kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

AİHM
ÇAĞLAYAN - TÜRKİYE DAVASI


İçtihat Metni

ÇAĞLAYAN - TÜRKİYE DAVASI

3. DAİRE

(Başvuru no. 30461/02)

KARAR

STRAZBURG

KARAR TARİHİ: 21 Ekim 2008

İşbu karar AİHS'nin 44/2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli düzeltmelere tâbi olabilir.

USUL

Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 30461/02 no'lu davanın nedeni T.C. vatandaşı olan Erol Çağlayan'ın ("başvuran") Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne 10 Haziran 2002 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ("Sözleşme") 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.

Başvuran, AİHM önünde Muğla Barosu avukatlarından H. Demir tarafından temsil edilmiştir.

AİHM, 30 Ağustos 2007'de başvuruyu kısmen kabuledilemez bulmuş ve kötü muamele ve bunlara karşı başvurulacak etkili iç hukuk yolu olmadığına dair şikâyetleri Hükümete tebliğ etmeye karar vermiştir.

OLAYLAR

DAVANIN KOŞULLARI

Başvuran 1961 doğumludur ve Muğla'da yaşamaktadır. Haber-Sen ve KESK (Kamu Emekçileri Sendikaları Konfederasyonu) üyesi olan başvuran 29 Ekim 1997 tarihinde Muğla'da polis memuruna hakaret suçlamasıyla yakalanmış ve Muğla Emniyet Müdürlüğü'ne götürülmüştür. Başvuranın yakalamaya karşı koyduğu iddia edilmektedir. Başvuran, gözaltında dövüldüğünü ve ölümle tehdit edildiğini iddia etmiştir.

Başvuran aynı gün Muğla Devlet Hastanesi acil servisine götürülmüş, muayene sonunda düzenlenen doktor raporunda başvuranın yanaklarında hiperemi ve sırtında 10 x 10 cm'lik kırmızı iz olduğu tespit edilmiş ve başvuranın 3 gün iş göremeyeceği belirtilmiştir.

30 Ekim 1997 tarihinde başvuran Muğla savcısı ve Muğla Sulh Hukuk Mahkemesi önüne çıkarılmış, gözaltında kötü muamele şikâyetini dile getirmiştir. Mahkeme başvuranın tutuklanmasına karar vermiştir.

11 Kasım 1997 tarihinde başvuran Muğla Devlet Hastanesi'nde tekrar muayeneden geçmiş, hazırlanan raporda iyileşen yaralara ve küt cisim darbesi nedeniyle kürek kemiğinde hematoma işaret edilmiştir.

12 Kasım 1997 tarihinde başvuran aynı hastanede başka bir doktor tarafından muayene edilmiş, hazırlanan raporda fiziksel şiddet izine rastlanmadığını belirtmiştir.

25 Kasım 1997 tarihinde başvuran kendisine kötü muamele ve hakaret eden polis memurlarından şikâyetçi olmuştur.

12 Ocak 1998 tarihli fotoğraftan teşhis tutanağına göre başvurana Muğla Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi'nde görev yapan 45 polis memurunun fotoğrafı gösterilmiş, başvuran kendisine kötü muamele yapan ve kendisini tehdit eden altı polis memurunu fotoğraflardan tespit etmiştir.

Muhakkik olarak görevlendirilen polis memurları, 14-19 Ocak 1998 tarihleri arasında başvurana kötü muamele yaptığı iddia edilen altı polis memurunu sorgulamış, polisler iddiaları reddetmiştir.

2 Mart 1998 tarihinde Muğla Cumhuriyet Başsavcısı başvuranın gözaltında kötü muamele iddialarına ilişkin olarak takipsizlik kararı vermiş, aynı gün savcı Muğla Asliye Ceza Mahkemesi'ne sözkonusu 6 polis memuru hakkında bir iddianame sunarak TCK'nın 245. maddesi uyarınca yargılanmalarını talep etmiştir.

10 Mart 1999 tarihinde Muğla Asliye Ceza Mahkemesi sanık polis memurları hakkındaki kovuşturmanın durdurulmasına karar vermiş ve devlet memurlarının yargılanmasına ilişkin mevzuat uyarınca polis memurları için yargılama izni verilmesi amacıyla dava dosyasını Muğla İl İdare Kurulu'na göndermiştir. Kurul, polis memurlarının başvurana kötü muamele yaptığına dair yeterli delil bulunmadığı gerekçesiyle 10 Şubat 2000 tarihinde yargılamaya izin verilmemesine karar vermiştir.

Başvuran, Kurul kararına 3 Mart 2000 tarihinde itiraz etmiş, gözaltında dövüldüğünü net bir şekilde gösteren doktor raporları dikkate alındığında kararın adaletsiz olduğunu savunmuştur. Bu sırada sözkonusu altı polis memuru hakkında bir disiplin soruşturması açılmış, ancak İl İdare Kurulu kararına dayanarak soruşturmaya son verilmiştir.

21 Aralık 2000 tarihinde şartlı tahliyeye ilişkin 4616 sayılı Kanun yürürlüğe girmiş, sözkonusu kanuna göre 23 Nisan 1999 tarihine kadar işlenmiş olup en fazla 10 yıllık hapis cezası gerektiren suçlara ilişkin dava ve cezalar ertelenmiştir.

10 Şubat 2000 tarihinde İl Memurin Muhakemat Komisyonu, 4616 sayılı kanun uyarınca sanık polis memurları hakkında men-i muhakeme kararı vermiş, başvuran karara itiraz etmiştir.

Danıştay, 15 Ocak 2002 tarihinde Komisyon kararını onamıştır.

HUKUK

I.KABULEDİLEBİLİRLİK

Hükümet başvuranın AİHS'nin 35/1 maddesi kapsamında mevcut iç hukuk yollarını tüketmediğini savunmuştur. Bu bağlamda başvuranın, uğradığını iddia ettiği zarara telafi sağlayabilecek medeni ve idari hukuk yollarına başvurmadığını ifade etmişlerdir.

AİHM, Hükümetin benzer davalardaki ön itirazlarını inceleyip reddetmiş olduğunu hatırlatır (bkz. özellikle Karayiğit - Türkiye, no. 63181/00). AİHM, somut davada yukarıda anılan davadaki tespitlerinden ayrılmasını gerektirecek neden görmemektedir. Bu nedenle Hükümetin ön itirazını reddeder.

AİHS'nin 35. maddesinin 3. paragrafı çerçevesinde başvurunun dayanaktan yoksun olmadığını kaydeden AİHM, başvurunun başka açılardan bakıldığında da kabuledilemezlik unsuru bulunmadığını tespit eder. Bu nedenle başvuru kabuledilebilir niteliktedir.

II.AİHS'NİN 6/1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Başvuran, AİHS'nin 3. maddesine dayanarak, çeşitli kötü muamelelere uğratılması ve ulusal yetkililerin, şikâyetleri hakkında etkili bir soruşturma yürütmemiş olmasından şikâyetçi olmuştur.

A.Tarafların görüşleri

1.Başvuran

Başvuran gözaltındayken polis memurları tarafından dövüldüğünü ve iç hukuk yollarının etkisiz olduğunu iddia etmiştir.

2.Hükümet

Hükümet başvuranın, yakalanması sırasında polis memurlarına hakaret etmiş ve mukavemet göstermiş olması nedeniyle memurların kendisini yasaya uygun yakalamak ve polis karakoluna götürmek amacıyla makul güç kullanmak zorunda kaldıklarını ifade etmiştir. Ayrıca 29 Ekim 1997 tarihli doktor raporunda yer alan bulgularla çeliştiği için başvuranın iddiaları dayanaktan yoksundur. Hükümete göre başvuran, iddia ettiği gibi altı polis memuru tarafından dövülmüş olsaydı ciddi şekilde yaralanmış olması gerekirdi. Son olarak etkili bir soruşturmanın başvuranın lehinde bir karar verilmesi anlamına gelmediğini savunmuştur. Yine de yetkililer etkili bir soruşturma yürütmüş ve başvuranın iddialarının dayanaksız olduğuna karar vermişlerdir.

B.AİHM'nin değerlendirmesi

1.Genel ilkeler

AİHM, AİHS'nin 3. maddesinin, AİHS'nin istisnaya izin verilmeyen en temel hükümlerinden biri olduğunu hatırlatır. Bu madde aynı zamanda Avrupa Konseyi'ni oluşturan demokratik toplumların temel değerlerinden birini muhafaza etmektedir. Bireylerin insan haklarının korunması için bir araç olarak AİHS'nin amaç ve hedefi, sözkonusu hükümlerin, sağladığı güvenceleri uygulanabilir ve etkili kılacak şekilde yorumlanmasını ve uygulanmasını da gerektirir (bkz. Avşar - Türkiye, no. 25657/94).

AİHM ayrıca bir kişinin sağlıklı olarak gözaltına alınıp tahliye olduğunda yaralanmış olduğu görüldüğünde sözkonusu yaralanmaların nasıl meydana geldiğine dair makul bir açıklama getirmenin ve başvuranın iddialarına ilişkin, özellikle de bunlar tıbbi raporlarla desteklenmişse, şüphe yaratacak deliller ortaya koymanın, devletin görevi olduğunu yineler. Aksi halde AİHS'nin 3. maddesine dayalı açık bir sorun ortaya çıkacaktır (bkz. Çolak ve Filizer - Türkiye, no. 32578/96 ve 32579/96; Selmouni - Fransa [BD], no. 25803/94; Aksoy - Türkiye, yukarıda anılan ve Ribitsch - Avusturya, A Serisi no. 336).

AİHM, görevinin ikincil niteliklerine karşı duyarlıdır ve belli bir davanın koşullarında kaçınılmaz olmadığı durumlarda olayın birinci derece mahkemesi rolünü üstlenmede dikkatli olması gerektiğini kabul eder (bkz. örneğin McKerr - İngiltere, 28883/95). Ancak AİHS'nin 3. maddesine dayanan iddiaların ortaya atılması halinde AİHM tam bir titiz inceleme gerçekleştirmelidir (bkz. Ülkü Ekinci - Türkiye, no. 27602/95) ve bunu taraflarca sunulan deliller temelinde yapacaktır.

AİHM, kanıtları değerlendirirken genellikle "makul şüphenin ötesinde" standardını uygulamaktadır (bkz. Orhan - Türkiye, no. 25656/94 ve Avşar, yukarıda anılan). Böyle bir kanıt yeterince güçlü, açık ve anlamlı çıkarımların veya çürütülemeyen benzer karinelerin varlığı ile de ortaya konabilir (bkz. Ülkü Ekinci, yukarıda anılan).

Ayrıca eğer sözkonusu olaylar, şahsın gözaltında kendi kontrolleri altında olduğu durumdaki gibi, tamamıyla veya büyük oranda yetkililerin bilgisi dahilinde gerçekleşmişse tutukluluk sırasında meydana gelen yaralanmalarla ilgili güçlü maddi karineler ortaya çıkacaktır. Aslında tatminkâr ve ikna edici bir açıklama getirme yükümlülüğünün yetkililere ait olduğu söylenebilir (bkz. Salman - Türkiye [BD], no. 21986/93).

Son olarak AİHM, bir kişinin 3. maddeye aykırı olarak polis tarafından ciddi bir kötü muameleye tâbi tutulduğu yönünde savunulabilir bir iddia ortaya attığı durumlarda, sözkonusu hükmün, AİHS'nin 1. maddesinde yer alan devletin "kendi yetki alanı içinde bulunan herkese AİHS'de yer alan hak ve özgürlükleri tanıması" genel yükümlülüğüyle birlikte okunduğunda, etkili bir resmi soruşturma yapılması gerekliliğini içerdiğini hatırlatır. Soruşturma, sorumluların belirlenmesi ve cezalandırılmasını sağlar nitelikte olmalıdır. Aksi takdirde, işkence, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere ilişkin genel yasak, temel önemine rağmen uygulamada etkisiz olacak ve kimi durumlarda devlet görevlilerinin, fiili bir dokunulmazlıkla, kontrolleri altında bulunanların haklarını suiistimal etmeleri mümkün olacaktır (bkz. Assenov vd., Raporlar 1998-VIII).

2.Genel ilkelerin somut dava koşullarına uygulanması

a.Başvuranın uğradığını iddia ettiği kötü muamele

AİHM, başvuranın gözaltından çıktıktan sonra üç defa muayene edildiğini kaydeder. 29 Ekim 1997 ve 11 Kasım 1997 tarihli raporların başvuranın vücudunda hiperemi ve yaralara işaret etmesine rağmen 12 Kasım 1997 tarihli üçüncü rapor vücudunda kötü muamele izine rastlanmadığını belirtmiştir.

AİHM, ilk iki raporda tarif edilen yaraların, özellikle de 11 Kasım 1997 tarihli raporda başvuranın sırtında gözlenen hematomun küt cisim darbesi ile oluştuğu bulgusu dikkate alındığında başvuranın polis memurları tarafından dövüldüğü iddiası ile uyuştuğu kanaatindedir. Ayrıca 29 Ekim 1997 tarihli raporda belirtilen hipereminin (deride kızarıklık) başvuranca iddia edildiği gibi tokat atılması nedeniyle olmuş olabileceğini gözlemler. Bu değerlendirmeler ışığında AİHM, başvuranın vücudunda oluşan yaraların AİHS'nin 3. maddesi kapsamında kötü muamele düzeyine ulaştığı görüşündedir (bkz. örneğin A. - İngiltere, Raporlar 1998/VI ve Ribitsch, yukarıda anılan). AİHM, ilk iki raporda yer alan bulgularla uyuşmayan 12 Kasım 1997 tarihli raporu dikkate almamaktadır.

Yukarıdakiler ışığında, Hükümetin sözkonusu yaraların nasıl oluştuğuna dair inandırıcı bir açıklama getirip getirmediği ve mağdurun iddialarını şüpheye düşürecek kanıt sunup sunmadığının belirlenmesi gerekmektedir.

Hükümet, başvuranın iddialarına cevaben polis memurlarının başvuranı yakalamak amacıyla makul güç kullandığını ve altı polis memuru tarafından dövülmüş olsaydı başvuranın daha ciddi şekilde yaralanması gerektiğini savunmuştur. Ayrıca başvuranın iddialarının delillerle desteklenmediğini ifade etmişlerdir. Soruşturmadan sorumlu yetkililer de benzer şekilde karar vermişlerdir.

AİHM, özgürlüğünden mahrum bırakılmış şahsa ilişkin olarak, bireyin tutumunun zor kullanmayı gerekli kıldığı durumlar haricinde, fiziksel güç kullanımının insan onuruna aykırı olduğunu ve ilke olarak 3. maddede öngörülen hakkın bir ihlalini oluşturduğunu hatırlatır (bkz. Ribitsch, yukarıda anılan). Öte yandan, yakalama esnasında güç kullanımı, özellikle başvuranın tutumundan kaynaklanan durumlarda, yaralanmaya yol açılsa dahi 3. madde kapsamı dışında kalabilir (bkz. Berli?ski - Polonya, no. 27715/95 ve 30209/96).

Somut davada, dava dosyasında yer alan belgelerden başvuranın vücudunda tespit edilen yaraların gözaltından önce oluştuğu sonucu çıkmamaktadır. Bu bağlamda AİHM başvuranın tutuklanmasını takiben bir doktor tarafından muayene edilmediğini kaydeder. Özellikle Hükümetin başvuranın yakalanmaya karşı mukavemet gösterdiği iddiası dikkate alındığında bu tür bir muayene yetkililerin atması gereken uygun bir adımdı. Ayrıca başvuranın yakalanmasının nedenleri ve koşullarını açıklayan bir yakalama tutanağı bulunmamaktadır. Bu tür bir raporun aynı zamanda başvuranın vücudunda bulunan yaralara neden olmuş olabilecek tarafların eylemlerine de ışık tutması mümkündü.

Bunun yanında meşru yakalama için güç kullanmak zorunda kalınan bu tür durumlarda en önemli husus yakalanan şahsın gözaltına konulmadan önce doktor muayenesinden geçirilmesidir. Bu hem şahsın sağlık durumunun gözaltında sorgulanmaya uygun olup olmadığının belirlenmesini sağlayacak, hem sorumlu Hükümeti sözkonusu yaralara ikna edici bir açıklama getirmek yükünden kurtaracaktır. Bu bağlamda AİHM, avukata erişim ve tutukluluğu bir üçüncü şahsa haber verme hakkı ile birlikte, tıbbi muayenenin ilgili hukuk sisteminde ne şekilde tarif edilirse edilsin (yakalama vs.) özgürlükten mahrum bırakmanın ilk aşamasından itibaren, alıkonulan şahısların kötü muameleden korunması için geçerli olması gereken temel güvenceleri oluşturduğunu kaydeder (bkz. Avrupa İşkenceyi Önleme Komitesi'nin 2. Genel Raporu, CPT/Inf/E (2002) 1 - Rev. 2006).

Buna göre, yetkililerin başvuranı gözaltına almadan önce muayene etmemiş olmaları dikkate alındığında Hükümet, savunmasında bu eksikliğe dayanarak yaraların başvuranın kendi tutumundan kaynaklandığını söyleyemez. Bu nedenle AİHM, başvuranın gözaltına alınmadan önce sağlıklı olduğunu farzedebilir (bkz. mutatis mutandis, Abdulsamet Yaman - Türkiye, no. 32446/96).

Hükümetin başvuranın altı polis memuru tarafından dövülmüş olsaydı daha ciddi şekilde yaralanması gerektiği savına ilişkin olarak AİHM, daha önce de belirtildiği gibi doktor raporlarında tarif edilen yaraların en alt düzey şiddeti aşmaya ve AİHS'nin 3. maddesi kapsamına girmeye yetecek kadar ciddi nitelikte olduğunu gözlemler.

Hükümetin başvuranın iddialarının delillerle desteklenmediği görüşüne ilişkin olarak AİHM, Muğla Devlet Hastanesi'nden verilen iki doktor raporunun da başvuranın vücudunda, küt cisim darbesi nedeniyle oluşan yaralanmaları açıkça tespit ettiğini kaydeder. Bu şartlar altında AİHM, yetkili mercilerinin yukarıda belirtilen doktor raporlarında tarif edilen yaralanmaların nedenini saptamak adına hiçbir şey yapmadığı Hükümetin görüşlerini kabul edemez.

Yukarıda belirtilenler ışığında AİHM, devletlerin gözaltında tutulan herkesin esenliğinden sorumlu olduğunu hatırlatır. Bu şahıslar savunmasız bir durumdadır ve yetkililerin onları koruma görevleri vardır. Yetkililerin gözaltında denetimleri altında bulunan kişilere verilen zararın hesabını verme sorumluluğu ve yukarıda anılan iki doktor raporunda belirtilen yaralara ilişkin bir açıklama yapılmaması dikkate alındığında AİHM, Hükümetin sözkonusu yaralanmanın nasıl oluştuğu konusunda ikna edici bir açıklama yapmadığı kanaatindedir. Bu nedenle sözkonusu yaraların Hükümetin sorumluluk taşıdığı bir muamelenin sonucunda oluştuğu kanısındadır.

Buna göre AİHS'nin 3. maddesi esastan ihlal edilmiştir.

b.Soruşturmanın etkisiz olduğu iddiası

AİHM, başvuranın Muğla Cumhuriyet Başsavcılığı'na kötü muamele şikâyetinde bulunmasından sonra iddialarla ilgili yetkililerce bir soruşturma başlatıldığını ve altı polis memuru hakkında başvurana kötü muamelede bulunmaktan dava açıldığını kaydeder. Ancak Muğla Asliye Ceza Mahkemesi yargılama izni alınması amacıyla kovuşturmayı ertelemiş ve dava dosyasını Muğla İl İdare Kurulu'na göndermiştir. Kurul önce polis memurlarının yargılanmasına izin vermemiş ve başvuranın itirazından sonra, 4616 sayılı yasaya dayanarak cezai kovuşturmayı ertelemiştir. Yasa uyarınca faillerin takip eden beş yıl içinde aynı tür ya da daha ağır ceza gerektiren bir suç işlememeleri halinde sözkonusu kovuşturma sona erdirilecektir. Başvuran sözkonusu kararı temyize götürmüş ancak Danıştay itirazı reddetmiştir.

AİHM, Türkiye aleyhindeki geçmiş davalarda güvenlik güçlerine yöneltilen benzer iddialara ilişkin soruşturma yapmakla sorumlu olan (somut davada Muğla Valiliği'ne bağlı) İl İdare Kurulu ve Polis Disiplin Kurulu gibi kurumların, soruşturulan güvenlik güçleri ile tam bağlantılı bir yönetici olan Vali'ye hiyerarşik olarak bağımlı devlet memurlarından oluşması nedeniyle bağımsız olarak değerlendirilemeyeceğini tespit etmiştir (bkz. diğerlerinin yanı sıra İpek - Türkiye, no. 25764/94). AİHM, somut dava koşullarında iddiaların polis gücüne yöneltilmiş olması nedeniyle yukarıda anılan kurumların sözkonusu gücün mensupları olan kıdemli polis memurlarını muhakkik olarak atamasının uygun olmadığı görüşündedir. Bu itibarla muhakkiklerin meslektaşlarının ifadelerine güvenmeye istekli olmaları AİHM'nin geçmişteki bulgularını teyit etmektedir.

AİHM ayrıca AİHS'de güvence altına alınan hakların teorik ve aldatıcı değil, pratik ve etkili olduğunu hatırlatır. Bu nedenle bu tür soruşturmalar sorumluların tespit edilip cezalandırılmasını sağlar nitelikte olmalıdır. Ne var ki somut davadaki soruşturma, haklarında deliller bulunmasına rağmen şiddetin faillerine fiili bir dokunulmazlık getiren 4616 sayılı yasanın uygulanması nedeniyle sonuç getirmemiştir (bkz. mutatis mutandis, Batı vd. - Türkiye, no. 33097/96 ve 57834/00; ve Abdülsamet Yaman, yukarıda anılan).

Sonuç olarak AİHM başvuranın davasında uygulandığı şekliyle ceza hukuku sisteminin caydırıcılıktan uzak olduğunun kanıtlandığı ve başvuranın şikâyetçi olduğu gibi kanunsuz fiillerin etkili bir şekilde önlenmesini sağlamakta caydırıcı etkisinin bulunmadığı kanaatindedir (bkz. mutatis mutandis, Okkalı - Türkiye, no. 52067/99).

Yukarıda belirtilenler ışığında ve yetkililerin polis memurlarının sorumluluğunu tespit ve cezalandırılmaları için açılmış cezai takibatı takip etmemeleri nedeniyle AİHM, yukarıda belirtilen yargılamanın AİHS'nin 3. maddesinin usule ilişkin gereklerini karşılayan bir yargılama olmadığı görüşündedir.

Buna göre sözkonusu hüküm usulden ihlal edilmiştir.

III.AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI

AİHS'nin 41. maddesine göre:

"Mahkeme işbu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder."

A.Tazminat

Başvuran 3,480 Euro maddi, 20,000 Euro manevi tazminat talep etmiştir.

Hükümet, talep edilen miktarların aşırı olduğu ve haksız servete yol açacağını savunmuştur.

AİHM, tespit edilen ihlal ile talep edilen maddi tazminat arasında illiyet bağı kuramamaktadır; bu nedenle talebi reddeder. Ancak tespit edilen ihlali dikkate alarak ve hakkaniyete uygun bir değerlendirmeyle başvurana 5,000 Euro manevi tazminat ödenmesini uygun bulmaktadır.

B.Yargılama masraf ve giderleri

Başvuran AİHM önündeki masraflar için 1,868 Euro talep etmiştir (adli masraflar için 1,739 Euro ve posta ve kırtasiye masrafları için 129 Euro). Bu bağlamda başvurusunun AİHM önünde temsili için avukatı ile akdedilmiş 3,000 yeni Türk Lirası (yaklaşık 1,580 Euro) bedelli hizmet sözleşmesini ibraz etmiştir.

Hükümet, talep edilen miktarın meşru ya da gerçekten ve gerektiği için yapılmış olmadığını savunmuştur.

AİHM'nin içtihadına göre bir başvuran, ancak masrafların gerçekten ve gerektiği için yapıldığı ve miktarın makul olduğu kanıtlanmış ise bunları geri almaya hak kazanmaktadır. Sözkonusu davada elindeki bilgileri ve yukarıdaki ölçütleri göz önünde bulundurarak AİHM, bu başlık altında 1,700 Euro ödenmesini uygun bulmaktadır.

C.Gecikme faizi

AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı orana üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir.

BU GEREKÇELERE DAYANARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,

1.Başvurunun kabuledilebilir olduğuna;

2.AİHS'nin 3. maddesinin usul ve esastan ihlal edildiğine;

3.(a) Sorumlu Devlet'in başvurana, AİHS'nin 44/2 maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden Türk Lirası'na çevrilerek:

(i) 5,000 Euro (beş bin Euro) manevi tazminat;

(ii) 1,700 Euro (bin yedi yüz Euro) yargılama masraf ve giderleri;

(iii) bu miktarlara uygulanabilecek her tür vergiyi ödemesine;

(b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten ödemenin yapılmasına kadar geçen süre için Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;

4.Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine

KARAR VERMİŞTİR.

İşbu karar İngilizce olarak hazırlanmış ve AİHM İç Tüzüğü'nün 77. maddesinin 2. ve 3. paragrafları uyarınca 21 Ekim 2008 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA