kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

AİHM
KENAN KAHRAMANOĞLU

İlgili Kavramlar

KABUL EDİLEBİLİRLİK KOŞULLARI

İçtihat Metni

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
DÖRDÜNCÜ DAİRE
KENAN KAHRAMANOĞLU (61933/00 No.)

KABULEDİLEBİLİRLİĞİNE İLİŞKİN KARAR
10 Ekim 2006

OLAYLAR

Kenan Kahramanoğlu isimli başvuran 1972 doğumlu bir Türk vatandaşıdır ve İstanbul'da ikamet etmektedir. AİHM önünde, İstanbul Barosu'na bağlı avukat Ö. Kılıç tarafından temsil edilmektedir.

A. Dava olayları

Taraflarca sunulduğu şekliyle dava olayları aşağıda olduğu gibi özetlenebilir.

27 Ağustos 1996 tarihinde, İstanbul Beyoğlu Emniyet Müdürlüğü polis memurları, başvuranı yakalamış ve onu İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi'ne teslim etmişlerdir. Başvuran, THKP-C Devrimci Sol isimli bir yasadışı örgüte üyelikle suçlanmıştır. Sözkonusu örgütün 1992 yılında düzenlediği silahlı saldırılarda yer aldığı iddia edilmiştir. Bilhassa, örgüt içinde "Yusuf" kod adı ile anılan başvuranın bir polis şefinin öldürülmesinde rol oynadığı iddia edilmiştir.

28 Ağustos 1996 tarihinde, başvuran, örgütle olan ilişkisi ile ilgili olarak, Terörle Mücadele Şubesi'nde görevli iki polis memuru tarafından sorguya çekilmiştir. Başvuran, THKP-C örgütüne üye olduğunu ve polis şefinin öldürülmesinde rol oynadığını itiraf etmiştir. Ancak, 1994 yılından beri örgütte yer almadığını iddia etmiştir.

2 Eylül 1996 tarihinde, başvuran, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Adli Tıp Kurumu'nda görevli bir doktor tarafından muayene edilmiştir. MD Cahit Alkış isimli doktor, başvuranın kendisine sağ omzunda ve testislerine ağrı hissettiğini ve sağ kolunda uyuşukluk olduğunu söylediğini rapor etmiştir. Raporda, ayrıca, başvuranın idrar sırasında ağrı hissettiği belirtilmiştir.

Doktor, başvuranın, detaylı nörolojik ve ürolojik muayene için Devlet Hastanesi'ne transfer edilmesi gerektiği kararına varmıştır.

Devlet Hastanesi'nde muayene edilmesini müteakip, başvuran, 3 Eylül 1996 tarihinde, tekrar Doktor Alkış tarafından muayene edilmiştir. Doktor Alkış, raporunda, Devlet HastanesiÜroloji Bölümü'nde yapılan muayeneye atıfta bulunarak, patolojik bir bulguya rastlanmadığını belirtmiştir. Ancak, yapılan nörolojik muayene, başvuranın omuz ve kürek kemiği bölgesinde güçsüzlük hissettiğini ve bunu özellikle sağ elini sıktığı zaman hissettiğini göstermiştir. Başvuran, ayrıca, kolunu uzattığı zaman sağ dirseği ve sağ omzunda ağrıolduğundan şikayetçi olmuştur. Bu nedenle, Doktor Alkış, başvuranın, ertesi gün EMG (Elektronöromyografi) incelemesinden geçmesini tavsiye etmiştir.

3 Eylül 1996 tarihinde, başvuran, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı'nın huzuruna çıkartılmıştır. Başvuran suçlamaları reddetmiştir. Suçlayıcı polis ifadelerinin işkence uygulanarak alındığını ve ifadeleri okuyamadan imzaladığını ileri sürmüştür. Ayrıca, sözkonusu örgütle bir ilişkisi olmadığını ve 1992 senesinde İstanbul'da bulunmadığını belirtmiştir.

Aynı tarihte, başvuran, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi huzuruna çıkartılmıştır. Başvuran, polis ifadelerinin içeriğini reddetmiş ve gözaltında iken kötü muameleye tabi tutulduğunu ve işlemediği suçları itiraf etmeye zorlandığını iddia etmiştir. Mahkeme, başvuranın tutuklu yargılanmasını emretmiştir.

25 Eylül 1996 tarihli bir iddianamede, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, başvuran hakkında cezai işlemler başlatmış, başvuranı bir terör örgütüne üye olmakla suçlamış ve Ceza Kanunu'nun 146 § 1. maddesi uyarınca ölüm cezasının uygulanmasını önermiştir (anayasal düzeni bozma girişimi).

25 Kasım 1996 tarihinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, başvuranın 27 Ağustos ve 3 Eylül 1996 tarihleri arasındaki gözaltı süresinde işkence gördüğü iddiasına ilişkin olarak, konu bakımından görevsizlik kararı vermiştir. Ön soruşturmasınıtamamlayan Cumhuriyet Savcısı, sağlık raporlarını ve başvuranın ifadelerini içeren soruşturma dosyasını Fatih Cumhuriyet Başsavcılığına iletmiştir.

4 Aralık 1996 tarihli bir mektup ile Fatih Cumhuriyet Savcısı, Sakarya Cumhuriyet Başsavcısı'ndan, Sakarya Cezaevi yetkililerine, başvuranı hastaneye götürmeleri ve onu EMG incelemesinden geçirmeleri yönünde talimat vermesini talep etmiştir. Aynı tarihte, Cumhuriyet Savcısı, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi'ne bir mektup yazmış ve başvuranı sorgulayan ve onun ifadelerini alan polis memurlarının isimlerinin kendisine bildirilmesini talep etmiştir. Ayrıca, başvurandan alınan ifadelerin son sayfasının, yakalama tutanaklarının ve ilgili tüm raporların bir kopyasını istemiştir. 20 Aralık 1996 tarihinde, Sakarya Cezaevi İdaresi, başvuranı EMG muayenesi için Sakarya Devlet Hastanesi'ne göndermiştir. Ancak, bu hastanede EMG hizmetinin olmaması nedeniyle, Cezaevi İdaresi, başvuranı, İstanbul Haydarpaşa Numune Hastanesi'ne göndermeye karar vermiştir.

8 Ocak 1997 tarihli bir mektupta, Ceza ve Tevkifevleri Müdürü, Sakarya Cumhuriyet Başsavcısı'ndan, başvuranın Haydarpaşa Numune Hastanesi'nde muayene ve tedavi edilmesi amacıyla İstanbul'da özel bir cezaevine transferini talep etmiştir.

3 Şubat 1997 tarihinde, başvuran, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde, gözaltında iken kötü muameleye tabi tutulduğunu iddia etmiştir.

20 Mart 1997 tarihinde, başvuran, Haydarpaşa Numune Hastanesi'nde idrar analizinden geçmiştir. Doktor, başvurana anti-enflamatuar ilaç ve antibiyotik yazmıştır. Başvuran, daha sonra, aynı hastanenin nöroloji bölümünde bir doktor tarafından muayene edilmiştir. Nörolog, raporunda, başvuranın sağ kolunda güçsüzlük hissettiğini belirtmiş ve bu nedenle EMG muayenesi önermiştir.

2 Eylül 1997 tarihli bir mektupta, Fatih Cumhuriyet Savcısı, Sakarya Cumhuriyet Başsavcısı'na, başvuranın EMG muayenesi için hastaneye götürülmesi şeklindeki talebini yinelemiştir.

2 Eylül 1997 tarihli bir mektup ile Fatih Cumhuriyet Savcısı, İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi yetkililerinden, kendisine, başvuranın gözaltında iken alınan ifadelerinin son sayfasının, yakalama tutanaklarının, raporların ve başvuranı gözaltında tutma yetkisine ilişkin belgelerin bir kopyasını temin etmelerini talep etmiştir. Cumhuriyet Savcısı, ayrıca, başvuranın ifadelerini almış olan veya sorgulamasında yer almış olan polis memurlarının isimlerini istemiştir. Sözkonusu polis memurlarının, Fatih Cumhuriyet Başsavcılığı'na gitmeleri konusunda talimat vermiştir. 12 Eylül 1997 tarihinde, bu mektup, F.V., E.K., R.İ. ve M.T. isimli, bahsi geçen polis memurlarının eline geçmiştir.

22 Eylül ve 1 Ekim 1997 tarihlerinde, Fatih Cumhuriyet Savcısı, başvuranın sorgulamasında yer almış olan E.K., R.İ. ve M.T.'nin ifadelerini almıştır. Polis memurları, başvuranın bedeninde patolojik bir bulguya rastlanmadığını belirten 3 Eylül 1996 tarihli sağlık raporuna atıfta bulunarak, başvurana kötü muamelede bulunduklarını reddetmişlerdir. Bu tip iddiaların, yasadışı örgüt üyelerinin, işledikleri suçları reddetmek için başvurduklarırutin bir uygulama olduğunu öne sürmüşlerdir.

Sakarya Cezaevi Müdürü tarafından düzenlenen ve iki hapishane memuru tarafından imzalanan 12 Kasım 1997 tarihli bir rapora göre, başvuran hücresinden dışarı çıkmayı ve EMG muayenesi için Haydarpaşa Numune Hastanesi'ne götürülmeyi reddetmiştir. Bu rapor, bilgi için Sakarya Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmiştir.

5 Mart 1998 ve 17 Nisan 1998 tarihlerinde, başvuran, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nin talebi üzerine, kötü muamele iddialarına ilişkin olarak ifade vermek için Sakarya Ağır Ceza Mahkemesi'ne çağrılmıştır. Başvuran sağlık nedenleri dolayısıyla mahkemeye gitmeyi reddetmiştir.

1 Mayıs 1998 tarihinde, başvuran, Sakarya Ağır Ceza Mahkemesi'nde ifade vermiştir. Yakalanmasının ardından Filistin askısına tabi tutulduğunu iddia etmiştir. Göz bağından, kendisini döven polis memurlarını görmüştür. Ayrıca, aynı polis memurlarını, kendisini H.K. ile yüzleştirmek üzere göz bağını çözdüklerinde de görmüştür. Başvuran, sözkonusu polis memurları hakkında avukatı aracılığıyla şikayette bulunmuştur. Kendisine işkence eden polis memurlarının yargılanması talebini yinelemiştir.

28 Ocak 1998 tarihinde, Fatih Cumhuriyet Savcısı, F.V. ve R.İ. isimli iki polis memuru hakkında İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nde cezai işlemler başlatmıştır. Bu polis memurlarını, Türk Ceza Kanunu'nun 243 § 1. maddesine aykırı olarak başvurana kötü muamelede bulunmakla suçlamıştır.

2 Nisan 1998 tarihinde, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, F.V. ve R.İ.'nin ifadelerini dinlemiştir. Her ikisi de suçlamaları reddetmiş ve başvuranın sorgulamasında yer almadıklarını iddia etmişlerdir. F.V., başvurandan, sadece, onun Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne götürülmesi zarfında ifade aldığını iddia etmiştir. R.İ., başvuranın ifadelerinin alınmasında sadece yazıcı olarak görev aldığını ileri sürmüştür.

İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'ne sunulan 16 Temmuz 1998 tarihli bir dilekçede, başvuran, sözkonusu polis memurları hakkındaki işlemlerin durumuna ilişkin bilgi talep etmiştir.

Başvurana 7 Eylül 1998 tarihinde Sakarya E-Tipi Cezaevinde tebliğ edilen 17 Ağustos 1998 tarihli bir mektupta, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı, başvurana, cezai işlemlerin devam etmekte olduğunu ve son duruşmanın 23 Eylül 1998 tarihinde gerçekleşeceğini bildirmiştir.

23 Eylül 1998 tarihinde, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi karara varmıştır. Başvuranın, Sakarya Ağır Ceza Mahkemesi'nde 1 Mayıs 1998 tarihli tanıklığına atıfta bulunarak ve polis memurlarının savunma ifadelerinin karşısında, mahkeme, sanık iki polis memurunun başvurandan sadece ifade aldıklarını tespit etmiştir. Ancak, iddia konusu kötü muamelenin bu aşamadan önce - yakalama ve sorgulama sırasında - gerçekleştiği tartışmasızdır. Mahkeme, ayrıca, 2 Eylül 1996 tarihli sağlık raporunu göz önünde bulundurmuştur. Bu raporda herhangi bir bedeni hasar belirtilmemiştir. Dolayısıyla, mahkeme, başvuranın sanık polis memurlarıtarafından kötü muamele gördüğünü doğrulayacak bir delilin mevcut olmadığı kararına varmış ve bu nedenle polis memurlarını suçlamalardan beraat ettirmiştir. Mahkeme kararıbaşvurana tebliğ edilmemiştir; zira başvuran, sanık polis memurları hakkındaki cezai işlemlere müdahil olmamıştır. Temyiz yoluna gidilmemiş ve dolayısıyla karar 21 Kasım 1998 tarihinde kesinleşmiştir.

8 Mayıs 2000 tarihinde, İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi, başvuranın serbest kalması emrini vermiştir.

23 Haziran 2000 tarihinde, başvuran, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nin, polis memurlarının beraat etmesi yönündeki kararının bir kopyasını edinmiştir.

Başvuranı AİHS işlemlerinde temsil eden avukat, onu aynı zamanda Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde yer alan işlemlerde de temsil etmiştir.

Bu süre içerisinde, başvuran, mahkemeye, sanık polis memurlarından bir tanesi olan R.İ.'nin geçmişte kötü muamele uygulamaktan hüküm giymiş olduğunu gösteren bir belgenin kopyasını sunmuştur.

27 Ekim 2004 tarihinde, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranı, anayasal düzeni bozma girişiminden mahkum etmiş ve onu müebbet hapis cezasına çarptırmıştır.

24 Mayıs 2005 tarihinde, İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı Yardımcısı, Yargıtay'a başvurmuş ve başvuran aleyhinde yetersiz delil olması ve kararın çelişkili olmasıgerekçeleriyle mahkumiyetin kaldırılmasını talep etmiştir. Cumhuriyet Savcısı, mevcut tek delilin, başvuranın polis memurlarına verdiği ifadeler olduğunu belirtmiştir.

18 Temmuz 2005 tarihinde, Yargıtay, 27 Ekim 2004 tarihli kararı bozmuştur. İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nin davaya ilişkin yeterli bir inceleme yürütemediği kararını vermiştir.

ŞİKAYETLER

Başvuran, AİHS'nin 3. maddesi uyarınca, polis nezaretinde kötü muameleye tabi tutulmuş olduğundan şikayetçi olmuştur.

Bilhassa, kendisine ve ailesine yönelik hakaretlere maruz kaldığını, hortumla üzerine tazyikli su sıkıldığını, kollarından yukarı asıldığını (Filistin askısı), şiddetli bir şekilde dövüldüğünü, kendisine elektrik şoku verildiğini, emek ve sudan yoksun bırakıldığını ve testislerine baskı uygulandığını ileri sürmüştür.

Başvuran, ayrıca, AİHS'nin 6 ve 13. maddeleri uyarınca, kötü muameleye ilişkin iddialarına yönelik etkili iç hukuk yollarının mevcut olmadığını iddia etmiştir; zira yetkililer şikayetlerine yönelik etkili bir soruşturma yürütememişlerdir. Ayrıca, polis memurlarınıyargılayan Ağır Ceza Mahkemesi'nin delilleri düzgün bir şekilde değerlendiremediğini ve hukuku yanlış yorumladığını ileri sürmüştür. Son olarak, Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararıkendisine tebliğ edilmemiştir.

HUKUK

Başvuran, polis nezaretinde kötü muameleye maruz kaldığından şikayetçi olmuştur. İç hukukta, sanık polis memurlarının mahkumiyetini sağlayabilecek etkili bir hukuk yolunun mevcut olmadığını ileri sürmüştür. AİHS'nin 3, 6 ve 13. maddelerine atıfta bulunmuştur.

1. Tarafların görüşleri

(a) Hükümet

Hükümet, başvuranın, iç hukuk yollarını tüketmediğini ve ayrıca AİHS'nin 35 § 1. maddesinde ortaya konan altı ay kuralına uymadığını ileri sürmüştür.

Hükümet, başvuranın iç hukuk yollarını tüketmiş olması gerektiğini iddia etmiştir. Başvuranın, Borçlar Kanunu'na dayanarak bir hukuk mahkemesinde tazminat talebinde bulunabileceğini ileri sürmüştür. Ayrıca, başvuran, yargı makamlarıyla işbirliğinde bulunmamıştır; zira sanık polis memurları hakkında ifade vermek üzere iki kere Ağır Ceza Mahkemesi'ne gelmeyi reddetmiştir.

Aynı zamanda, cezai işlemlere müdahil olmamıştır. Bu işlemlere müdahil olmuş olsaydı, Ağır Ceza Mahkemesi'nin kararını temyiz etme imkanıolurdu. Hakkındaki cezai işlemler süresince bir avukat tarafından temsil edildiğine göre, başvuran, avukatına, kötü muamele yönündeki şikayetlerine ilişkin işlemleri takip etmesi ve daha sonra polis memurlarının beraatı hakkında temyiz başvurusunda bulunması talimatında bulunabilirdi.

Hükümet, ayrıca, başvurunun zaman kuralına uymadığı ileri sürmüştür. Zira, yerel nihai karar 28 Eylül 1998 tarihinde verilmiş ve AİHM'ye 28 Ağustos 200 tarihinde, yani yerel nihai kararın verilmesinden altı aydan fazla bir süre sonra, başvuruda bulunulmuştur.

Esaslar hususunda, Hükümet, yetkililerin etkili bir soruşturma yürüttüğünü ve başvuranın iddialarının asılsız olduklarının ortaya çıktığını öne sürmüştür. Bu bağlamda, kötü muameleye dair herhangi bir iz olmadığını gösteren, yalnızca başvuranın vücudunun bazıbölgelerinde ağrı olduğuna ilişkin şikayetlerini içeren sağlık raporlarına atıfta bulunmuştur. Hükümet, ayrıca, kötü muameleye dair izlerin varlığını belirleyebilecek en önemli göstergenin EMG muayenesi tarafından sağlanabileceğini vurgulamıştır. Ancak, başvuranın, 14 Nisan 1997 ve 12 Kasım 1998 tarihlerinde hastaneye gitmeyi kabul etmemesi nedeniyle bu gösterge temin edilememiştir. Özetle, Hükümet, başvuranın iddialarının açıkça dayanaktan yoksun olduğu kararına varmıştır.

(b) Başvuran

Başvuran Hükümet'in görüşlerine itiraz etmiş ve AİHS'nin 35 § 1. maddesinde belirtilen şartlara uyduğunu iddia etmiştir.
Başvuran, ilk olarak, mevcut tüm iç hukuk yollarını tükettiği iddiasında bulunmuştur. Hükümet'in, başvuranın polis memurları hakkındaki cezai işlemlere müdahil olmadığıyönündeki iddiası hususunda, başvuran, İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nde ifade verme yönündeki taleplerinin dikkate alınmadığını iler sürmüştür. Bu bağlamda, başvuranın temsilcisi, başvuran tarafından verilen bir talimatın olmaması durumunda polis memurlarıhakkındaki cezai işlemlere müdahil olma yetkisinin olmadığını belirtmiştir.

Altı ay kuralına uymadığı iddiasına ilişkin olarak, başvuran, beraat kararının kendisine tebliğ edilmediğini kaydetmiştir. İşlemlerin sonucunu ancak cezaevinden serbest bırakıldıktan sonra öğrenebilmiştir. Bu nedenle, AİHS'nin 35 § 1. maddesi anlamı çerçevesinde altı ay süresi, başvuranın Ağır Ceza Mahkemesi'nin 23 Eylül 1998 tarihli kararından haberdar olduğu tarih olan 23 Haziran 2000 tarihinden itibaren işliyor olarak değerlendirilmelidir. Başvuru AİHM'ye 28 Ağustos 2000 tarihinde yapıldığına göre, altı ay süresi içinde yapılmışolarak değerlendirilmelidir.

Esaslar hususunda, başvuran, polis nezaretinde olduğu sürede düzenli olarak işkenceye maruz bırakıldığı iddiasında bulunmuştur. 2 ve 3 Eylül 1996 tarihli salık raporları işkence gördüğünü açıkça ortaya koymuştur. Dr. Alkış tarafından öngörüldüğü gibi, 4 Eylül 1996 tarihinde EMG muayenesi için hastaneye götürülmesi gerekirdi. Yetkililer, bunun yerine, onu hastaneye götürmeden önce uzun bir sürenin geçmesine izin verdiler. Yargıtay'ın 18 Temmuz 2005 tarihli kararı, başvuranın işkence gördüğü ve yetkililerin yeterli bir soruşturma yürütmediği yönündeki iddialarına destek olmuştur. Tazmin sağlayabilecek etkili bir soruşturma yürütülmediği için başvuranın başka bir iç hukuk yoluna başvurmasına gerek olmamıştır.

2. AİHM'nin değerlendirmesi,

AİHM, başvuranın iç hukuk yollarının tüketip tüketmediğine veya davada başvuranıbu yükümlülükten muaf tutacak özel şartların olup olmadığına karar vermenin gerekli olmadığını değerlendirmektedir. Başvuran, iddialarında haklı olsa bile, bu onu altı ay kuralına uyma yükümlülüğünden kurtarmaz.

AİHM, AİHS'nin 35 § 1. maddesi uyarınca ancak nihai kararın alındığı tarihten itibaren altı ay süresi içinde yapılan başvurulara bakabileceğini hatırlatır. 35 § 1. madde uyarınca altı ay süresi, yerel nihai kararın açıklandığı veya başvurana veya avukatına tebliğedildiği tarihin ertesi gününden itibaren (bkz. K.C.M. - Hollanda, no. 21304/92, 9 Ocak 1995) ya da iç hukuk ve uygulama uygun olarak başvurana kararın yazılı bir kopyasının resen tebliğedilmesinin gerekli olduğu takdirde bu belgenin alındığı tarihten itibaren işlemeye başlar (Worm - Avusturya, no. 2714/93, 29 Ağustos 1997).

AİHM, Ağır Ceza Mahkemesi'nin 28 Eylül 1998 tarihli kararı sonucu sanık polis memurlarının başvurana kötü muamele uygulama suçlamalarından beraat ettiklerini kaydetmiştir. Bu karar hakkında temyiz başvurusunda bulunulmamış ve bu nedenle karar 21 Kasım 1998 tarihinde kesinleşmiştir.

AİHM, Türk yasaları uyarınca, bir mahkeme kararının sadece davanın taraflarına tebliğ edildiğini gözlemlemiştir. Ancak, karar, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 365. maddesi uyarınca, işlemlerde müdahil taraf olarak yer alması halinde müşteki gibi üçüncü bir şahsa da tebliğ edilebilir. AİHM, bu bağlamda, Ağır Ceza Mahkemesi'nin, kararı başvurana değil sadece davanın taraflarına tebliğ etmesinin gerekli olduğunu değerlendirir. Zira başvuran, polis memurları hakkındaki cezai işlemlere müdahil olmamıştır.

AİHM, ayrıca, başvuranın sözkonusu davadaki temsilcisinin onu aynı zamanda İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi'ndeki cezai işlemler süresince de temsil ettiğini belirtmiştir. Başvuran, tutuklu olduğu dönemde, polis memurları hakkındaki işlemleri takip etmesi yönünde avukatına talimat vermesinin engellendiğini ileri sürmemiştir. Ayrıca, daha önce 16 Temmuz 1998 tarihli dilekçesiyle yaptığı gibi, cezaevinden serbest bırakılmadan önce sözkonusu işlemlerin sonucunu soruşturabilirdi. Sözkonusu dilekçeye yanıt olarak, yargımakamları, ona, son duruşmanın 23 Eylül 1998 tarihinde düzenleneceğini bildirmiştir. Yargıtay'ın 18 Temmuz 2005 tarihli kararında ortaya konduğu gibi, sanık polis memurlarıhakkındaki işlemler, başvuran hakkında devam etmekte olan cezai işlemler üzerinde etkili olacaktır. Başvuran ve temsilcisinin bu gerçeğe rağmen sanık polis memurları hakkındaki işlemler hususunda pasif kalmaları dikkat çekicidir.

Yukarıda belirtilen ilkelere uygun olarak ve aksi yönde yeterli gerekçe olmadığı için, AİHM, başvuranın şikayetlerine ilişkin nihai karar tarihinin, polis memurlarının beraatıkararının kesinleştiği tarih olan 21 Kasım 1998 olarak kabul edilmesi gerektiğini değerlendirmiştir.

Yukarıda belirtilenlerin ışığında, AİHM, başvuranın, cezai şikayetini müteakip, polis memurları hakkında başlatılan cezai işlemleri takip etmekte gerekli özeni göstermediğini ve başvuranın temsilcisinin başvuruyu 28 Ağustos 2000 tarihinde, yani kararın kesinleşmesinden yirmi bir aydan fazla bir süre sonra yaptığını değerlendirmiştir.

AİHM, başvurunun gerekli süre içinde yapılmadığını ve AİHS'nin 35 §§ 1 ve 4. maddesi uyarınca reddedilmesi gerektiğini belirtmiştir.

Bu sebeplerle, AİHM oy çoğunluğuyla,

AİHS'nin 29 § 3. maddesinin uygulanmasına devam edilmemesine;

Başvurunun kabuledilmez olduğuna karar vermiştir.

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA