlemler. Yargılamalar sırasında hukuken temsil edilmişlerdir; arsanın mülkiyetinin sahibi oldukları iddialarını savunabilmişler ve davalarını desteklemek için tanık çağırmışlardır. Yargıtay davanın esasına ilişkin bir duruşma da gerçekleştirmiş ve tarafları dinlemiştir. Ayrıca davayı reddetmek için somut ve hukuki nedenler hem ilk derece mahkemesinin kararında hem Yargıtay'ın kararlarında uzun uzadıya belirtilmiştir. Bu koşullarda, yerel mahkemenin davanın önemli yönlerini gözden kaçırdığı veyahut ihtilafın tarihi zeminini gözönünde bulundurmadığı iddia edilemez.

Sonuç olarak ilgili ulusal kararlar hiçbir açık keyfi karar ortaya koymamaktadır ve AİHM yargılamanın sonucuyla ilgili olarak 6/1. maddenin ihlal edildiği görüşünde değildir.

Dolayısıyla bu şikayet açıkça dayanaktan yoksundur ve AİHS'nin 35. maddesinin 3. ve 4. fıkralarıyla uyumlu olarak reddedilmelidir.

III. AİHS'YE EK 1 NO'LU PROTOKOL'ÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Başvuranlar, AİHS'ye Ek 1 No'lu Protokol'ün 1. maddesine atıfta bulunarak, yerel mahkeme kararlarının mülkiyet haklarına gerekçesiz müdahale teşkil ettiğini iddia etmişlerdir. Bu bağlamda, 1884, 1947 ve 1952 tarihli tapu kayıtlarının, Maltepe köyündeki 726 no'lu arsanın mülkiyetini bulundurduklarını kanıtladığını iddia etmişlerdir. Başvuranlar, Seyrekköy köyündeki 1 no'lu arsadan hisse almadıklarını vurgulayarak, ulusal mahkemelerin keyfi kararlarından ötürü uzun süredir murislerine ait olan arsalarından mahrum bırakıldıklarından şikayetçi olmuşlardır.

Hükümet başvuranların şikayetlerinin yerel mahkemeler tarafından etraflıca incelendiğini ve 726 no'lu arsanın mülkiyet hakkını ellerinde bulunduramayacaklarının tespit edildiğini ileri sürmüştür. Hükümet başvuranların iddialarını dayandırdıkları tapu kayıtlarının, Seyrekköy'deki 1 no'lu arsanın sınırları belirlenirken zaten gözönünde bulundurulduğunu kaydetmiştir.

AİHM başvuranların AİHS'ye Ek 1 No'lu Protokol'ün 1. maddesi çerçevesindeki şikayetlerinin AİHS'nin 6/1. maddesi çerçevesinde yapılan şikayetlerle yakından ilintili olduğunu kaydeder. Ayrıca dava konusu arsanın mülkiyeti meselesini çözmenin AİHS'nin işi olmadığını belirtir (bkz. Nalbant - Türkiye, 61914/00).

Mevcut davada, yerel dava aslında arsanın mülkiyetinin belirlenmesiyle ilişkilidir ve yerel mahkemeler uzun bir incelemenin ardından başvuranların 726 no'lu arsanın mülkiyet hakkını bulundurmadıklarına karar vermiştir. AİHM, yargılamanın hakkaniyete uygunluğuna ilişkin yukarıda vardığı sonucu gözönünde tutarak, başvuranların keyfi veya kanuna aykırı olarak AİHS'ye Ek 1 No'lu Protokol'ün 1. maddesi ihlal edilerek mülkiyetlerinden yoksun bırakıldıklarına ilişkin bir gösterge bulamamaktadır. AİHM'ye göre, başvuranlar AİHS'ye Ek 1 No'lu Protokol'ün 1. maddesinin ilk cümlesi çerçevesinde "mülkiyet" sahibi olduklarını iddia edemezler, bu hükmün sağladığı teminatlar bu nedenle mevcut dava için uygulanamaz (bkz. Sarıaslan ve Diğerleri - Türkiye, 32554/96; Şişikoğlu - Türkiye, 38521/02).

Yukarıda belirtilenler ışığında, AİHM, bu şikayetin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle AİHS'nin 35. maddesinin 3. ve 4. fıkralarıyla uyumlu olarak reddedilmesi gerektiği sonucuna varır.


IV. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI

AİHS'nin 41. maddesine göre:

"Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder. "

A. Tazminat

Başvuranlar maddi tazminat olarak 20.000.000 Amerikan doları (Dolar) (yaklaşık olarak 14.500.000 Euro (EUR)), manevi tazminat olarak ise 100.000 Dolar (yaklaşık olarak 72.500 EUR) talep etmişlerdir.

Hükümet bu taleplere itiraz etmiştir.

AİHM talep edilen maddi tazminat ile tespit edilen ihlal arasında illiyet bağı bulunmadığını kaydetmektedir; bu nedenle bu talebi reddeder. Öte yandan AİHM, başvuranların, yargılamanın süresi nedeniyle, yalnız ihlalin tespit edilmesiyle yeterince telafi edilemeyecek bir takım manevi zararlara uğramış olabileceklerini kabul eder. AİHM, içtihadını gözönünde tutup hakkaniyete uygun suretle değerlendirme yaparak, başvuranların her birine bu başlık altında 10.000'er EUR ödenmesine karar vermiştir.

B. Yargılama giderleri

Başvuranlar ayrıca AİHM önünde meydana gelen yargılama giderleri için 25.150 Dolar (yaklaşık 18.000 EUR) talep etmişlerdir.

Hükümet bu talebe itiraz etmiştir.

AİHM'nin içtihadına göre, yargılama giderleri, ancak gerçekliği ve gerekliliği kanıtlandığı ve makul bir meblağ olduğu takdirde başvurana geri ödenir. Mevcut davada, başvuranlar talep edilen giderlerin gerçekten gerçekleştiğini gösterememişlerdir. Buna göre bu başlık altında tazminat ödenmesine gerek bulunmamaktadır.

C. Gecikme Faizi

AİHM, Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puanlık bir artışın eklenmesinin uygun olduğuna karar vermiştir.

BU GEREKÇELERE DAYANARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE

1. Yargılamanın süresinin aşırı uzun olmasına ilişkin şikayetin kabuledilebilir, başvurunun geri kalanının kabuledilemez olduğuna;

2. AİHS'nin 6/1. Maddesi'nin ihlal edildiğine;

3. (a) AİHS'nin 44. maddesi'nin 2. fıkrası gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Yeni Türk Lirası'na çevrilmek üzere ve her türlü vergi kesintisinden muaf tutularak Savunmacı Hükümet tarafından başvuranların her birine manevi tazminat olarak 10.000'er EUR (on biner Euro) ödemesine;
(b) yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli olan marjinal kredi kolaylığı oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına karar vermiştir.

4. Başvuranların adil tatmine ilişkin diğer taleplerini reddetmiştir.

İşbu karar, İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğü'nün 77. Maddesi'nin 2. ve 3. fıkraları uyarınca 18 Mart 2008 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.

 

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA