kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

AİHM
PAKKAN-TÜRKİYE

İlgili Kavramlar

ADİL YARGILANMA HAKKI
HAKKANİYETE UYGUN BİR TATMİN
HÜRRİYET VE GÜVENLİK HAKKI

İçtihat Metni

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
DÖRDÜNCÜ DAİRE
PAKKAN - TÜRKİYE(Başvuru no. 13017/02)

KARAR
STRAZBURG
31 Ekim 2006

Bu karar AİHS'nin 44 § 2 maddesinde belirtilen şartlarda kesinlik kazanacaktır. Ancak, şekle ilişkin değişiklik yapılabilir.

USUL

Dava, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi'nin ("Sözleşme") 34. maddesi uyarınca, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, bir Türk vatandaşı olan Muammer Pakkan ("başvuran") tarafından, 7 Mart 2002 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne yapılan başvurudan (no. 13017/02) kaynaklanmaktadır.

Başvuran, İstanbul Barosu'na bağlı avukatlar M. Filorinalı ve Y. Başara tarafından temsil edilmiştir.

OLAYLAR

I. DAVA OLAYLARI

Başvuran 1963 doğumludur ve Edirne F-Tipi Cezaevi'nde tutuklu bulunmaktadır.

28 Kasım 1992 tarihinde, başvuran, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi'nde görevli polis memurları tarafından gözaltına alınmıştır. 10 Aralık 1992 tarihinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranın tutuklu yargılanmasına hükmetmiştir.

5 Ocak 1993 tarihinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, başvuran ve diğer yirmi dokuz kişi hakkında bir iddianame sunmuş ve onları, Türk Ceza Kanunu'nun 146. maddesi ve Terörle Mücadele Kanunu'nun 5. maddesine aykırı olarak yasadışı sol bir örgüte üye olmakla suçlamıştır.

İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde gerçekleşen ve heyetinde askeri bir hakimin yer aldığı 22 Kasım 1993 tarihli duruşmada, sanıklar duruşma salonunda sloganlar atarak işlemleri protesto etmişlerdir. Güvenlik güçlerinin müdahale etmesini müteakip, sanıklar mahkeme binasının pencerelerini kırmışlardır.

1993 ve 1994 yılları arasında gerçekleşen duruşmalarda, mahkeme, bazı tanıkların ifadelerini dinlemiş ve sanıkların ifadelerini almıştır.

18 Haziran 1999 tarihinde, Anayasa'da değişiklik yapılmış ve bu değişiklik ile Devlet Güvenlik Mahkemeleri heyetinde yer alan askeri hakimlerin yerine sivil hakimler görevlendirilmiştir.

Mahkeme, suçun niteliğini ve dava dosyasının içeriğini gözönünde bulundurarak başvuranın tutuksuz yargılanma talebini reddetmiş ve tutuklu yargılanmasının devamınıemretmiştir. Başvuranın yer almadığı duruşmalarda, mahkeme başvuranın durumunu kendi insiyatifi ile değerlendirmiş ve aynı gerekçelere dayanarak başvuranın tutuklu yargılanmasınıemretmiştir.

27 Mart 2000 tarihli duruşmada, mahkeme, başvuran da dahil olmak üzere neredeyse tüm sanıkların son ifadelerini almayı tamamlamış ve son ifadelerini henüz sunmamış olanlar için ek bir sürenin verilmeyeceğini ifade etmiştir.

30 Temmuz 2001 tarihinde, başvuran, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin farklıbir dairesine dilekçe sunmuş ve mahkemenin tutuklu yargılamanın devamına ilişkin kararıhakkında şikayetçi olmuştur. 1 Ağustos 2001 tarihinde, suçun niteliği ve dava dosyasının içeriği nedeniyle itirazı reddedilmiştir.

12 Ekim 2001 tarihine kadar İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde elli beşduruşma düzenlenmiş ve mahkemenin heyetinde yer alan yargıçlar altı sefer değiştirilmiştir.

Devlet Güvenlik Mahkemeleri, 7 Mayıs 2004 tarihinde yürürlüğe konulan anayasal değişiklikler ile kaldırılmıştır. Sonuç olarak, ceza muhakemeleri usulü tarafından sağlanan usule ilişkin teminatların tümü bundan sonra istisnasız bütün yargılama usulleri için geçerli hale gelmiştir.

27 Ekim 2004 tarihinde, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi başvuranı suçlu bulmuş ve onu ömür boyu hapis cezasına çarptırmıştır.

13 Temmuz 2005 tarihinde, Yargıtay, Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin kararınıusulden bozmuştur.

Dava, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nde halen devam etmekte ve başvuran halen tutuklu yargılanmaktadır. En son duruşma 2 Aralık 2005 tarihinde düzenlenmiştir.

HUKUK

I. AİHS'NİN 5 § 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Başvuran, yaklaşık on üç yıllık tutuklu yargılama süresinin, AİHS'nin 5 § 3. maddesinde belirtilen "makul süre" şartını ihlal ettiğinden bahisle şikayetçi olmuştur. Sözkonusu madde şöyledir:

"Bu maddenin 1.c fıkrasında öngörülen koşullara uyarınca yakalanan veya tutulu durumda bulunan herkes hemen bir yargıç veya adli görev yapmaya yasayla yetkili kılınmış diğer bir görevli önüne çıkarılır; kendisinin makul bir süre içinde yargılanmaya veya adli kovuşturma sırasında serbest bırakılmaya hakkı vardır. Salıverilme, ilgilinin duruşmada hazır bulunmasınısağlayacak bir teminata bağlanabilir."

A. Kabuledilebilirlik

AİHM, bu şikayetin, AİHS'nin 35 § 3. maddesi anlamı dahilinde dayanaktan yoksun olmadığını kaydetmiştir. Ayrıca, başka açılardan da kabuledilmez olmadığını belirtmiştir. Dolayısıyla kabuledilebilir bulunmalıdır.

B. Esaslar

Hükümet, başvuranın yakalanmasının, onun suç işlediğine dair şüphe uyandıracak makul sebeplerin varlığına dayalı olduğunu ve nezaret durumunun yetkili mercii tarafından düzenli ve itinalı olarak gözden geçirildiğini ileri sürmüştür. Başvurana yöneltilen suçlamanın ciddi olduğunu ve suçu önlemek ve kamu düzenini korumak için tutuklu yargılanmasının devamının gerekli olduğunu belirtmiştir. Hükümet, son olarak, başvuranın toplam tutuklu yargılanma süresinin, sanıkların sayısı ve işlemlerin karmaşık yapısı karşısında makul olduğunu ileri sürmüştür.

Başvuran bu iddialara itiraz etmiştir. Hiçbir şeyin on üç yıllık tutuklu yargılama süresini haklı çıkaramayacağını ileri sürmüştür.

AİHM, sözkonusu bir davada sanığın tutuklu yargılanma süresinin makul süreyi aşmamasını sağlama görevinin öncelikle ulusal yargı makamlarına düştüğünü yinelemiştir. Bu amaçla, masumiyet karinesine bağlı kalarak, kişisel özgürlüğe saygı kuralına uymamayıhaklı çıkaran gerçek bir kamu yararı gereğinin mevcudiyetini destekleyen veya çürüten delilleri incelemeli ve bunları serbest bırakılma başvurularına ilişkin kararlarında ortaya koymalıdırlar. AİHM, AİHS'nin 5 § 3. maddesinin ihlal edilip edilmemiş olduğu hususunda bir karara varırken esas olarak sözkonusu kararlarda belirtilen nedenler ve itirazlarında başvuran tarafından ortaya konan gerçekleri temel almalıdır (bkz., Sevgin ve İnce - Türkiye, no. 46262/99, 20 Eylül 2005).

Yakalanan kişinin bir suç işlemiş olduğuna ilişkin makul şüphenin devamı, tutululuğun devamının geçerliliği için mutlaka aranılan bir koşuldur ancak, belirli bir süre sonra yeterli olmamaktadır. AİHM bu durumda adli makamlarca öne sürülen diğer gerekçelerin, kişinin özgürlüğünden mahrum bırakılmasını haklı çıkarmaya devam edip etmediğini tespit etmelidir (bkz., diğer kararların yanı sıra, Ilijkov - Bulgaristan, no. 33977/96, § 77, 26 Temmuz 2001 ve Labita - İtalya [BD], no. 26772/95, §§ 152-153, AİHM 2000-IV).

Sözkonusu davada, AİHM, mahkumiyet öncesi tutukluluğa ilişkin iki süreç olduğunu kaydetmiştir. İlk süreç, başvuranın yakalanmasıyla birlikte 28 Kasım 1992 tarihinde başlamışve İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nin karar verdiği tarih olan 27 Ekim 2004 tarihinde sona ermiştir. Bu süreden, Yargıtay'ın karar verdiği tarih olan 13 Temmuz 2005'e kadar, başvuran, "yetkili mahkeme tarafından mahkum edilmesinin üzerine" tutuklu bulundurulmuştur. Bu durum AİHS'nin 5 § 1 (a) maddesinin kapsamı dahilindedir. İkinci süreç 13 Temmuz 2005 tarihinde başlamıştır ve halen devam etmektedir. Dolayısıyla, toplam süre, halihazırda, on üç yıldan fazla sürmüştür.

İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranın devam etmekte olan tutukluluğunu, kendi gerek görmesi veya başvuranın talebi üzerine, her duruşmanın sonunda değerlendirmiştir. Ancak, AİHM, dava dosyasındaki delillere dayanarak, Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin, "suçun niteliğini ve delillerin durumunu gözönünde tutarak" gibi aynı ve basmakalıp ifadelere başvurarak başvuranın tutukluluğunun devamını emrettiğini belirtmektedir. "Delillerin durumu" ifadesi genel olarak ciddi suç göstergelerinin varlığı ve devamlılığına yönelik ilgili bir unsur oluşturabilir. Ancak, bu davada, başvuranın hakkında şikayetçi olduğu tutukluluk süresini tek başına haklı çıkarmaya yetmez (bkz., diğerlerinin yanısıra, Letellier - Fransa, 26 Haziran 1991 tarihli karar, Seri A no. 207 ve yukarıda anılan, Demirel). Ek olarak, AİHM, cezai işlemlerin yürütülmesinde yerel yetkililerin itina göstermediklerini kaydetmektedir. AİHM, 6. maddeye ilişkin olarak bu konuyu daha ayrıntılıbiçimde inceleyecektir.

Yukarıda belirtilen değerlendirmeler, AİHM'nin, mahkemenin basmakalıp muhakemesini de gözönüne alarak başvuranın on üç yıldan fazla süren tutuklu yargılama süresinin AİHS'nin 5 § 3. maddesi uyarınca makul süre şartını aştığı sonucuna varmasınısağlamak için yeterlidir.

Dolayısıyla, AİHS'nin 5 § 3. maddesi ihlal edilmiştir.

II. AİHS'NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Başvuran, kendisini yargılayan İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi heyetinde askeri bir hakimin bulunması nedeniyle davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından hakkaniyete uygun olarak görülmediği konusunda şikayetçi olmuştur.

Başvuran, ayrıca, hakkında açılan ve halen devam etmekte olan cezai işlemlerin süresinin AİHS'nin 6 § 1. maddesinde belirtilen "makul süre" şartını ihlal ettiğinden bahisle şikayetçi olmuştur. AİHS'nin 6. maddesinin ilgili kısmışöyledir:

"Herkes, . . . cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, yasayla kurulmuş bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından davasının makul bir süre içinde, hakkaniyete uygun . . . olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir."

A. Kabuledilebilirlik

1. İlk derece mahkemesinin bağımsızlığı ve tarafsızlığı

Hükümet, AİHS'nin 35. maddesi uyarınca, başvuranın İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin şikayetinin iç hukuk yollarının tüketilmemesi nedeniyle reddedilmesi gerektiğini ileri sürmüştür. Hükümet, başvuranın bu şikayeti yerel mahkemeler önünde ileri sürmediğini belirtmiştir. Hükümet, ayrıca, 1999 tarihli anayasal değişikliğe atıfta bulunmuştur. Bu değişiklik ile askeri hakimler artık bu mahkemelerin heyetlerinde yer almayacaklardır. Hükümet, bu nedenle, başvuranın, davasının bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından görülmesini isteme hakkının ihlal edilmesinin sonucunda mağdur konumda olduğunu iddia edemeyeceğini ileri sürmüştür.

Hükümet'in ilk itirazı hususunda, AİHM, daha önce Hükümet'in iç hukuk yollarının tüketilmemesine ilişkin benzer ön itirazlarını incelediğini ve reddettiğini yinelemiştir (bkz., Vural - Türkiye, no. 56007/00, 21 Aralık 2004, Çolak - Türkiye (no. 1), no. 52898/99, 15 Temmuz 2004 ve yukarıda anılan, Özel). Bu davada, yukarıda belirtilen davalardaki kararlarından sapmasını sağlayacak özel bir koşul görmemiştir.

AİHM, dolayısıyla, ön itirazın bu bölümünü reddetmiştir.

Hükümet'in ikinci itirazı hususunda, AİHM, geçmişte benzer davaları incelediğini ve AİHS'nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiği kararına vardığını hatırlatmıştır (bkz., yukarıda anılan, Özel ve Özdemir - Türkiye, no. 59659/00, 6 Şubat 2003). Ancak, sözkonusu başvuru aşağıda belirtilen nedenlerden ötürü ayrı tutulabilir:

Her ne kadar başvuranın yargılaması heyetinde bir askeri hakim bulunan İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi huzurunda başlamış olsa da, işlemlerin devam etmekte olduğu 1999 yılında, Anayasa'da değişiklik yapılmış ve İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi heyetinde yer alan askeri hakimin yerine sivil hakim getirilmiştir. Dolayısıyla başvuran, bu değişiklikten sonra üç sivil hakimden oluşan İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından yargılanmıştır. Ek olarak, 7 Mayıs 2004 tarihinde yürürlüğe giren anayasal değişiklikler ile Devlet Güvenlik Mahkemeleri kaldırılmıştır. Bu nedenle, başvuranın davasıİstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nde devam etmiştir. 27 Ekim 2004 tarihinde, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi başvuranı mahkum etmiştir.

Daha sonra, bu mahkumiyet kararı usule ilişkin gerekçelerden ötürü Yargıtay tarafından bozulmuştur. Sonuç olarak, şimdi, başvuran, ceza muhakemeleri usulü tarafından sağlanan usule ilişkin teminatların tümü sağlanmış olarak İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nde yeniden yargılanmaktadır (bkz. Yaşar - Türkiye, no. 46412/99, 31 Mart 2005 ve Tarlan - Türkiye, no. 31096/02, 30 Mart 2006).

Yukarıda belirtilenlerin ışığında, AİHM, başvuranın İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin bağımsızlığı ve tarafsızlığına ilişkin şikayetinin AİHS'nin 35 §§ 3. ve 4. maddesi uyarınca açıkça dayanaktan olması gerekçesiyle reddedilmesi gerektiği kararınıvermiştir.

2. İşlemlerin süresi

AİHM, başvuranın cezai işlemlerin süresine ilişkin şikayetinin AİHS'nin 35 § 3. maddesi anlamı dahilinde dayanaktan yoksun olmadığını kaydetmiştir. Başka açılardan da kabuledilmez olmadığını belirtmiştir. Dolayısıyla kabuledilebilir bulunmalıdır.

B. Esaslar

Hükümet, sözkonusu davada, sanıkların sayısı, davanın karmaşıklığı ve suçun niteliği gözönüne alındığında işlemlerin süresinin aşırı olarak değerlendirilemeyeceğini ifade etmiştir. Ayrıca, başvuranın, duruşma salonunda gösteri düzenleyerek işlemlerin süresinde etkili olduğunu iddia etmiştir.

Başvuran, davanın karmaşık olmadığını, zira bütün sanıkların sadece yasadışı bir örgüte üyelikle suçlandıklarını ileri sürmüştür.

Başvuran, ayrıca, sanıkların sadece birkaç sefer protesto düzenlediklerini ve bunun demokratik hakları olduğunu iddia etmiştir.

AİHM, göz önünde bulundurulacak sürecin başvuranın gözaltına alındığı tarih olan 28 Kasım 1992 tarihinde başladığını ve cezai işlemlerin halen devam etmekte olduğunu kaydetmiştir. Dolayısıyla, işlemler, halihazırda, üç yargı kademesinde on üç yıl ve dokuz aydan fazla sürmüştür.

AİHM, ilk olarak, işlemlerin süresinin makul olup olmadığının, dava olaylarıışığında ve davanın karmaşıklığı, başvuranın ve ilgili makamların tutumu ve başvuranın karşıkarşıya olduğu riskler kriterlerine atfen değerlendirilmesi gerektiğini yinelemiştir (bkz., diğer pek çok kararın yanı sıra, Pélissier ve Sassi - Fransa [BD], 25444/94).

AİHM, davanın bir dereceye kadar karmaşıklık içermesine rağmen bunun işlemlerin toplam süresini haklı çıkarmayacağını kaydetmiştir.

Başvuranın tutumu hususunda, AİHM, başvuranın birkaç sefer mahkemeye gelmediğini gözlemlemiştir. Ancak, AİHM, başvuranın bazı duruşmalara katılmamasının işlemlerin toplam süresini haklı çıkarmayacağı kanısındadır. Ayrıca, AİHM, başvuranın diğer tüm sanıklarla birlikte protesto düzenleyerek işlemleri geciktirmesinin sadece bir kereye mahsus olduğunu kaydetmiştir.

Yetkililerin tutumu hususunda, AİHM, yetkililere atfolunabilir önemli bir gecikme süresi olduğunu kaydetmiştir. Bu hususta, dava dosyasında bulunan belgelerde, 1994 yılının sonunda mahkemenin neredeyse tüm tanıkları dinlediğini gözlemlemiştir.

Ancak, sanıkların son ifadeleri 27 Mart 2000 tarihine kadar alınmıştır. Bu gecikme için yeterli bir açıklama sunulmamıştır.

Ayrıca, ilk derece mahkemesinin karar vermesinin neden dört buçuk yıl daha sürdüğü konusunda da tatmin edici herhangi bir açıklama sunulmamıştır.

AİHM, AİHS'nin 6 § 1. maddesinin Sözleşmeci Devletlere, yasal sistemlerini, mahkemelerinin bu sistemin gereklerine uyabileceği şekilde düzenlemeleri görevini yüklediğini ve bu gereklere, davanın makul süre içinde görülmesi yükümlülüğünün de dahil olduğunu hatırlatarak (bkz. Arvelakis - Yunanistan, no. 41354/98, 12 Nisan 2001), yerel mahkemenin işlemleri hızlandırmak için daha sıkı tedbirler uygulamış olması gerektiğini değerlendirmiştir. AİHM, bu nedenle, ulusal mahkemenin gerekli özeni göstermemiş olmasısebebiyle sözkonusu davada işlemlerin gereksiz yere uzatıldığını tespit etmiştir.

Yukarıda belirtilenler karşısında, AİHM, cezai işlemlerin, AİHS'nin 6 § 1. maddesinde belirtilen makul süre şartıyla uyumlu olmadığını değerlendirmiştir.

Dolayısıyla, bu hüküm ihlal edilmiştir.

III. AVRUPA İNSAN HAKLARI SÖZLEŞMESİ'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI

AİHS'nin 41. maddesi şöyledir:

"Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder."

A. Tazminat

Başvuran, 67.500 Euro maddi tazminat talep etmiştir. Bu bağlamda, cezai işlemlerin aşırı süresine ve çalışamamasına sebep olan tutuklu yargılama süresine atıfta bulunmuştur. Ayrıca, 50.000 Euro manevi tazminat talep etmiştir.

Hükümet bu taleplere itiraz etmiştir.

AİHM, tespit edilen ihlaller ile iddia edilen maddi tazminat arasında herhangi bir sebep sonuç ilişkisi görmemiş ve dolayısıyla bu talebi reddetmiştir. Ancak, başvuranın, sadece ihlal tespitiyle tazmin edilemeyecek bir miktar sıkıntıya maruz kalmış olabileceğini kabul etmiştir. Dava olaylarını ve içtihadını gözönünde bulunduran AİHM, başvurana 9.000 Euro manevi tazminat ödenmesine karar vermiştir.

B. Mahkeme Masrafları

Başvuran, yerel mahkemelerde ve Strazburg Mahkemesi'nde yapılan mahkeme masraflarına karşılık 4.750 Euro talep etmiştir.

Temsilcisinin, İstanbul Barosu Asgari Ücret Tarifesi'nde AİHM'ye başvurular için önerdiği tarifeyi uyguladığını iddia etmiştir.

Hükümet itiraz etmiştir.

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi içtihadına göre, başvuran, ancak mahkeme masraflarının zorunlu olarak, gerçekten yapıldığı ve miktarının makul olduğu kanıtlandığıdurumda mahkeme masraflarının ödenmesi hakkına sahiptir. Bu davada, sahip olduğu bilgileri ve yukarıda belirtilen kriterleri gözönünde tutan AİHM, bu başlık altında 1.500 Euro tazminat ödenmesine karar vermiştir.

C. Gecikme faizi

AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası'nın kısa vadeli kredilere uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar verir.

BU SEBEPLERLE, AİHM OYBİRLİĞİ İLE

1. Başvuranın tutuklu yargılama süresine ve cezai işlemlerin süresine ilişkin şikayetin kabuledilebilir ve başvurunun kalan kısmının kabuledilemez olduğuna;

2. AİHS'nin 5 § 3. maddesinin ihlal edildiğine;

3. AİHS'nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine;

4. (a) Sorumlu Devlet'in, başvurana, aşağıdaki miktarları, AİHS'nin 44 § 2. maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme günündeki kur üzerinden Yeni Türk Lirası'na dönüştürmek üzere ödemesine:

(i) 9.000 Euro (dokuz bin Euro) manevi tazminat;
(ii) 1.500 Euro (bin beş yüz Euro) mahkeme masrafları;
(iii) tabi olabilecek her türlü vergi;

(b) yukarıda belirtilen üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için yukarıdaki miktarlara Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli faizinin üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;

4. Başvuranın adil tazmin talebinin kalan kısmının reddine

KARAR VERMİŞTİR.

İngilizce olarak hazırlanmış ve Mahkeme İç Tüzüğü'nün 77 §§ 2 ve 3. maddesi uyarınca 31 Ekim 2006 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA