kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

AİHM
BALTACI - TÜRKİYE DAVASI


İçtihat Metni

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ

BALTACI - TÜRKİYE DAVASI

(Başvuru no: 495/02)

KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ

STRAZBURG

KARAR TARİHİ: 18 Temmuz 2006

İşbu karar Sözleşme'nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek
olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.

Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve (495/02) başvuru no'lu davanın nedeni bu ülke vatandaşı Resul Baltacı'nın (başvuran) 19 Kasım 2001 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin (AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur. Başvuran Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde Diyarbakır
Barosu avukatlarından Mesut ve Meral Beştaş tarafından temsil edilmektedir.

OLAYLAR

1972 doğumlu başvuran Gaziantep'te ikamet etmektedir.

N.S. adında bir kişinin başvuran aleyhinde terörist eylemlere katıldığı ve PKK'ya yardım ve yataklık ettiği yönündeki beyanlarının ardından adı geçen 16 Ekim 1992 tarihinde Batman Emniyet Müdürlüğü'ne bağlı polisler tarafından yakalanarak gözaltına alınmıştır. Aynı gün düzenlenen tutuklama tutanağına başvuran imza atmıştır.

Başvuran 12 Kasım 1992 tarihinde Batman Cumhuriyet Başsavcısı karşısına çıkarılmıştır. Aynı gün Batman Sulh Ceza Mahkemesi yetkili hakimi karşısına çıkarılan başvuran hakkında tutuklu yargılanma kararı verilmiştir.

Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Cumhuriyet Başsavcısı hazırlamış olduğu iddianamede aralarında başvuranın da yer aldığı dokuz kişiyi TCK'nın 125. ve 168 § 2. maddelerinde öngörülen suçlar kapsamında Devletin bölünmez bütünlüğünü yıkmaya çalışmak ve silahlı bir çetenin mensubu olmak suçları ile itham etmiştir.

5 Mart 1993 yılında DGM'de yapılan duruşmada dinlenen başvuran, hakkında yapılan bütün suçlamaları ve polise verdiği ifadeyi reddetmiştir. Mahkeme, kanıtların durumunu ve suçun niteliğini dikkate alarak başvuranın tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.

Devlet Güvenlik Mahkemesi 17 Haziran 1999 tarihinde dek gerçekleştirdiği kırk yedi duruşmada başvuranın tutuklu yargılanmasının devamına karar vermiştir.

DGM, 17 Haziran 1999 tarihinde almış olduğu karar ile TCK'nın 125. maddesinin uygulanmasına istinaden başvuranı müebbet ağır hapis cezasına çevrilen ölüm cezasına çarptırmıştır.

31 Ocak 2000 tarihinde Yargıtay, 17 Haziran 1999 tarihli kararı bozmuştur.

Devlet Güvenlik Mahkemesi 20 Mart 2000 tarihinde ilk duruşmasını gerçekleştirmiş, 20 Mart 2000 ve 6 Kasım 2001 tarihleri arasında yapılan on bir duruşmanın yedisinde başvuran bulunmamıştır.

6 Kasım 2001 tarihinde DGM, TCK'nın 125. maddesi gereğince başvuranı yeniden müebbet ağır hapis cezasına çarptırmıştır.

Yargıtay 24 Haziran 2002 tarihinde savunma hakkında riayet edilmediği gerekçesiyle 6 Kasım 2001 tarihli kararı bozmuştur.

DGM, 5 Kasım 2002 ve 27 Nisan 2004 tarihleri arasında on bir duruşma düzenlemiş, pişmanlık yasasından yararlanan diğer sanıkların taleplerini dinlemiştir.

Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesindeki dava süreci halen devam etmektedir.

HUKUK AÇISINDAN

I. AİHS'NİN 5 §§ 3. MADDESİ'NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

Başvuran tutulu bulundurma halinin uzunluğundan şikayetçi olmakta, AİHS'nin 5 § 3. maddesine atıfta bulunmaktadır.

AİHM, AİHS'nin 35 § 3. maddesi uyarınca bu şikayetin dayanaktan yoksun olmadığı ve esastan incelenmesi gerektiği tespitini yapmaktadır. Bunun dışında başka hiçbir kabuledilemezlik gerekçesi yer almamaktadır.

Hükümet, iç hukuk mahkemelerinin başvuranın tutulu bulundurma kararını gerekçelendirdiklerini savunmaktadır. Devlet Güvenlik Mahkemesi, yürütülen soruşturmalardan ve kanıtların durumundan serbest bırakılma taleplerini reddetmenin yerinde
olduğuna kanaat getirmiştir. Bu noktada başvuranın tutukluluk halinin gerekli olduğu sonucu çıkmaktadır, mahkeme bu yöndeki talepleri geri çevirmiştir.

Başvuran bu savlara karşı çıkmaktadır.

AİHS'nin 5 § 3. maddesinin son kısmında öngörülen son sürenin «tutuklunun ilk derece mercii tarafından esasa dayalı olarak itham edilmesi» olduğunu hatırlatmaktadır (Bkz. Wemhoff-Almanya kararı, 27 Haziran 1968 ve Labita-İtalya kararı no: 26772/95).

Mevcut halde, başvuranın tutulu bulundurulma halinin ilk dönemi 16 Ekim 1992 tarihinde başlamakta ve mahkum edildiği 17 Haziran 1999 tarihinde son bulmaktadır. Bu dönem altı yıl sekiz aydan fazla bir süredir. Bu tarihten sonra, başvuran «yetkili bir mahkeme tarafından mahkum edilmesinin ardından» yetkili bir hukuk merci karşısına çıkarılma durumu olmadan
tutulu bulunmaktaydı (Bkz. I.A.-Fransa kararı, 23 Eylül 1998).

31 Ocak 2000 tarihinden yani Yargıtay'ın 17 Haziran 1999 tarihli kararı bozmasından itibaren dava yeniden incelenmek üzere Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne gönderilmiş ve AİHS'nin 5 § 1 c ) maddesi uyarınca tutuklu bulundurmanın ikinci dönemi başlamıştır. Bu süre başvuranın 6 Kasım 2001 tarihinde TCK'nın 125. maddesinin uygulanmasına istinaden müebbet hapis
cezasına çarptırılması ile son bulmuştur. İkinci dönem yaklaşık olarak bir yıl dokuz aydır.

AİHM bununla birlikte, 6 Kasım 2001 tarihinde başvuranın hali hazırda dokuz yıldan fazla bir zamandır tutuklu olduğunu not etmektedir.

Daha sonra, 24 Haziran 2002 tarihinden Yargıtay'ın 6 Kasım 2001 tarihli kararı bir kez daha bozmasından ve Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne yeniden incelenmek üzere göndermesinden itibaren AİHS'nin 5 § 1 c ) maddesi uyarınca tutukluluğun üçüncü dönemi başlamıştır. Her daim devam eden bu süre dört yıldan fazladır. Toplamda başvuran yaklaşık on iki yıl beş ay
tutulu kalmıştır.

Mahkeme ayrıca böyle bir durumda ulusal makamlara gözaltı süresinin makul süre sınırlarının aşılmamasını gözetmek düştüğünün altını çizmektedir. Bu amaçla, olayların bütününü incelemek ve masumiyet karinesi, bireysel haklara saygı ilkesine yönelik istisna uyarınca kamu menfaatini meşru kılan zorunluluğun varlığını bertaraf etmek ve alınan kararlarda
serbest bırakılma taleplerini reddeden kararları dikkate almak gerekir. Özellikle mevcut kararlarda yer alan gerekçelere, ilgili tarafından yapılan başvurularda itilafa mahal vermeyen olaylara dayalı olarak AİHM, AİHS'nin 5 § 3 maddesine yönelik bir ihlalin olup olmadığını tespit etmek durumundadır (Bkz. Assenov ve diğerleri-Bulgaristan kararı, 28 Ekim 1998).
Bu bağlamda, bir suç işlediği gerekçesiyle tutuklanan kişiye yönelik makul şüphelerin devamlılığının sine qua non olmazsa olmaz koşulu tutukluluk kuralına uygunluktur, fakat kimi kez bu yeterli olmamaktadır; AİHM, iç hukuk mercilerinin hürriyet hakkından yoksun bırakmaya devam etme gerekçelerinin meşru sayılıp sayılmayacağını ortaya koymak
durumundadır. Bunların «gerekli» ve «yeterli» olduğu takdirde, ulusal makamların yargı süreci boyunca yeterli ihtimamı gösterip göstermediklerinin ayrıca belirlenmesi gerekmektedir (Bkz. diğerleri arasında, Ali Hıdır Polat-Türkiye kararı, no: 61446/00, 5 Nisan 2005).

Bu çerçevede ele alındığında, Devlet Güvenlik Mahkemesi dava dosyasında yer alan unsurlar ışığında her duruşmada düzenli olarak «isnat edilen suçun niteliği», «kanıtların durumu», «dava dosyasının içeriği» gibi benzer ifadeleri yineleyerek başvuranın serbest bırakılma taleplerini reddetmiş ve tutukluluk halinin devamına karar vermiştir. DGM, iki defa gerekçe
göstermeksizin tutukluluk halinin devamına karar vermiştir.

Fakat «delillerin durumu» şayet suçluluğun varlığını, derecesinin ağırlığını ortaya koymaya yetiyor ve olayların nedenlerini genel olarak açıklamaya yetiyor ise AİHM'nin gözünde dikkate alınacak husus budur, öte yandan tüm bunlar başvuranın bu kadar uzun bir süre tutulu bulundurulmasını meşru kılmamaktadır (sözü edilen Ali Hıdır Polat kararı).

Bu koşullar dahilinde, özellikle başvuranın uzun süreli tutulu bulundurulmasında, AİHM, AİHS'nin 5 § 3. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.

II. AİHS'NİN 6 § 1. MADDESİ'NİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

Başvuran yargı süresinin uzunluğu ile «makul süre» ilkesine riayet edilmediğini ve AİHS'nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.

AİHM, AİHS'nin 35 § 3. maddesi uyarınca bu şikayetin dayanaktan yoksun olmadığı tespitini yapmaktadır. Ayrıca, hiçbir kabuledilemezlik gerekçesi yer almamaktadır.

Hükümet, olayların koşulları göz önünde bulundurulduğunda yargı sürecinin makul olmadığının söylenemeyeceğini savunmaktadır. Davanın karmaşık yapısının ve başvurana isnat edilen suçların niteliğinin altını çizen Hükümet, sözkonusu sürecin uzun ve meşakkatli soruşturmaları zorunlu kıldığını ifade etmektedir. Üstelik, tamamlayıcı iddianamenin ardından
başka soruşturmaların yürütülmesi zorunlu olmuştur. Son olarak iç hukuk mercilerine yüklenebilecek hiçbir pasif tutum veya ihmalkârlık sözkonusu değildir.

Başvuran bu sava karşı çıkmaktadır.

AİHM, kaydedilecek dönemin başvuranın yakalandığı 16 Ekim 1992 tarihinde başladığını not etmektedir. Halen devam eden dava, dört kez ele alınan, on üç yıl sekiz aydan bu yana iki dereceli yargıda sürmektedir.

Yargı sürecinin makul süresi dava koşullarını takiben ve AİHM içtihatlarında yer alan kıstaslar ışığında, özellikle davanın karmaşıklığı, başvuranın ve yetkililerin tutumu ile değerlendirilir (Bkz. diğerleri arasında, Pelissier ve Sassi-Fransa kararı, no: 25444/94).

AİHM, adaletin en kısa zamanda tecelli etmesi için yetkili mahkemelerden davaya özel bir imtina göstermelerinin gerekli olduğu bir durumda başvuranın bütün yargı süreci boyunca tutulu bulunduğu tespitini yapmaktadır (Bkz. Kalachnikov-Rusya no: 47095/99, § 132 ve son olarak Temel ve Taşkın-Türkiye kararı, no: 40159/98, 30 Haziran 2005).

AİHM, daha önce de benzer sorunları ortaya koyan birçok davanın incelendiğini ve AİHS'nin 6 § 1. maddesinin ihlali ile sonuçlandığını belirtmektedir.

Mahkemeye sunulan bütün delillerin incelenmesinin ardından, AİHM Hükümetin mevcut başvurunun seyrini farklı sonlandıracak hiçbir tespiti ve delili sunmadığına itibar etmektedir. Bu konudaki yerleşik içtihadı dikkate alındığında, AİHM sözkonusu yargı sürecinin aşırı ve «makul süre» koşuluna uymadığı sonucuna varmıştır.

Bu nedenle, AİHS'nin 6 § 1. maddesi ihlal edilmiştir.

III. AİHS'NİN 41. MADDESİ'NİN UYGULANMASI

A. Tazminat

Başvuran 57.380 YTL. [yaklaşık 29.500 Euro] maddi ve 50.000 YTL. manevi [yaklaşık
25.600 Euro] tazminat talep etmektedir.

Hükümet bu miktarlara itirazda bulunmuştur.

AİHM, tespit edilen ihlal ile öne sürülen maddi zarar arasında illiyet bağı bulunmadığından
bu isteği reddetmiştir.

AİHM, başvuranın uzun tutukluluk ve yargı sürecinin uzunluğu nedeniyle manevi zarara uğradığını kabul ederek ve hakkaniyete uygun olarak başvurana 13.000 Euro manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir.

B. Masraf ve harcamalar

Başvuran, iç hukukta ve AİHM önünde yapmış olduğu harcamalar için 10.027 YTL. [yaklaşık 5.100 Euro] talep etmektedir.

Hükümet bu miktara karşı çıkmaktadır.

AİHM, hakkaniyete uygun olarak yargı giderleri için başvurana 1.500 Euro ödenmesini
kararlaştırmıştır.

C. Gecikme faizi

Gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı
faiz oranına 3 puanlık bir artış eklenecektir.

BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,

1. Başvurunun kalan kısmının kabuledilebilir olduğuna;

2. AİHS'nin 5 § 3. maddesinin ihlal edildiğine;

3. AİHS'nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine;

4. a) AİHS'nin 44 § 2. maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Y.T.L.'ye çevrilmek ve miktarlara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutulmak üzere Savunmacı Hükümetin başvurana manevi zarar olarak 13.000 (on üç bin) Euro, masraf ve harcamalar için 1.500 (bin beş yüz ) Euro ödemesine;

b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;

5. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;

KARAR VERMİŞTİR.

İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM'nin iç tüzüğünün 77 §§ 2. ve 3. maddesine uygun olarak 18 Temmuz 2006 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA