kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

AİHM
DAYANAN -TÜRKİYE DAVASI


İçtihat Metni

DAYANAN -TÜRKİYE DAVASI

2. DAİRE

(Başvuru no:7377/03)

KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ

STRAZBURG

KARAR TARİHİ:13 Ekim 2009

İşbu karar AİHS'nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tabi olabilir.

USUL

Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan (7377/03) no'lu davanın nedeni (T.C. vatandaşı) Seyfettin Dayanan'ın (başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne 8 Ocak 2003 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme'nin (Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi - AİHS) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.

Başvuran, Diyarbakır Barosu avukatlarından M. Özbekli tarafından temsil edilmektedir.

OLAYLAR

I. DAVANIN KOŞULLARI

Başvuran 1975 doğumludur.

30 Ocak 2001 tarihinde, yasadışı silahlı örgüt olan Hizbullah'a yönelik yürütülen bir operasyon çerçevesinde, başvuran yakalanmış ve gözaltına alınmıştır.

Başvuran, "Şüpheli ve Sanık Hakları Formu'nu" imzalamış ve kendisine yöneltilen suçlamalar hakkında bilgi sahibi olmuştur. Başvuran, sessiz kalma ve gözaltı sırasında avukat yardımından yararlanma hakkı hususunda bilgilendirilmiştir. Polisler başvurana sorular sormuş ancak başvuran sessiz kalma hakkını kullanmıştır.

Başvuranın evinde bir arama gerçekleştirilmiş ve polisler bir ses kaseti ele geçirmişlerdir. Kaset çözümleme tutanağı şu şekilde düzenlenmiştir: "Kasetin büyük bir bölümü anlaşılamamaktadır. Kürtçe konuşmalar yer almaktadır. Ayrıca CD'de sadece şeriat kelimesinin anlaşıldığı diğer cümlelerinin anlaşılamadığı şarkılar da bulunmaktadır."

Sözkonusu dönem boyunca başvuran sessiz kalmaya devam etmiştir.

3 Şubat 2001 tarihinde, Siirt Bölge Mahkemesi nöbetçi hakimi tarafından başvuran tutuklanmıştır.

9 Şubat 2001 tarihli bir iddianame ile Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, başvuranı, Hizbullah'a üye olmakla suçlamıştır. Savcı, Türk Ceza Kanunu'nun 168/2 maddesi uyarınca başvuranın mahkumiyetini talep etmiştir.

Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi önündeki ilk duruşma 10 Nisan 2001 tarihinde gerçekleşmiştir. Avukatı ile hazır bulunan başvuran, hakkındaki tüm suçlamalara itiraz etmiştir. Evinde ele geçirilen kasete ilişkin olarak ise, başvuran, sözkonusu kasetin annesine ait olduğunu ve içeriğini bilmediğini ifade etmiştir.

29 Mayıs 2001 tarihli duruşmada, hakimler, aynı örgüt kapsamında yürütülen bir başka ceza davası çerçevesinde, başvuranı sözkonusu örgütün sair efratlarından biri olarak tanımlayan diğer beş sanığın da ifadelerini okutmuşlardır. Hakimler ayrıca, sanıklara, sözkonusu örgütle ilgili olarak ele geçirilen belgeleri de göstermişlerdir. Başvuranın avukatı söz istemiş ve suç teşkil eden unsurların bir araya gelmediğini ileri sürmüştür. Başvuranın avukatı, müvekkilinin, sözkonusu örgüte üye olmak suçundan değil Türk Ceza Kanunu'nun 169. maddesi uyarınca örgüte yardım suçundan yargılanması gerektiğini belirtmiştir.

Başvuranın avukatı tanık dinlenmesi talebinde bulunmamıştır.

17 Temmuz, 11 Eylül ve 6 Kasım 2001 tarihli duruşmalar sırasında, başvuranın avukatı önceki görüşlerini tekrarlamış ve müvekkilinin 4616 sayılı Af Kanunu'nun hükümlerinden yararlanmasını talep etmiştir.

4 Aralık 2001 tarihli duruşmada, başvuran, savunmasını sunmuştur. Başvuran dava konusu örgütle hiçbir ilişkisinin olmadığını belirtmiş ve beraatını talep etmiştir. Ayrıca başvuranın avukatı da söz istemiş ve müvekkili hakkında yürütülen kovuşturmaların, 4616 sayılı Kanun uyarınca askıya alınması talebinde bulunmak maksadıyla dava süresince başvuran tarafından sunulan savunma layihalarına bir kez daha atıfta bulunmuştur.

Sözkonusu duruşmanın bitiminde, Devlet Güvenlik Mahkemesi, Türk Ceza Kanunu'nun 168/2 maddesi uyarınca başvuranı, on iki yıl altı ay hapis cezasına mahkum etmiştir.

Kararın dayanağı olarak, Devlet Güvenlik Mahkemesi, tutanakların ve dosyaya eklenen belgelerin tamamını dikkate almıştır. Devlet Güvenlik Mahkemesi, özellikle, başvuranı, sözkonusu örgütün sorumlu üyelerinden biri olarak tanımlayan tanık ifadelerini göz önüne almıştır. Mahkeme ayrıca, sözkonusu örgüt bünyesinde, başvuranın yerini gösteren bir belgeyi temel almış ve bilhassa, başvuranın söz konusu örgütün aktif üyelerinden biri olduğunun ortaya konduğuna hükmetmiştir.

Başvuran, avukatı aracılığıyla, 4 Aralık 2001 tarihli karara karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur.

18 Mart 2002 tarihinde, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı, başvurunun esasına ilişkin görüşünü sunmuştur ancak sözkonusu görüş ne başvurana ne de avukatına tebliğ edilmiştir.

27 Mayıs 2002 tarihli duruşmanın bitiminde, Yargıtay, bütün hükümleri ile itiraz edilen kararı onamıştır. Yargıtay'ın kararı, başvuranın ve avukatının hazır bulunmadığı 29 Mayıs 2002 tarihinde açıklanmıştır.

19 Ağustos 2002 tarihinde, Yargıtay kararının tam metni Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi kaleminde bulunan dosyaya eklenmiş ve tarafların kullanımına sunulmuştur.

HUKUK

Başvuran, AİHS'nin 6/1 ve 6/3 c) maddesine atıfta bulunarak, gözaltı sırasında avukat yardımından yararlanamamaktan ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın görüşünün tebliğ edilmemesinden şikayetçidir.

Hükümet, 22 Mayıs 2002 olan iç hukuk nihai karar tarihini ve 8 Ocak 2003 olan başvuru tarihini temel alarak, altı ay süresine riayet edilmediğini savunmaktadır. Ayrıca Hükümet'e göre, AİHS'nin 6/1 ve 6/3 c) maddesi kapsamında yapmış olduğu şikayetlerini esas bakımından dahi ulusal mahkemeler önünde dile getirmemiş olması nedeniyle, başvuran, iç hukuk yollarını AİHS'nin 35/1 maddesinin öngördüğü şekli ile tüketmemiştir.

Altı ay kuralına ilişkin olarak, AİHM, başvuranın, nihai iç hukuk kararının bir nüshasının re'sen kendisine tebliğ edilmesi hakkına sahip olduğunda, altı ay süresinin, kararın nüshasının tebliğ edildiği tarihten itibaren başlamasının AİHS'nin 35/1 maddesinin konu ve amacına daha uygun olacağı yönündeki içtihadını hatırlatmaktadır (Worm-Avusturya, 29 Ağustos 1997). İç hukukta kararın tebliği öngörülmediği takdirde AİHM, tarafların, muhtevasından gerçek anlamda haberdar olabildikleri kararın kullanıma açıldığı tarihin dikkate alınması gerektiği kanaatindedir (bkz. mutatis mutandis, Papachelas - Yunanistan, no: 31423/96 ve Seher Karataş - Türkiye, no: 33179/96, 9 Temmuz 2002).

Mevcut davada AİHM, olayların meydana geldiği dönemde, ceza davalarında verilen Yargıtay kararlarının taraflara tebliğ edilmemekte olduğunu gözlemlemektedir. Taraflar, ancak, sözkonusu kararın ilk derece mahkemesi kalemine konmasından ve/veya hükmedilen cezanın infazı maksadıyla bir belge tebliğ edilmesinden sonra karar hakkında bilgi sahibi olabilmekteydiler.

Başvuranın davasında, nihai iç hukuk kararını oluşturan, 29 Mayıs 2002 tarihli Yargıtay kararı, başvurana veya avukatına tebliğ edilmemiştir. 19 Ağustos 2002 tarihinde, sözkonusu karar metni, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi kaleminde bulunan dava dosyasına eklenmiş ve tarafların kullanımına sunulmuştur. Bu nedenle 6 aylık süre 19 Ağustos 2002 tarihinde işlemeye başlamıştır. Başvurunun sözkonusu tarihten itibaren altı ay süresinde yapılması nedeniyle Hükümet'in itirazının reddedilmesi gerekmektedir.

İç hukuk yollarının tüketilmemesine ilişkin olarak, AİHM, Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin yetkisi kapsamındaki bir suçla suçlandığı gerekçesi ile 3842 sayılı Kanunun 31. maddesi uyarınca, başvuranın gözaltı sırasında avukat yardımından yararlanma hakkına müdahale edildiğini gözlemlemektedir. Ayrıca AİHM, Başsavcının görüşünün tebliğ edilmemesi uygulamasının yürürlükteki mevzuata uygun olduğunu gözlemlemektedir. Sonuç olarak Hükümet'in itirazı kabuledilebilir nitelikte değildir.

AİHS'nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca, başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.

Esasa ilişkin olarak ise, Hükümet, avukatın hazır bulunmamasının kendisini savunma hakkı üzerinde hiçbir etkisi olmamasına rağmen başvuranın susma hakkını kullandığına dikkat çekmektedir. Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısının görüşünün tebliğ edilmemesi ile ilgili olarak, Hükümet, Göç kararında yer alan görüşlerine atıfta bulunmaktadır.

Gözaltı sırasında bir avukatın hazır bulunmaması ile ilgili olarak, AİHM, her sanığın, gerekiyorsa resmi olarak görevlendirilen bir avukat tarafından etkili bir şekilde savunulması hakkının adil yargılamanın temel özelliklerinden birisi olduğunu hatırlatmaktadır (Salduz, Poitrimol-Fransa, 23 Kasım 1993 ve Demebukov-Bulgaristan, başvuru no: 68020/01, 28 Şubat 2008).

AİHM, cezai yargılamanın hakkaniyetinin, genel olarak, AİHS'nin 6. maddesinin amaçları uyarınca, şüphelinin, gözaltına alındığı veya tutuklandığı andan itibaren bir avukat tarafından temsil edilme imkanından faydalanmayı gerektirdiği kanaatindedir.

AİHM'nin kabul ettiği ve içtihadını belirlediği genel olarak benimsenen uluslararası normların belirttiği üzere, bir sanık özgürlüğünden yoksun bırakıldığı andan itibaren, maruz kaldığı sorgulardan bağımsız olarak, avukat yardımından yararlanabilir (konuya ilişkin uluslararası hukuk metinleri için bkz, Salduz). Nitekim yargılamanın hakkaniyeti, sanığın, danışma hususunda her türlü müdahaleyi elde edebilmesini gerektirir. Bu bağlamda, davanın görüşülmesi, savunmanın hazırlanması, sanık lehine olan kanıtların araştırılması, sorguların hazırlanması, sıkıntılı durumda bulunan sanığın savunması ve tutukluluk koşullarının denetimi, avukatın özgürce yapabilmesi gereken savunmanın temel unsurlarındandır.

Mevcut davada, kimse, ilgili dönemde yürürlükte olan yasa ile engellendiği gerekçesi ile gözaltı sırasında başvuranın avukat yardımından yararlanmadığına itiraz etmemektedir (sözü edilen Salduz). Gözaltı sırasında başvuranın sessiz kalma hakkını kullanmasına rağmen, ilgili yasal hükümlere dayanarak getirilen böyle bir sistematik kısıtlama, AİHS'nin 6. maddesinin gereklerinin yerine getirilmediği sonucuna ulaşmak için yeterlidir.

Bu itibarla, AİHM, AİHS'nin 6/1 maddesi ile birlikte, AİHS'nin 6/3 c) maddesinin ihlal edildiği sonucuna ulaşmıştır.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın görüşünün başvurana tebliğ edilmemesi ile ilgili olarak, AİHM, başvuranın sunduğu şikayete benzer bir şikayeti daha önce incelediği ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın görüşlerinin niteliğini, yargılanan kişinin, yazılı olarak bunlara cevap verme olanağının bulunmadığını göz önüne alarak, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın görüşünün tebliğ edilmemesinden dolayı AİHS'nin 6/1 maddesinin ihlal edildiği sonucuna ulaştığını hatırlatmaktadır (Göç-Türkiye, başvuru no: 36590/97). İşbu davayı ve iki tarafın görüşlerini incelemesinin ardından AİHM, mevcut davada, Hükümet'in AİHM'nin farklı bir sonuca ulaşmak için ikna edici hiçbir tespit ve delil sunmadığı kanaatindedir.

AİHM, başvuranın çekişmeli yargılama hakkına müdahale edildiği kanaatindedir. Dolayısıyla, AİHS'nin 6/1 maddesi ihlal edilmiştir.

Ayrıca başvuran, yakalanmasına ve hakkında yöneltilen suçlamaya ilişkin olarak bilgilendirilmediğinden şikayetçidir. Başvuran, savunmasını hazırlamak için de gerekli kolaylıklara sahip olamadığını ve aleyhteki tanıkları sorgulatamadığını iddia etmektedir.
Bununla birlikte başvuran, tarafsız bir bilirkişi tarafından gerçekliği incelenmeden evinde bulunan kasetin polis tarafından yapılan çözümünün aleyhte kanıt olarak kullanılmasından şikayetçidir.

AİHM, başvuran tarafından sunulduğu şekli ile şikayetleri incelemiştir. Sahip olduğu unsurların tamamını dikkate alan AİHM, AİHS tarafından güvence altına alınan hak ve özgürlerin ihlaline ilişkin hiçbir bulgu tespit edememiştir; sözkonusu şikayetler açıkça dayanaktan yoksundur ve AİHS'nin 35. maddesinin 3. ve 4. paragrafları uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.

AİHS'nin 41. maddesinin uygulanması hususu ile ilgili olarak, başvuran, 20.000 Euro maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmaktadır.

Hükümet, sözkonusu iddialara itiraz etmektedir.

AİHM, tespit edilen ihlalle iddia edilen maddi tazminat arasında bir illiyet bağı görememekte ve sözkonusu talebi reddetmektedir.

Buna karşın, AİHM, hakkaniyete uygun olarak, başvurana 1.000 Euro manevi tazminat ödenmesine hükmetmektedir.

AİHM, gecikme faizi oranının Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uygulanan orana üç puanlık bir artış eklenerek belirlenmesine hükmetmektedir.

BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM, OYBİRLİĞİYLE,

1.Başvurunun, gözaltı sırasında avukat bulunmaması ve Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı'nın görüşlerinin önceden tebliğ edilmemesi kapsamında yapılan şikayete ilişkin kısmının kabuledilebilir geri kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;

2.Başvuranın gözaltı sırasında avukat tarafından temsil edilmemesi nedeniyle, AİHS'nin 6/1 maddesi ile birlikte AİHS'nin 6/3 maddesinin ihlal edildiğine;

3.Yargıtay Başsavcısı'nın yazılı görüşlerinin başvurana tebliğ edilmemesi nedeniyle AİHS'nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;

4.a) AİHS'nin 44/2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Türk Lirası'na çevrilmek üzere, her türlü vergiden muaf tutularak, Savunmacı Devlet tarafından başvurana 1.000 Euro (bin Euro) manevi tazminat ödenmesine;

b) sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;

5.Adil tatmine ilişkin diğer tüm taleplerin reddine;

KARAR VERMİŞTİR.

İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM'nin iç tüzüğünün 77. maddesinin 2. ve 3. paragraflarına uygun olarak 13 Ekim 2009 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA