kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

AİHM
TAMAMBOĞA VE GÜL - TÜRKİYE DAVASI


İçtihat Metni

TAMAMBOĞA VE GÜL - TÜRKİYE DAVASI

2.DAİRE

(Başvuru no. 1636/02)

KARAR

KARAR TARİHİ:29 Kasım 2007

İşbu karar AİHS'nin 44/2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tâbi olabilir.

USUL

Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 1636/02 no'lu davanın nedeni iki T.C. vatandaşı Mustafa Tamamboğa ve Eyüp Gül'ün ("başvuranlar") Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne 10 Ekim 2001 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ("Sözleşme") 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.

Başvuranlar, AİHM önünde Diyarbakır Barosu avukatlarından M. A. Altunkalem tarafından temsil edilmiştir.

OLAYLAR

DAVANIN KOŞULLARI

Başvuranlar sırasıyla 1973 ve 1974 doğumludur. Birinci başvuran İzmir'de yaşamakta, ikinci başvuran ise Bolu cezaevinde hapis cezasını çekmektedir.

Başvuranlar sırasıyla 25 ve 26 Temmuz 1993 tarihlerinde yasadışı PKK örgütü mensubu oldukları şüphesiyle yakalanmış ve gözaltına alınmıştır. Başvuranlar 5 Ağustos 2003'te tutuklanmışlardır.

31 Ağustos 1993'te Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı, aralarında başvuranların da olduğu 21 kişi hakkında sunduğu iddiannamesinde başvuranları yasadışı örgüt üyesi olmak ve Temmuz 1992 - Haziran 1993 tarihleri arasında çeşitli kamu ve özel kuruluşlara bombalı saldırı yapmakla suçlamıştır.

3 Eylül 1993 - 23 Ocak 1996 tarihleri arasında Diyarbakır DGM'de yapılan duruşmalar genellikle usule ilişkin işlemlerle geçmiştir. Mahkeme her duruşma sonunda suçun niteliği, delillerin durumu ve dava dosyası içeriğini dikkate alarak tutukluluğun devamına karar vermiştir.

23 Ocak 1996 tarihinde Diyarbakır DGM başvuranları suçlandıkları üzere mahkûm etmiş ve her ikisini ömür boyu hapis cezasına çarptırmıştır.

14 Temmuz 1997 tarihinde Yargıtay başvuranlar dahil 14 sanık hakkındaki kararı bozmuş, dava dosyası yeniden Diyarbakır DGM'ye gönderilmiştir.

Bir sanığın bulunamaması ve birinin de Almanya'da ikamet ettiği için ifadesinin alınamaması nedeniyle 29 Temmuz 1997 - 15 Mayıs 2001 tarihleri arasında yapılan duruşmalar usule ilişkin işlemlerle geçmiştir. Başvuranlar da duruşmalardan bazılarına katılmamıştır. Mahkeme her duruşma sonunda suçun niteliği, delillerin durumu ve dava dosyası içeriğini dikkate alarak tutukluluğun devamına karar vermiştir.

7 Temmuz 1999 tarihinde yapılan duruşmadan itibaren askeri yargıcın yerine sivil bir yargıç göreve başlamıştır. 15 Mayıs 2001 tarihinde Diyarbakır DGM başvuranları mahkûm etmiş ve ömür boyu hapis cezasına çarptırmıştır.

7 Kasım 2001 tarihinde Yargıtay birinci başvuran hakkındaki kararı bozmuş, ikinci başvuran hakkındaki kararı ise onamıştır. 24 Ocak 2002 tarihinde Yargıtay Başsavcısı ikinci başvuranın kararın düzeltilmesi talebini reddetmiştir.

Birinci başvuranın yeniden yargılanmasına Diyarbakır DGM'de başlanmış, başvuran önceki ifadelerini yinelemiştir. Mahkeme, birinci başvuranın tutuklu bulunduğu süreyi dikkate alarak tutukluluk halinin kaldırılmasına karar vermiştir. 10 Eylül 2002 tarihinde Diyarbakır DGM birinci başvuranı suçlandığı üzere mahkûm etmiş ve 12 yıl 6 ay hapis cezasına çarptırmıştır. 17 Mart 2003 tarihinde Yargıtay, kararı onamıştır. Ek bir kararla birinci başvuranın hapis cezası 22 Haziran 2005 tarihinde 6 yıl 3 aya indirilmiştir.

HUKUK

I. AİHS'NİN 5/3. ve 6/2. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Başvuranlar tutuklu bulundukları sürenin AİHS'nin 5/3. maddesinde öngörülen "makul süre" şartını aşmasından şikâyetçi olmuşlardır. Ayrıca AİHS'nin 6/2. maddesine dayanarak uzun tutukluluk sürelerinin suçsuz sayılma haklarını ihlal ettiğini savunmuşlardır.

Mahkeme, sözkonusu şikâyetlerin 5/3. madde temelinde incelenmesi gerektiği kanaatindedir.

A. Kabuledilebilirlik

Hükümet, AİHS'nin 35/1. maddesine dayanarak iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle başvurunun bu kısmının reddini Mahkemeden talep etmiştir. Bu bağlamda başvuranların CMUK'un 298 ve 299. maddeleri uyarınca devam eden tutukluluk durumlarına itirazda bulunmadıklarını savunmuşlardır.

Mahkeme, Hükümetin benzer davalardaki ön itirazlarını inceleyerek reddetmiş olduğunu hatırlatır (bkz. özellikle Koşti vd. - Türkiye, no. 74321/01). Mahkeme, somut davada yukarıda anılan karardaki tespitlerinden ayrılmasını gerektirecek özel koşul görmemektedir.

Sonuç olarak Mahkeme, Hükümetin ön itirazını reddeder. Ayrıca şikâyetin başka bir gerekçeyle de kabuledilemez bulunmadığını, bu nedenle kabuledilebilir olarak ilan edilmesi gerektiğini kaydeder.

B. Esas

Hükümet başvuranların tutukluluk süresinin makul olduğunu savunmuştur. Özellikle suçun ciddiyeti ve davanın özel koşullarının tutukluluk halinin devamını meşru kıldığını ve yetkililerin başvuranların devam eden tutukluluk halini değerlendirirken özen gösterdiklerini ifade etmişlerdir.

Başvuranlar görüşlerinde ısrar etmişlerdir.

Mahkeme belli bir davada şüphelinin yargılama süresince tutukluluk halinin makul bir süreyi aşmamasını sağlamanın ulusal yargının görevi olduğunu hatırlatır. Bu amaçla masumiyet karinesi ilkesine bağlı kalarak, kişisel özgürlüğe saygı kuralına uymamayı haklı çıkaran gerçek bir kamu yararı gereğinin mevcudiyetini destekleyen veya çürüten delilleri incelemeli ve bunları, serbest bırakılma başvurularına ilişkin kararlarında açıkça ortaya koymalıdırlar. Sözkonusu kararlarda belirtilen nedenler ve itirazlarında başvuranlar tarafından ortaya konan saptanmış gerçekler temel alındığında AİHM, AİHS'nin 5/3. maddesinin ihlal edilip edilmemiş olduğu hususunda bir karara varmalıdır (bkz. Sevgin ve İnce - Türkiye, no. 46262/99).

Yakalanan kişinin bir suç işlemiş olduğuna ilişkin makul şüphenin bulunması, sürekli tutuklu bulundurma işleminin geçerliliği için ilk koşuldur ancak, belirli bir süre sonra yeterli olmamaktadır; AİHM bu durumda adli makamlarca öne sürülen diğer gerekçelerin, kişinin özgürlüğünden mahrum bırakılmasını haklı çıkarmaya devam edip etmediğini tespit etmelidir (bkz., diğer içtihatlar arasında Ilijkov - Bulgaristan, no. 33977/96 ve Labita - İtalya [BD], no. 26772/95).

Birinci başvuranın tutukluluğu üç tutuklu yargılama döneminden oluşmaktadır ve toplamda 6 yıl 10 ay kadar sürmüştür. İkinci başvuranın tutukluluğu iki tutuklu yargılama döneminde toplam 6 yıl 4 ay kadar sürmüştür (tutuklu kalınan sürenin hesaplanması bakımından bkz. özellikle Solmaz - Türkiye, no 27561/02). Bu dönemlerde birinci derece mahkemesi kendi isteği ya da başvuranların talebi üzerine her duruşma sonunda başvuranların tutukluluk halini değerlendirmiştir. Ancak Mahkeme, dava dosyasına göre birinci derece mahkemesinin "suçun niteliği ve delillerin durumu göz önüne alınarak" gibi değişmeyen, basmakalıp ifadelerle başvuranların tutukluluğunun devamına karar vermiş olduğunu kaydeder.

Mahkeme, başvuranlara isnat edilen suçun ciddiyeti ve buna ilişkin cezanın ağırlığını dikkate alır. Ancak bir tutukluluk süresinin makul olup olmadığının teorik olarak değerlendirilemeyeceğini hatırlatır. Sanığın tutuklu kalmasının makul olup olmadığı her davanın özel niteliklerine göre değerlendirilmelidir. Devam eden tutukluluk durumu ancak davada masumiyet karinesine rağmen, kişisel özgürlüğe saygı kuralından daha önemli olarak ortaya çıkan gerçek bir kamu yararı gereğinin belirli göstergelerinin bulunması halinde haklı çıkarılabilir (bkz. Kudla - Polonya [BD], no. 30210/96). Bu bağlamda ayrıca Mahkeme AİHS içtihadının kefaletle tahliyenin reddi için kabuledilebilir dört temel gerekçeyi belirlemiş olduğunu hatırlatır: Sanığın duruşmalara katılmama riski, tahliye edildiği takdirde adaletin işleyişini bozmak için girişimde bulunma riski, başka suçlar işleme veya toplum düzenini bozma tehlikesi (bkz. özellikle Smirnova - Rusya, no. 46133/99 ve 48183/99). Somut davada Mahkeme, ulusal mahkemelerin başvuranın tutukluluk halinin devamı kararlarında böyle gerekçelerin olmayışını dikkate alır. Yetkili makamların geçmiş süreyi başvuranların lehinde bir ölçüt olarak dikkate aldıklarına dair kanıt da yoktur.

Sonuç olarak genellikle "delillerin durumu" ifadesi, suça işaret eden ciddi göstergelerin varlığı ve devamıyla ilgili bir etken olabilmesine rağmen, bu ifade sözkonusu davada, başvuranların şikâyetçi olduğu tutukluluk süresini yalnız başına haklı çıkaramamaktadır (bkz. Letellier - Fransa, A Serisi no. 207, Tomasi - Fransa, A Serisi no. 241-A ve Mansur - Türkiye, A Serisi no. 319-B).

Yukarıdaki değerlendirmeler, başvuranların tutukluluğu için sunulan gerekçelerin onları sırasıyla yaklaşık 6 yıl 10 ay ve 6 yıl 4 ay tutuklu bulundurmak için "yeterli" ve "yerinde" olmadığına karar vermesi için Mahkemece yeterlidir.

Buna göre AİHS'nin 5/3. maddesi ihlal edilmiştir.


II. AİHS'NİN 6/1. VE 13. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Başvuranlar, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi heyetinde askeri bir yargıcın bulunması nedeniyle bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından adil olarak yargılanmamaktan şikâyetçi olmuşlardır. Ayrıca haklarında yürütülen yargılama süresinin uzunluğu ve bu hususu dile getirebilecekleri iç hukuk yolu bulunmamasından yakınmışlardır. Şikâyetleri AİHS'nin 6/1. ve 13. maddelerine dayanmaktadır.

A. Kabuledilebilirliğe ilişkin

Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle başvurunun bu kısmının AİHS'nin 35/1. maddesine göre reddedilmesini Mahkemeden talep etmiştir. İlk olarak, başvuranların AİHM'ye başvurdukları tarihte yargılamanın ulusal mahkemelerde devam etmekte olduğunu savunmuşlardır. İkinci olarak ise yargılama süresinin uzunluğu ile şikâyetlerini ulusal mahkemelere taşımamışlardır.

Mahkeme, benzer davalarda Hükümetin ön itirazını inceleyip reddetmiş olduğunu hatırlatır (bkz. özellikle Vehbi Ünal - Türkiye, no. 48264/99; Mete - Türkiye, no. 39327/02). Mahkeme somut davada yukarıda anılan başvurulardan başka bir sonuca gitmesini gerektiren özel koşul tespit etmemektedir.

Sonuç olarak Mahkeme, Hükümetin ön itirazını reddeder. Ayrıca başvurunun bu kısmının başka bir gerekçeyle de kabuledilemez olmadığı, bu yüzden kabuledilebilir olarak ilan edilmesi gerektiğini belirtir.

B. Esas

1. Devlet Güvenlik Mahkemesinin bağımsız ve tarafsızlığı

Hükümet, Sözleşme gereklerine uyum sağlanması amacıyla 18 Haziran 1999 tarih ve 4388 sayılı yasa ile Devlet Güvenlik Mahkemelerinden askeri yargıçların çıkarılması için gerekli değişikliğin yapıldığını belirtmiştir. Bu bağlamda somut davada yargılama devam ederken Diyarbakır DGM heyetinde görev yapan askeri yargıcın yerine sivil bir yargıcın getirilmiş olduğuna ve başvuranların üç sivil yargıçtan oluşan DGM tarafından mahkûm edildiğine işaret etmişlerdir.

Başvuranlar iddialarında ısrar etmişlerdir.

Mahkeme Devlet Güvenlik Mahkemeleri heyetlerinde yer alan askeri yargıçların statülerinin belli yönlerinin onların yürütmeden bağımsızlıklarını tartışmalı hale getirdiğini sürekli olarak ifade etmiştir (bkz. Incal - Türkiye, Karar Raporları 1998-IV; Çıraklar - Türkiye, Raporlar 1998-VII). Mahkeme ayrıca yukarıda anılan Öcalan - Türkiye davasında, askeri yargıcın yargılama sırasında yürürlükte kalan bir ya da daha fazla ara kararda yer alması halinde yargılama devam ederken karardan önce onun yerine sivil bir yargıcın getirilmesinin, Devlet Güvenlik Mahkemesinde uygulanan müteakip usul bunu gidermiyorsa başvuranın mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığı ile ilgili makul şüphelerini dağıtamadığını tespit etmiştir.
Mahkeme, başvuranların yargılanmasının heyetinde bir askeri yargıç bulunan Diyarbakır DGM'de başlamış olduğunu gözlemlemektedir. Bu mahkemenin heyetinde yer alan askeri yargıcın yerine 7 Temmuz 1999 tarihinde sivil bir yargıç getirilmiştir. Dolayısıyla başvuranların mahkûm edildiği 15 Mayıs 2001 tarihinde Diyarbakır DGM üç sivil yargıçtan oluşuyordu. Birinci başvurana ilişkin olarak Mahkeme, mahkûmiyetinin Yargıtay tarafından bozulduğunu ve sonrasında, başından beri üç sivil yargıçtan oluşan Diyarbakır DGM tarafından tekrar yargılandığını belirtir.

Somut davada Mahkeme, görevden çekilmesinden önce askeri yargıcın, mahkemenin belirli aralıklarla duruşmalar yaptığı 3 Eylül 1993 - 7 Temmuz 1999 tarihleri arasında DGM heyetinde yer aldığını dikkate alır. Bu duruşmalarda mahkeme birçok defa başvuranları, diğer sanıkları ve ifadelerinin dava ile ilişkisi bulunmayan tanıkları dinlemiş ve genellikle usule ilişkin önemsiz işlemler yapmıştır. Bu duruşmalar sırasında özellikle başvuranların savunma haklarına ilişkin önemli ara kararlar alınmamıştır. Bu bağlamda Mahkeme, askeri yargıcın sivili ile değiştirilmesinden sonra mahkemenin birkaç kez başvuranlar ve diğer sanıkları dinlediği düzenli duruşmalar gerçekleştirmeye devam ettiğini kaydeder. Ayrıca savcı ve başvuranların son mütalaaları da üç sivil yargıçtan oluşan mahkeme huzurunda okunmuştur. Mahkeme, askeri yargıcın değiştirilmesinden önceki ve sonraki usul işlemlerinin önemini dikkate alır. Somut davada askeri yargıcın katılımıyla yapılan işlemlerden hiçbirinin, yerine sivil yargıcın atanmasından sonra derhal yenilenmesinin gerekmediğini tespit etmiştir (bkz örneğin Kabasakal ve Atar - Türkiye, no. 70084/01 ve 70085/01).

Yargılamanın tamamı ışığında Mahkeme, somut davanın özel koşullarında yargılama devam ederken askeri yargıcın değiştirilmesinin başvuranın mahkemenin bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin makul şüphelerini ortadan kaldırdığını tespit etmektedir (bkz, diğerleri yanında Osman - Türkiye, no. 4415/02).

Yukarıdakiler ışığında Mahkeme, başvuranların Diyarbakır DGM'nin bağımsız ve tarafsızlığına ilişkin şikâyetinin açıkça dayanaktan yoksun olması nedeniyle AİHS'nin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmesi gerektiğine karar vermiştir.

2. Yargılama süresi

Hükümet, somut dava koşullarında yargılama süresinin gereksiz yere uzun olarak görülemeyeceğini savunmuştur. Bu bağlamda sanık sayısının fazlalığı ve delil toplanması için geçen süreyi öne sürmüşlerdir. Hükümet ayrıca başvuranlar ve diğer sanıkların bazı duruşmalara katılmayarak yargılamanın uzamasına neden olduklarını beyan etmiştir. Başvuranların yargılamanın hızlandırılmasını mahkemeden talep edebileceklerini savunmuştur.

Başvuranlar iddialarında ısrar etmiştir.

(a) 6/1. madde

(i) Dikkate alınması gereken süre

Birinci başvurana ilişkin olarak yargılamanın 6/1. madde ile öngörülen "makul süre" şartına uyup uymadığının belirlenmesi için dikkate alınacak süre, yakalandığı 25 Temmuz 1993 tarihinde başlayıp Yargıtay'ın DGM kararını onadığı 17 Mart 2003 tarihinde sona ermiştir. Buna göre süre davanın iki aşamada üç kez ele alındığı 9 yıl 8 aydır.

İkinci başvurana ilişkin olarak ise süre, yakalanma ile 26 Temmuz 1993 tarihinde başlayıp Yargıtay'ın onama kararı verdiği 7 Kasım 2001 tarihinde sona ermiştir. Buna göre süre davanın iki aşamada iki kez ele alındığı yaklaşık 8 yıl 3 aydır.

(ii) Yargılama süresinin uygunluğu

Mahkeme yargılama süresinin uygunluğunun davanın şartları ışığında ve davanın karmaşıklığı, başvuran ve ilgili mercilerin tutumu ve ihtilafta yer alan başvuran için neyin tehlikede olduğu gibi, içtihadında yerleşmiş kriterlere bakılarak değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatır (bkz. diğerleri yanında Sekin vd. - Türkiye, no. 26518).

Mahkeme, yasadışı silahlı bir örgütle ilişki içinde olmakla suçlanan birtakım sanıkların yargılanmasını içerdiği için davanın belli bir seviyede karmaşıklığı bulunmasına karşın bunun tek başına yargılama süresinin tamamını haklı çıkardığı söylenemez.

Başvuranların tutumuna ilişkin olarak Mahkeme, bazı duruşmalara katılmamış olmalarının, hiçbir duruşmanın bu sebeple ertelenmemiş olması nedeniyle, yargılamanın uzamasına ciddi bir katkıları olduğunu tespit etmemiştir.

Yetkililerin tutumuna ilişkin olarak ise Mahkeme, bazı dönemlerdeki önemli gecikmelerin onlardan kaynaklanmış olduğunu kaydeder. Bu bağlamda ilk iadeden sonra DGM'de devam eden yargılamanın iki sanığın ek savunmalarının alınamaması nedeniyle gereksiz yere ertelendiğini gözlemler. Mahkeme, sanıkların ifadelerinin alınmasındaki gecikmenin yerel mahkemenin davaya bakma şekliyle alakalı olarak değerlendirilmesi gerektiğini tespit etmiştir (bkz. özellikle Atkın - Türkiye, no. 39977/98).

Ek olarak, ikinci başvuranın yargılama boyunca tutuklu kalmış, ilk başvuranın ise ancak son aşamada serbest bırakılmış olması, adaletin ivedilikle sağlanması açısından davaya bakan mahkemelerin özel bir titizlikle hareket etmesini gerektirmekteydi (bkz. Kalashnikov - Rusya, no. 47095/99). AİHS'nin 6/1. maddesinin Sözleşmeci Devletlerin, davaların makul bir süre içinde karara bağlanması yükümlülüğü dahil olmak üzere, mahkemelerin sözkonusu hükmün tüm gereklerini yerine getirecek şekilde yargı sistemlerini düzenlemelerini öngördüğünü hatırlatan Mahkeme (bkz. Arvelakis - Yunanistan, no. 41354/98), ulusal mahkemenin yargılamanın hızlandırılması için daha katı önlemler alabileceğini değerlendirmektedir. Özellikle birinci derece mahkemesi, dava ilk defa kendilerine iade edildikten sonra ifadeleri alınamayan sanıklar hakkındaki yargılamayı dosyadan ayırmaya çok daha erken bir tarihte karar verebilirdi. Bu nedenle Hükümet tarafından bir açıklama yapılmamasından dolayı, somut davada yargılamanın, ulusal mahkemenin başvuranlar hakkındaki yargılamanın yürütülmesinde gerekli özeni göstermemiş olması nedeniyle gereksiz yere uzadığını tespit etmiştir.

Mahkeme, son olarak sözkonusu yargılamada başvuranlar için neyin tehlikede olduğunun onlar için büyük önem taşıdığı kanaatindedir.

Konu ile ilgili içtihadını dikkate alan Mahkeme, somut davada yargılama süresinin haddinden fazla olduğu ve "makul süre" şartını yerine getirmediği görüşündedir.

Buna göre 6/1. madde ihlal edilmiştir.

(b) 13. madde

Mahkeme daha önce benzer davalar incelemiş ve Türk hukuk sisteminde başvuranların bahse konu yargılama süresine itiraz edebilecekleri etkili bir hukuk yolu bulunmaması nedeniyle AİHS'nin 13. maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir (bkz. özellikle Bahçeyaka - Türkiye, no. 74463/01 ve Tendik vd. - Türkiye, no. 23188/02). Somut davada sözkonusu tespitten ayrılmak için neden görmemektedir.

Buna göre 13. madde ihlal edilmiştir.

III. AİHS'NİN DİĞER MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

5 Ocak 2007 tarihli görüşlerinde başvuranlar ayrıca AİHS'nin 5/3. ve 13. maddelerine dayanarak gözaltı süreleri ve bu bağlamda etkili iç hukuk yolu bulunmamasından şikâyetçi olmuşlardır.

Mahkeme, bu şikâyetlerin Mahkemeye başvurunun yapıldığı 5 Ocak 2005 tarihinden önceki altı aylık dönemden daha önce meydana gelmiş olaylara dayandığını tespit ederek AİHS'nin 35. maddesinin 1 ve 4. paragrafları uyarınca bunları reddeder.

IV. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI

AİHS'nin 41. maddesine göre:

"Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder."

A. Tazminat

Başvuranlar maddi ve manevi zararlara ilişkin olarak toplamda 55,000 Euro talep etmişlerdir. Bu miktar tutuklu bulundukları dönemdeki gelir kayıplarını da içermektedir.

Hükümet miktara itiraz etmiştir.

Başvuranlar tarafından uğrandığı iddia edilen maddi zarara ilişkin olarak Mahkeme, bazı taleplerinde tespit edilen ihlal ile talep edilen maddi zarar arasında illiyet bağı bulunmadığını kaydeder. Ayrıca başvuranların bu başlık altındaki diğer taleplerini uygun bir şekilde destekleyemediklerini belirtir. Bu nedenle talepleri reddeder.

Ancak Mahkeme başvuranların sadece ihlalin tespitiyle tam olarak tazmin edilemeyecek manevi zararlara uğramış olduklarını kabul etmektedir. Dava koşulları ve içtihadını dikkate alarak Tamamboğa'ya 6,500, Gül'e 5,500 Euro manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir.

B. Yargılama masraf ve giderleri

Avrupa Konseyi'nden adli yardım olarak 850 Euro alan başvuranlar, ayrıca AİHM önündeki masraflar için 2,595 Euro talep etmişler, Diyarbakır Barosu'nun tavsiye edilen ücretler listesini temel almışlardır. Aynı zamanda belgelerin tercümesine ilişkin bir makbuz sunmuşlardır.

Hükümet miktara itiraz etmiştir.

Mahkeme, başvuranların belgelerin tercümesiyle ilgili makbuz haricinde yargılama masraf ve giderlerine ilişkin olarak Mahkeme İçtüzüğü'nün 60. maddesi bağlamında delil sunmamaları ve Avrupa Konseyi'nden belli bir miktar adli yardım almış olmalarını dikkate alarak bu başlık altında ödeme yapılmamasına hükmeder.

C. Gecikme faizi

AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı orana üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir.

BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,

1. Başvuranların tutukluluk ve yargılama süresi ve bu bağlamda bir iç hukuk yolunun bulunmamasına ilişkin şikâyetlerinin kabuledilebilir, başvurunun kalan kısmının ise kabuledilemez olduğuna;

2. AİHS'nin 5/3. maddesinin ihlal edildiğine;

3. Yargılama süresi nedeniyle AİHS'nin 6/1. maddesinin ihlal edildiğine;

4. AİHS'nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;

5. (a) Sorumlu Devlet'in, AİHS'nin 44/2. maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden Yeni Türk Lirası'na çevrilerek ve her türlü vergiden muaf tutularak Tamamboğa'ya 6,500 Euro (altı bin beş yüz Euro), Gül'e 5,500 Euro (beş bin beş yüz Euro) manevi tazminat ödemesine;
(b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten ödemenin yapılmasına kadar geçen süre için Hükümetin, Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;

6. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine

KARAR VERMİŞTİR.

İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İç Tüzüğü'nün 77. maddesinin 2 ve 3. paragrafları uyarınca 29 Kasım 2007 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.

 

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA