kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

AİHM
MANSUROĞLU - TÜRKİYE DAVASI


İçtihat Metni

MANSUROĞLU - TÜRKİYE DAVASI

4.DAİRE

(Başvuru no: 43443/98)

KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ

KARAR TARİHİ:26 Şubat 2008

İşbu karar Sözleşme'nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve 43443/98 başvuru no'lu davanın nedeni bu ülke vatandaşları Emine Mansuroğlu ve eşi Şerifali Mansuroğlu'nun (başvuranlar) Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na (AİHK) 22 Temmuz 1998 tarihinde Temel İnsan Hakları ve Özgürlüklerini güvence altına Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) eski 25. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.

Başvuranlar adli yardımdan yararlanarak İstanbul barosu avukatlarından Ş. Turan, M. İriz, R. Doğan ve Y. Aydın tarafından temsil edilmişlerdir.

Başvuru AİHS'nin 11. no'lu Protokolü'nün yürürlüğe girdiği 1 Kasım 1998 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) geçmiştir (11 no'lu Protokol'ün 5/2. maddesi).

OLAYLAR

I. DAVANIN KOŞULLARI

Başvuranlar Emine Mansuroğlu ve Şerifali Mansuroğlu sırasıyla 1932 ve 1933 doğumludur ve 15 Ağustos 1996 tarihinde ölen Mazlum Mansuroğlu'nun (1972 doğumlu) ebeveynidirler.

Başvuranlar olayların meydana geldiği dönemde Olağanüstü Hal Bölgesinde yer alan Tunceli ili, Kocakoç ilçesi Çerme köyüne bağlı bir mezrada ikamet etmekteydiler.

Taraflar arasında ihtilaf konusu olan dava olayları şu şekilde özetlenebilir:

A. 15 Ağustos 1996 tarihli kaza

1. Başvuranlar tarafından aktarıldığı haliyle

E. Mansuroğlu 15 Ağustos 1996 tarihinde komşu köyden silah sesleri geldiğini duyar. Hemen akabinde özel polis harekât ekipleri başvuranın ikamet ettiği Çerme köyüne gelir.

Üç polis E. Mansuroğlu'nu, oğlu Mazlum'u, komşuları M. Ekici ve V. Ekici'yi başvuranların bahçesinde toplar. Mazlum askerlik görevi sırasında ayaklarında oluşan rahatsızlık nedeniyle terlikleriyle dışarı çıkmıştır.

Polisler bu kişilere yere yatmalarını emretmiş ve dipçiklerle vurmaya başlamıştır. Bu duruma karşı çıkan E. Mansuroğlu polisler tarafından hırpalanmıştır. E. Mansuroğlu daha sonra telsiz konuşmasına şahit olmuştur:

"- Sakallıyı buldunuz mu?
- Evet.
- Getirin onu."

Telsizle yapılan eşkâle uyan Mazlum kimlik kartını göstermiş ve bir yanlışlık olduğunu ve başka birisiyle karıştırıldığını söylemiştir. Polisler kimlik belgelerine ihtiyaçları olmadıklarını belirterek ona dipçiklerle vurmuşlardır.

Polisler M. Ekici, V. Ekici ve köylülerden biriyle birlikte Mazlum'u beraberlerinde götürmüş, daha sonra da başvuranların evlerinde arama yapmışlardır.

Olaydan haberdar olan başvuran Şerifali Mansuroğlu hemen Çerme istikametine yola koyulmuştur. Mezraya yaklaştığında arabadan inmiş, yürümeye başlamış, tepeye mevzilenmiş askerleri görmüş ve onlara mezradan olduğunu söylemiştir. Askerler onu tepeye kadar elleri havada yürümeye zorlamışlar, adıgeçen yürürken evinin arkasında yere uzanmış eşofmanlı iki kişi görmüştür. Tepeye varmadan önce, kalp hastası olduğunu söylemesine rağmen askerler tepeye kadar koşmaya zorlamışlardır. Başvuran Şerifali Mansuroğlu, askerlere 50 metre kala kimliğini ve sağlık karnesini çıkarmış, polislerden biri sağlık karnesini almış, adıgeçene bir yumruk atmış ve karneyi suratına fırlatmıştır.

Polisin topladığı köylüleri gören başvuran M. Ekici'ye oğlunun nerede olduğunu sormuştur. M. Ekici Mazlum'un bir araçla götürüldüğü yanıtını vermiştir.

Bu arada polisler o civarda çıkan bir çatışmada ölen ve PKK mensubu olduklarından şüphelendikleri iki kişinin cesedini getirmişlerdir. Devamında, orada bulunan ve aralarında M. Ekici ve R.Ç.'nin de bulunduğu birçok kişi yakalanmıştır.

Başvuran daha sonra Tunceli'nin merkezinde bir panzer üzerinde içlerinden birinin Mazlum'a ait olabileceği üç cesedin çıplak olarak teşhir edildiğini işitmiştir.

Başvuranlar ertesi gün aralarında maktulün kız kardeşi de dahil diğer aile fertleri ile buluşmak için Tunceli'ye gitmişlerdir.

2. Hükümet tarafından aktarıldığı haliyle

Hükümetin resmi belgelere dayanarak verdiği bilgiye göre 15 Ağustos 1996 tarihinde saat 12.45 sularında güvenlik güçleri Tunceli il merkezine saldırı düzenleme hazırlığında olan üç PKK militanının Çerme'ye geldiği yönünde isimsiz bir ihbar almıştır. Bu kişiler Serhat, İvis ve Hayri kod adlı M. Oral, H. Korkmalı ve Y. Karanlık idi.

Bu ihbar üzerine 37 kişiden oluşan özel zırhlı polis ekibi Çerme'ye gitmiştir. Saat 15 sularında devriye gezen ekipler Hasan Ekici'nin evinin arkasında beliren üç kişiyi görmüştür.

Polisler ile teröristler arasında çıkan çatışmada üç terörist ölü olarak ele geçirilmiştir. Buna dair ayrıntılar raporda yer almaktadır.

Operasyonun sonunda güvenlik güçleri Hasan Ekici'nin evinde arama yapmak istemişlerdir. Adıgeçen ve ailesinin diğer fertleri M. Ekici, V. Ekici, B. Ekici, F. Ekici ve Ekici ile M.T. ve R.Ç. isimli köylüler polislere karşı koymuşlar, akarsuya doğru kaçmaya çalışırken yakalanmışlardır. Hasan Ekici'nin evinde ele geçirilen belge ve mühimmat şu şekildedir:

- PKK ile ilgili bilgilerin yer aldığı iki not defteri
- PKK ile ilgili bilgiler içeren iki telefon fihristi
- Bir telefon konuşmasının dökümü
- Bir intihar saldırısı faili PKK mensubunun el yazısıyla ve daktiloyla yazdığı notlar
- PKK teröristlerinden birinin ölüm haberinin yer aldığı gazete kesiği
- PKK'ya ilişkin bilgilerin yer aldığı altı sayfalık belge
- Altı el yapımı el bombası
- İki av tüfeği (seri no: 369982 ve 20897) ve bunlara ait dokuz fişek.

Yapılan aramanın ardından bu kişiler gözaltına alınmışlardır. Sorgulamaları sırasında Hasan Ekici ve M.T., PKK ile olan bağlantılarını itiraf etmişlerdir, adı geçenler bunun üzerine tutuklanarak cezaevine konulmuşlardır. Diğer köylüler serbest bırakılmıştır.

B. Ön soruşturma ve Mazlum Mansuroğlu'nun ölümüne ilişkin yapılan şikayet

Tunceli'de yine 15 Ağustos 1996 tarihinde adli tıp uzmanı olmayan bir ekip tarafından üç ceset üzerinde otopsi yapılmıştır. Kimlikleri tespit edilemeyen cesetler 1'den 3'e kadar numaralandırılmıştır. 1 numaralı cesedin bıyıklı kahverengi gözlü birine ait olduğu, 3 numaralı cesedin kahverengi saçlı ve kahverengi gözlü bir kişiye ait olduğu belirtilmiştir. Diğer iki cesedin sırasıyla H. Korkmalı (kod adı İvis) ve M. Oral (kod adı Serhat) olduğu tespit edilmiştir.

Hekimler 2 numaralı cesetle ilgili ayrıntılı rapor hazırlamışlardır. Hekimler kesin ölüm nedeninin kurşun yarası nedeniyle beyin kanaması olduğu sonucuna varmışlardır; bu sonucun aleni olması nedeniyle klasik bir otopsiye gerek görmemişlerdir.

Her üç cesede ait giysilerin ise fazlasıyla zarar görmüş olmaları nedeniyle saklanmalarına gerek görülmediğine dair rapor düzenlenmiştir.

16 Ağustos 1996 tarihinde Mazlum'um kız kardeşi Tunceli Cumhuriyet Savcısı'nın eşliğinde Tunceli Devlet Hastanesine gitmiş ve 2 numaralı cesedin kardeşine ait olduğunu teşhis etmiş, kardeşinin hiçbir zaman PKK'nın eylemlerine katılmadığını ileri sürmüştür.

Aynı gün tutuklu bulunan M. Ekici üç cesedi teşhis etmesi için getirilmiş, adı geçen 1 ve 3 numaralı cesetlerin İvis ve Serhat kod adlı kişilere ait olduğunu, buna karşın 2 numaralı cesedin Mazlum Mansuroğlu'na ait olduğunu söylemiştir.

Yine 16 Ağustos 1996 tarihinde, başvuran, 15 Ağustos 1996 tarihinde evlerine baskın düzenleyen üç polis memurunun kimliklerinin tespit edilmesini ve cezalandırılmalarını talep ettiği resmi şikayetini Savcıya sunmuştur. Başvuran, sözkonusu üç polis memurunu, Mazlum'a işkence etmek, Mazlum'u ortadan kaldırmak ve öldürmek ile suçlamıştır. Başvuran, oğlunu korumaya çalışırken kendisinin de hakarete uğradığını ve dövüldüğünü iddia etmiştir.

Bu bağlamda başvuran, komşuları Ekici ve Tekin ailesinden birçok kişiyi görgü tanığı göstermiştir.

Başvuran, ayrıca polis memurlarının evlerini aramasından ve iki av tüfeği ile oğlu Mazlum'un cüzdanı, ehliyeti, askerlik belgeleri ve fotoğrafları gibi kişisel evraklarını gizlice almalarından şikayetçidir.

17 Ağustos 1996 tarihinde, başvuranlar, Savcıdan, mermilerin atış mesafesinin tespit edilmesine ve şayet Mazlum'un vücudunda tespit edilen diğer izlerin ölümden önce mi sonra mı oluştuğunun belirlenebilmesi için klasik bir otopsi yapılması talimatını vermesini istemişlerdir.

Savcı bu talebi kabul etmiştir; aynı gün Tunceli'de ek bir muayene raporu hazırlanmıştır.

Savcının isteği üzerine, ceset, Malatya Adli Tıp Kurumu'na gönderilmiştir. Burada, bir patoloji uzmanın da hazır bulunmasıyla Adli Tıp Kurumu doktorları klasik otopsi yapmışlardır.

Ceset, Tunceli Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı bir polis memuru tarafından, 15 Ağustos 1996 tarihindeki çatışma sırasında öldürülen teröristlerden biri olarak teşhis edilmiştir. Hazır bulunan başvuranın avukatı, bahsedilen çatışmanın, polislerin Mazlum'a, başını taşa vurarak ve tekmeleyerek saldırmalarından 15 dakika önce komşu mezrada meydana geldiğini belirtmiştir.

Otopsi raporunda ateşli silahların neden olduğu yaralanmalar sayılmıştır.

Adli tıp uzmanları, Mazlum'un yüzünün bir bölümünün "patlayan bir bomba" nedeniyle tamamen hasar gördüğünü tespit etmişlerdir. Ayrıca yüzünde, bombanın patlaması sonucu ortaya çıkan gaza bağlı olarak siyahlıklar ile biri çene ucundan diğeri sol yanağından çıkan "şarapnel parçaları" görülmüştür.

Bir mermi ve muhtemelen el bombasından çıkan onlarca metal parça, cesetten çıkarılmış ve mühürlenmiştir.

Ayrıca doktorlar, vücutta özellikle sırt kısmında yeni ve eski, değişik boylarda çok sayıda sıyrık tespit etmişlerdir. Sıyrıkların çoğunluğu açık kül rengi deri lekeleri şeklindedir ve deri altı ekimoz sayısının azlığı göz önüne alındığında, sözkonusu lezyonların, cesedin sürüklenmesi ile post-mortem kaynaklı olduğunu düşünmek gerekmektedir.

Doktorlara göre, ilk iki raporda belirtilenin aksine, sol omuzda tespit edilen 3-4 cm'lik üç lezyonun, kesici silahlardan değil de daha çok şarapnel parçaları veya vücudu sıyıran kurşunlardan kaynaklanmıştır.

Vücudu delip geçen özellikle üç kurşun, raporda "ölümcül" olarak nitelendirilmiştir. Vücutta bulunan dördüncü kurşun ise ölümcül nitelikli değildir.

Sözkonusu dört kurşun sırttan öne doğru ilerleyen bir yol izlemiştir. Kurşun izleri göz önüne alındığında, yakından ateş edilmiştir. Bununla birlikte, atış mesafesi ancak, İstanbul Adli Tıp Kurumu tarafından maktulün giysilerinin balistik incelemesi ile belirlenebilinirdi. Otopsiyi yapan ilk ekibin, maktulün giysilerini saklamaya gerek olmadığına kanaat getirmesinden dolayı balistik inceleme hiçbir zaman gerçekleşmemiştir.

Ölüm nedeni, "ateşli silah ve muhtemelen bir el bombasından kaynaklanan patlamaya bağlı beyin ve ciğerlerin delinmesi sonucunda iç ve dış kanama" olarak belirlenmiştir.

Yine 17 Ağustos 1996 tarihinde, R.Ç. polis karakolunda, olay günü, Hasan Ekici'nin evine yağ almak için gittiğini, ardından Ekici ile konuşmak isteyen PKK'lı üç teröristin geldiğini gördüğünü ifade etmiştir. Bu üç terörist, daha sonra Mazlum Mansuroğlu'nun evine gitmiştir. O esnada, polis operasyonu başlamıştır, üç terörist ve Mazlum, akarsuya doğru kaçmışlar ve içlerinden üçü ölmüştür.

Ertesi gün sorgulanan Ekici, kendisinin ve hayatta iken Mazlum'un da PKK mensubu olduğunu kabul etmiştir. Ekici, olay günü, Serhat, İvis ve Hayri kod adlı üç silahlı PKK'lının, Mazlum'a gitmeden önce kendi evine geldiklerini ifade etmiştir. Köye baskın düzenleyen polisleri fark eden üç terörist ve Mazlum, akarsuya doğru kaçmışlardır. Çatışma, kısa bir süre sonra başlamış ve polislerin, Serhat ve İvis kod adlı teröristler ile Mazlum'un cesedi ile bölgeden ayrılmaları ile sona ermiştir.

Ekici ayrıca, polisler tarafından el konulan el bombalarının, yasa dışı belgelerin ve iki av tüfeğinin kendisine ait olduğunu kabul etmiştir.

Birkaç gün sonra yeniden ifadesi alınan Ekici, söylediklerinden vazgeçmiş ve sözü edilen iki av tüfeğinin aslında Mazlum'a ait olduğunu ifade etmiştir.

20 Ağustos 1996 tarihinde, başvuran, Tunceli Devlet Hastanesi'nde sağlık muayenesinden geçmiştir. 6110/81 dosya numarası ile düzenlenen nihai rapor, sonuçlarını tasdik ettiği geçici rapora atıfta bulunmaktadır. Rapora göre, başvuranın klinik tablosu, başvuranın beş gün geçici işgöremezliğini tespit etmekte ve toplam on gün istirahatini gerektirmektedir.

21 Ağustos 1996 tarihinde, başvuran ve köylüler, E. Ekici, Z.A, F.Ekici ve H.Ekici (Hasan Ekici'nin eşi) Tunceli noterinden, 15 Ağustos 1996 tarihli olayın konu olduğu beyanlarının tasdik edilmesi talebinde bulunmuşlardır (sözkonusu beyana tanıklık etmek için köylüler, H.A. , M.B. , K.A. , G.D. , N. K. , Y.A. , H.Z. , C.A. , M.Y ve H.B hazır bulunmuşlardır).

Aynı gün başvuranların avukatları, tamamı Çerme'de ikamet eden V. Ekici, F. Ekici, E. Ekici, B. Ekici adlı görgü tanıklarının dinlenmesi talebiyle savcılığa başvurmuşlardır.

Avukatlar ayrıca, mevtanın giysilerinin balistik incelenme yapılması için İstanbul'daki Adli Tıp Kurumu'na gönderilmesini talep etmişlerdir.

Malatya Adli Tıp Grup Başkanlığı Mazlum'un cesedinden alınan kan tahlili sonuçlarını açıklamıştır. Tahlillerde normalin çok üzerinde alkolemiye rastlandığı gözükmektedir.

Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı 5 Eylül 1996 tarihinde PKK'ya yardım ve yataklık ettiği gerekçesiyle M. Ekici'nin mahkumiyetini talep etmiştir. Savcılık, adıgeçen şahsın 'örgüt üyesi üç kişiyi evinde' barındırdığına ilişkin yapılan bir ihbarın ardından yakalandığını belirtmiştir.

İlgili, 3 Ekim 1996 tarihinde yapılan duruşmada, baskı altında alındığı gerekçesiyle daha önce verdiği ifadeleri inkar etmiştir. İlgili, aslında 15 Ağustos 1996 tarihinde komşusu Mazlum'un evinden zorla götürüldüğünü ifade etmiştir.

Başvuranlar Tunceli Cumhuriyet Savcısına gönderdikleri 7 Ekim 1996 tarihli mektupta, 16 Ağustos 1996 tarihinde yaptıkları şikayeti desteklemek üzere M. Ekici'yi şahit göstermişlerdir. Başvuranlar ayrıca, 15 Ağustos 1996 tarihinde gözaltına alınan köylülere şiddet uygulandığını gösteren tıbbi raporları da mektuba eklemişlerdir.

Buna karşın savcı, güvenlik güçlerine isnat edilen adam öldürme ve şahsi eşyaların çalınması gibi olayların olağanüstü hal valiliğinin yetkisine tabi olduğu gerekçesiyle ratione materiae görevsizlik kararı vererek dosyayı Tunceli İl İdare Kurulu'na havale etmiştir. Zira dosyanın soruşturulması memurin muhakematı hakkındaki kanuna tabi idi.

Başvuran, 17 Şubat 1997 tarihli bir mektupla yürütülen idari soruşturmaların seyri hakkında bilgi almak için Tunceli'deki idari makamlar nezdinde girişimde bulunmuş ancak bir sonuç alamamıştır. Başvuran aleyhte tanıklar Hanım Ekici, F. Ekici, F.T. ve L.S.'nin ifadelerinin alınmasına yönelik herhangi bir işlem yapılmadığına dikkat çekmekteydi.

Başvuranların avukatı 19 Mart 1997 tarihinde il idare kurulu önünde bu talebi bir kez daha gündeme getirmiştir. 'Güvenlik güçleriyle teröristler arasında çıkan bir çatışma sırasında öldürülen Mazlum Mansuroğlu'nun yakınları tarafından dile getirilen iddialara ilişkin olarak yapılan soruşturma'ya atıfta bulunan il idare kurulu başvuranların dosyanın seyri hakkında bilgi talebinde bulunamayacaklarını zira yapılan yargılamada müdahil taraf teşkil etmeyi ihmal ettiklerini bildirmiştir.

Başvuranlar 2 Temmuz 1997 tarihinde Tunceli Emniyet Müdürlüğü Teftiş Kurulu Başkanlığı'na mektupla başvuruda bulunmuşlardır. Başvuranlar mektuplarında, 21 Ağustos 1996 tarihli taleplerine rağmen daha evvel tanık gösterdikleri kimselerin - ad ve adreslerini yinelemişlerdir- hiçbirinin soruşturma mercileri tarafından dinlenmediğine dikkat çekmişlerdir.

Aynı gün başvuran H. Ekici, F. Ekici, R.Ç., F.T. ve L.S.'yi il idare kurulu önünde yeniden tanık olarak göstermiştir.

Polislerden kaçmayı başaran dört PKKlıdan biri olan Hayri kod adlı Y. Karanlık 28 Eylül 1997 tarihinde polise ifade vermiştir. İfadesinde, Mazlum Mansuroğlu ile kendilerine katılması ile konuştuklarını, jandarmanın geldiğini görünce militan Mazlum'la birlikte akarsuya doğru kaçmaya başladıklarını, diğerleri suyun akış yönünde kaçarken, kendisini aksi yöne gittiğini söylemiştir.

Y. Karanlık ertesi gün savcı tarafından dinlenmiştir. İşkence altında alındığı gerekçesiyle daha önce verdiği ifadeyi inkar etmiştir. Adıgeçen, Çerme olayına karışmışsa da silahlı olmadığı için çatışmaya katılmadığını belirtmiştir.

İl İdare Kurulu 2 Temmuz 1998 tarihinde dosya üzerinden men'i muhakeme kararı vermiştir. Kararın ilgili bölümünde, müteveffa Mazlum'un ' PKK'nın silahlı militanı olarak kuryelik ve vergilendirme gibi faaliyetler içinde bulunduğu' ve 'güvenlik kuvvetleri ile teröristler arasında çıkan çatışma esnasında ölü olarak ele geçirildiği' ; evinden alınarak yargısız infaza kurban edildiği yolundaki iddiaların dayanaksız olduğu ifade edilmiştir.

İl İdare Kurulu, memurin muhakematı kanununda öngörülen kontrolün gerçekleştirilmesi maksadıyla bu kararı 12 Kasım 1998 tarihinde re'sen Danıştay'a sevk etmiştir.

Başvuranlar ise bu karara itiraz etmişlerdir.

Y. Karanlık 6 Ekim 1998 tarihinde DGM tarafından ömür boyu hapse mahkûm edilmiştir.

Başvuran Şerifali Mansuroğlu 22 Mayıs 2000 tarihinde oğluna ilişkin yargılamanın seyri hakkında bilgi almak için girişimde bulunmuştur. Ertesi gün başvurana davanın Danıştay önünde görülmekte olduğu bilgisi verilmiştir. Danıştay'ın 26 Ekim 2000 tarihinde men'i muhakeme kararını onaylaması üzerine karar kesinlik kazanmıştır.

C. Başvuranın (Emine Mansuroğlu) kendi namına yaptığı şikâyet

Verilen tıbbi rapora istinaden başvuran evlerine baskın düzenleyen üç polis hakkında 15 Ağustos 1996 tarihinde meydana gelen olayda kendisine kötü muamelede bulundukları iddiasıyla suç duyurusunda bulunmuştur. Orta boylu ve bıyıklı polisin kendisine vurduğunu kır saçlı ve uzun boylu olanın ise yalnızca küfrettiğini belirtmiştir. Başvuran ayrıca Mazlum'un ölümüne ilişkin ifadesini yinelemiştir.

19 Şubat 2001 tarihinde Savcılık, Tunceli Valiliği'nden 'efrada sui muamele' gerekçesiyle haklarında ithamda bulunulan polisler aleyhinde soruşturma izni talebinde bulunmuştur. Savcılık bu olayın daha önce Mazlum'un ölümü ile ilgili olarak yapılan tahkikata konu olduğunu belirtmiştir.

23 Şubat 2001 tarihinde soruşturma izni verilmiştir. Valilik Tunceli İl Emniyet Müdürünü konuyla ilgili iddiaları araştırmakla görevlendirmiştir. Valilik ayrıca halihazırdaki başvurunun AİHM'ye sunulduğu bilgisini de vermiştir.

15 Ağustos 1996 yılında yapılan operasyona katılan 37 polisten yalnızca B.E., M.A., Y.Ç. ve Ü.Ç. hakkında 13 Mart 2001 tarihinde kovuşturma başlatılmıştır. Zira polislerin geriye kalanı başka şehirlere tayin olmuşlardı. İhtilaf konusu operasyon sırasında M.A. ve Ü.Ç. Çerme girişini kapatmakla; Y.Ç. ise uzaktan meslektaşlarının güvenliğini sağlamakla görevliydi.

İlgililerin tamamı beyanlarında başvuranın iddialarının gerçek dışı olduğunu, kendisini hiçbir zaman görmediklerini aldıkları yegane adli tedbirin Hasan Ekici'nin evinde yaptıkları arama olduğunu iddia etmişlerdir.

Verilen resmi bilgiye göre 15 Mart tarihinde bir müfettiş başvuranı dinlemiştir. İfade tutanakları AİHM'ye iletilmemiştir ancak müfettişe göre davacı, kendisine kötü muamelede bulunan polisleri teşhis edemeyecek durumda olduğunu belirtmiştir.

Köylü R.Ç. bir kez de müfettiş tarafından sorgulanmıştır. R.Ç. polislerin başvuranı tanımadığını ve polisler tarafından dövüldüğünü görmediğini, ancak Mazlum'u üç PKK militanıyla birlikte dere yatağına doğru koşarken gördüğünü beyan etmiştir.

Müfettiş 16 Mart 2001 tarihli raporunda başvuranın iddialarının asılsız olduğu ve halihazırda cezai takibat yapılmasına mahal olmadığı neticesine varmıştır. Müfettiş, 20 Ağustos 1996 tarihli tıbbi rapora ilişkin olarak başvuranın da aralarında bulunduğu köylülerin çıkan çatışma yüzünden paniğe kapılarak 'sağa sola koştukları' 'arazinin engebeli olması sonucu düşerek' yaralandıkları sonucuna ulaşmıştır.

Valilik 23 Mart 2001 tarihinde aldığı kararla müfettişin raporunu onaylayarak kovuşturma izni talebini geri çevirmiştir.

Valiliğe göre başvuran, polislerden oğlunu sorarak 'eğer oğluma bir şey olursa ben bu evi yakarım ve bunu sizin üzerinize atarım' şeklinde tehditkâr sözler sarf etmişti.

20 Nisan 2001 tarihinde başvuran bu karara karşı Malatya Bölge İdare Mahkemesi nezdinde itiraz etmiştir.

Savcı sonuç olarak 7 Mayıs 2001 tarihinde dosya hakkında takipsizlik kararı vermiştir.

HUKUK

I. AİHS'NİN 2. MADDESİ'NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

Başvuranlar oğulları Mazlum Mansuroğlu'nun güvenlik güçlerince kaçırıldığını ve öldürüldüğünü ileri sürmekte ve bu ölüm olayı ile ilgili yürütülen soruşturmaların yetersiz ve tek taraflı olduğundan şikayetçi olmaktadır. Başvuranlar bu yönde AİHS'nin 2. maddesine atıfta bulunmaktadır.

A. Tarafların görüşleri

1. Hükümet

Hükümet isimsiz yapılan bir ihbarın ardından güvenlik güçlerinin meşru olarak PKK terör örgütü ile bağlantılarından ciddi olarak şüphelenilen kişilerin yakalanması için harekete geçtiklerini hatırlatmaktadır. Hükümet bu bağlamda R.Ç ve M. Ekici'nin görgü tanıklıklarına göndermede bulunmaktadır. Hükümet olaylar sırasında polislerin karşılarına silahla çıkan ve aralarında Mazlum Mansuroğlu'nun da bulunduğu üç kişinin kimliklerinden bihaber olduklarını belirtmektedir.

Hükümetin diğer argümanları iç hukuktaki sürecin geniş bir bölümünü oluşturmaktadır.

Hükümet maktulün geçmişi hakkında Mazlum Mansuroğlu'nun silahlı örgütün militanlarından biri olduğunu dile getiren Y. Karanlık'ın beyanlarını dayanak olarak ele almaktadır. Y. Karanlık yapmış olduğu eylemleri ve Çerme olayına karıştığını hiçbir zaman inkâr etmediğinden, onun içtenlikle söylediklerinin başvuranlarının uydurduklarına göre daha inandırıcı olması gerekir.

Hükümet sözü edilen ölüm olayının güvenlik güçlerinin meşru müdafaa yapmak durumunda kaldıkları çatışma sırasında uzun menzilli bir silahtan açılan ateş sonucu meydana geldiğini belirtmektedir. Hükümet AİHM'yi aktarılan olayların AİHS'nin 2. maddesinin ikinci paragrafının a) ve b) bendi alanına girdiği sonucuna varmaya davet etmektedir.

Ölüm olayı ile ilgili sürdürülen soruşturma hakkında Hükümet özellikle başvuran Emine Mansuroğlu'nun sürece etkili olarak katılabilmesi için aldıkları kovuşturma tedbirlerini hatırlatmaktadır. Hükümet Tunceli İl İdari Kurulu'nun soruşturmayı tamamen yasal çerçevede yürüttüğünü ve tespit edilen veriler ışığında men-i muhakemeden başka karar vermesine imkan olmadığını savunmaktadır.

Hükümet bahse konu soruşturmanın AİHS'nin 2. maddesinin usul bakımından tüm gereklerini yerine getirdiğini düşünmektedir.

2. Başvuranlar

Başvuranlar Hükümetin ölen kişilerin kimliklerini operasyondan önce bilmediğini iddia edemeyeceğini, çünkü bu kişilerin isimlerinin polise açıkça ihbar edildiğini (M. Oral, H. Korkmalı ve Y. Karanlık) ileri sürmektedir.

Başvuranlar bu doğrultuda R.Ç. ve M. Ekici'nin ilk baştaki ifadelerinde uyuşmazlıkların bulunduğunu ortaya koymaktadır. Adıgeçenler önce Mazlum'un üç militanla birlikte koşarak kaçtığını söylemişlerdir ki bu durum ayaklarındaki rahatsızlığı nedeniyle askerlik hizmetinden muaf olan ve üstelik de sarhoş olan bir kişi için ihtimal dahilinde değildir.

Her halükarda olay yeri raporunda dört değil, üç kişiden bahsedilmektedir.

Başvuranlar polislerin yalnızca üç şüpheli gördükleri, M. Oral'ın ve H. Korkmalı'nın ölü olarak ele geçtiği ve Y. Karanlık'ın kaçmayı başardığı verisinden hareketle, polislerin oğullarını kaçırdığını ve Y. Karanlık'ı ellerinden kaçırmalarını örtbas etmek onu Y. Karanlık olarak göstermek amacıyla öldürdükleri sonucunu çıkarmaktadır.

Başvuranlar yetkililerin evlerinde arama yaptıklarını inkar etmelerine dikkat çekmektedir; şayet yetkililer Mazlum'u terörist olarak kabul ediyorlarsa, bu durumda öldürülmesinin ardından evde arama yapmaları gerekmez miydi? Başvuranlar bu bağlamda Ekici'lerde bulunduğu öne sürülen iki av tüfeğinin aile yadigârı olduğunu, M. Ekici'nin tüfeklerin evlerinden çalındığını daha sonra itiraf ettiğini ileri sürmektedir.

Başvuranlara göre 15 Ağustos 1996 tarihli ilk otopsinin ölüm olayını çevreleyen koşulları güvenilir şekilde sonuçlandırmasına imkan yoktur; zira Mazlum'un giysilerinin ve vücuduna isabet eden mermilerin balistik incelemesi yapılmamıştır. Maktulün giysileri muhafaza edilmediğinden başvuranlar bu durumda CMUK'un 153. maddesinin 2. paragrafı uyarınca suç unsurunun oluştuğunu iddia etmektedirler.

Başvuranlar Hükümetin iddiasının aksine oğullarının uzun menzilli bir silahtan açılan ateş sonucu öldüğünün kanıtlanamadığını öne sürmektedirler: uzun menzilden açılan ateş ile yakın menzilden açılan ateş arasında 35-40 cm erimi olan kısa mesafeden atış bulunmaktadır.

Başvuranlar son olarak hukukçulardan oluşmayan idari merciinin, her türlü bağımsızlık ve tarafsızlık kavramını inkar ederek, karşı görgü tanıklarının hiçbirini dinlemeksizin suçlanan polislerin ifadelerini kabul etmesini ve bütün soruşturma belgelerinde Mazlum'un terörist olarak nitelendirilmesine müsaade etmesini kınamaktadır.

B. AİHM'nin değerlendirmesi

1. Genel ilkeler

a. AİHS'nin 2. maddesinin maddi bakımından

Yaşam hakkını güvence altına alan 2. madde AİHS'nin istisnaya izin verilmeyen en temel hükümlerinden biridir. Sözkonusu madde aynı zamanda 3. madde ile birlikte Avrupa Konseyi'ni oluşturan demokratik toplumların temel değerlerinden birini güvence altına almaktadır. AİHS'nin hedef ve amacı 2. maddenin, teminatlarını etkili ve uygulanabilir kılacak şekilde, yorumlanmasını ve uygulanmasını gerektirir. Bu nedenle yaşam hakkından mahrumiyetin meşru kılınabileceği şartlar dar bir şekilde yorumlanmalıdır (Anık vd.-Türkiye, no: 63758/00, 5 Haziran 2007; sözü edilen Erdoğan vd., Akkum vd.-Türkiye no: 21894/93, Velikova-Bulgaristan no: 41488/98, Salman-Türkiye no: 21986/93; McCann vd.-Birleşik Krallık 27 Eylül 1995).

2. maddenin lafzı, bir bütün olarak okunduğunda 2. paragrafın sadece bir bireyin kasten öldürülmesine izin verilen durumları tanımlamadığını, kasıt olmadan ölümle sonuçlanması imkan dahilinde olan güç kullanmaya izin verilen durumları açıkladığını gösterir. Ölümcül güce kasti olarak başvurma, bunun zorunluluğunu değerlendirirken göz önünde bulundurulacak faktörlerden sadece biridir. Ancak, zor kullanmanın (a), (b) ve (c) fıkralarında ortaya konan amaçlardan birine ulaşmak için "mutlaka zorunlu" olması ve hedeflenen amaçla "kesin olarak orantılı" olması gerekmektedir. (sözü edilen Anık vd., Erdoğan vd., Akkum vd., McKerr-Birleşik Krallık no: 28883/95, sözü edilen McCann vd.).

Devletin görevlilerinin ölümcül güce başvurmaları belli hallerde meşru sayılabilmekle birlikte 2. madde kendilerine açık çek vermemektedir. Devlet görevlilerinin fiillerinin sınırlarının kurallarla çizilmemiş olması ve bu konuda keyfiliğe izin verilmesi, insan haklarına saygı ilkesi ile bağdaşmamaktadır.

AİHS'nin 2/1 maddesinin ilk cümlesi devleti iç hukuki düzende kendi yargısına tabi kişilerin yaşam haklarının korunması için gerekli önlemleri almayı zorunlu kılmaktadır. Bu doğrultuda Devletin yükümlülüğü bireye karşı işlenecek suçları caydıracak hukuki ve idari bir çerçeve oluşturarak ve ihlalleri engelleyecek, ortadan kaldıracak ve cezalandıracak bir mekanizma kurarak yaşama hakkını güvence altına almaktadır. (sözü edilen Erdoğan vd-Türkiye, Makaratzis-Yunanistan no: 50385/99, Kılıç-Türkiye no: 22492/93).

Bu bağlamda sözkonusu hukuki ve idari çerçeve öncelikli olarak güç kullanımı ve ateşli silahlara başvurulması hakkındaki yasaların uygulanmasında sorumluların sınırlarını belirlemek, uluslararası kuralları göz önünde bulundurmak durumundadır: polis memurlarının gerek planlı bir operasyon kapsamında gerek beklenmedik şekilde tehlikeli olduğu değerlendirilen bir şahsın takibinde görevlerini ifa ederken belirsizlik içinde olmamaları gerekmektedir (sözü edilen Anık vd., Erdoğan vd., Makaratzis).

Bu husus mevcut başvurudakine benzer, ulusal yasa ile yetkilendirilen polis operasyonlarının keyfi güç kullanımına ve hatta kaçınılabilir kazalara karşı etkili ve uygun güvenceleri sağlayan bir sistem dahilinde yasa ile yeterince sınırlandırılması gerektiği anlamına gelmektedir (Akpınar ve Altın-Türkiye kararı no: 56760/00; sözü edilen Makaratzis; Hilda Hafsteinsdottir-İzlanda no: 40905/98, 8 Haziran 2004).

b. AİHS'nin 2. maddesinin usulü bakımından

AİHS'nin 2. maddesinin usulü bakımından yer alan yükümlülüklere ilişkin bkz. Kanlıbaş-Türkiye (no: 32444/96, 8 Aralık 2005) ve sözü edilen Makaratzis kararı, ayrıca Finucane-Birleşik Krallık kararı (no: 29178/95).

2. Bu ilkelerin mevcut başvuruya uygulanması

a. AİHS'nin 2/2 maddesi açısından olayların tespiti ve ispat yükümlülüğüne ilişkin ön değerlendirmeler

AİHM, AİHS uyarınca Savunmacı Devletin sorumluluklarını yerine getirmediğine ilişkin ciddi ve dayanaklı gerekçelerin olup olmadığını saptamak amacıyla tarafların sunmuş oldukları deliller ışığında ve ihtiyaca binaen resen edindiği unsurlar ışığında bu sorunları incelemeye alacaktır (Yaşa-Türkiye 2 Eylül 1998, sözü edilen McCann vd. İrlanda-Birleşik Krallık 18 Ocak 1978, mutatis mutandis Artico-İtalya kararı 13 Mayıs 1980).

AİHM, delilleri değerlendirmek maksadıyla 'her türlü makul şüpheden uzak' delil ölçütüne başvurmaktadır Bununla birlikte, böylesi bir delil, yeterli derecede ciddi, belirli ve tutarlı bir göstergeler demetinden yahut çürütülemeyen karineler demetinden de doğabilmektedir (Bkz. diğerleri arasında Ağdaş-Türkiye no: 34592/97, 27 Temmuz 2004, Gömi vd.-Türkiye no: 35962/97, 21 Aralık 2006, sözü edilen Yaşa, Aydın-Türkiye 25 Eylül 1997, Kaya-Türkiye kararları 19 Şubat 1998).

Tüm bu sözü edilenler ışığında ve/veya 2. maddenin 2. paragrafında tanımlandığı üzere Devletin görevlililerinin aşırı güç kullanmaları sonucu ölüme sebebiyet verdikleri ihtilaf konusu edilmediğinde, Savunmacı Hükümete uygun ve ikna edici araçlarla başvuran tarafın iddialarını çürütme sorumluluğu düşmektedir.

Özellikle Devletin yetkililerinin ve görevlilerinin, ki bunlar olayların tam olarak nasıl meydana geldiğini bilen ve gerekli tüm bilgilere erişebilen kişilerdir, tamamıyla kontrolü altındaki kişilerin yaralanması veya ölmesi hallerinde -örneğin polis veya askeri operasyonlar sırasında- mağdur yakınları tarafından öne sürülen iddiaları doğrulamak veya çürütmek Devletin sorumluluğudur (sözü edilen McKerr, ve ilgili referanslar; Çelikbilek-Türkiye no: 27693/95, 31 Mayıs 2005, 3. maddede yer alan ilkelerle ilgili olarak bkz. örneğin sözü edilen Akkum vd. ve ilgili kısımlar).
Bu yaklaşım, Savunmacı Hükümet'in sadece kendi tasarrufunda buluna bilgileri vermemesi nedeniyle olayların tespit edilememesi durumunda, AİHM'nin başvuranların iddialarının kabuledilebilirliği konusunda Savunmacı Hükümet aleyhine sonuca varmasına izin veren AİHS'nin 38/1 maddesi ile aynı anlayıştadır. (sözü edilen Akkum vd.; Timurtaş -Türkiye no: 23531/94, ilgili bölümler; sözü edilen Çelikbilek).

İlgili içtihadından doğan öğretiye uygun olarak (Bkz, örneğin, Moussaiev ve diğerleri-Rusya, başvuru no: 57941/00, 58699/00 ve 60403/00, 26 Temmuz 2007, Akkum ve diğerleri; Erdoğan ve diğerleri; Anık ve diğerleri Çelikbilek) AİHM, objektif olarak devlet organlarına isnat edilebilecek nedenlerden dolayı dava koşullarını tam olarak tespit etmesinin engellenmesi durumunda, olayların meydana gelişi hakkında tatmin edici ve inandırıcı açıklamalarda bulunmanın ve başvuranların iddialarını çürütebilecek sağlam kanıt unsurları sunmanın Savunmacı Devlet'in sorumluluğunda olduğunu belirtmektedir. Aksi takdirde, AİHM, başvuranların iddialarının yerinde olduğu sonucuna ulaşabilir (Bkz. Toğcu-Türkiye, 27601/95, 31 Mayıs 2005, kıyaslayınız Ağdaş ve Gömi kararlarında kabul edilen sonuçlar, sözkonusu iki karar ışığında incelenen Akpınar ve Altun).

Bu durum, devlet görevlileri tarafından kontrolleri altındaki koşullarda öldürücü güç kullanımı olduğunu belirten bir başvurunun AİHS'nin 2/2. maddesine uygunluğunu ortaya koyan bir iddia karşısında, sözkonusu gücün, "mutlaka gerekli" olmanın ötesine geçmediğini ve bu hükmün amaçları ile "kesinlikle orantılı" olduğunu ortaya koymanın Savunmacı devletin yükümlülüğünde olduğunu göstermektedir.

b. Mazlum Mansuroğlu'nun öldürülmesi hakkında

i. İhtilaflı ölümde Devlet görevlilerinin sorumluluğu

Mevcut davada, hiç kimse, Mazlum Mansuroğlu'nun, 15 Ağustos 1996 tarihinde, terörle mücadeleye karşı yürütülen bir operasyon sırasında polis tarafından kullanılan güç sonucu ölü bulunduğuna itiraz etmemiştir.

Buna karşın taraflar, başvuranların oğullarının öldürülme biçimde anlaşmazlık içindedirler.

Başvuran tarafın başlıca iddiası, hiçbir zaman PKK üyesi olmayan Mazlum Mansuroğlu'nun, Çerme operasyonundan sorumlu polis memurlarının ellerinden kaçan PKK örgütü mensubu üçüncü PKK'lı yerine kaçırıldığı ve öldürüldüğü yönündedir.

Mazlum'un zorla alıkonulduğu iddiasına kadar olan ihtilaflı döneme ilişkin olarak başvuranların ifadeleri birbirini tamamlamakta ve ulusal mahkemeler önünde dile getirilen iddialarla, başvuru formunda olayların anlatıldığı bölümle ve AİHM'ye sunulan yazılı görüşlerle uyuşmaktadır. Başvuranların ifadeleri ayrıca, sözkonusu ölüme tanıklık eden beş görgü tanığı tarafından onaylanan beyanlar ile de desteklenmiştir.

Mevcut dava koşullarında, AİHM, prima facie şikayetlerini desteklemek için başvuranların yapabilecekleri her şeyi yaptıkları kanaatindedir. Ayrıca, daha ikna edici kanıt unsurları sunmak zorunda, hatta sunacak halde değillerdi, çünkü eğer varsa bu tür kanıt unsurları ancak Hükümet'in elinde bulunabilirdi. (mutatis mutandis, Akkum, Çelikbilek).

AİHM, diğer unsurların yanı sıra, ulusal planda yürütülen soruşturmaların sonuçlarından hareketle Hükümet'in Mazlum Mansuroğlu'nun ölümüne ilişkin açıklamalar getirip getirmediğini ve başvuranların iddialarını çürütüp çürütmediğini araştıracaktır.

ii. Mevcut davada kullanılan gücün gerekliliği ve orantılılığı hakkında

Dava koşullarına ilişkin olarak, AİHM, terör eylemlerinin Türkiye'nin güneydoğusunda çok şiddetli olduğu bir dönemde (sözü edilen Kanlıbaş, 8 Aralık 2005), AİHS'nin 2/2 maddesi ile uyuşan nedenlere dayanarak, PKK militanı olduğu belirtilen sözkonusu üç kişiye karşı, ihtilaflı operasyona başvurmanın "uygun ve geçerli bir kanı"dan kaynaklanmış olabileceğini kabul etmeye hazırdır.

Müdahalenin ardından polis memurları tarafından düzenlenen olay hakkındaki rapor göz önüne alındığında, AİHM, mevcut davada, güvenlik güçlerinin, polis memurlarının ve başka kişilerin hayatı pahasına hareket etme riski getirecek gerçekdışı bir yük getirmeden, hareketlerini planlamak ve şüphelilerin tutumlarını öngörmek için yeterince zamanları olduğunu gözlemlemektedir (kıyaslayınız, örneğin, Gömi, McCann vd.)

Amaç, üç şüphelinin yakalanması idiyse, hiçbir unsur, yetkili polis memurlarının olaylardan önceki aşamada, ölümcül veya ölümcül olamayan yöntemler arasında bir ayırım yaptıklarını veya barışçı yollarla şüphelilerin teslim olmasını amaçladıklarını göstermemektedir.

Sözkonusu ölümcül güce başvurmanın yasallığına ilişkin olarak resmi bir soruşturma yürütülmemesinden dolayı (Bakınız, Anık ve diğerleri; Kanlıbaş), mevcut dava koşullarında hiçbir unsur, saldırı silahları ve el bombaları gibi patlayıcılar taşıyan otuz yedi polis memurunun, tehlikeli teroristlerin söz konusu olduğu durumlarda bile, demokratik bir Avrupa toplumunda kanunların uygulanmasından sorumlu kişilerin alması beklenen tüm tedbirleri alarak görevlerini yerine getirmeleri gerektiği bilinciyle donatılıp donatılmadıklarını belirleme imkanı tanımamaktadır (Erdoğan ve diğerleri).

Bu genel gözlemlerden hareketle, AİHM, ihtilaflı operasyonun, ölümcül güce başvurmayı asgari düzeye indirecek şekilde yürütüldüğüne ikna olamamaktadır (Anık ve diğerleri; Akpınar ve Altun; Erdoğan ve diğerleri; Akkum ve diğerleri; Makaratzis; McCann ve diğerleri). Aşağıda belirtilen hususları dikkate alarak AİHM, bu konu üzerinde daha fazla durmanın gerekli olmadığı kanaatindedir.

Hükümet, "ihtilaflı ölümün, meşru müdafaa durumunda güvenlik güçlerinin de yer aldığı silahlı çatışma sırasında uzak mesafeden açılan ateş sonucunda meydana geldiğini" belirtmektedir.

Üç şüphelinin, polislerin uyarı atışlarına karşılık vermeyi tercih ettikleri farz edilse dahi, daha önce yukarıda da belirtildiği üzere, polis memurları, "sıcak temasta" bulunduklarını öne sürememişlerdir (Anık ve diğerleri, Bubbins-Birleşik Krallık, 50196/99 ve Andronicou ve Constantinou- Kıbrıs). Meydana gelen çatışma, Hükümet'in savunduğu kadar şiddetli olmamıştır. Zira görünüşte hiçbir polis memuru, vücut bütünlüğüne halel getirecek muamelelere maruz kalmamıştır (Erdoğan ve diğerleri, Gömi).

Her ne olursa olsun, mevcut davada, hiçbir belgenin, polis memurları tarafından kullanılan silahların adaletin kullanımına sunulduğunu veya ilgili uzmanlar tarafından inceleme konusu yapıldığını belirtmemesinin gözlemlenmesi daha büyük bir önem taşımaktadır. Burada ciddi bir ihmalkârlık sözkonusudur, zira ilgili yetkililerin ellerinde en azından Mazlum'un cesedinden çıkarılabilen ve saklanan mermilerden biri bulunmaktaydı. Sözkonusu mermi, balistik incelemelere çok uygundu ve sonuç olarak, ölümcül atışların kaynağı olan silahların tespit edilmesi için önemli bir kanıt unsuru oluşturmaktaydı.

Atış mesafeleri, yadsınamaz bir önem taşımaktaydı; ancak sözkonusu mesafeler hiçbir zaman tatmin edici bir şekilde belirtilmemiştir. Hükümet'e göre atışların "uzun mesafeden" yapıldığına ilişkin olarak dosyadan çıkarılabilecek tek güvenilir bilgi, dört merminin gerçekten "yakın mesafeden" atılmamasıdır. Ancak bu bağlamda AİHM, İstanbul Adli Tıp Kurumu'nda Mazlum Mansuroğlu'nun giysileri üzerinden balistik inceleme yapılmadan atış mesafelerinin belirlenemeyeceğini anlamak için cesede, iki kere Tunceli'de üçüncü kez de Malatya'da otopsi yapılmasının gerekli olmasını şaşkınlıkla karşılamaktadır.

Ancak adli bir memurun, "tamamen parçalandıkları" ve "hiçbir önem taşınmadıkları" gerekçesiyle Mazlum'un giysilerinin muhafaza edilmemesinde sakınca görmemesinden dolayı böyle bir inceleme yapılamamıştır.

AİHM'ye göre, Hükümet tarafından sunulan fotoğraflar bu memurun yorumunu destekleyemez çünkü, her halukarda, günümüz adli tabibi tarafından sunulan imkânlar göz önüne alındığında, bir kanıtın kullanılabilir nitelikte veya ortadan kaldırılacak nitelikte olup olmadığı hususunda karar vermek, kesinlikle, konunun uzmanı olmayan birinin görevi değildir (benzer bir durum için, bakınız, Kamil Uzun-Türkiye, başvuru no: 37410/97, 10 Mayıs 2007).

Ölümcül atışların kaynağının belirlenmesindeki sözkonusu eksikliklere ciddi başka bir ihmalkârlık daha eklenmiştir: dosyadaki hiçbir unsur, 13 Mart 2001 tarihi itibarıyla, operasyona katılan otuz yedi polis memurunun müdahalenin meydana gelişi hakkında gerektiği gibi sorgulandıklarını göstermemektedir. Ayrıca bu tarih itibarıyla, başvuranın ikinci şikayeti ile ilgili olarak yalnızca dört polis memuru sorgulanmıştır ve bunlar arasından anlaşılan yalnızca bir polis memuru, operasyonda aktif olarak yer almıştır.

Bu koşullarda, yetkililerin, kaçınılmaz olduğu belirtilen ölümle sonuçlanmış koşulların tamamını aydınlatmaya muktedir polis veya polislerin kimliklerini tespitine gerçekten çalıştıkları söylenemez.

Mazlum Manzuroğlu'nun davranışları ile ilgili olarak ise AİHM, cesedin ve maktulün yakınlarında bulunan mermilerin yerine ilişkin hiçbir fotografik kanıtın sunulmadığını not etmektedir. Bununla birlikte dosyaya eklenen fotoğraflar, yetkililerin dediği gibi, raporda kalaşnikov taşıdığı belirtilen "sakallı" kişinin Mazlum Mansuroğlu olduğu yönünde tahminde bulunma olanağı sağlayan izler içermektedir. Bu durumda, balistik incelemeler ve sözkonusu silah üzerindeki el ve parmak izlerinin adli tıp bulguları ve kullanılan fişeklerin kovanı olmaksızın, dosyada, olayların meydana geldiği dönemde, Mazlum Mansuroğlu'nun silahlı olduğu ve silahını polislere karşı kullandığını gösteren somut hiçbir unsurun bulunmadığını gözlemlemek yeterli olacaktır.

Sonuç olarak, ne sözkonusu polis memurlarının, nasıl bu kadar ciddi yararlanmalara neden olacak şekilde mermi ve patlayıcılarla mutlak vurucu güç kullanma zorunluluğu içinde olduklarını ne silahlı çatışma sırasında öldürücü tüm mermilerin Mazlum Mansuroğlu'nun sırtına isabet etmesini anlamak mümkündür.

Mevcut davada Hükümet, başvuranların iddialarını çürütecek durumda değildir (Taniş ve diğerleri-Türkiye, başvuru no: 65899/01; Akkum ve diğerleri; Canan-Türkiye, başvuru no: 39436/98, 26 Haziran 2007). Ancak bu durum, özellikle başvuranın ve beş görgü tanığının Mazlum'u görüş mesafesinden kaybetmesinin ardından meydana gelen olaylar hususunda sürüp giden tutarsızlıkları dikkate alan, AİHM'yi aradan geçen zamanı dikkate alarak yapılan değerlendirmenin sağlayacağı avantaj (Bubbins) kendisini büyük bir özen göstermekten alıkoymaz. Dahası belirli bir zaman ve mekanda meydana gelen olaylar sırasında "uygun ve geçerli bir kanıya" dayalı ölümcül güce başvurmak, daha sonra bu kanının yanlış olduğu anlaşılsa dahi AİHS'nin 2/2 maddesi çerçevesinde doğrulanabilir bir eylem olabilir. (Akkum ve diğeleri; McCann ve diğerleri; Andronicou ve Constantinou).

Ayrıca AİHM, polis memurlarının, başvuranların oğullarının ellerinden kaçan terörist olduğunu zannettikleri için bilinçli olarak öldürdüklerine dair olan karineyi de temel alamamaktadır.

Buna karşın, Mazlum Manzuroğlu'na karşı kullanılan ölümcül gücün "mutlaka gerekli" olandan fazla olmadığını ve AİHS'nin 2. maddesi ile öngörülen amaçlardan biri veya tümüyle "kesinlikle orantılı" olduğunu ortaya koyamadığından, bu olayda devletin sorumluluğu bulunmaktadır.

Bu nedenle AİHS'nin bu hükmü esas bakımından ihlal edilmiştir.

c) Mazlum Mansuroğlu'nun ölümü hakkında yürütülen soruşturmanın etkisiz olduğu iddiası hakkında

AİHM, yetkililerin, Mazlum Manzuroğlu'nun ölümünün meydana geliş koşullarının tespitini sağlayacak hiçbir soruşturma yürütmedikleri sonucuna varmasına neden olan zaafiyetleri yukarıda saymıştır.

Bunlara belirtilmesi gereken diğer eksiklikler de eklenmektedir.

AİHM, başvuranların sundukları 16 Ağustos 1996 tarihli şikayet dilekçesi üzerine Tunceli Savcısının, Mazlum Manzuroğlu'nun cesedi üzerinde yapılmasını istediği post-mortem muayenelerin pek de verimli olmadığını ve ifadeleri güvenlik güçlerinin iddialarını destekleyen R.Ç'nin ve M. Ekici'nin sorgulandığını gözlemlemektedir. Dosya, ister sözkonusu dilekçe olsun isterse de 21 Ağustos ve 7 Ekim tarihli dilekçeler çerçevesinde olsun başvuran taraf tarafından belirtilen tanıkların dinlenip dinlenmediği hususuna açıklık getirmemektedir.

25 Ekim 1996 tarihinde, sözkonusu savcının davayı Tunceli İl İdare Kurulu'na göndermesinden önce, başvuranlar konudan haberdar edilmemişlerdir. Bundan sonra da bu durum devam etmiştir. Son olarak, dosyayı incelemeye başlamasının ardından sözkonusu Kurul, müdahil tarafı oluşturmadıkları gerekçesiyle hukuki yolları ileri sürerek başvuranların taleplerini reddetmiştir. Buna karşın, olayların yetkililer tarafından sunulan resmi şekline uygun olan Y. Karanlık'ın ifadesi, soruşturmaların bu safhasında kabul edilmiştir.

Y. Karanlık'ın ifadesinin kabul edilmesi, İl İdare Kurulu'nun dosyanın içeriği hakkında karar vermesinden önce alınan son tedbir olmuştur.

Hükümet'in savunduğunun aksine, bu şekilde hareket etme, başvuranları soruşturmaların dışında tutma ve dolayısıyla sözkonusu güvenlik güçlerinin inkârlarının tamamını kabul etme isteğini ortaya koymaktadır. AİHM'nin daha önce birçok kez belirttiği üzere, mevcut davada olduğu gibi, böyle bir durum, idari organlar tarafından yürütülen soruşturmaların yürütme karşısında bağımsız olmamalarından dolayı duyulan şüpheleri teyit etmektedir (Sultan Öner ve diğerleri- Türkiye, no: 73792/01, 17 Ekim 2006 ve bu kararda yapılan atıflar; Kanlıbaş).

Bu gerekçeler, AİHS'nin 2. maddesinin usul bakımından ihlal edildiği sonucuna ulaşmak için yeterlidir.

II. AİHS'NİN 3. ve 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

Başvuranlar, başta oğulları Mazlum Manzuroğlu'nun öldürülmeden önce kötü muameleye maruz kalmasından şikayetçidir. Sonra da Manzuroğlu'nun annesi, 15 Ağustos 1996 tarihinde oğlunu korumaya çalışırken kendisinin, darp, yaralama ve hakaretlere maruz kaldığını belirtmiştir.

Bu bağlamda başvuranlar, AİHS'nin 3. maddesine müstakilen veya 13. maddesi ile birlikte atıfta bulunmaktadırlar.

A. Tarafların savları

1. Hükümet

Hükümet, Mazlum Mansuroğlu'nun cesedinin üzerinde, hayatta olduğu sırada bir işkenceye maruz kaldığını gösteren izlere değil, çatışma esnasında bir el bombasının patlaması sonucunda isabet eden şarapnel parçalarının neden olduğu sıyrıklara rastlanıldığını gösteren 17 Ağustos 1996 tarihli post mortem muayene raporuna dikkat çekmektedir.

Şikayetin ikinci kısmına ilişkin olarak Hükümet Emine Mansuroğlu'nun vücudunda herhangi bir kötü muamele izine rastlanıldığını gösteren hiçbir unsur bulunmadığını belirten 20 Ağustos 1996 tarihli rapora atıfta bulunmaktadır.

Ayrıca, konuyla ilgili olarak yapılan soruşturmalarda bu iddiayı destekleyen herhangi bir bulguya rastlanmamıştır. Bir kişinin tanıklığı gibi yeterli bir unsur bulunmadığından, AİHS'nin 13. maddesi anlamında konuyla ilgili olarak daha derin bir soruşturma yapılmaması tabii idi.

2. Başvuranlar

Emine Mansuroğlu'nun şikayetine ilişkin olarak başvuranlar, 20 Ağustos 1996 tarihinde geçici iş göremezlik raporu verilmesinin kesinlikle bir nedeni olduğunu ve bunu açıklamanın Hükümete düştüğünü ifade etmektedirler. Her halükarda başvuranlar olayların üzerinden beş yıl geçtikten sonra başlatılan sözde soruşturma sonucunda güvenlik mensupları yerine davacının iftiracılıkla suçlandığından şikayetçi olmaktadırlar.

B. AİHM'nin değerlendirmesi

1. Mazlum Mansuroğlu'na ilişkin olarak AİHS'nin 3. ve 13. maddeleri yönünden yapılan şikayetlerin ilk kısmı hakkında

Mevcut davada AİHS'nin 2. maddesinin gerek esası gerekse usulü bakımından ihlal edildiği tespitini göz önünde bulunduran AİHM, başvuranların müteveffa oğullarına ilişkin olarak başvuruda gündeme getirilen asıl hukuki sorunları incelediği kanaatine varmaktadır. Dava olaylarının ve tarafların argümanlarının tamamını dikkate alan AİHM netice itibarıyla mevtaya ilişkin olarak 3. ve 13. madde yönünden yapılan şikayetleri ayrıca incelemeye gerek olmadığını değerlendirmektedir (bkz., Kamil Uzun, adıgeçen, prg. 64, 10 Mayıs 2007 ; Feyzi Yıldırım - Türkiye, no: 40074/98, prg. 96, Demirel ve diğerleri - Türkiye, no: 75512/01, prg. 29, 24 Temmuz 2007 ; Mehmet ve Suna Yiğit - Türkiye, no: 52658/99, prg. 43, 17 Temmuz 2007 ; Kapan ve diğerleri - Türkiye, no: 71803/01, prg. 45, 26 Haziran 2007).

2. Başvuran Emine Mansuroğlu'na ilişkin olarak AİHS'nin 3. ve 13. maddeleri yönünden yapılan şikayetler hakkında

a. ilk gözlemler

8 Nisan 2003 tarihli kabuledilebilirliğe ilişkin kararında AİHM, başvurunun bu bölümünün incelenmesinin Emine Mansuroğlu'na ilişkin olarak AİHS'nin 3. ve 13. maddeleri yönünden dile getirilen şikayetlerin esasıyla birleştirilmesine karar vererek (bkz., sözgelimi, Michael Joseph Walker - Birleşik Krallık, no: 34979/97) altı ay süresi kuralına riayet edilip edilmediği meselesini re'sen gündeme getirmiştir.

Kabuledilebilirlik aşamasında AİHS'nin 35/1 maddesi bakımından gerekçesiz ve başvuranlara atfedilebilecek atalet dönemlerini cezalandıran içtihadını göz önünde bulunduran AİHM, altı ay süresinin dies a quo belirlenirken başvuranın ikinci şikayetini müteakip başlatılan usul işleminin ne ölçüde hesaba katılacağı sorusuna cevap verebilmek için yeterli bilgiye sahip değildi (bkz., sözgelimi, Hamail Bayram ve Şekir Yıldırım - Türkiye, no: 38587/97, 29 Ocak 2002 ; Muazzez Epözdemir - Türkiye, no: 57039/00, 31 Ocak 2002 ; Siti Bulut ve Hatice Yavuz - Türkiye, no: 73065/01, 28 Mayıs 2002).

Bununla birlikte dosyanın mevcut durumunda ilk şikayetin yapıldığı 16 Ağustos 1996 ila ikinci şikayetin yapıldığı 14 Şubat 2001 tarihi arasında geçen sürenin haklı olarak gerekçeli olarak sayılabileceği kanaatindedir. Nitekim ilk şikayete ilişkin süreç 26 Ekim 2000 tarihinde men'i muhakeme kararıyla sonuçlanmıştır. Bu sürecin tamamen dışında bırakılmış olan başvuranlar Emine Mansuroğlu'na ilişkin şikayetleriyle ilgili olarak hiçbir işlem yapılmadığını ancak bu tarihten sonra anlayabilmişlerdir. Her halükarda AİHM, başvuranın, oğlunun öldürülmesinin aydınlatılması konusunun esas önemi haiz olduğu bir dönemde kendi davasına ilgisini kaybetmekle suçlanamayacağı kanaatindedir.

Bu şikayete ilişkin olarak, son iç hukuk aşamasına mevcut başvuru sunulduktan sonra ancak AİHM kabuledilebilirliğe ilişkin kararını vermeden önce 7 Mayıs 2001 tarihinde ulaşılmıştır (Ringeisen - Avusturya, 16 Temmuz 1971 tarihli karar, prg. 91) ; dolayısıyla altı ay süresi sözkonusu şikayetin esastan incelenmesi açısından bir engel teşkil etmemektedir.

b.Emine Mansuroğlu'na kötü muamelede bulunulduğu iddiaları hakkında

AİHM daha evvel de, AİHS'nin 2. maddesi çerçevesinde Hükümet tarafından yapılan açıklamaların bilhassa başvuranların evlerinin önünde meydana gelen olaylarla ilgili iddialarını çürütmeye imkân vermediğini tespit etmişti. Bu olgu aynı zamanda başvuran Emine Mansuroğlu'na göre polisler tarafından yapılan kötü muamelelerin kaynağı olan olayları da kapsamaktadır.

Bu bağlamda, ispat yükü ve olayların tespitiyle ilgili olarak AİHS'nin 2. maddesinde getirilen ilkeler AİHS'nin 3. maddesi yönünden yapılan şikayetin incelenmesi için de geçerlidir. Bu itibarla sözkonusu şikayete neden olan koşulların izahı Hükümete düşmektedir ki bu şikayet 20 Ağustos 1996 tarihinde verilen raporla desteklenmekteydi.

Bu çerçevede Hükümet sözkonusu raporda kötü muamele izlerinden söz edilmediğine dikkat çekmektedir.

AİHM, 'nihai' rapor adı verilen bu raporda esasen bir geçici rapordan bahsedildiğini ve bu raporda varılan sonuçların yinelenmeksizin onaylandığını tespit etmektedir. Bununla birlikte, sözkonusu tespitlerin beş gün iş göremezlik raporu ve on gün istirahat verilmesine neden olabilecek derecede ciddi bir klinik tablo arz eden 'yaralara' ilişkin olduğu soruşturma evrakından anlaşılmaktadır.

Her ne olursa olsun, şayet Hükümet sözkonusu sonuçların başvuranın savını desteklemek için ikna edici olmadığını göstermek arzusunu taşıyor idiyse yukarıda anılan geçici raporu sunması gerekirdi.

Hükümet konuyla ilgili olarak 14 Şubat 7 Mayıs tarihleri arasında yürütülen soruşturmaya atıfta bulunmaktadır. Ancak AİHM, yapılan soruşturma sonucunda başvuranın iddialarını tartışmalı hale getirir nitelikte herhangi bir unsur tespit edememiştir.

Sözkonusu ikinci soruşturmayı yürütmekle görevli müfettiş ve valinin yürütmeye tabi olmaları meselesinin dışında, ister sözkonusu müfettişin isteksizliği yüzünden isterse operasyona katılan polislerin tamamının sayısını tespit etmek ve ifadelerini almak noktasındaki yetersizliği nedeniyle olsun yapılan soruşturmanın uygun nitelikte olmadığı da ortadadır. Başvuranın huzurunda yapılan teşhis ve yüzleştirme işlemlerini de anlamsız hale getirmiştir. Halbuki başvuran kendisine dayak atan ve küfür eden polisleri tarif etmişti.

Bu çerçevede, Hükümetin sözkonusu ifade tutanağını vermemesi nedeniyle, başvuranın kendisine saldırıda bulunanları tanımadığını bildirdiği şeklindeki müfettiş tarafından sarf edilen ifade bir sonuca götürmemektedir.

Mevcut davada müfettiş dört polisle birlikte R.Ç.'yi dinlemiştir ancak başvuran tarafından tanık olarak gösterilen kişilerden hiçbiri dinlenilmemiştir, dolayısıyla başvuran soruşturmanın dışında bırakılmıştır.

Diğer dört polisin beyanlarına ilişkin olarak AİHM, neredeyse basmakalıp bu ifadelerin inandırıcılıktan yoksunlukla malul oldukları kanaatindedir. Esasen ihtilaflı operasyon esnasında 37 güvenlik mensubu farklı görevlerle küçük gruplar halinde farklı bölgelerde konuşlandırılmışlardı. Dolayısıyla bu dört polisin başvuranı gerçekten de görmemiş olmaları muhtemeldi. Bu durumda sözkonusu güvenlik mensuplarının, başvuranın, kendi bilgileri dışında, Mansuroğlu Ailesinin evinin önünde gerçekleşmesi muhtemel olaylara ilişkin yalan söyleyip söylemediğini bilmeleri mümkün değildi.

AİHM, nasıl olup da önce polis müfettişi sonra da valinin sözkonusu ifadeleri eksiksiz olarak tekrar ettiğini anlamakta güçlük çekmektedir.

Hakkında herhangi bir adli işlem yapılmadığı gözüken R.Ç. ise Mazlum aleyhindeki ifadelerini iki kez teyit etmiştir. Bununla birlikte başvuran tarafın tanıklarıyla; bilhassa da 2 Temmuz 1997 tarihinde Tunceli İl İdare Kurulu önünde adını açıkça zikreden başvuranla yüzleştirilmemesi sebebiyle R.Ç.'nin beyanları yeterli olmayacaktır.

Zaten İl İdare Kurulu'na göre, çatışma nedeniyle paniğe kapılarak 'sağa sola' kaçan insanların arasında 'arazinin engebeli olması sonucu düşerek' yaralanmış olan başvurana ilişkin olarak 20 Ağustos 1996 tarihinde düzenlenen tıbbi raporun hiçbir kıymeti yoktu.

Böylesi bir varsayım adli bir soruşturma sonucunda ya da uygun adli tıp değerlendirmeleri sonucunda varılabilecek bir sonuçla herhangi bir şekilde benzerlik arz etmemektedir.

Bu itibarla AİHM, Hükümetin ihtilaf konusu soruşturmanın başvuranın şikâyetini destekler mahiyette 'uygun unsur' bulunmaması nedeniyle ihtilaf konusu soruşturmanın sonuçlanmadığı yönündeki savını kabul etmeyecektir. Bunun nedeni ise, daha ziyade, sözkonusu dönemde devleti temsil eden kimseler karşısında hissedilen kırılganlığı artırma pahasına böylesi unsurları araştırma niyetinin hatta var olan unsurları teyit etme niyetinin olmayışıdır. Bu çerçevede hatırlatmak gerekir ki müfettiş ve vali, başvuranın, PKK'ya ve PKK'nın bölücü propagandasına destek vermek amacıyla güvenlik güçlerini gözden düşürerek Türkiye'yi AİHM önünde tartışmalı hale getirmeye çalıştığı kanaatindeydiler. Konuyla ilgili olarak herhangi bir adli tedbir alınmamasından dolayı AİHM bu iddianın (bkz., diğer birçokları arasında, Kanlıbaş, adıgeçen, prg. 63 ; Hasan Kılıç - Türkiye, no: 35044/97, prg. 41, 28 Haziran 2005 ; Uçkan - Türkiye, no: 42594/98, prg. 35, 22 Haziran 2006) hususi bir cevabı hak etmediği kanaatindedir. Zaten Hükümet de bu iddiayı AİHM önünde yeniden gündeme getirmemiştir.

Özetle, etkisiz olduğu gibi uygun da olmayan idari soruşturma sonuçlarını esas alan Hükümet başvuranın AİHS'nin 3. maddesi bakımından yaptığı şikayete konu olan olayları açıklayamamıştır.

Dolayısıyla Emine Mansuroğlu'na ilişkin olarak AİHS'nin bu hükmü ihlal edilmiştir.
Bu tespite neden olan koşullar aynı zamanda başvuranların 13. madde bakımından şikayetçi oldukları koşulları da kapsamaktadır. Bu itibarla AİHM sözkonusu mesele hakkında ayrıca bir karara varmasına gerek olmadığı kanaatindedir (bkz., sözgelimi, Evaldsson ve diğerleri - İsveç, no: 75252/01, prg. 67, 13 Şubat 2007).

III. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA

A. Tazminat

Başvuranların avukatı, 24 yaşında olan Mazlum Mansuroğlu'nun ölmeden önce ailesinin evinde yaşadığına, para kazandığına ve bu parayı ailesine yardım etmek amacıyla verdiğine işaret etmektedir. Mevcut davada Mazlum'un ölümünden kaynaklanan maddi desteğin kaybını kesin surette hesaplanamayacağını kabul eden avukat, Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı tarafından yayınlanan yıllık asgari ücret tarifesi tutarını esas alarak Mazlum'un en az 19 yıl çalışabileceği varsayımından hareket etmektedir.

Böylece başvuran taraf 19.958 ABD Doları (1996 yılından 2003 yılının sonuna kadar geçen sürede ortaya çıkan zarar)'na ek olarak yıllık ortalama 2.453 ABD Doları'na tekabül edecek şekilde 2004 yılından itibaren başlatılmak suretiyle 46.607 ABD Doları olarak hesapladıkları zararın tazmini talebinde bulunmaktadırlar.

Başvuranlar ayrıca 150 ABD tutarındaki defin masrafının da iadesini istemektedirler.

Özetle başvuranlar toplam maddi zararlarını 66.715 ABD Doları olarak hesaplamaktadırlar. Bu rakam 56.755 Euro'ya tekabül etmektedir.

Manevi tazminata ilişkin olarak ise ilgililer, oğullarının ve başvuran Emine Mansuroğlu'nun maruz bırakıldığı durum sonucunda yaşadıkları dayanılmaz acıyı ileri sürerek 100.000 Euro talep etmektedirler.

Hükümet bu taleplerin herhangi bir belgeyle desteklenmediğine ve ölenin öğrenim görmemiş bir çiftçi olduğu cihetle abartılı olduğuna, ailesine maddi yardımda bulunmasının ihtimal dışı olduğuna dikkat çekmektedir.

Manevi tazminat talebine ilişkin olarak ise Hükümet, başvuranların iddialarının temelden yoksun oluşu dikkate alınarak yalnızca sembolik bir meblağın düşünülmesi gerektiği kanaatindedir.

Başvuranların zararlarına yönelik taleplerine ilişkin olarak, AİHM içtihadında iddia edilen zararla AİHS'nin ihlali arasında açık bir illiyet bağı olması gerektiği ortaya konulmuştur ki bu gereği halinde gelir kaybı nedeniyle bir tazminata hükmedilmesini de kapsar (bkz., diğerleri arasında, Çakıcı - Türkiye, no: 23657/94, prg. 127). AİHM; AİHS'nin 2. maddesinin esası bakımından devletin sorumluluğu bulunduğunu tespit etmiştir. Bununla birlikte, sözkonusu meblağın hesaplanmasına ilişkin aktüariyel verilerin doğru olduğu varsayılsa dahi müteveffa Mazlum Mansuroğlu'nun eşi ve ya da çocuğu bulunmamaktaydı ve ailesinin ekonomik olarak kendisine bağımlı olup olmadığının yahut ne ölçüde bağımlı olduğunun bilinmesine imkan tanıyacak teyit edilebilir nitelikte herhangi bir bilgi mevcut değildir. Bununla beraber AİHM, ailesiyle birlikte yaşayan Mazlum'un bir ailedeki yetişkin her birey gibi şu ya da bu şekilde cüzi de olsa ailesine katkıda bulunmuş olması gerektiği kanaatindedir (bkz., mutatis mutandis, Öneryıldız - Türkiye, no: 48939/99, prg. 168).
Tüm unsurları değerlendiren AİHM bu başlık altında toplam 5.000 Euro ödenmesine hükmetmektedir.

AİHM ayrıca, cenaze masrafları başlığı altında talep edilen 150 ABD Doları'nın makul olduğu hükmüne varmaktadır. Bu nedenle AİHM bu miktarın tamamının ödenmesine hükmeder.

Manevi tazminata ilişkin olarak ise AİHM, oğullarına ilişkin olarak AİHS'nin 2. maddesinin ihlalleri nedeniyle başvuranların hiç kuşkusuz acı çektikleri kanaatindedir. Başvuran Emine Mansuroğlu açısından bu acı, AİHS'nin 3. maddesi yönünden tespit edilen ihlale neden olan koşullar sebebiyle iyice artmış olmalıdır.

Yine de AİHM bu başlık altında talep meblağın aşırı olduğuna hükmetmektedir. Konuyla ilgili içtihadından (bkz., sözgelimi, Akkum ve diğerleri, adıgeçen, prg. 298) ilham alan AİHM Şerifali Mansuroğlu'na 9.000 Euro, Emine Mansuroğlu'na ise 13.000 Euro ödenmesine hükmeder.

B. Yargılama masraf ve giderleri

Yargılama masraf ve giderleri başlığı altında başvuranlar 6.024 Euro talep etmektedirler. Ancak 240.000.000 TL tutarındaki tercüme makbuzu dışında herhangi bir belge sunmamaktadırlar.

Hükümet yalnızca gerçekten yapılmış masrafların iade edilebileceğini, bu nedenle de tüm harcamaların fatura, makbuz, vs. ile belgelendirilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır. Hükümet, Türkiye'de avukatlık ücretlerinin vergiye tabi olması nedeniyle başvuranların avukatının verdiği hizmet karşılığında yasaya uygun hareket ederek müvekkillerinden alacağını talep edebilmek için avukatlık ücret sözleşmesi hazırlaması gerektiğini belirtmektedir. Böyle olmaması durumunda bu yönde herhangi bir iade sözkonusu olamamaktadır.

Hükümet gibi AİHM de, AİHS'nin 41. maddesi anlamında ancak gerçekten ve gerekli olduğu için yapıldığı ve makul bir oranda olduğu kanıtlanan masraflarının iadesinin mümkün olduğunu anımsatır (Nikolova - Bulgaristan, no: 31195/96, prg. 79).

Halihazırda AİHM'nin elinde, yaklaşık 141 Euro tutarındaki bir tercüme makbuzunun dışında yazılı herhangi kanıt bulunmamaktadır. Daha evvel Avrupa Konseyi tarafından adli yardım başlığı altında 630 Euro tutarında bir ödeme yapıldığı cihetle bu meblağ tazmin edilmiş sayılır.

Bu itibarla AİHM başvuranların yargılama masraf ve giderlerine ilişkin taleplerini kabul etmeyecektir.

C. Gecikme faizi

AİHM, Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.

BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM, OYBİRLİĞİ İLE

1. Müteveffa Mazlum Mansuroğlu'na ilişkin olarak AİHS'nin 2. maddesinin gerek esas gerekse usul bakımından ihlal edildiğine ;

2. Başvuran Emine Mansuroğlu'na ilişkin olarak AİHS'nin 3. maddesinin ihlal edildiğine ;

3. Müteveffa ile ilgili olarak AİHS'nin 3. maddesi yönünden yapılan şikayete ve AİHS'nin 2. ve / veya 3. maddesiyle bağlantılı olarak 13. madde yönünden yapılan şikayetlere ilişkin ayrıca bir karara varmaya gerek olmadığına ;

4. a) AİHS'nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, döviz kuru üzerinden Y.T.L.'ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından,

i. maddi tazminat olarak başvuranlara 5.000 Euro (beş bin Euro) ve 150 ABD Doları (yüz elli Amerikan Doları) ;
ii. manevi tazminat olarak Şerifali Mansuroğlu'na 9.000 (dokuz bin Euro), Emine Mansuroğlu'na ise 13.000 (on üç bin Euro) ödenmesine ;
iii.bu miktarın yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutulmasına;

b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;

5. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine;

KARAR VERMİŞTİR.

İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM'nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 26 Şubat 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.

 

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA