kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

AİHM
SOYHAN -TÜRKİYE DAVASI


İçtihat Metni

SOYHAN -TÜRKİYE DAVASI

2. DAİRE

(Başvuru no:4341/04)

KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ

STRAZBURG

KARAR TARİHİ:06 Ekim 2009

İşbu karar AİHS'nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.

USUL

Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (4341/04) no'lu davanın nedeni (T.C. vatandaşı) Tülin Soyhan'ın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne 30 Aralık 2003 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme'nin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.

Başvuran, İstanbul Barosu avukatlarından S. Epçeli tarafından temsil edilmektedir.

OLAYLAR

I. DAVANIN KOŞULLARI

Başvuran, 1976 doğumludur ve İstanbulda ikâmet etmektedir.

Yasadışı örgüt DHKP/C (Devrimci Halk Kurtuluş Partisi/Cephesi) üyesi olduğundan şüphelenilen başvuran, 7 Ekim 1998 tarihinde İzmir'de yakalanarak göz altına alınmıştır.

8 Ekim 1998 tarihinde muayene edilmek üzere Adli Tıp Kurumuna sevk edilen başvuran, tutuklandığı sırada dudağından yaralandığını beyan etmiştir. Adli Tıp raporunda, ilgili şahsın alt dudağının iç kısmında çok yüzeysel bir sıyrıktan başka herhangi bir yara veya darp izine rastlanmadığı belirtilmiştir.

10 Ekim 1998 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğüne götürülen başvuran, 13 Ekim tarihine kadar burada tutulmuş ve daha sonra tekrar İzmir Emniyet Müdürlüğüne geri gönderilmiştir. Başvuran, İstanbul'a sevk edilmeden önce doktor kontrolünden geçirilmiş ve uçak ile seyahat etmesinde tıbbi yönden sakınca olmadığına karar verilmiştir.

11 Ekim 1998 tarihinde, İstanbul Terörle Mücadele Şubesine bağlı polislerin düzenlediği ifade tutanağına göre başvuran, ihtilaflı örgüte üye olduğunu, bu örgüt bünyesinde eylemlere katıldığını ve özellikle bombalı saldırıların hazırlanma ve organizasyonunda yer aldığını itiraf etmiştir.

Başvuran, 13 Ekim 1998 günü saat 10 : 30'da doktor muayenesinden geçirilmiş ve vücudunda herhangi bir yara ve darp izine rastlanmamıştır. Saat 20 : 15'te, başvuranı muayene eden İzmir Üniversite Hastanesi doktoru düzenlediği geçici raporda vücudun farklı bölgelerinde çeşitli ekimozların tespit edildiğini bildirmiştir.

14 Ekim 1998 tarihinde doktor muayenesinden geçirilen başvurana aşağıdaki tespitler yapılmış ve üç gün iş göremez raporu verilmiştir :

" (...)sol elmacık bölgede üzeri hafifçe kabuk tutmaya başlamış sıyrık, sağ arka koltuk altında ortası açık mor çevresi fıstıki yeşil sarımtırak renkte ekimoz, sol arka koltuk altında ortası açık mor çevresi fıstıki yeşil renkte ekimoz, sırtının sol yanında ortası açık mor çevresi fıstıki yeşil renkte ekimoz, sırtının sol yanında ortası açık mor çevresi fıstıki yeşil renkte ekimoz, göğüsünün sol yanında sol memesi üst dış kısımda sıyrık ve ekimoz, her iki kolunda fıstıki yeşil sarımtırak renkte ekimoz . "

Başvuran, aynı gün ifadesi alınmak üzere İzmir Cumhuriyet savcısı önüne çıkarılmıştır. Başvuran bu ifadesinde ihtilaflı örgüte üye olduğunu, özellikle bombalı saldırılar olmak üzere bu örgüt bünyesinde birçok eyleme katıldığını kabul etmiştir. Başvuran, İzmir Emniyet Müdürlüğündeki gözaltı sırasında baskı, şiddet ve kötü muameleye maruz kaldığını ileri sürmüştür. Başvuran, gözaltında verdiği ifadeyi kısmen kabul etmiş, bombalı saldırılara katıldığını tekrarlamış ve bu konuda ayrıntılı bilgiler vererek bazı düzeltmeler yapmıştır.

Başvuran, aynı gün içerisinde İzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi nöbetçi hakimi tarafından dinlenmiştir. Başvuran, hakim önünde verdiği ifadede Cumhuriyet savcısına sözkonusu örgüte üye olduğu ve bombalı saldırılara katıldığı yönünde verdiği ifadeyi doğrulamıştır. Başvuran ayrıca, gözaltı sırasında baskı ve işkenceye maruz kalmış olmasına rağmen, o zaman verdiği ifadenin gerçek olduğunu beyan etmiştir.

Başvuranı 15 Ekim 1998 tarihinde muayene eden Uşak Devlet Hastanesinde görevli iki doktor düzenledikleri raporda aşağıdaki tespitleri yapmışlardır :

" Her iki aksiller bölgede, sol hemithraksa arka yüzde 2-3 cm'lik hafif ekimotik izler Sol zigomatik bölgede 2x2 cm'lik sıyrık.
Sağ omuz hareketlerinde kısıklılık ve ağrı.Omuzda ekimoz. Her iki kolda nörovesküler ve kemiksel patoloji yok. "

A. Başvuranın kötü muameleye maruz kaldığı yönündeki şikâyeti

20 Ekim 1998 tarihinde başvuran, kötü muamele uyguladıkları gerekçesiyle İzmir ve İstanbul'da kendisini gözaltına alan polisler hakkında Uşak Cumhuriyet savcısına suç duyurusunda bulunmuştur.

24 Aralık 1998 tarihinde, İzmir Cumhuriyet savcısı başvuranın suçladığı İzmir Terörle Mücadele Şubesi polisleri hakkında takipsizlik kararı vermiştir. Cumhuriyet savcısı karar gerekçesinde, başvuranın gözaltına alındığı tarih olan 8 Ekim 1998 gününe ait doktor raporunda vücudunda hiçbir yara ve darp izine rastlanmadığını ; İstanbul'a sevkinden önce 10 Ekim 1998 tarihinde İzmir hastanesinde muayene edildiğini ve doktorların uçakla seyahat etmesinde tıbbi yönden sakınca olmadığına dair rapor düzenlediğini; başvuranın İstanbul'dan geri döndüğünde tekrar gözaltına alınmadan önce 13 Ekim 1998 tarihinde İzmir Üniversite Hastanesinde tekrar muayene edildiğini ; doktorların ancak bu muayenede vücudun değişik yerlerinde çeşitli ekimozlar tespit ettiğini ve kendisine üç gün iş göremez raporu verildiğini belirtmiştir. Savcı tüm bu unsurları değerlendirerek, başvuranın yaralarının İzmir'de gözaltında tutulduğu sırada değil, İstanbul Terörle Mücadele Şubesinde bulunduğu sırada meydana geldiği sonucuna varmıştır. Savcı böylece başvuranın İzmir'deki polisler tarafından işkence uygulanarak zorla itiraf ettirildiği yönündeki iddialarının mesnetsiz olduğuna karar vermiştir.

İstanbul Cumhuriyet Savcısı, Türk Ceza Kanunu'nun 243. maddesinin 1. fıkrası gereğince 22 Temmuz 1999 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğüne bağlı iki polis memurunu kötü muamele uygulamakla suçlamıştır.

16 Aralık 1999 tarihinde, başvuranın tutuklu bulunduğu cezaevi müdürlüğü Cumhuriyet savcısına başvuranın duruşmaya katılmayı reddettiğini bildirmiştir.

3 Nisan 2000 tarihinde, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi delil yetersizliğinden davalı polislerin beraatine karar vermiştir. Mahkeme bu konuyla ilgili olarak, 13 Ekim 1998 tarihli Adli Tıp raporunda hiçbir yara ve darp izine rastlanmadığı belirtilse de, aynı gün İzmir Üniversite Hastanesinde düzenlenen raporda, Adli Tıp Kurumu İzmir Şube Müdürlüğünün 14 Ekim tarihli raporu ve yine Uşak Devlet Hastanesinin 15 Ekim tarihli raporunda başvuranın vücudunda yara ve darp izleri ile vücudun farklı yerlerinde ağrı tespit edildiğini kaydetmiştir. Bununla birlikte, ilgili şahıs duruşmaya katılmayı reddettiği için, ağır ceza mahkemesi dosyada suçlu olduklarını gösteren yeterli kanıt belgesi bulunmadığına ve suçlanan polislerin teşhis edilmesinin mümkün olmadığına hükmetmiştir.

B. Başvuran aleyhine yürütülen ceza kovuşturmaları

3 Kasım 1998 tarihinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet savcısı (" savcı ") başvuranı Türkiye Cumhuriyeti'nin anayasal düzenini devirme girişiminde bulunmak ve silahlı terör örgütüne üye olmakla suçlamıştır. Savcı, başvuranın Türk Ceza Kanunu'nun 146. maddesinin 1. fıkrası gereğince mahkûm edilmesini istemiştir.

Başvuran, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi (" Devlet Güvenlik Mahkemesi") önünde diğer yirmi sanığın da dahil olduğu bir dava çerçevesinde yargılanmıştır.

13 Kasım 1998 ve 14 Nisan 1999 tarihlerinde başvuran, Devlet Güvenlik Mahkemesi başkanlığından tahliyesini talep etmiştir. Başvuran, kötü muameleye (filistin askısı, elektrik şoku, yumruk, cinsel taciz v.b.) maruz kaldığını tekrarlamış ve bu yüzden polislerin istediği tüm belgeleri imzaladığını ileri sürmüştür. Başvuran ayrıca, yeniden kötü muameleye maruz kalacağından ve polislerin tehditlerinden korktuğu için Cumhuriyet savcısı ve nöbetçi hakim önünde gözaltı ifadelerini kabul ettiğini açıklamıştır. Başvuran, kendisine isnad edilen tüm suçlamaları ve söz konusu örgüte üyeliğinireddetetmiştir.

3 Nisan 2002 tarihinde, başvuranın avukatı savunmasını sunmuş ve zorla alınan itiraf ifadeleri dışında aleyhte hiçbir delil bulunmadığını belirterek müvekkilinin beraatını talep etmiştir. Avukat, 10 Temmuz 2002 tarihinde müvekkilinin gözaltı süresinin AİHS'nin hükümlerine ve AİHM'nin içtihadındaki gereksinimlere aykırı olduğunu savunmuştur. Avukat ayrıca zor kullanılarak alındığı için ifadelerin delil olarak kabul edilemeyeceğini kaydetmiştir.

Devlet Güvenlik Mahkemesi, 25 Ekim 2002 tarihinde başvuranı 4771 sayılı yasanın 1/A maddesi gereğince ömür boyu hapis cezasına mahkûm etmiştir. Mahkeme karar gerekçesinde, dosyadaki unsurları ve özellikle başvuranın gözaltı sırasında verdiği ifadeyi, Cumhuriyet savcısı ve nöbetçi hakim önünde verdiği ifadeleri, olay yeri denetim, kimlik tespiti, yüzleştirme ve tutuklama tutanaklarını, alınan parmak izlerini, parmak izleriyle ilgili bilirkişi raporlarını, başvurana ait doktor raporlarını ve suçortaklarının uyuşan ifadelerini dayanak olarak göstermiştir.

Yargıtay, 1 Temmuz 2003 tarihinde başvuranın mahkûmiyet kararını onamıştır.
HUKUK
I. KABULEDİLEBİLİRLİĞE İLİŞKİN

A. AİHS'nin 3. ve 13. maddeleri hakkında

Hükümet, AİHS'nin 35. maddesinin 1. paragrafında yer alan altı aylık süre gereksinimine uyulmadığı gerekçesiyle başvuranın AİHS'nin 3. ve 13. maddelerine dayalı şikâyetlerinin AİHM tarafından reddedilmesini talep etmektedir. Hükümet, başvuranın iddialarıyla ilgili davanın 24 Aralık 1998 tarihinde İzmir Cumhuriyet savcısının takipsizlik kararıyla sonuçlandığını ve suçlanan polislerin ağır ceza mahkemesi tarafından 3 Nisan 2000 tarhinde beraat ettirildiğini ; buna karşın mevcut başvurunun ancak 30 Aralık 2003 tarihinde sunulduğunu kaydetmektedir. Hükümet ayrıca, başvuranın iç hukuk yollarını tam olarak tüketmediğini savunmaktadır.

Başvuran, zaten etkili olmayan iç hukuk yollarını tüketmenin gerekli olmadığı kanaatindedir. Ayrıca başvurana göre, söz konusu koşullarda maruz kaldığı kötü muamelenin psikolojik etkileri devam edeceğinden, ihlalin de devam etmesine neden olacaktır. Son olarak başvuran, polisler hakkında ceza davası açıldığı konusunda kendisinin gereği gibi bilgilendirilmediğini, bu yüzden söz konusu yargılamaya katılamadığını ileri sürmektedir.

Dosyadaki unsurlar ile tarafların verdiği bilgileri inceleyen AİHM, suçlanan polisler hakkında iki ceza davası yürütüldüğünü gözlemlemektedir. İlk dava, İzmir polislerine karşı açılmış ve 24 Aralık 1998 tarihinde Cumhuriyet savcısının takipsizlik kararıyla sonuçlanmıştır. Oysa dosyadaki unsurlara bakıldığında, başvuranın ağır ceza mahkemesi önünde itiraz etmediği gibi bu ihtilaflı takipsizlik kararını müteakiben altı ay içerisinde AİHM'ne başvurmadığı da anlaşılmaktadır. İkinci dava, İstanbul polislerine karşı açılmış ve ilgili şahısların 3 Nisan 2000 tarihinde beraat etmesiyle sonuçlanmıştır. Halbuki, dosyadaki unsurları inceleyen AİHM, başvuranın duruşmaya katılmak üzere mahkemeye davet edildiğini ancak kendisinin bunu reddettiğini, dolayısıyla bu yargılama hakkında bilgisinin olduğunu gözlemlemektedir. Mevcut başvuru 30 Aralık 2003 tarihinde yani altı aylık süre sona erdikten sonra sunulduğuna göre, başvurunun bu bölümü gecikmeli kabul edilmeli ve AİHS'nin 35. maddesinin 1. ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmelidir.
B. AİHS'nin 6. maddesi hakkında

Hükümet, ulusal yargılamalar yürütüldüğü sırada şikâyetlerini dile getirmediği için başvuranın iç hukuk yollarını tüketmediğini savunmaktadır.

Başvuran, bu argümanlara karşı çıkmaktadır.

AİHM, dosyadaki unsurları incelediğinde başvuranın düzenli bir şekilde ulusal mahkemeler önünde gözaltı sırasında verdiği ifadelere ve bu ifadelerin aleyhte delil olarak kullanılmasına itiraz ettiğini gözlemlemektedir. Dolayısıyla, Hükümetin bu konuda iç hukuk yollarının tüketilmediği yönündeki ön itirazının reddedilmesi uygun olacaktır. AİHM ayrıca, polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada avukat talep edememeye ilişkin şikayetle ilgili olarak, buna benzer ön itirazları daha önce reddetme fırsatı bulduğunu hatırlatmaktadır (Türkiye aleyhine Taşçıgil davası, no 16943/03, prg. 31, 3 Mart 2009). Mevcut davada AİHM, daha öncekilerden farklı bir sonuca varmak için neden görmemekte ve dolayısıyla Hükümetin bu noktadaki itirazını da reddetmektedir.

AİHM, başvurunun bu bölümünün AİHS'nin 35. maddesinin 3. paragrafı anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını tespit etmektedir. AİHM ayrıca, başvurunun başka bir kabuledilemezlik gerekçesi bulunmadığını kaydetmektedir. Bu itibarla kabuledilebilir ilan edilmesi uygun olacaktır.

II. AİHS'NİN 6. MADDESİNİN 1, 2 VE 3c) PARAGRAFLARININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

Başvuran, adil yargılanma hakkından yararlanamadığını iddia etmektedir. Bu konuyla ilgili olarak başvuran, gözaltı sırasında avukat yardımı alamadığından, ulusal mahkemelerin zorla alınan ifadelerine itibar ettiklerinden ve dolayısıyla masumiyet karinesine riayet edilmediğinden şikâyetçi olmakta ve AİHS'nin 6. maddesinin 1, 2 ve 3c) paragraflarına atıfta bulunmaktadır :

Hükümet, başvuranın iddialarına karşı çıkmaktadır. Hükümet, başvuranın gözaltı sırasında verdiği ifadeler esas alınarak mahkûm edilmediğini ve bu ifadelerin aleyhte delil olarak kullanılmadığını savunmaktadır. Hükümet başvuranın Cumhuriyet savcısı ve nöbetçi hakim önünde açıkça ihtilaflı yasadışı örgütün eylemlerine katıldığını kabul ettiğini ve ilk ifadelerini tekrarladığını hatırlatmaktadır. Hükümet ayrıca, suçortaklarının ifadeleri, tanıklar, balistik raporları ve parmak izi raporlarının sonuçları gibi dosyada sunulan diğer delilleri dikkate alan yargı makamlarının da yapılan itirafların sonradan inkâr edilmesini inandırıcı bulunmadığını kaydetmektedir. Hükümet, yargılama süresince, başvuranın bir avukat yardımından yararlandığını, dolayısıyla savunma hakkının çiğnenmediğini eklemektedir.

Başvuran, bu argümanları yalanlamakta ve ağır ceza mahkemesinin açıkça gözaltı sırasında verdiği ifadeye atıfta bulunduğunu ve ne gözaltı sırasında ne de nöbetçi hakim önüne çıkarıldığında avukat yardımından yararlanmadığını savunmaktadır. Başvuran, ifade verdiği dönemde kötü muameleye maruz kaldığını açıkça belirttiği için, bu ifadelerin mahkûmiyetinde dikkate alınmasının AİHS'nin 6. maddesine aykırı bulunması gerektiği kanaatindedir.

AİHM, mevcut davada başvuranın - yedi gün süren - gözaltı sırasında güvenlik güçleri tarafından, bu gözaltı sonrasında da Cumhuriyet savcısı ve nöbetçi hakim tarafından sorgulandığını gözlemlemektedir. Dosyadaki unsurlar incelendiğinde, ilgili şahsın bu dönemde avukat yardımı almadığı anlaşılmaktadır. Ayrıca, başvuran kendini suçlu gösteren birçok ifade vermiş ve bu ifadeler daha sonra diğer unsurlarla birlikte Devlet Güvenlik Mahkemesi kararında gerekçe teşkil eden delilleri oluşturmuştur.

Bu konuyla ilgili olarak AİHM, bir başvuranın avukat erişiminden yoksun bırakılmasıyla ilgili daha önceki şikâyetlerde AİHS'nin 6. maddesinin 3c) paragrafının ihlal edildiği yönünde karar verdiğini hatırlatmaktadır (Salduz, ilgili bölüm, prg. 45-63). Mevcut davayı Salduz ilgili bölüm (prg. 50-51) davasında belirlenen ilkeler ışığında inceleyen AİHM, Hükümetin mevcut davada farklı bir hüküm vermeyi gerektirecek herhangi bir olgu ve argüman sunmadığı kanaatine varmaktadır.

AİHS'nin 3. maddesine aykırı koşullarda elde edilen delil unsurlarının ceza yargı sürecinde uygulanması ile ilgili olarak AİHM, Almanya aleyhine Jaalloh kararında ([GC], no 54810/00, prg. 104, CEDH 2006 IX) özellikle böylesi bir kullanımın "yargılamanın adilliği bakımından ortaya ciddi sorunlar çıkardığına" hükmettiğini hatırlatmaktadır (Bakınız, aynı anlamda, Türkiye aleyhine Göçmen davası, no 72000/01, prg. 73, 17 Ekim 2006 ; yine bakınız, Türkiye aleyhine Hulki Güneş davası, no 28490/95, prg. 91, CEDH 2003 VII (alıntılar)).

Mevcut davada AİHM, başvuranın gözaltında kaldığı sürece doktor muayenelerinden geçirildiğini ve bu muayenelerde vücudunda ciddi ekimoz ve lezyonların tespit edildiğini ve kendisine üç gün iş göremez raporu verildiğini kaydetmektedir. Bu konuyla ilgili olarak AİHM, herşeyden önce başvuranın 3. maddeye dayalı şikâyetinin kabuledilemez olmasının AİHS'nin 6. maddesi bağlamında dile getirdiği koşulların dikkate alınmayacağı anlamına gelmediğini vurgulamaktadır (Örs ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 58).

Bununla birlikte, ulusal makamların başvuranın gözaltı sırasında gerçekten yaralandığı yönündeki tespitlerine rağmen (yukarıdaki ilgili paragraflar), Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranın itiraflarını aleyhte delil olarak kabul etmiştir. Oysa ki, Türk hukukunda da soruşturma sırasında elde edilen ve fakat mahkemede reddedilen ikrarlara, savunmanın geleceği bakımından belirleyici sonuçlar bağlanmamaktadır (Hulki Güneş, ilgili bölüm, prg. 91). Ceza hukukunda delillerin kabuledilebilirliği meselesini mücerret olarak incelemek AİHM'nin görevi olmamasına rağmen, Devlet Güvenlik Mahkemesinin olayın esasına girmeden önce bu konuyu karara bağlamamış olmasını üzüntüyle karşılamaktadır. Bu konuda yapılacak bir ön soruşturma, ulusal yargı makamlarının, suçlayıcı kanıtların elde edilmesi için yasadışı yöntemlerin kullanılmasına karşı yaptırım uygulamalarına imkan tanıyabilirdi (Göçmen, ilgili bölüm, prg. 73).

Öte yandan AİHM, Hükümetin ihtilaflı mahkûmiyetin birçok delile dayandığı yönündeki argümanına katılmamaktadır. AİHM ayrıca, karşı çıkılan ifadelerin başvuranın mahkûmiyetinde belirleyici rol oynayıp oynamadığının daha ileri düzeyde araştırılmasına gerek olmadığı kanısındadır. Aslında ceza mahkemeleri tarafından yapılan dava koşulları tespitinin bir kısmının kötü muameleye başvurarak ve avukat yokluğunda elde edilen belgelere dayandığını tespit etmek yeterli olacaktır (Örs ve diğerleri, ilgili bölüm, prg. 60).

Yukarıdaki bilgileri göz önüne alan AİHM, mevcut davada sunulan usul teminatlarının, başvuranın iddiasına göre zorla ve avukatın yokluğunda ve kendi kendini suçlamama hakkını göz ardı ederek elde edilen itirafların kullanılmasını engellememiş olduğuna inanmaktadır. AİHM, Yargıtay'ın bu eksikleri düzeltmemiş olmasından dolayı, 6. madde tarafından istenilen sonucun anlaşmazlık konusu davada elde edilmediği kanısına varmaktadır.

Bu itibarla, yukarıdaki tüm unsurları da dikkate alan AİHM, AİHS'nin 6. maddesinin 1 ve 3c) paragraflarının ihlal edildiği sonucuna varmaktadır.

AİHS'nin 6. maddesinin 2. paragrafı bağlamında dile getirilen şikâyetle ilgili olarak ise AİHM, ulusal mahkemeler önünde başvurana karşı yürütülen yargılamalarla ilgili şikâyetlerin temel noktasına cevap verdiği kanaatindedir. Dolayısıyla AİHM, bu şikâyetin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına karar vermiştir (benzer bir yaklaşım için bakınız, Göçmen, ilgili bölüm, prg. 76).

III. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA

A. Tazminat

Başvuran, manevi tazminat olarak 25 000 Euro talep etmektedir.

Hükümet bu talebe itiraz etmektedir.

AİHM, daha önce bir başvuranın gözaltı sırasında avukat erişiminden mahrum bırakılarak AİHS'nin 6. maddesinin 3c) paragrafının 6. maddenin 1. paragrafıyla bağlantılı olarak ihlal edildiği durumlarda en uygun telafi biçiminin, başvuranı, bu madde ihlal edilmeseydi bulunabileceği duruma getirmeyi mümkün olduğunca temin etmek olduğuna hükmettiğini hatırlatmaktadır (Salduz, ilgili bölüm, prg. 72). AİHM, bu ilkenin, mevcut davada da uygulandığı sonucuna varmıştır. Sonuç olarak AİHM, ihlalin telafisi için en uygun yolun, talep ettiği takdirde başvuranın AİHS'nin 6. maddesinin 1. paragrafı gereklerine uygun olarak yeniden yargılanması olacağı kanısındadır (ibidem).

AİHM ayrıca, manevi tazminat olarak başvurana 3 000 Euro ödenmesine karar vermiştir.

B. Masraf ve giderler

Başvuran ayrıca, avukat ücreti olarak 5 036 Euro ve AİHM önünde görülen davalarda yaptığı masraf ve harcamalar için 250 Euro talep etmektedir. Başvuran, tercüme için 253,70 Türk Lirası tutarında bir fatura, posta gönderileriyle ilgili alındı makbuzları ve İstanbul barosu avukatlarının tavsiye edilen ücret tablosunu kanıt belgesi olarak sunmuştur.

Hükümet, bu taleplere itiraz etmektedir.

AİHM'nin yerleşik içtihadına göre bir başvuran ancak gerçekliğini ve gerekliğini kanıtladığı makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AİHM, mevcut davada sunulan belgeler ve sözü edilen kıstaslar ışığında, Avrupa Konseyi'nin başvurana AİHM önünde görülen yargılama işlemleri için adli yardım çerçevesinde ödediği 850 Euro dışında yargılama masraf ve giderlerini karşılamak üzere ayrıca tazminat ödenmesine gerek olmadığına karar vermiştir.

C. Gecikme faizi

AİHM, gecikme faizinin Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenmesine hükmetmektedir.

BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,

1.Başvurunun AİHS'nin 6. maddesi kapsamında yapılan şikayetlere ilişkin kısmının kabuledilebilir geri kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;

2.AİHS'nin 6/1 ve 3 c) maddesinin ihlal edildiğine;

3.AİHS'nin 6/2 maddesi kapsamında yapılan şikayetin ayrıca incelenmesine gerek olmadığına;

4.a) AİHS'nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirası'na çevrilmek üzere, her türlü vergiden muaf tutularak, Savunmacı Devlet tarafından başvurana 3.000 Euro (üç bin Euro) manevi tazminat ödenmesine;

b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;

5.Adil tatmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine;

KARAR VERMİŞTİR.

İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM'nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 06 Ekim 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir


 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA