kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

AİHM
GÜVENİLİR -TÜRKİYE DAVASI


İçtihat Metni

GÜVENİLİR -TÜRKİYE DAVASI

2. DAİRE

(Başvuru no:16486/04)

KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ

STRAZBURG

KARAR TARİHİ:13 Ekim 2009

İşbu karar AİHS'nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.

USUL

Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (16486/04) no'lu davanın nedeni (T.C. vatandaşı) Mehmet Reşat Güvenilir'in (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne 14 Nisan 2004 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme'nin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.

Başvuran, İstanbul Barosu avukatlarından M.A. Kırdök ve M. Kırdök tarafından temsil edilmektedir.

OLAYLAR

I. DAVANIN KOŞULLARI

Mevcut başvurunun konusu olan ceza yargılamasının benzerlerini AİHM daha önce Türkiye aleyhine Dağdelen ve diğerleri (no 1767/03, 14246/04 ve 16584/04, 25 Kasım 2008), Türkiye aleyhine Erdal Aslan (no 25060/02 ve 1705/03, 2 Aralık 2008), ve Türkiye aleyhine İbrahim Öztürk (no 16500/04, 17 Şubat 2009) davalarında incelemiştir.

Başvuran, 1956 yılında doğmuştur.

Başvuran, polisin yasadışı silahlı örgüt TKEP-L 'ye atfedilen bombalı saldırı girişimi kapsamında 30 Nisan 1996 tarihinde yürüttüğü operasyon sırasında yakalanmıştır. Gözaltında tutuldukları sırada, bu operasyon kapsamında yakalanan şüphelilerin çoğu suçlarını itiraf etmişler ve hem kendilerini ve hem de diğer şüphelileri suçlayan ifadeler vermişlerdir. Bu gözaltı süresinde birçok arama yapan polis, özellikle ateşli silah, mühimmat, patlayıcı, sahte kimlikler, resmi mühürler ve yasadışı örgüte ait belgeler olmak üzere çok sayıda maddi delil ele geçirmiştir. Polis ayrıca, fotoğraflardan kimlik belirleme, olayları canlandırma ve tanık teşhis seansları düzenlemiştir.

Polis, 1 Mayıs 1996 tarihinde başvuranın oturduğu evde arama yapmış ve örgüte ait çok sayıda belge, sahte kimlik ve resmi mühür ele geçirmiştir.

12 Mayıs 1996 tarihinde başvuran, polis önünde otuz sayfalık bir ifade vermiştir. Başvuran, dosyada sadece ilk ve son sayfalarının yer aldığı bu ifade tutanağını imzalamayı reddetmiştir.

Başvuran, 13 Mayıs 1996 tarihinde tıbbi muayeneden geçirilmek üzere Adli Tıp Kurumu İstanbul Şube Müdürlüğü'ne sevk edilmiştir. Bu muayene sonrası düzenlenen raporda, başvuranın ayak bilekleri ile topuklarının iç kısmındaki ağrıdan şikâyetçi olduğu, ancak dışarıdan bakıldığında vücudun bu bölgesinde herhangi bir patoloji tespit edilmediği belirtilmiştir. Rapora göre başvuran, kollarından asıldığı için sol tarafta daha belirgin olmak üzere kol ve omuzlarında his ve güç kaybı oluştuğunu ifade etmiştir. Raporun bu konuyla ilgili bölümünde, sağ omuz, önkol ve bilek eklemlerinde işlevlerin normal olduğu, buna karşın sol kolun ancak 90o kalkabildiği ve başvuranın sol önkoluyla supinasyon ve pronasyon hareketlerini yapmakta zorlandığı belirtilmiştir. Doktor, kesin tıbbi raporun düzenlenmesi için başvuranın bir nöroloji servisine sevk edilmesi gerektiğini kaydetmiştir.

Yine 13 Mayıs 1996 tarihinde, başvuran İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı (" Devlet Güvenlik Mahkemesi " - " savcı ") tarafından dinlenmiştir. Savcı önünde verdiği ifadede başvuran, yasadışı örgütün üyesi olduğunu kabul etmiş, ancak kendisine isnad edilen suçlamaları reddetmiştir. Başvuran, polis tarafından alınan ifadesinin içeriğini kabul etmemekte ve ifade tutanağını imzalamadığını belirtmektedir. Başvuran, polis araması sırasında evinde bulunan belgeler hakkında ifade vermeyi reddetmektedir. Olay yerlerinin belirtildiği tutanak hakkında sorgulanan başvuran, bu tutanağı yakalama tutanağı sanarak imzaladığını ve bu konuda polislerin oyununa geldiğini ifade etmiştir.

14 Mayıs 1996 tarihinde DGM nöbetçi hakimi (" nöbetçi hakim ") önüne çıkarılan başvuran, tutuklanarak cezaevine konulmuştur. Başvuran, hakim önünde de savcıya verdiği ifadeyi tekrarlamıştır.

12 Ağustos 1996 tarihinde savcı, başvuranın da aralarında bulunduğu on dört kişiyi silahlı eylem yaparak anayasal rejimi yıkmaya çalışmak, yasadışı silahlı örgüte üye olmak, yardım ve yataklık etmek, patlayıcı madde üretmek ve kullanmakla suçlamıştır. Sanıkların otuz yedi olaya karıştıkları iddia edilmektedir.

İlk iki duruşmada Devlet Güvenlik Mahkemesi, içlerinde başvuranın da bulunduğu on üç sanığı dinlemiştir. Başvuran, mahkeme önünde örgüte üye olduğunu kabul ederken, kendisine isnad edilen suçları reddetmiştir. Başvuran, gözaltı sırasında alınan ifadesine ve bu süre içerisinde yapılan soruşturma işlemlerine itiraz etmiştir. İşkence gördüğünü iddia eden başvuran, geçici raporda tavsiye edildiği gibi kesin raporun düzenlenmediğini belirtmiştir. Başvuranın suçortakları da işkence altında elde edildiği gerekçesiyle polis önünde verdikleri ifadelere ve gözaltı sırasında yapılan soruşturma işlemlerine itiraz etmişlerdir. 22 Kasım 1996 tarihinde görülen duruşma sonunda DGM, beş tanıkla birlikte gözaltı sırasında düzenlenen tutanakları imzalayan polis memurlarının dinlenmesine karar vermiştir. Mahkeme diğer taraftan dava dosyasını tamamlamak üzere bazı yargı işlemlerinin yapılmasını ve davaların birleştirilmesini istemiş, üç sanığın tahliye edilmesine hükmetmiştir.

DGM, 4 Şubat 1997 ile 8 Temmuz 1997 tarihleri arasında dört duruşma gerçekleştirmiş ve bu duruşmalarda üç tanıkla birlikte gözaltı sırasında tutulan soruşturma tutanaklarını imzalayan altı polis memurunu dinlemiştir. Polislerden dördü başvuranın suçortaklarına kötü muamele uyguladıkları suçlamasıyla İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'ne sevk edilmiştir. Bu duruşmalar sırasında Devlet Güvenlik Mahkemesi, dava dosyasını tamamlamak üzere bazı yargı işlemleri gerçekleştirmiş, bir kaçak sanık hakkında yürütülen davanın bu davayla birleştirilmesine ve üç sanığın tahliyesine hükmetmiştir. 8 Temmuz 1997 tarihli duruşmada savcı, davanın esasına ilişkin taleplerini sunmuştur.

11 Eylül 1997 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemesi, savunma avukatlarının 23 Ekim 1997 tarihli duruşmada iki tanığın dinlenmesi yönündeki taleplerini kabul etmiştir. 9 Aralık 1997 tarihli duruşmada mahkeme, savunmanın bazı belgelerin düzenlenmesi için ek süre talebini haklı bulmuş ve verilen süreyi uzatmıştır. DGM, 12 Şubat 1998 tarihinde polisin grafolojik ve fotoğrafik bilirkişi raporunu ve diğer soruşturma belgelerini teslim almış ve bir sanığın savunmasını dinlemiştir. Bu duruşmalardan sonra mahkeme, sanıklar ile avukatlarına savunmalarını hazırlamaları için ek süre vermiştir.

Devlet Güvenlik Mahkemesi, 28 Nisan 1998 tarihli duruşmada altı sanık ve avukatlarının savunmalarını dinlemiştir. Bu duruşma sonrasında mahkeme, sekiz davacıyı dinleme kararı alarak, iddianamede yeralan ve sanıklara isnad edilen suçlarla ilgili diğer belgelerin temin edilmesini istemiştir.

30 Haziran 1998 ile 28 Ocak 1999 tarihleri arasında görülen dört duruşmada mahkeme, davacıları dinlemiş, istediği belgeleri teslim aldığını kaydetmiş, başka belgelerin teminini istemiş ve polis memurları hakkında yürütülen yargılamanın gidişatı üzerine bilgi almıştır. Cumhuriyet Savcısı, 8 Nisan 1999 tarihli duruşmada davayla ilgili taleplerini sunmuştur.
10 Haziran 1999 ile 12 Kasım 1999 tarihleri arasında görülen beş duruşmada, sanıklar savunmalarını sunmuşlardır.

DGM önünde görülen yargılamada başvuran, on duruşmada hakim önüne çıkmayı reddetmiştir.

12 Kasım 1999 tarihinde DGM, eski Türk Ceza Kanunu'nun 146. maddesinin 1. fıkrası uyarınca başvuranı anayasal düzeni bozmaya teşebbüs suçundan önce ölüm cezasına mahkûm etmiş ve daha sonra bu cezayı müebbet hapis cezasına çevirmiştir. Mahkeme, özellikle sanıkların polise verdikleri ifadelerde suçlarını itiraf etmelerini ve birbirlerinin aleyhine ifade vermelerini bu kararın gerekçeleri arasında göstermiştir. Mahkeme, zorla alındığı iddia edilen ifadelerin diğer maddi kanıtları desteklediğini, sorgulamaya katılan polis memurlarının mahkeme önünde ifade verdiğini ve kötü muamele iddialarını reddettiklerini kaydetmiştir. Bütün bunlara ilaveten mağdurlar da sanıkların aleyhine tanıklık etmişlerdir.

Yargıtay, 26 Mart 2001 tarihinde pişmanlık yasasının bir suçortağı için uygulanıp uygulanamayacağı konusunun incelenmediğini ve gerekçenin yetersiz olduğunu açıklayarak Devlet Güvenlik Mahkemesinin kararını bozmuştur.

Davaya yeniden bakması istenen Devlet Güvenlik Mahkemesi, ilk duruşmasını 24 Temmuz 2001 tarihinde gerçekleştirmiştir. Mahkeme, ikinci duruşmada başvuranın da aralarında bulunduğu sekiz sanığın savunmalarını dinlemeye devam etmiştir. 20 Kasım 2001 tarihli duruşmada mahkeme, iki suçortağının Yargıtay kararıyla ilgili ifadelerinin hâlâ alınamadığını kaydederek, onlarla ilgili davanın dosyadan çıkarılmasına karar vermiştir. Bu duruşma sonrasında mahkeme, ayrıca pişmanlık yasasının bir suçortağına uygulanıp uygulanamayacağı konusunu Emniyet Genel Müdürlüğü'ne danışma kararı almıştır.

19 Şubat 2002 tarihinde Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranların gözaltına alınmasından sorumlu polislere karşı yürütülen ceza yargılamasının sonucu hakkında bilgi edinme kararı almıştır. Mahkeme, suçlarla ilgili belgelerin temin edilmesini isteyerek, savunma avukatının iki davanın görülmekte olan davayla birleştirilme talebini reddetmiş ve iki suçortağının tahliyesine karar vermiştir.

7 Mayıs 2002 tarihli duruşmada mahkeme, ağır ceza mahkemesinde görülen ceza davasının halen devam ettiğini kaydetmiştir. Savunma avukatlarından birinin görülmekte olan davanın diğer iki davayla birleştirilme talebi üzerine mahkeme, bu davalarla ilgili dosyaların temin edilmesini istemiştir. Mahkeme, bir kez daha suçlarla ilgili belgelerin sunulmasını istemiştir. Son olarak mahkeme, iki suçortağının Yargıtay kararıyla ilgili ifadelerinin Ceza Muhakemesi Kanunu hükümleriyle çelişmeli olarak tek hakim tarafından temin edildiğini kaydetmiş ve Trabzon Ağır Ceza Mahkemesinin bu iki suçortağını dinlemesini talep etmiştir.

16 Temmuz 2002 tarihinde mahkeme, iki dava dosyasını teslim aldığını bildirmiştir. Mahkeme dosyaları inceledikten sonra, gerekli belgelerin kopyalarını dosyaya ekleyerek, bu davaların görülmekte olan davayla birleştirilmesine gerek olmadığına hükmetmiştir.

26 Eylül 2002 tarihinde mahkeme, ilgili suçortakları bulunamadığı için istinabe yoluna başvurulamadığını kaydetmiştir. Emniyet Genel Müdürlüğü'nün suçortağının pişmanlık yasasından yararlanamayacağını açıklayan cevabını kaydeden mahkeme, ayrıca polis memurları hakkında ağır ceza mahkemesinde görülen ceza davasının zamanaşımı dolayısıyla düştüğünü bildirmiştir.

17 Aralık 2002 tarihinde mahkeme, istenilen belgelerin teslim alındığını kaydetmiştir. Bu duruşmada Cumhuriyet Savcısı taleplerini sunmuştur. Bir savunma avukatı, 4 ve 5 Nolu Devlet Güvenlik Mahkemelerinde görülen iki davanın bu dosyayla birleştirilme talebini tekrarlamıştır. Bu iki davayla mevcut dava arasında bir bağlantı olup olmadığını inceleyen Devlet Güvenlik Mahkemesi birleştirilmelerine gerek olmadığına hükmetmiştir. Bu konuyla ilgili olarak mahkeme, AİHM'nin içtihadına atıfta bulunarak, davanın makul bir süre içinde görülme hakkını gerekçe göstermiştir.

13 Mart 2003 tarihli duruşmada mahkeme, sanıklar ile avukatlarının savunmalarını dinlemiştir.

Devlet Güvenlik Mahkemesi, 6 Mayıs 2003 tarihli duruşmada bulunamayan iki suçortağı ile ilgili davayı diğerlerinden ayırmıştır. Bu duruşma sonrasında mahkeme, başvuranı, hakkında verilen ilk cezaya mahkûm etmiştir. Sanıkların duruşmalarda yaptıkları savunmaları inceleyen DGM, başvuranın susma hakkını kullandığını ve polis önünde ifade vermek istemediğini, Cumhuriyet Savcısı ve Nöbetçi Hakim önünde kendisine isnad edilen suçları reddettiğini kaydetmiştir.

Mahkeme, daha sonra yasadışı örgüte ait belgeleri, silahları ve sanıkların üzerinde, evlerinde veya tarif ettikleri yerlerde ele geçirilen diğer eşyaları, bilirkişi raporlarını ve diğer davalarda yargılanan kişilerin ifadelerini dosyada bulunan kanıtlar arasında sıralamıştır. Mahkeme ayrıca, gözaltı sırasında yapılan soruşturmaları ve bu soruşturmalarla ilgili tutanakları da kanıt olarak açıklamıştır. Sanıkların gözaltı sırasında verdikleri ifadeler bu kanıt belgeleri arasında yer almamıştır.

Mahkeme, özellikle başvuranla ilgili olarak aşağıdaki sonuçlara varmıştır:

" Sözkonusu olaylar görüşülmüş ve mahkeme tarafından bulunan silahlar, sanık tespiti hakkında yürütülen kovuşturmalar, kişi teşhis tutanakları, yüzleştirme tutanakları, bilirkişi raporları ve diğer sanıkların beyanları ışığında değerlendirilmiştir."

1 Aralık 2003 tarihinde Yargıtay, bu ikinci kararı onamıştır.

Başvuran hakkında yürütülen ceza davasına paralel olarak, bir ceza davası da başvuran haricinde bazı suçortaklarının gözaltına alınmasından sorumlu polis memurları hakkında yürütülmüştür. 9 Temmuz 2002 tarihinde Ağır Ceza Mahkemesi, zamanaşımına uğraması dolayısıyla ceza davasının düşürülmesine karar vermiştir. 21 Ekim 2004 tarihinde Yargıtay, ilk derece mahkemesinin kararını onamıştır.

HUKUK

I. AİHS'NİN 6. MADDESİNİN 1, 2 VE 3c) PARAGRAFLARININ İHLÂL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

Başvuran, gözaltı sırasında ifadesinin işkence altında alındığını, kendisine avukat tahsis edilmediğini ve dolayısıyla savunmasının adil bir şekilde dinlenmediğini iddia etmektedir. Ayrıca başvuran, diğer suçortaklarının ifadelerinin de aynı zorlayıcı yöntemler uygulanarak alındığını ve kendisinin bu ifadelere bakılarak mahkûm edildiğini ileri sürmektedir. Başvuran, yasal olmayan yollardan elde edilen kanıtlar kullanılmak suretiyle masumiyet karinesinin çiğnendiğini ileri sürmektedir. Son olarak başvuran, savunması için makul bir süre tanınmadığından şikâyetçi olmakta ve AİHS'nin 6. maddesinin 1, 2 ve 3c paragraflarına atıfta bulunmaktadır.

AİHS'nin 6.maddesinin 2 ve 3. paragraflarında belirtilen gereksinimlerle 1. paragrafta teminat altına alınan adil yargılanma hakkının özel yönleri arasında bir bağlantı olduğu için AİHM, mevcut davada ortaya çıkan sorunları 1 ve 3 c) paragraflarındaki hükümleri birlikte değerlendirerek inceleyecektir (bakınız, diğerleri arasından, Hollanda aleyhine Van Mechelen ve diğerleri davası, 23 Nisan 1997, Karar ve hükümlerin derlemesi 1997 III, prg. 49).

AİHM, mevcut davada öne çıkan ceza yargılaması süresinin uzunluğu konusunun daha önce Dağdelen ve diğerleri (ilgili bölüm, prg. 103-110) ve İbrahim Öztürk (ilgili bölüm, prg. 32 39) davalarında incelendiğini not etmektedir. Bu davalar ışığında muhakeme yapan AİHM, mevcut dava koşullarında yargılama süresinin AİHS'nin 6. maddesinin 1. paragrafında öngörülen " makul süre " gereksinimini yerine getirdiği kanaatine varmaktadır. Bu itibarla, açıkça dayanaktan yoksun olan sözkonusu şikâyetin AİHS'nin 35. maddesinin 3 ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.

AİHM, yargılamanın adil olmasıyla ilgili şikâyetin AİHS'nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını tespit etmektedir. AİHM, diğer taraftan şikâyetin başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını kaydetmektedir. Dolayısıyla kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.

Başvuran, olayın meydana geldiği dönemde Devlet Güvenlik Mahkemelerinin bu tür suçlara karşı aldığı özel önlemler çerçevesinde günlerce kimseyle görüştürülmeden polis karakollarında kapalı tutulduğunu ve bir avukat desteğinden yararlanamadığını iddia etmektedir. Başvuran, Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından dikkate alınan sorgulamaların gözaltı sırasında yapıldığını ve bu sorgulamalara Cumhuriyet Savcısı, Nöbetçi Hakim ve Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde itiraz ettiklerini hatırlatmaktadır.

Başvuran ayrıca, Devlet Güvenlik Mahkemesi son kararını verirken, sanıkların birbirlerini suçladığı ifadeleri dikkate aldığını ileri sürmektedir.

Hükümet, bu iddiayı reddetmektedir. Hükümet önce, başvuranın ifadesini baskı altında verdiği yönündeki iddiasının doğru olmadığını savunmaktadır. Hükümet ayrıca, ulusal mahkemelerin başvuranı sadece gözaltı sırasında verdiği ifadelere göre değil, aynı zamanda dosyada bulunan ve bu ifadeleri destekleyen diğer kanıt unsurlarını da dikkate alarak mahkûm ettiklerini ileri sürmektedir.

Hükümet, başvuranın ulusal mahkemeler önünde gerçekleştirilen tüm yargılama boyunca bir avukat tarafından temsil edildiğini ve bu süreçte hakkında yapılan suçlamalara cevap verme fırsatı bulduğunu kaydetmektedir.

AİHM, konuyla ilgili genel ilkeler bakımından yerleşik içtihadına atıfta bulunmaktadır (Türkiye aleyhine Salduz kararı [GC], no 36391/02, prg. 50 55, 27 Kasım 2008). Bu konuda AİHM, adil yargılanma hakkının yeterince "uygulanabilir ve etkili" olabilmesi için, 6. maddenin 1. paragrafı uyarınca, kural olarak, her davanın kendine has koşulları ışığında bu hakkın kısıtlanması için zorunlu sebepler olmadıkça, şüpheliye, polis tarafından ilk kez sorgulanmasından itibaren avukata erişim hakkı sağlanmasının gerekli olduğu görüşündedir. Avukat erişiminin sağlanmamasına istisnai olarak zorunlu sebeplerin gerekçe gösterilmesi durumunda bile, böylesi bir kısıtlama, gerekçesi ne olursa olsun, sanığın 6. madde tarafından teminat altına alınan haklarına zarar vermemelidir. Avukat erişimi sağlanmayan sanığa polis soruşturması sırasında suçlayıcı ifadeler kullanılması durumunda, genel olarak, sanığın haklarına telafi edilemeyecek şekilde zarar gelir (Salduz ilgili bölüm, prg.55).

AİHM, mevcut davada başvuranın on dört gün süren gözaltı sırasında sorgulandığını gözlemlemektedir. Bu süre içerisinde avukat yardımı almaksızın birçok soruşturmaya katılan ilgili şahıs imzalamayı reddettiği otuz sayfalık bir ifade vermiş ve suçluluğunu ispatlamaya yönelik birçok soruşturmaya tabi tutulmuştur.

Devlet Güvenlik Mahkemesi başvuranın gözaltı sırasında verdiği ifadeleri dava dosyasından kesin olarak çıkarmasa da, başvuranın suçluluğu tespit edilirken gözaltı sırasında verilen ifadelerin dikkate alınıp alınmadığı hakkında bir belirsizlik oluşmaktadır. Bununla birlikte AİHM, bu soru üzerinde daha fazla durmayacaktır.

AİHM, başvuranın gözaltı sırasında gerçekleştirilen sorgulamaların Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından dava dosyasındaki unsurların tamamına bakılarak verilen kararın gerekçesinde kanıt belgesi olarak geçtiğini gözlemlemektedir. Halbuki, söz konusu tutanaklarda başvuranın gözaltı sırasında suçunu itiraf ettiği belirtilmekte ve başvuranın faaliyetleri hakkında yaptığı açıklamalar bulunmaktadır. Bu soruşturmalar, başvuranı suçlu göstermeye ve aleyhte delil toplamaya yönelik olarak gerçekleştirilmiştir. Oysa, sözkonusu davada, 3842 sayılı Kanun'un 31. maddesi uyarınca, başvuran Devlet Güvenlik Mahkemelerinin yetki alanına giren suçlardan birini işlemekle itham edildiği için gözaltı sırasında avukata erişim hakkının kısıtlandığını kaydetmektedir. Bunun sonucunda, başvuran, polis ve diğer yetkililerin sorgulamasında ifade verirken avukata erişim hakkından yararlanamamıştır. Dolayısıyla, başvurana, avukata erişim hakkının sağlanmamasına gerekçe olarak, yalnızca bu durumun ilgili yasal hükümlerce sistematik olarak öngörüldüğü belirtilmiştir.

AİHM diğer taraftan, başvuranın yargılama sırasında avukat desteğinden yararlandığını ve iddia makamının suçlamalarına itiraz etme imkanı bulduğunu gözlemlemektedir. Bununla birlikte dosya incelendiğinde, soruşturmanın büyük bir bölümünün gözaltı sırasında yapıldığı ve bu sırada başvuranın avukat yardımı almadığı görülmektedir. Dolayısıyla, sözkonusu davada, başvuranın polise verdiği ifadenin mahkumiyetine kullanılması nedeniyle, başvuranın avukata erişim hakkına getirilen kısıtlamalardan bizzat etkilendiği şüphe götürmez bir gerçektir. Ne sonradan sağlanan avukat yardımı, ne daha sonraki yargılamanın çekişmeli niteliği gözaltı sırasında yapılan hataları telafi edebilir. Ancak, başvuranın gözaltında tutulduğu sırada avukata erişememesinin, daha sonraki yargılama üzerinde etkisi bulunup bulunmadığı hususunda fikir üretmek AİHM'nin görevi değildir.

Sonuç olarak, başvuran yargılama sürecinde aleyhinde kullanılan delillere itiraz etme fırsatı bulmuş olsa da, polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada avukat desteği alamaması, savunma haklarını telafi edilemeyecek şekilde olumsuz etkilemiştir.
AİHM, başvuranın suçortaklarının verdikleri ifadelerin Devlet Güvenlik Mahkemesinin aldığı kararda kanıt belgesi olarak kullanıldığını gözlemlemektedir. Bu konuyla ilgili olarak AİHM, önce, başvuranın beş suçortağının gözaltı sırasında AİHS'nin 3. maddesine aykırı muamele gördüklerini ve dolayısıyla bu madde hükümlerinin ihlal edildiğini kaydetmektedir (Erdal Aslan ilgili bölüm, prg. 69-73 ve Dağdelen ve diğerleri ilgili bölüm, prg. 78-91).

Daha sonra AİHM, aralarında başvuranın da bulunduğu şüphelilerin gözaltına alınmalarından sorumlu polisler aleyhine açılan ceza davasının 9 Temmuz 2002 tarihinde zamaaşımı dolayısıyla düştüğünü tespit etmektedir. Böylece ulusal makamlar, ilgili şahısların gerçekten zorlayıcı şartlar altında suçlanıp suçlanmadıklarını öğrenme ve gözaltı koşullarını aydınlatma fırsatını bulamamışlardır (bakınız, a contrario, İtalya aleyhine Ferrantelli ve Santangelo kararı, 7 Ağustos 1996, prg. 49 50, Derleme 1996 III).

Devlet Güvenlik Mahkemesi ise, karar alırken yalnızca gözaltı süresince gerçekleşen soruşturma işlemlerinin tutanaklarını imzalamış olan polis memurlarını dinlemekle yetinmiştir. Bu noktada AİHM, polis memurlarından dördü hakkında başvuranın suçortaklarına kötü muamele uygulamaktan dolayı Ağır Ceza Mahkemesi'nde dava açılmış olduğunu not etmektedir.
Dolayısıyla esas hakimlerinin, davanın esasını incelemeden önce, kanıt araçlarının kabul edilebilirliği konusunda gerektiği şekilde karara varmadığı görülmüştür. Bu tür bir ön inceleme, ulusal yargı makamlarının, suçlayıcı kanıtların elde edilmesi için yasadışı yöntemlerin kullanılmasına karşı yaptırım uygulamalarına imkan tanıyabilirdi (bakınız, diğerleri arasından, Türkiye aleyhine Söylemez kararı, no 46661/99, prg. 123, 21 Eylül 2006).

Yukarıda edindiği bilgiler doğrultusunda AİHM, mevcut davada AİHS'nin 6. maddesinin 3c) paragrafının 6. maddenin 1. paragrafıyla bağlantılı olarak ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.

II. AİHS'NİN 41. MADDESİ'NİN UYGULANMASI HAKKINDA

A. Manevi tazminat

Başvuran, maruz kaldığı manevi zarar karşılığı olarak 10.000 Euro (EUR) tazminat talep etmektedir.

Hükümet bu taleplere karşı çıkmaktadır.

AİHM, başvurana manevi tazminat olarak 1.000 Euro ödenmesini hakkaniyete uygun bulmaktadır.

AİHM ayrıca, ihlalin telafisi için en uygun yolun, talep ettikleri takdirde başvuranların AİHS'nin 6. maddesi 1. paragrafının gereklerine uygun olarak yeniden yargılanması olacağı kanısındadır (Salduz ilgili bölüm, prg. 72).

B. Yargılama masraf ve giderleri

Başvuran ayrıca, iç hukukta ve AİHM önünde yapmış olduğu yargılama giderleri için 17. 280 Türk Lirası (TL) talep etmektedir.
Bu meblağın dağılımı şu şekildedir : 17 000 TL avukatlık ücreti, 150 TL tercüme gideri, 50 TL kağıt ve fotokopi gideri ve 80 TL posta masrafı. Başvuran, kanıtlayıcı belge olarak, avukatlık ücretini belirten sözleşme, buna ilişkin bir dekont ve masraflarla ilgili diğer bir dekont sunmuştur.

Hükümet bu taleplere karşı çıkmaktadır.

AİHM'nin yerleşik içtihadına göre bir başvuran gerçekliğini, gerekliğini kanıtladığı makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AİHM sunulan belgeler ve sözü edilen kıstaslar ışığında tüm yargılama masraf ve giderleri için başvurana 2.000 Euro ödenmesine karar vermiştir.

C. Gecikme faizi

AİHM, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenmesine hükmetmektedir.

BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,

1. Başvurunun, Devlet Güvenlik Mahkemesi önündeki yargılamanın hakkaniyetten yoksun olduğu kapsamında yapılan şikayete ilişkin kısmının kabuledilebilir geri kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;

2. Devlet Güvenlik Mahkemesi önündeki yargılamanın hakkaniyetten yoksun olması nedeniyle AİHS'nin 6. maddesinin 1 ve 3
c) paragraflarının ihlal edildiğine;

3. a) AİHS'nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirası'na çevrilmek üzere, her türlü vergiden muaf tutularak, Savunmacı Devlet tarafından başvurana 1.000 Euro (bin Euro) manevi tazminat ve 2.000 Euro (iki bin Euro) yargılama masraf ve gideri ödenmesine;

b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;

4. Adil tatmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine;

KARAR VERMİŞTİR.

İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM'nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 13 Ekim 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA