kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

AİHM
DEMİRBAŞ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI


İçtihat Metni

DEMİRBAŞ VE DİĞERLERİ - TÜRKİYE DAVASI

2. DAİRE

(Başvuru no. 50973/06, 8672/07 ve 8722/07)

KARAR

STRAZBURG

KARAR TARİHİ: 9 Aralık 2008

İşbu karar AİHS'nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tâbi olabilir.

USUL

Türkiye Cumhuriyeti Devleti aleyhine açılan 50973/06, 8672/07 ve 8722/07 no'lu davanın nedeni T.C. vatandaşları Cem Demirbaş, Haydar Ceylan ve Binnaz Demirbaş'ın ("başvuranlar"), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne sırasıyla 8 Aralık 2006, 15 Şubat 2007 ve 17 Şubat 2007 tarihlerinde Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi'nin ("AİHS") 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları üç başvurudur.

Başvuranlar, İstanbul Barosu avukatlarından Z. Polat tarafından temsil edilmiştir.

OLAYLAR

I. DAVANIN KOŞULLARI

Başvuranlar, sırasıyla 1977, 1974 ve 1974 doğumludur ve İstanbul'da yaşamaktadır.

A. Başvuranların yakalanması, tutuklanması ve yargılanması

Cem Demirbaş ve Haydar Ceylan, 18 Nisan 1999'da; Binnaz Demirbaş, 19 Nisan 1999'da yakalanmıştır. Binnaz Demirbaş ve Cem Demirbaş hakkında hazırlanan yakalama tutanağına göre, Türkiye Komünist Partisi/Marksist Leninist - Türkiye İşçi Köylü Kurtuluş Ordusu (TKP/ML-TİKKO) adlı yasadışı örgüte üye oldukları şüphesiyle yakalanmışlardır. Müteakiben İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi'nde gözaltına alınmışlardır.

25 Nisan 1999'da başvuranlar, önce Cumhuriyet Savcısı ve müteakiben kendilerini sorgulayarak ifadelerini kayda geçiren İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi nöbetçi hakimi önüne çıkarılmışlardır. Nöbetçi hakim, başvuranların tukuklanmasına karar vermiştir.

3 Haziran 1999'da İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, başvuranlar ve diğer dokuz kişi aleyhinde bir iddianame sunmuştur. Başvuranlar, eski TCK'nın 146/1 maddesince yasaklanan devletin anayasal düzenini bozmak suçuyla itham edilmiştir.

25 Ağustos 1999'da İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, davanın esasına ilişkin ilk duruşmayı yapmış, takip eden 12 duruşma ise, iddianamenin açıktan okunması, başvuranlardan savunmalarının istenmesi ve kimlik tespiti ile sabıka kayıtlarının elde edilmesi ile geçmiştir. Başvuranlar, bazı görgü tanıklarının dinlenmesini ve böylece, diğer hususlar yanında, soruşturmanın kapsamının genişletilmesini talep etmişler ancak talepleri reddedilmiştir.

22 Mayıs 2002'de birinci derece mahkemesi, başvuranları suçlandıkları üzere mahkûm etmiş ve ölüm cezasına çarptırmıştır. Ceza, daha sonra ömür boyu hapis cezasına çevrilmiştir.

Başvuranlar temyize gitmiş, 17 Nisan 2003'te Yargıtay kararı bozmuştur.

2 Haziran 2003'te başvuranlar aleyhindeki dava, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi önünde yeniden görülmeye başlanmıştır.

30 Haziran 2004'te Resmi Gazete'de yayımlanan 16 Haziran 2004 tarihli ve 5190 no'lu Kanun ile devlet güvenlik mahkemeleri kaldırılmıştır. Başvuranlar aleyhindeki dava dosyası, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'ne gönderilmiştir.

Başvuranlar ve yasal temsilcileri, 14 Şubat 2007 tarihine kadar birçok defa hem İstanbul DGM hem de İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önünde başvuranların tutuksuz yargılanmalarını talep etmiştir. Birinci derece mahkemesi her defasında "suçun niteliği, delillerin durumu ve kaçma tehlikesinin devam etmesi" nedeniyle başvuranların taleplerini reddetmiştir. Binnaz Demirbaş 15 Nisan 2002'de, diğer iki başvuran 25 Temmuz 2005'de tutukluluklarının devamına ilişkin kararlara itiraz etmiştir.
İtirazlar sırasıyla 17 Nisan 2002 ve 5 Eylül 2005 tarihlerinde reddedilmiştir.

14 Şubat 2007'de İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranların tutuksuz yargılanmalarına karar vermiştir.

Dava dosyasındaki bilgilere göre, 2 Haziran 2003 tarihinden beri başvuranlar hakkındaki cezai yargılama kapsamında on üç duruşma düzenlenmiş olup dava halen derdesttir.

B. Haydar Ceylan'ın gözaltında kötü muamele gördüğü iddiası

18 Nisan 1999 tarihinde saat 13.00'te yakalanmasını müteakiben, Haydar Ceylan ilk olarak İstanbul'daki Gaziosmanpaşa İlçe Emniyet Müdürlüğü'ne getirilmiştir.

İki polis memuru tarafından hazırlanan yakalama tutanağına göre, Haydar Ceylan "şüpheli" bulunması nedeniyle polis memurları tarafından yakalanmıştır. Raporu, başvuranın imzalamayı reddettiği kaydedilmiştir. Aynı gün saat 13.45'te, üç polis memuru tarafından başvuranın üstünün aranmasına ilişkin başka bir rapor hazırlanmıştır. Raporda, başvuranın üzerinde bulunan eşyaların kendisine verildiği belirtilmiştir. Sözkonusu raporda da başvuranın imzalamayı reddettiği kaydedilmiştir.

Üzerinde başvuranın imzası ya da imzalamayı reddettiğine ilişkin bir not bulunmayan tarihsiz üçüncü bir rapora göre, başvuran üzerinin aranmasına karşı çıkmış, Gaziosmanpaşa İlçe Emniyet Müdürlüğü'nde gözaltında tutulduğu sırada bir pencereden kaçmaya teşebbüs etmiş ve polis memurları, güç kullanarak kaçmasını engellemiştir.

Aynı tarihte başvuran, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi'ne sevk edilmiştir.

19 Nisan 1999 tarihinde, sabaha karşı 3.42'de, başvuran bir doktor tarafından muayene edilmiştir. Sırtında, sol göz kapağında ve sol omzunda çürükler tespit edilmiştir.

22 Nisan 1999 tarihinde, 17.45'te başvuran bir kez daha doktor tarafından muayene edilmiştir. Sağ kaşında ve burnunun sol kısmında kabuk bağlamış iki yara ve sol omzunda kabuk bağlamış bir diğer yüzeysel yara tespit edilmiştir.

Başvuran 25 Nisan 1999 tarihinde, sabah 10.30'da savcı ve nöbetçi hakim huzuruna çıkarılmadan önce, Adli Tıp Kurumu Beyoğlu Şubesi'nde muayene edilmiştir. Başvuranı ve diğer dokuz kişiyi muayene eden doktor, başvuranın sağ kaşında ve burnunun sol kısmında 0.2-0.3 cm çaplı yaralar bulunduğunu kaydetmiştir. Aynı zamanda, sol omzunda 1x1 cm.lik kabuk bağlamış bir yara tespit etmiştir.

Aynı gün Haydar Ceylan, DGM nöbetçi hakimine polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada işkenceye maruz kaldığını belirtmiştir. Kollarından asılmış, üzerine su sıkılmış ve dövülmüştür.

3 Mart 2000 ve 22 Mayıs 2002'de Haydar Ceylan, İstanbul DGM önünde ifade vermiş ve diğer hususlar yanında polis tarafından gözaltında tutulduğu sırada işkenceye maruz kaldığını ifade etmiştir. 3 Mart 2000 tarihli ifadesinde başvuran, maruz kaldığını iddia ettiği kötü muameleyi ayrıntılı şekilde anlatmıştır.

6 Haziran 2002'de başvuranın yasal temsilcisi, başvurana kötü muamele yaptıkları iddia edilen polis memurları aleyhinde Fatih Cumhuriyet Savcılığı'na şikayette bulunmuştur. İddialarını desteklemek üzere, başvuran hakkında hazırlanmış sağlık raporlarını sunmuştur.

Başvuranın temsilcisinin dilekçesini kabul eden Fatih Cumhuriyet Savcısı, kötü muamele iddialarına ilişkin soruşturma başlatmıştır.

26 Ağustos 2002'de Fatih Cumhuriyet Savcısı, Gaziosmanpaşa ve İstanbul Emniyet Müdürlüğünde kötü muameleye uğradığını iddia eden Hasan Ceylan'ın ifadesini almıştır.

28 Kasım 2002'de Cumhuriyet Savcısı, başvuranı yakalayan polis memurlarından biri olan H.İ.'nin ifadesini almıştır. H.İ., sağlık raporlarında kaydedilen yaraların, başvuranın emniyet müdürlüğünden kaçmaya ve polis memurlarının bunu önlemeye çalıştığı sırada oluştuğunu kaydetmiştir. H.İ., işkence iddialarını reddetmiştir.

17 Şubat 2003'te Cumhuriyet Savcısı polis memuru M.Ö.'nün ifadesini almış, M.Ö., ifadesinde başvuranın pencereden atlayarak kaçmaya teşebbüs ettiğini ve kendilerinin de güç kullanmak durumunda kaldıklarını belirtmiştir.

25 Ağustos 2003'te Fatih Cumhuriyet Savcısı, H.İ. ve M.Ö. aleyhinde, eski Ceza Kanunu'nun 245. maddesi uyarınca, Haydar Ceylan'a kötü muamelede bulunmakla suçladığı bir iddianame sunmuştur.

1 Eylül 2003'te Fatih Asliye Ceza Mahkemesi önündeki duruşmada usule ilişkin işlemler yapılmıştır. Davanın esasına ilişkin ilk duruşma için tarih olarak 18 Aralık 2003 belirlenmiştir.

7 Eylül 2003'te Haydar Ceylan, Kandıra Asliye Ceza Mahkemesi önünde kötü muameleye maruz kaldığı yönündeki iddialarını yinelemiştir (O sırada Kandıra'daki cezaevinde tutuklu bulunmaktaydı). Başvuranın ifadesinin yer aldığı duruşma tutanağı, Fatih Asliye Ceza Mahkemesi'ne gönderilmiştir.

18 Aralık 2003'te Fatih Asliye Ceza Mahkemesi, başvuranın kötü muamele iddialarını bir kez daha reddeden H.İ.'nin ifadesini almıştır. Aynı gün Fatih Asliye Ceza Mahkemesi, başvuranın müdahil olarak yargılamaya katılmasını kabul etmiştir.

Esasa ilişkin 6 Temmuz 2004 tarihli ikinci duruşmanın sonunda mahkeme, bir adli tıp uzmanının, başvuranın iddia ettiği gibi kötü muameleye maruz kalıp kalmadığı hususunda görüşlerini bildirmesine karar vermiştir.

Adli tıp uzmanı, belirtilmeyen bir tarihte, başvuranın geçirmiş olabileceği fiziksel ve psikolojik travmaya ilişkin olarak birinci derece mahkemesinin, Adli Tıp Kurumu yetkili biriminin tıbbi görüşünü almasını tavsiye etmiştir.

2 Kasım 2004'te Fatih Asliye Ceza Mahkemesi, Adli Tıp Kurumu'ndan başvuranın davasına ilişkin bir rapor hazırlamasını istemiştir.

Belirsiz bir günde, Adli Tıp Kurumu, Fatih Asliye Ceza Mahkemesi'nden başvuran hakkında hazırlanmış sağlık raporlarını talep etmiştir. Ayrıca, başvuranın sağlık muayenesinden geçmek üzere kuruma gönderilmesini istemiştir.

1 Mart 2005'te Fatih Asliye Ceza Mahkemesi, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nden başvuran hakkında hazırlanmış sağlık raporlarını talep etmiştir.

8 Haziran ve 20 Ekim 2005'te birinci derece mahkemesi, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nin talebine cevap vermemesi nedeniyle duruşmaları ertelemiştir.

21 Mart 2006'te Fatih Cumhuriyet Savcısı, mahkeme önünde, suçlanan polis memurlarının eylemlerinin, eski Ceza Kanunu'nun 243. maddesi bağlamında işkence olarak tanımlanabileceğini ve bu nedenle, ağır ceza mahkemelerinin, davayı inceleme yetkisi bulunduğunu ifade etmiştir.

Aynı gün Fatih Asliye Ceza Mahkemesi İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi lehine görevsizlik kararı vermiştir.

17 Ekim 2006'da İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önündeki ilk duruşmada usule ilişkin işlemler yapılmıştır. Davanın esasına ilişkin ilk duruşma için tarih olarak 1 Aralık 2006 belirlenmiştir.

1 Aralık 2006'da İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, zamanaşımına uğramış olması nedeniyle polis memurları aleyhindeki cezai kovuşturmanın sona erdirilmesi gerektiği sonucuna varmıştır.

HUKUK

I.HAYDAR CEYLAN'A İLİŞKİN OLARAK AİHS'NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

İkinci başvurudaki başvuran Haydar Ceylan, AİHS'nin 3. ve 13. maddelerine dayanarak gözaltında kötü muameleye uğramış ve yetkililerin sorumluları cezalandırmamış olmasından şikâyetçi olmuştur.

AİHM, sözkonusu iddiaların sadece 3. maddeden hareketle incelenmesi gerektiği kanaatindedir.

A.Kabuledilebilirlik

Hükümet, başvuranın 3. maddeye dayalı şikâyetinin AİHS'nin 35/1 maddesinde belirtilen iç hukuk yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle reddedilmesi gerektiğini savunmuştur. Başvuranın İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi kararına itiraz etmediğini ifade etmişlerdir.

Başvuran, cevaben eski TCK'nın 102/4 maddesinin, 243. madde ile birlikte ele alındığında kamu görevlilerinin yaptığı kötü muamele ve işkence suçlarının yargılanmasında beş yıllık zamanaşımının öngörüldüğünü savunmuştur. Eski TCK'nın 104/2 maddesine göre 102. maddede tanımlanan zamanaşımı sürelerinin işleyişi mahkûmiyet hükmü, yakalama, tevkif ve sanığın sorgulanması gibi birtakım olaylar nedeniyle kesintiye uğrayabilmekte ve bu tür durumlarda zamanaşımı, son kesilme olayından itibaren yeniden işlemeye başlamaktadır. Yine de aynı paragrafa göre zamanaşımı, en fazla 102. maddede belirtilen sürenin yarısı kadar uzatılabilmektedir. Dolayısıyla kötü muamele ve işkence suçlarının yargılanması için tanınmış süre, yedi yıl altı ayın bitiminde dolmuştur. Başvuran gözaltında kötü muameleye uğramasının üzerinden yedi yıl altı ay geçtiğini doğrulamaktadır; dolayısıyla ağır ceza mahkemesinin kararı eski TCK'nın 102. ve 104. maddelerine uygundur. Bu nedenle Yargıtay'a yapılacak bir itirazın sözkonusu dava koşullarında başarı şansı bulunmamaktadır.

AİHM, AİHS'nin 35/1 maddesinde belirtilen iç hukuk yollarının tüketilmesi kuralının başvuranları öncelikle iddia edilen ihlaller nedeniyle tazminat elde edilebilmesi amacıyla iç hukuk sisteminde normalde mevcut ve yeterli çareleri kullanmaya zorunlu kıldığını hatırlatır. Yolların mevcudiyeti teori ve pratikte yeterince açık olmalıdır; aksi takdirde bunlar zaruri erişilebilirlik ve etkililikten yoksun olacaktır (bkz. Chitayev and Chitayev - Rusya, no. 59334/00). AİHM ayrıca çarenin sözkonusu zamanda teori ve pratikte etkili ve kullanılabilir olduğu; yani erişilebilir olduğu, başvuranın şikâyetleri bağlamında telafi sunduğu ve başarı konusunda makul ümit verdiği konusunda AİHM'yi ikna etmek sorumluluğunun bu iddiayı ortaya atan Hükümete ait olduğunu hatırlatır (bkz. Sejdovic - İtalya [BD], no. 56581/00).

Somut davada AİHM, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nin başvuranın şikâyeti üzerine iki polis memuru aleyhine açılan davayı kapatmış olduğunu ve başvuranın sözkonusu davaya müdahil olarak katılmış olmasına rağmen karara itiraz etmediğini gözlemler. O halde AİHM, somut dava koşullarında Yargıtay'da yapılacak olan bir temyizin Haydar Ceylan'ın AİHS'nin 3. maddesine dayanan şikâyeti bakımından etkili bir hukuk yolu oluşturup oluşturmayacağını belirlemelidir.

AİHM, olay zamanında yürürlükte olan TCK'nın 102. ve 104. maddelerine göre kötü muamele davalarına ilişkin olarak yedi yıl altı aylık kesin bir zamanaşımının öngörüldüğünü kaydeder. Bu bağlamda AİHM, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi iki polis memuru hakkındaki kovuşturmayı zamanaşımı nedeniyle sona erdirdiğinde başvurana yapıldığı iddia edilen kötü muamelenin üzerinden gerçekten de yedi yıl altı ay iki haftalık bir sürenin geçmiş olduğunu gözlemler. Ancak AİHM başvuranın kararı temyize götürüp, eski TCK'da öngörülen kesin zamanaşımı süresini dikkate alarak birinci derece mahkemesi kararını sadece onayacak olan Yargıtay önünde kötü muamele iddialarını neden bir kez daha dile getirmesi gerektiğine anlam verememektedir. Hükümet ayrıca Yargıtay'a yapılacak itirazın başvuranın 3. maddeye dayanan şikâyetleri bağlamında nasıl bir telafi sağlayacağına ayrıntılı bir açıklama getirmemiştir. İddialarını desteklemek üzere Yargıtay'ın benzer davalardaki kararlarının nüshalarını da sunmamışlardır.

AİHM, somut dava koşullarında Yargıtay'da yapılacak temyiz yargılamasının Haydar Ceylan'ın AİHS'nin 3. maddesine dayanan şikâyeti bağlamında başarı şansı taşımadığını tespit etmiştir. Bu nedenle Hükümetin ön itirazını reddeder.

AİHS'nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, başvurunun başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.

B.Esas

1.Sorumlu devletin AİHS'nin 3. maddesinin esasa ilişkin kısmı ışığında sorumluluğu

Hükümet Haydar Ceylan'ın kötü muamele iddialarının asılsız olduğunu savunmuştur. Başvuranın kaçma girişiminde bulunması nedeniyle polis memurlarının kendisini zaptetmek için güç kullanmak zorunda kaldığı sırada yaralandığını belirtmiştir. Hükümet ayrıca başvuranın ulusal mahkemeler ve AİHM önünde olaylara ilişkin ifadesinin tutarlılık taşımadığını savunmuştur. Sonuç olarak, başvuranın kötü muamele iddialarının makul şüphenin ötesinde kanıtlanamayacağını ifade etmişlerdir.

Haydar Ceylan, ulusal yetkililere uğradığı kötü muamelenin ayrıntılı tarifini ilettiğini belirtmiştir. Yumruklanmış, tekmelenmiş, yere yatırılmış ve dövülmüş, falakaya yatırılmış, üzerine su sıkılmış ve uzun süre ayakta durmaya zorlanmıştır. Gaziosmanpaşa Emniyet Müdürlüğü'ndeki gözaltı sırasında kaçma girişiminde bulunduğunu belirten ve kendi imzasını taşımayan tarihsiz polis raporunda yer alan iddiaları reddetmiş ve raporun sahte olduğunu ifade etmiştir.

AİHM AİHS'nin 3. maddesinin, istisnalara yer ve AİHS'nin 15/2 maddesine göre ihlaline izin verilmeyen, demokratik bir toplumun en temel değerlerini muhafaza ettiğini hatırlatır (bkz. Selmouni - Fransa [BD], no. 25803/94). AİHM, bir kişinin sağlıklı olarak gözaltına alınıp tahliye olduğunda yaralanmış olduğu görüldüğünde sözkonusu yaralanmaların nasıl meydana geldiğine dair makul bir açıklama getirmenin ve başvuranın iddialarına, özellikle de bunlar tıbbi raporlarla desteklenmişse, şüphe getirecek deliller ortaya koymanın, devletin görevi olduğunu yineler. Aksi halde AİHS'nin 3. maddesine dayalı açık bir sorun ortaya çıkacaktır (bkz. diğer birçok kararın yanısıra Selmouni, yukarıda anılan ve Çelik ve İmret - Türkiye, no. 44093/98). AİHM, delilleri değerlendirmek maksadıyla 'her türlü makul şüpheden uzak' delil ölçütüne başvurmaktadır. Bununla birlikte, böyle bir delil, yeterli derecede kuvvetli, belirli ve tutarlı bir göstergeler demetinden yahut çürütülemeyen karineler demetinden de doğabilmektedir (bkz. Hacı Özen - Türkiye, no. 46286/99).

Eğer sözkonusu olaylar, şahsın gözaltında kendi kontrolleri altında olduğu durumdaki gibi, tamamıyla veya büyük oranda yetkililerin bilgisi dahilinde gerçekleşmişse tutukluluk sırasında meydana gelen yaralanmalarla ilgili güçlü maddi karineler ortaya çıkacaktır. Aslında tatminkar ve ikna edici bir açıklama getirme yükümlülüğünün yetkililere ait olduğu söylenebilir (bkz. Hacı Özen, yukarıda anılan).

Somut dava koşullarına dönülecek olursa, AİHM öncelikle başvuranın gözaltına alınmadan önce muayene edilmediğini ve gözaltı sırasında hakkında düzenlenmiş üç doktor raporu bulunduğunu gözlemler. 19 Nisan 1999 tarihli rapor başvuranın sırtı, sol gözkapağı ve sol omzundan yaralandığını belirtmiştir. 22 Nisan 1999 tarihli ikinci rapor başvuranın sağ kaşı, burnunun sol tarafı ve sol omzunda yaralar bulunduğunu belirtmiştir. 25 Nisan 1999 tarihli üçüncü ve son rapor ise başvuranın sağ kaşı, burnunun sol tarafı ve sol omzunda yara izleri bulunduğunu belirtmiştir.

AİHM, tarafların sözkonusu raporların bulgularına itiraz etmediklerini kaydeder. Ancak başvuranın nasıl yaralandığı konusunda farklı nedenler öne sürmektedirler. Haydar Ceylan gözaltındayken kötü muamele gördüğünü, Hükümet ise yaraların başvuranın Gaziosmanpaşa Emniyet Müdürlüğü'nün penceresinden atlamaya çalıştığı sırada oluştuğunu iddia etmiştir. Hükümet sözkonusu iddiasını desteklemek üzere üç polis memurunun imzasını taşıyan bir tutanak ibraz etmiştir.

AİHM bu bağlamda Hükümetçe ibraz edilen tutanağın başvuranın ne imzasını ne imzalamayı reddettiğini belirten bir not taşıdığını gözlemler. Belgenin üzerinde düzenlenme tarih ve saati de yer almamıştır. Ayrıca 18 Nisan 1999 günü saat 1.45'te düzenlenen üst arama tutanağı başvuranın memurlara mukavemet gösterdiği ve onların başvurana karşı güç kullandıklarına ilişkin bilgi içermemektedir. İkinci bir raporun hazırlanacağına ilişkin bilgi de yer almamıştır. AİHM, yaşandığı iddia edilen arbedenin neden üst arama tutanağında yer almadığını anlamakta güçlük çekmektedir. Bu nedenle başvuranın 19 Nisan 1999 tarihli raporda belirtilen yaraların meşru bir güç kullanımının sonucunda meydana geldiğinin ikna edici bir şekilde kanıtlanmadığı görüşündedir.

AİHM ayrıca 22 ve 25 Nisan 1999 tarihli doktor raporlarının 19 Nisan 1999 tarihli raporda yer almayan bulguları tespit ettiğini gözlemler. Bunlar başvuranın sağ gözü ve burnunun sol tarafındaki yara izleridir ve Hükümet bu yaralara herhangi bir açıklama getirmemiştir.

AİHM, devletlerin gözaltında tutulan herkesin esenliğinden sorumlu olduğunu hatırlatır. Bu şahıslar savunmasız bir durumdadır ve yetkililerin onları koruma görevleri vardır (bkz. Mehmet Emin Yüksel - Türkiye, no. 40154/98). Yetkililerin gözaltında denetimleri altında bulunan kişilere verilen zararın hesabını verme sorumluluğu ve Hükümetin mevcut davada ikna edici bir açıklama vermediği göz önünde bulundurularak AİHM, 19, 22 ve 25 Nisan 1999 tarihli doktor raporlarında kaydedilen yaralanmaların Hükümetin sorumluluğunu taşıdığı bir muamelenin sonucu olduğu kanısındadır.

Buna göre AİHS'nin 3. maddesi esas yönünden ihlal edilmiştir.

2. AİHS'nin 3. maddesinin usule ilişkin kısmı ışığında savunmacı Hükümetin sorumluluğu

Hükümet, yerel makamların başvuranın iddialarına ilişkin etkili bir soruşturma yapma yükümlülüklerini yerine getirdiklerini belirtmiştir.

Başvuran, polis memurları hakkındaki soruşturma ve cezai kovuşturmanın, yargılamanın zamanaşımına uğraması nedeniyle etkili olamadığını ileri sürmüştür.

AİHM, AİHS'nin 3. maddesinin, yetkili makamların kötü muamele iddialarını, iddialar "savunulabilir" ve "makul şüphe uyandırır" nitelikte iseler soruşturmalarını gerektirdiğini yineler (özellikle bkz. Ay - Türkiye, 30951/96). Bu soruşturma, bağımsız, tarafsız ve kamu denetimine açık olmalıdır. Ayrıca sorumluların belirlenip cezalandırılmalarını sağlayabilecek nitelikte olmalıdır (bkz. Assenov ve Diğerleri - Bulgaristan; Aksoy - Türkiye; Labita - İtalya [BD], 26772/95).

Bu çerçevede aynı zamanda ivedilik ve makul süre şartı da zımnen bulunmaktadır. Belirli bir durumun soruşturmasında kaydedilecek ilerlemeyi önleyecek engel ve zorluklar olabileceği kabul edilmektedir. Öte yandan, işkence veyahut kötü muameleyi soruşturmada makamların vereceği ivedi bir yanıt, halkın hukukun üstünlüğüne olan bağlılığını sürdürmek ve hileli itilaf emaresine veyahut kanunsuz eylemlere müsamaha edildiği izlenimi vermemek için olmazsa olmaz olarak addedilebilir.
AİHM, başvuranın yaralanmasından AİHS'nin 3. maddesi kapsamında savunmacı Hükümetin sorumlu olduğu kanısındadır. Bu nedenle etkili bir soruşturma gerekliydi.

AİHM, 25 Nisan 1999, 3 Mart 2000 ve 22 Mayıs 2002 tarihlerinde, başvuranın, Devlet Güvenlik Mahkemesi nöbetçi hakimi ve mahkeme huzurunda, gözaltındayken kötü muameleye uğradığını ileri sürdüğünü gözlemler. Başvuranın iddialarına karşın, hukuki merciler, hiçbir ivedi cezai işlem başlatmamışlardır. Başvuranın iddialarına ilişkin soruşturma başlatılması ancak 3 yıldan fazla bir süre sonra, başvuranın temsilcisinin resmen suç duyurusunda bulunmasının ardından gerçekleşmiştir. Bunun ardından Fatih Cumhuriyet Savcısı, iddianamesini Fatih Ceza Mahkemesi'ne bir yıl üç ay sonra sunmuştur. Fatih Ceza Mahkemesi, yargılamanın başlamasından bir yıl üç ay ve kötü muamele eyleminin gerçekleşmesinden ise yedi yıl sonra görevsizlik kararı vermiştir. Ardından dava dosyasını İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'ne göndermiş, bu mahkeme, davanın esasına ilişkin ilk duruşmada davanın düşürülmesine karar vermiştir.

AİHM, sözkonusu davanın fazla sayıdaki tehirler yüzünden bir sonuç getirmediğini, sonunda da iç hukukta kanuni zamanaşımının uygulandığını gözlemler (bkz. Abdülsamet Yaman - Türkiye, 32446/96). Ulusal makamların yeterince ivedilik ve itinayla hareket ettiklerinin söylenemeyeceği ve bunun, aleyhlerindeki delillere rağmen şiddet eyleminin gerçek failleri için fiili dokunulmazlık yarattığı kanısındadır (bkz. Batı ve Diğerleri).

Yukarıdakiler ışığında AİHM, Haydar Ceylan'ın kötü muamele iddialarının ulusal makamlar tarafından AİHS'nin 3. maddesinin gerektirdiği gibi etkili bir soruşturmaya tabi tutulmadığı kanısına varır.

Dolayısıyla 3. madde usul yönünden ihlal edilmiştir.

II. AİHS'NİN 5. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Başvuranlar AİHS'nin 5/3 maddesine dayanarak uzun tutukluluk sürelerinden şikâyetçi olmuşlardır. Ayrıca AİHS'nin 5/4 maddesi kapsamında, tutuklu bulundurulmalarının kanuni geçerliliğine itiraz etmek için etkili iç hukuk yolları bulunmadığını ileri sürmüşlerdir. Son olarak başvuranlar, AİHS'nin 5/5 maddesine dayanarak, haddinden uzun süre tutuklu kalmalarına karşılık, bunun için tazminat haklarının bulunmadığından şikâyetçi olmuşlardır.

A.Kabuledilebilirlik

Hükümet AİHM'den, başvuranın, AİHS'nin 35/1 maddesinin gerektirdiği gibi iç hukuk yollarını tüketmediği gerekçesiyle, şikâyetlerini AİHS'nin 5/4 maddesi uyarınca reddetmesini talep etmiştir. Hükümet, AİHM'nin Köse - Türkiye (50177/99) ve Baştımar - Türkiye (74337/01) davalarına ilişkin kararlarına atıfta bulunarak, başvuranların Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 297-304 maddeleriyle uyumlu olarak, devam eden tutukluluk hallerine itiraz etmediklerini ileri sürmüştür.

Başvuranlar, itirazlarını Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 297-304 maddeleriyle uyumlu olarak sunduklarını ve sözkonusu iç hukuk yollarının etkisiz kaldığını belirtmişlerdir.

AİHM, başvuranların 15 Nisan 2002 ve 25 Temmuz 2005 tarihlerinde, Hükümet'in atıfta bulunduğu hukuk yollarını kullanarak tutukluluk hallerinin devam etmesi kararlarına itiraz ettiklerini gözlemlemektedir. Ayrıca iç hukuk yollarının tüketilmesiyle ilgili konunun, bu hukuk yolunun etkililiğinin tespit edilmesine bağlı olduğu kanısındadır. Bu, başvuranın şikâyetlerinin esasıyla ayrılmaz biçimde bağlantılıdır. Bu nedenle konunun davanın esasıyla birlikte incelenmesi gerekmektedir.

AİHS'nin 35. maddesinin 3. fıkrası çerçevesinde bu şikâyetin dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka bir gerekçe altında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.

1. AİHS'nin 5/3 maddesi

Hükümet, başvuranların, yargılama sürecinde de devam etmek üzere terör eylemlerinde yer aldıkları konusunda geçerli şüphe bulunduğunu belirtmiştir. Ayrıca, başvuranların tutuklu olarak yargılanmalarının, kaçmalarını, başka suçlar işlemelerini ve delilleri ortadan kaldırmalarını önlemek için gerekli olduğunu ileri sürmüştür.

Başvuranlar iddialarını sürdürmüşlerdir.

AİHM, göz önünde bulundurulacak süreyi hesaplarken, başvuranların birden fazla ve birbirini izleyen tutukluluk sürelerinin bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğini kaydeder. Ek olarak, başvuranların tutuklu yargılanma sürelerinin makul olup olmadığı değerlendirilirken, AİHS'nin 5/3 maddesi kapsamında, birikmiş tutukluluk sürelerinin global olarak değerlendirilmesi gerekmektedir (bkz. Solmaz - Türkiye, 27561/02). Sonuç olarak, AİHS'nin 5/1 (a) maddesi uyarınca, başvuranların mahkûmiyetlerinden sonra hükümlü kaldıkları süreyi (22 Mayıs 2002 ile 17 Nisan 2003 tarihleri arasında kalan süre) mahkum edilmeden önce tutuklu kaldıkları toplam süreden çıkardıktan sonra, mevcut davada göz önünde bulundurulacak süre 6 yıl 11 aydan fazladır.

AİHM, mevcut davadakine benzer meseleleri gündeme getiren davalarda sıklıkla AİHS'nin 5/3 maddesinin ihlal edildiğini tespit etmiştir (örneğin bkz. Gökçe ve Demirel - Türkiye, 51839/99; Solmaz; Bayam - Türkiye, 26896/02).

AİHM kendisine sunulan tüm bilgi ve belgeleri incelemiş, Hükümet'in mevcut davadakinden farklı bir sonuca ulaşmasını sağlayacak hiçbir delil veya görüş sunmadığı sonucuna varmıştır. AİHM konuya ilişkin içtihadını göz özününde bulundurarak, mevcut davada başvuranın tutuklu olarak yargılanma süresinin haddinden uzun olduğu kanısına varmıştır.

Buna göre AİHS'nin 5/3 maddesi ihlal edilmiştir.

2. AİHS'nin 5/4 maddesi

Hükümet, başvuranların bu madde kapsamındaki şikâyetinin açıkça dayanaktan yoksun olduğunu belirtmiştir.

Başvuranlar iddialarını sürdürmüşlerdir.

AİHM, başvuranların başlangıçta Devlet Güvenlik Mahkemesi ve Ağır Ceza Mahkemesi'nde tutuksuz yargılanmak üzere serbest bırakılmalarını defalarca talep ettiklerini, ancak bu taleplerin tümünün reddedildiğini gözlemlemektedir. Bu nedenle davayı gören mahkemelerin başvuranların uzun süre tutuklu bulundurulmalarına son verip, iddia edilen AİHS ihlallerini önleme veya telafi etme fırsatları bulunuyordu (bkz. Acunbay - Türkiye, 61442/00 ve 61445/00 ve Mehmet Şah Çelik - Türkiye, 48545/99).
AİHM ayrıca Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun başvuranların tutukluluk sürelerinin devamına hükmeden kararlara itiraz edebilecekleri 297-304 maddelerinin sağladığı hukuk yollarının uygulamada başarı sağlama ihtimalinin düşük olduğunu ve bu hukuk yollarının sanıklar için gerçek anlamda çekişmeli yargılama sağlamadığını kaydeder (bkz. Koşti ve Diğerleri - Türkiye, 74321/01; Bağrıyanık - Türkiye, 43256/04; Doğan Yalçın - Türkiye, 15041/03).

Mevcut davada, AİHM'nin daha önce vardığı bulgulardan sapmasını gerektirecek bir unsur bulunmamaktadır. Bu nedenle AİHM 5/4 madde çerçevesinde, iç hukukta başvuranların tutuklu bulundurulmalarının kanuni geçerliliğine itiraz edebilecekleri bir yol bulunmadığı kanısına varır.

Buna göre AİHM Hükümetin iç hukuk yollarının tüketilmediğine ilişkin ön itirazını reddedip, AİHS'nin 5/4 maddesinin ihlal edildiği kanısına varır.

B. AİHS'nin 5/5 maddesi

Hükümet, bu başlık altında, başvuranların tutukluluğunun iç hukuka uygun ve gerekli olduğunu ileri sürmüştür.

Başvuranlar, iddialarını sürdürmüş ve uzun süren tutuklulukları sonucu uğradıkları zarar karşılığında tazminat talebinde bulunabilecekleri herhangi bir iç hukuk yolu bulunmadığını ileri sürmüşlerdir.

AİHM, sözkonusu davada, AİHS'nin 5/3 maddesinin ihlalini saptadığını kaydederek, aynı maddenin 5. paragrafı uyarınca başvuranlara tazminat ödenmesinin gerektiğini belirtmektedir. AİHM, bu bağlamda, Türk hukukunda, AİHS'nin 5/3 maddesinin ihlaline neden olacak ölçüde "makul süre"yi aşan tutukluluk sonucu uğranan zarar karşılığında bir kişinin tazminat talebinde bulunabilmesini sağlayacak herhangi bir hukuk yolu bulunmadığını tespit ettiğini hatırlatmaktadır (Çiçekler - Türkiye, no. 14899/03; Cahit Solmaz - Türkiye, no. 34623/03).

Sözkonusu davada, AİHM'nin önceki tespitlerinden ayrılmasını gerektirecek herhangi bir unsur bulunmamaktadır. Bu nedenle, AİHM, başvuranların uygulanabilir tazminat hakkına sahip olmadıkları sonucuna varır.

Buna göre, AİHS'nin 5/5 maddesi ihlal edilmiştir.

III. AİHS'NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Başvuranlar, aleyhlerinde yürütülen cezai yargılamanın uzun sürmesi konusunda şikayetçi olmuş ve bu şikayetlerini AİHS'nin 6/1 maddesine dayandırmışlardır.

A.Kabuledilebilirlik

AİHS'nin 35/3 maddesi uyarınca bu şikayetin dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle şikayet kabuledilebilir niteliktedir.

B.Esas

Hükümet, sözkonusu dava koşulları dikkate alındığında, yargılama süresinin makul olmadığının düşünülemeyeceğini ileri sürmüştür. Bu bakımdan, Hükümet, terörle ilgili suçlardan yargılanan sanıkların sayısına değinmiştir. Hükümet, ayrıca, başvuranlar ile diğer sanıkların savunmalarını sunmak için uzatma istemelerinin yargılamanın uzun sürmesinde etkili olduğunu iddia etmiştir. Hükümet, son olarak, yargılamada yaşanan hiçbir gecikmenin makamlara atfedilemeyeceğini ileri sürmüştür.

Başvuranlar iddialarını sürdürmüştür.

AİHM, göz önünde bulundurulması gereken sürenin başvuranların yakalandıkları ve gözaltına alındıkları 18 ve 19 Nisan 1999 tarihlerinde başladığını ve dava dosyasındaki bilgiye göre, yargılamanın bu kararın alındığı tarihte halen derdest olduğunu gözlemlemektedir. Dolayısıyla, dikkate alınması gereken süre, iki aşamalı yargıda dokuz yıl yedi ay sürmüştür.

AİHM, yargılama süresinin makul olup olmadığı konusunun dava koşulları ışığında ve davanın karmaşıklığı ve başvuranlar ile ilgili makamların tutumu gibi ölçütler dikkate alınarak değerlendirilmesi gerektiğini hatırlatır: (Pélissier ve Sassi / Fransa, no. 25444/94).

AİHM, sözkonusu başvurudakine benzer sorunlar içeren davalarda, sıklıkla AİHS'nin 6/1 maddesinin ihlalini tespit etmiştir (Sertkaya / Türkiye, no. 77113/01; Hasan Döner / Türkiye, no. 53546/99; Uysal ve Osal / Türkiye, no. 1206/03).

Elindeki bütün verileri inceleyen AİHM, Hükümet'in bu davada farklı bir sonuca varmasını sağlayacak herhangi bir kanıt veya iddia ortaya koymadığı kanaatine varmıştır. Konuyla ilgili içtihadını gözönünde bulunduran AİHM, sözkonusu kararda yargılamanın çok uzun sürdüğü ve "makul süre" şartını yerine getirmediği görüşündedir.

Buna göre, AİHS'nin 6/1 maddesi ihlal edilmiştir.

IV. AİHS'NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Başvuranlar, ayrıca, aleyhlerinde yürütülen cezai yargılama süresinin uzunluğu karşılığında Türk hukukunda herhangi bir iç hukuk yolu bulunmadığı konusunda şikayetçi olmuş ve bu şikayetlerini AİHS'nin 13. maddesine dayandırmışlardır.

A.Kabuledilebilirlik

AİHS'nin 35/3 maddesi uyarınca bu şikayetin dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, ayrıca başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle şikayet kabuledilebilir niteliktedir.

B.Esas

Hükümet, bu şikayetle ilgili olarak herhangi bir açıklama yapmamıştır.

Başvuranlar iddialarını sürdürmüşlerdir.

AİHM, daha önce benzer davaları incelemiş ve Türk hukukunda başvuranların ihtilaf konusu yargılamanın uzunluğuna itiraz edebilecekleri etkili bir iç hukuk yolu bulunmaması nedeniyle AİHS'nin 13. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır (Bahçeyaka / Türkiye, no. 74463/01; Tendik ve Diğerleri / Türkiye, no. 23188/02). AİHM, sözkonusu davada, önceki tespitlerinden ayrılmasını gerektirecek herhangi bir gerekçe bulunmadığı görüşündedir.

Buna göre, AİHS'nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.

V. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI

AİHS'nin 41. maddesine göre:

"Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder."

A. Tazminat

Manevi tazminat olarak, Cem Demirbaş 20,000 Euro, Haydar Ceylan ile Binnaz Demirbaş ise 40,000'er Euro talep etmiştir. Cem Demirbaş, ayrıca, maddi tazminat olarak 20,000 Euro talep etmiştir.

Hükümet, başvuranların taleplerine itiraz etmiştir.

AİHM, Haydar Ceylan ile ilgili olarak, AİHS'nin 3., 5/3, 5/4, 5/5, 6/1 ve 13. maddelerinin ihlallerini tespit ettiğini kaydeder. AİHM, Cem Demirbaş ve Binnaz Demirbaş ile ilgili olarak ise, AİHS'nin 5/3, 5/4, 5/5, 6/1 ve 13. maddelerinin ihlallerini tespit etmiştir. AİHM, bir taraftan, AİHS'nin 5/4, 5/5 ve 13. maddelerinin ihlallerinin başvuranların uğradığı manevi zarar için tek başına yeterli adil tatmin oluşturduğunu kaydeder. Diğer taraftan, AİHM, tespit edilen ihlallerin AİHS'nin 3., 5/3 ve 6/1 maddelerinin ihlalleri sonucu görülen manevi zarar için tek başına yeterli tatmin oluşturmayacağını kabul eder. AİHM, hakkaniyete uygun temellere dayanarak, Haydar Ceylan'a manevi tazminat olarak 17,500 Euro ödenmesine hükmeder. AİHM, Cem Demirbaş ile Binnaz Demirbaş'a, bu başlık altında, 7,500'er Euro ödenmesine hükmeder.

AİHM, Cem Demirbaş'ın iddia ettiği maddi tazminatla ilgili olarak, bu talebi destekleyen herhangi bir belge sunulmadığını gözlemler ve bu talebi reddeder.

B. Yargılama masraf ve giderleri

Başvuranlar, AİHM önünde yapılan yargılama masraf ve giderleri ile kırtasiye, fotokopi ve posta masrafları gibi diğer harcamalar için ortaklaşa 3,995 Euro talep etmişlerdir. Başvuranlar, taleplerini desteklemek üzere, avukatları ile imzalanan avukatlık ücret sözleşmesi ile her birinin temsilcilerine 1,250'şer Euro ödediklerini gösteren faturaları sunmuşlardır.
Hükümet, yalnızca gerçekten yapılan yargı giderlerinin elde edilebileceğini ileri sürmüştür. Hükümet, bu bağlamda, bütün yargılama masraf ve giderlerinin başvuranlar tarafından belgelenmesi gerektiğini belirtmiştir. Hükümet, son olarak, başvuranların avukatlık ücretlerini talep ederken, Türkiye Barolar Birliği tarafından belirlenen minimum ücretleri esas almaları gerektiğini ileri sürmüştür.

AİHM'nin içtihadına göre, bir başvuran gerçekliğini ve gerekliğini kanıtladığı makul miktarlardaki yargı giderlerini elde edebilir. AİHM, sözkonusu davada, elindeki bilgiye ve yukarıdaki ölçütlere dayanarak, bu başlık altında Haydar Ceylan'a 1,250 Euro, Cem Demirbaş ile Binnaz Demirbaş'a ise 1,000'er Euro ödenmesine hükmeder.

C. Gecikme Faizi

AİHM, Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.

BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM, OYBİRLİĞİ İLE

1.Başvuruların kalan kısmının kabuledilebilir olduğuna;

2.Başvuran Haydar Ceylan'la ilgili olarak AİHS'nin 3. maddesinin ihlal edildiğine;

Başvuranların tamamıyla ilgili olarak:

3.AİHS'nin 5/3 maddesinin ihlal edildiğine;

4.AİHS'nin 5/4 maddesinin ihlal edildiğine;

5.AİHS'nin 5/5 maddesinin ihlal edildiğine;

6.AİHS'nin 6/1 maddesinin ihlal edildiğine;

7.AİHS'nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;

8.(a)AİHS'nin 44. maddesinin 2. paragrafı gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden yerel para birimine çevrilmek üzere ve her türlü vergi ve kesintiden muaf tutularak Savunmacı Hükümet tarafından,

(i)Haydar Ceylan'a, manevi tazminat olarak, 17,500 Euro (on yedi bin beş yüz Euro);

(ii)Cem Demirbaş ile Binnaz Demirbaş'a, manevi tazminat olarak, 7,500'er Euro (yedi bin beş yüz Euro);
(iii)Haydar Ceylan'a, yargılama masraf ve giderleri için, 1,250 Euro (bin iki yüz elli Euro);

(iv)Cem Demirbaş ile Binnaz Demirbaş'a, yargılama masraf ve giderleri için, 1,000'er Euro (bin Euro) ödenmesine;

(b)Yukarıda belirtilen üç aylık sürenin sona erdiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar, Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli olan marjinal kredi kolaylığı oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;

9.Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddedilmesine karar vermiştir.

İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğü'nün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları gereğince 9 Aralık 2008 tarihinde yazılı olarak bildirilmiştir.


 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA