kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

AİHM
KAZEL YILDIZ VE DİĞERLERİ

İlgili Kavramlar

ADİL YARGILANMA HAKKI
AYRIMCILIK YASAĞI
ETKİLİ BAŞVURU HAKKI
İŞKENCE YASAĞI
ÖZEL HAYATIN VE AİLE HAYATININ KORUNMASI

İçtihat Metni

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
ÜÇÜNCÜ DAİRE
KAZEL YILDIZ VE DİĞERLERİ/TÜRKİYE(Başvuru no. 34542/03)

KABULEDİLEBİLİRLİK
28 Eylül 2006

OLAYLAR

Başvuranlar, Kazel Yıldız, Sedat Yıldız, Polat Yıldız ve Ali Yıldız, Türk vatandaşlarıdır ve Elazığ'da yaşamaktadır. AİHM huzurunda, görevlerini Elazığ'da ifa etmekte olan avukatlar C. Zülfikar, K. Çetin ve M. Gündoğdu tarafından temsil edilmektedirler.

A. Dava Olayları

Dava olayları, taraflarca sunulduğu şekliyle, aşağıda kaydedildiği gibi özetlenebilir.

1. Başvuranların olaylara ilişkin görüşleri

a) Arslan Yıldız'ın ölümünü çevreleyen koşullar

13 Ekim 1994 tarihinde ilk başvuranın eşi ve Polat Yıldız ve Ali Yıldız'ın erkek kardeşi olan Arslan Yıldız, jandarma tarafından gözaltına alınmıştır.

5 Kasım 1994 tarihinde Arslan Yıldız'ın ve Bilekli sakini Müslüm Kavut'un cesetleri, Bilekli Köyü yakınlarında bulunmuştur.

Cesetlerin her ikisinde de ateşli silah yaraları görülmüştür.

Belirsiz bir günde, Kazel Yıldız ve oğlu Ali Hıdır Yıldız, Hozat Cumhuriyet Savcısı'na Arslan Yıldız'ın ölümüne ilişkin soruşturma yapılmasını isteyen dilekçeler sunmuştur.

4 Ocak 1995 tarihinde Hozat Cumhuriyet Savcısı, kanun itibariyle (ratione loci) yetkisizlik kararı çıkarmış ve soruşturma dosyasını, Ovacık Cumhuriyet Savcısı'na devretmiştir. Ovacık Cumhuriyet Savcısı, dosyayı Ankara Askeri Savcılığı'na göndermiştir.

29 Eylül 1997 tarihinde Ankara Jandarma Komutanlığı'na bağlı Askeri Savcılık da kanun itibariyle (ratione loci) bir yetkisizlik kararı yayınlamıştır. Dava dosyası daha sonra Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne bağlı Cumhuriyet Savcılığı'na gönderilmiştir.

17 Nisan 2000 tarihinde Kazel Yıldız, Hozat Cumhuriyet Savcılığı'na bir dilekçe sunmuş ve eşinin ölümü hususundaki soruşturmaya dair bilgi istemiştir. Dilekçesine, yanıt alamamıştır.

31 Temmuz 2000 tarihinde Kazel Yıldız, İçişleri Bakanlığı'na ayrıca bir dilekçe sunmuş ve eşinin ölümü dolayısıyla yaşamış olduğu sıkıntı için tazminat talep etmiştir. Arslan Yıldız'ın ölümü hususunda bir soruşturma başlatılmasını da istemiştir.

16 Eylül 2002 tarihli bir yazıda Malatya Devlet Güvenlik Mahkemesi'ndeki Cumhuriyet Savcısı, Hozat Cumhuriyet Savcısı'ndan, Arslan Yıldız'ın ölümü hususundaki soruşturmada kaydedilen gelişmeye ilişkin üç ayda bir bilgi temin etmesini istemiştir.

b) Başvuranların mülkünün tahribi ve köylerine dönememelerini çevreleyen olaylar

1994 senesi Ekim ayına kadar başvuranlar, Tunceli'deki Ovacık İlçesi'nin bir köyü olan Karaoğlan'da yaşamıştır. Sözkonusu köyde evleri, hayvanları ve toprakları bulunmaktadır.

1994 senesi Ekim ayında kaba kuvvet kullanarak Karaoğlan Köyü'nü tahliye ve başvuranların mülkünü tahrip etmiştir. Başvuranlar daha sonra şu anda yaşamakta olduklarıElazığ'a taşınmışlardır.

16 Ağustos 1996 tarihinde Karaoğlan muhtarı Düzgün Yıldız da dahil olmak üzere Ovacık ilçesine bağlı bazı köylerin muhtarları, Ovacık köylerinin sakinleri adına Tunceli Valiliği, Bayındırlık ve İskan Bakanlığı, Olağanüstü Hal Bölge Valiliği, Refah Partisi Başkanlığı, Başbakanlık ve Meclis Başkanlığı'na dilekçe sunmuştur. Yukarıda kaydedilen yetkili makamlardan, köylülerin köylerine dönmesine izin vermelerini talep etmişlerdir. Ayrıca, yemek yardımı ve maruz kaldıkları sıkıntılar için tazminat talep etmişlerdir.

2 Şubat 1999 tarihinde Ovacık köy muhtarları, Başkanlıklar, Başbakanlık ve Bölge Valiliği'ne dilekçeler sunarak köylülerin, köylerine dönmeleri için izin istemişlerdir.

Dilekçelerine cevap alamamışlardır.

Belirsiz günlerde başvuranlar, Ovacık Bölge Valiliği'ne ayrıca dilekçeler sunarak köylerine dönmek için izin istemişlerdir.

10 Mayıs 2000 tarihinde Ovacık Bölge Valiliği, başvuranlara aşağıda kaydedilen yazılı cevabı göndermiştir:

"Köyünüze dönmek için izin talebini de kapsayan dilekçeniz Bölge Valiliği'nce kabul edilmiştir ve 'Köye Dönüşve Rehabilitasyon Projesi' kapsamında değerlendirilecektir."

2. Hükümet'in olaylara ilişkin görüşleri

a) Arslan Yıldız'ın ölümü hakkında

Arslan Yıldız, 10-13 Ekim 1994 tarihleri arasında bilinmeyen bir nedenle ortadan kaybolmuştur.

26 Ekim 1994 tarihinde Ali Hıdır Yıldız, Ovacık Başsavcılığı'na başvuruda bulunmuşve erkek kardeşinin, köylerinin yakınında operasyon düzenleyen askerlerce kaçırılmışolduğunu ileri sürmüştür. Askeri makamlardan, kardeşinin yeri hakkında bilgi alamadıklarınıve yaşamı hakkında endişe ettiklerini belirtmiştir. Bu nedenle, kardeşinin ortadan kaybolmasına ilişkin bir soruşturma yürütülmesini istemiştir.

31 Ekim 1994 tarihinde Ali Hıdır Yıldız, Tunceli Cumhuriyet Başsavcılığı'na, kardeşi Arslan Yıldız ve oğlu Ulaş Yıldız'ın yirmi gün önce güvenlik güçlerince düzenlenen bir operasyon sırasında kaçırılmış oldukları hususunda şikayette bulunduğu bir dilekçe sunmuştur. Yakınlarının yerlerinin tespit edilmesi için bir soruşturmanın başlatılmasını talep etmiştir.

5 Kasım 1994 tarihinde Arslan Yıldız'ın cesedi, komşu köyün yakınlarında bulunmuştur. Hozat Cumhuriyet Savcısı denetiminde ve Ali Hıdır Yıldız mevcut olduğu halde ölen kişinin cesedi üzerinde inceleme yapılmıştır.

21 Kasım 1994 tarihinde Ali Hıdır Yıldız, erkek kardeşinin ölümüne ilişkin olarak 33341 no.lu Cumhuriyet Savcısı tarafından sorgulanmıştır. Yıldız, kardeşinin, güvenlik güçlerince köyden götürülmesi ardından Bilekli Köyü'ndeki bir tarlada ölü olarak bulunduğunu ileri sürmüştür. Cumhuriyet Savcısı'ndan, kardeşinin ölümünden sorumlu olanların adalete teslim edilmesini istemiştir.

22 Kasım 1994 tarihinde kovuşturmadan sorumlu makamlar, sırasıyla ölen kişinin oğlu ve eşi olan Ulaş Yıldız ve Kazel Yıldız'ın ifadelerini almıştır. Ulaş Yıldız, Karaoğlan Köyü'nden operasyon düzenleyen güvenlik güçlerinin, kendisini köyüne bağlı bir mezraya götürdüklerini belirtmiştir. Mezrada, o zamanlar Bilekli Köyü muhtarı olan Müslüm Kavut ile karşılaşmıştır. Mezraya gelmeleri üzerinden bir saat geçtikten sonra askerler, babası Arslan Yıldız'ı getirmiştir. Ulaş Yıldız, babasından ve muhtardan ayrı tutulmuş ve AğırbaşlıKöyü'nde serbest bırakılmıştır. Bu olaydan yirmi beş gün sonra babası ve muhtar, Bilekli Köyü'nde ölü olarak bulunmuştur.

Kazel Yıldız, eşi ve oğlunun 13 Ekim 1994 tarihinde askerler tarafından götürüldüğünü, oğlu ertesi gün serbest bırakıldığı halde eşinin, Bilekli Köyü'nde Müslüm Kavut ile birlikte ölü olarak bulunduğunu belirtmiştir. Eşinin ve Müslüm Kavut'un, askerler tarafından öldürüldüğünü ileri sürmüştür.

22 Kasım 1994 tarihinde kovuşturmadan sorumlu makamlar, Düzgün Yıldız'ın verdiği ifadeyi dinlemiştir. Sözkonusu tarihte Karaoğlan Köyü muhtarı olan Yıldız, Arslan Yıldız'ın askerler tarafından götürüldüğünü gördüğünü belirtmiştir. Daha sonra Arslan Yıldız'ın, jandarma karakolunda gözaltına alınma nedenini araştırmıştır. Yetkili makamlar kendisine, bölge dışından gelen askerlere kılavuzluk edeceğini bildirmiştir. Ancak, Arslan Yıldız ve Müslüm Kavut'un cesetleri, Efo Kavut tarafından bulunmuştur.

Bu sırada kovuşturmadan sorumlu makamlar, Müslüm Kavut'un babası olan Efo Kavut'un ifadesini almıştır. Oğlunun ve Mehmet Yıldız'ın, askerler tarafından götürüldüğünü ve öldürüldüğünü ileri sürmüştür.

1 Aralık 1994 tarihinde Ovacık Cumhuriyet Savcısı, kanun itibariyle (ratione loci) bir yetkisizlik kararı yayınlamış ve soruşturma dosyasını Hozat Cumhuriyet Savcılığı'na göndermiştir.

7 Aralık 1994 tarihinde Tunceli Cumhuriyet Savcısı, kanun itibariyle (ratione loci) bir yetkisizlik kararı yayınlamış ve soruşturma dosyasını Ovacık Cumhuriyet Savcılığı'na göndermiştir.

9 Aralık 1994 tarihinde Ovacık Cumhuriyet Savcısı, kanun itibariyle (ratione loci) bir yetkisizlik kararı yayınlamış ve soruşturma dosyasını Hozat Cumhuriyet Savcılığı'na göndermiştir.

30 Aralık 1994 tarihinde Müslüm Kavut'un dayısı Ahmet Ördek'in ifadesi alınmıştır. Bazı köylülerin kendisine cesetlerin bulunduğu bölgeyi tarif ettiğini belirtmiştir.

2 Ocak 1995 tarihinde jandarma makamları, cesedi Arslan Yıldız ile birlikte bulunan Müslüm Kavut'un babası, Efo Kavut'un ifadesini almıştır. Efo Kavut, oğlunu öldüren kişiyi veya kişileri bilmediğini belirtmiş ve cesetleri bulduğu alanı tarif etmiştir.

4 Ocak 1995 tarihinde Hozat Cumhuriyet Savcısı kanun itibariyle (ratione loci) bir yetkisizlik kararı yayınlamış ve soruşturma dosyasını Ovacık Cumhuriyet Savcılığı'na göndermiştir.

6 Haziran 1996 tarihinde Ovacık Cumhuriyet Savcısı, kanun itibariyle (ratione loci) bir yetkisizlik kararı yayınlamış ve dava dosyasını Elazığ 8. Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığı'na göndermiştir.

13 Haziran 1995 tarihinde Malatya Cumhuriyet Başsavcılığı'na bağlı 32453 no.lu Cumhuriyet Savcısı, Efo Kavut'un ifadesini almıştır. Efo Kavut, Karaoğlan Köyü muhtarıolan oğlu Müslüm Kavut'un askerler tarafından götürüldüğünü belirtmiştir. Oğlunun yakalanma nedenini araştırdığında, jandarma karakolundaki yetkili makamlar oğluna ilişkin bir soruşturma yapıldığını söylemiştir. 24 Ekim 1994 tarihinde Efo Kavut, jandarma karakolundan 500 metre ilerde oğlunun ve Arslan Yıldız'ın cesetlerini bulmuştur. Savcıdan, oğlunun ölümünden sorumlu askerler hususunda cezai takibat başlatmasını istemiştir.

28 Şubat 1996 tarihinde 30940 no.lu Cumhuriyet Savcısı, 1993 ve 1995 yıllarıarasında Karaoğlan Jandarma Karakolunda astsubay olarak çalışmış olan Murat Ceviz'in, Arslan Yıldız'ın ölümüne ilişkin ifadesini almıştır. Ceviz, Arslan Yıldız ya da Müslüm Kavut'un jandarma taburlarınca gözaltına alınmamış olduğunu belirtmiştir. Ancak, sözkonusu iki kişinin bölgede gerçekleştirilen operasyonlar sırasında bir tabura kılavuzluk ettiklerini söylemiştir. Sözkonusu taburun ismini ya da komutanını bilmemektedir.

Ayrıca, sözkonusu iki kişinin ölümlerine ilişkin bilgisi olmadığını ileri sürmüştür.

22 Nisan 1996 tarihinde 24380 no.lu Cumhuriyet Savcısı, sözkonusu tarihte Karaoğlan Jandarmasında subay olarak görev yapan Abdulvahip Sarı'yı sorgulamıştır. Sarı, Müslüm Kavut ve Arslan Yıldız'ın, Karaoğlan Jandarma Karakolu'nda gözaltına alınmış olmadıklarınıbelirtmiştir. Yakalanmalarına, gözaltına alınmalarına veya bölgede operasyon gerçekleştiren taburlara ilişkin bilgisi bulunmamaktadır.

18 Haziran 1996 tarihinde Elazığ 8. Kolordu Komutanlığı'na bağlı askeri savcı, kanun itibariyle (ratione loci) bir yetkisizlik kararı yayınlamış ve soruşturma dosyasını Ankara 4. Kolordu Komutanlığı Askeri Savcılığı'na göndermiştir.

23 Ekim 1996 tarihli bir yazıda Ankara 4. Kolordu Komutanlığı Askeri SavcıYardımcısı, Bolu 2. Tugay Komutanlığı'ndan sözkonusu tarihte bölgede operasyon düzenleyen taburların isimlerini rapor etmesini istemiştir. Eğer varsa, taburlara kılavuzluk eden kişilerin isimlerinin de rapor edilmesini istemiştir. Ayrıca, sözkonusu kişilerin ölümlerine ilişkin şikayette bulunulup bulunulmadığını ve eğer bulunulmuşsa, bu tür iddialara ilişkin bir soruşturma açılıp açılmadığını öğrenmek istemiştir.

6 Mart 1997 tarihinde Malatya Askeri Savcısı, oğlunun ve Arslan Yıldız'ın ölümüne ilişkin Efo Kavut'un ifadesini almıştır. Kavut, oğlunun bölgede operasyon düzenleyen askerlerce öldürülmüş olabileceğine ilişkin iddialarını yinelemiştir.

2 Mayıs 1997 tarihinde askeri savcı, Arslan Yıldız'ın eşi Kazel Yıldız'ın ifadesini almıştır. Eşinin, askerler tarafından götürüldüğünü ve bu nedenle, onlar tarafından öldürülmüşolması gerektiğini iddia etmiştir. Ancak, askerlerin isimleri veya rütbelerini bilmemektedir.

Son olarak, 29 Eylül 1997 tarihinde Ankara'daki jandarma komutanlığına bağlı askeri savcı, sözkonusu suçun, terörist veya organize suçlar konusunda yetkili devlet güvenlik mahkemelerinin yargı alanında bulunduğunu gözönüne alarak kanun itibariyle (ratione loci) bir yetkisizlik kararı yayınlamıştır. Askeri savcı, Arslan Yıldız'ın bölgede operasyon düzenleyen güvenlik güçlerince götürülmüş olabileceğine ilişkin iddialara rağmen, görgü tanığı bulunmadığını ve tanıklarca sunulan delillerin, duyumlardan ibaret olduğunu belirtmiştir. Bu nedenle, söylentiden ibaret delillere dayanılarak güvenlik güçlerini, Arslan Yıldız'ın ölümünden sorumlu tutmanın mümkün olmadığı kanısındadır. Soruşturma dosyasında bulunan deliller ışığında, askeri savcı Arslan Yıldız'ın terörist örgüt mensuplarınca öldürülmüş olabileceği sonucuna varmıştır. Daha sonra soruşturma dosyasının bir nüshası, Malatya ve Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemeleri'ndeki Başsavcılıklara gönderilmiştir.

13 Ocak 2005 tarihli bir raporda Malatya Cumhuriyet Savcısı, Arslan Yıldız'ın ölümüne ilişkin soruşturmanın, sanıkların teşhis edilmesi amacıyla devam etmekte olduğunu belirtmiştir.

b) Başvuranların mülkünün tahrip edildiği iddiası ve köylerine dönememeleri

Resmi kayıtlar, Ovacık köylerinde oturanların, yaşam alanlarını bölgedeki yoğun terörist faaliyetler ve PKK (Kürdistan İşçi Partisi) terör örgütünün, köylülere karşı tehditleri nedeniyle boşaltmış olduklarını göstermiştir. Güvenlik güçleri, hiçbir mülkü tahrip etmemişveya başvuranları, köylerini terketmeye zorlamamıştır. Ayrıca başvuranlar, mülklerinin tahrip edildiği ve Karaoğlan'dan zorla tahliye edildikleri iddiasına ilişkin yetkili makamlara şikayette bulunmamıştır. Bu nedenle, yalnızca AİHM'ye sunulmuş olan sözkonusu iddialara ilişkin bir soruşturma başlatılmamıştır.

Şu anda köylüleri, evlerine ve köylerindeki mülklerine dönmekten alıkoyan bir engel bulunmamaktadır. Köylerini terörizm sonucu terkeden kişiler geri dönmeye ve faaliyetlerine devam etmeye başlamıştır.

14 Temmuz 2004 tarihinde TBMM tarafından Terör ve Terörle Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Hakkında Kanun çıkarılmış ve 27 Temmuz 2004 tarihinde yürürlüğe girmiştir ("Tazminat Kanunu"). Sözkonusu kanun, köylerindeki mülklerine ulaşmalarına izin verilmeyen kişilerin AİHS'ye dayanan sıkıntıları için tazmin sağlama hususunda yeterli bir iç hukuk yolu getirmektedir.

Bu bağlamda, yetmiş altı ilde Zarar Tespit ve Tazmin Komisyonları kurulmuştur. Terörizm veya yetkili makamların, terörizmle mücadele amacıyla aldıkları önlemler nedeniyle zarara uğrayan kişiler, ilgili tazmin komisyonuna tazminat talep eden başvurularda bulunma hakkına sahip olmuştur.

Sözkonusu komisyonlara başvuran kişilerin sayısı yaklaşık 187,000e ulaşmıştır. Ayrıca başvuruları AİHM önünde devam etmekte olan 800 kişi tazmin komisyonlarına başvuruda bulunmuştur. Birçok köylüye de zaten uğramış oldukları zarar için tazminat ödenmiştir.

ŞİKAYETLER

Başvuranlar, AİHS'nin 2., 3., 5., 6., 8., 13. ve 14. maddelerinin ve 1 No.lu Protokol'ün 1. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

Başvuranlar, Arslan Yıldız'ın güvenlik güçlerince yakalanması ve müteakiben öldürülmesinin, AİHS'nin 2. ve 5. maddelerini ihlal etmiş olduğunu ileri sürmüştür.

Güvenlik güçleri mülklerini tahrip ettiği ve köylerini terketmeye zorladığı için 1 No.lu Protokol'ün 1. maddesi uyarınca mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkından yoksun bırakıldıklarını ileri sürmüşlerdir. Ayrıca aynı başlık altında köylerine dönmekten ve mülklerini kullanmaktan alıkondukları hususunda şikayette bulunmuşlardır.

Başvuranlar, güvenlik güçlerince köylerini terketmeye zorlanmaları nedeniyle AİHS'nin 3. maddesi uyarınca insanlık dışı ve alçaltıcı bir muameleye maruz bırakıldıklarınıbelirtmişlerdir. Ailelerini besleme konusunda maddi sıkıntı çektiklerini ileri sürmüşlerdir.

Ayrıca, AİHS'nin 5. maddesi uyarınca, güvenlik güçlerinin tutumları nedeniyle özgürlüklerinden ve güvenliklerinden mahrum bırakıldıklarını iddia etmişlerdir.

AİHS'nin 6. maddesi uyarınca, mülklerinin tahribine ilişkin tazminat talep etmek ve köylerine geri dönmek için AİHM'ye başvurmalarına izin verilmediğini ileri sürmüşlerdir.

AİHS'nin 8. maddesi uyarınca, aile hayatlarına ve mülklerine saygı duyulmasınıisteme haklarının, mülklerinin tahrip edilmesi, köylerinden zorla tahliye edilmeleri ve geri dönmelerine izin verilmemesi nedeniyle ihlal edilmiş olduğu hususunda şikayette bulunmuşlardır.

AİHS'nin 13. maddesi uyarınca, AİHS hususundaki çeşitli sıkıntılarına ilişkin etkin iç hukuk yollarının bulunmadığını belirtmişlerdir.

AİHS'nin 14. maddesi uyarınca, yukarıda kaydedilen maddelerle birlikte, etnik kimlikleri nedeniyle ayrımcılığa maruz kaldıkları hususunda şikayette bulunmuşlardır.

HUKUK

A. Başvuranların yakını Arslan Yıldız'ın ölümü

Başvuranlar, Arslan Yıldız'ın güvenlik güçlerince yakalanması ve müteakip ölümünün, AİHS'nin ilgili kısımları aşağıda kaydedilen 2. ve 5. maddelerini ihlal ettiğini ileri sürmüşlerdir:

AİHS'nin 2. Maddesi

"1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse kasten öldürülemez. ..."

AİHS'nin 5. Maddesi

1. Herkesin kişi özgürlüğüne ve güvenliğine hakkı vardır. Aşağıda belirtilen haller ve yasada belirlenen yollar dışında hiç kimse özgürlüğünden yoksun bırakılamaz.

....

c) Bir suç işlediği hakkında geçerli şüphe bulunan veya suç işlemesine ya da suçu işledikten sonra kaçmasına engel olmak zorunluluğu inancını doğuran makul nedenlerin bulunması dolayısıyla, bir kimsenin yetkili merci önüne çıkarılmak üzere yakalanması ve tutulu durumda bulundurulması. ..."

1. Tarafların görüşleri

a) Başvuranlar

Başvuranlar, 13 Ekim 1994 tarihinde Arslan Yıldız'ın, Ovacık Karaoğlan Jandarma Karakolu askerlerince götürüldüğünü ve 5 Kasım 1994 tarihinde cesedinin Bilekli Köyü yakınlarında bulunduğunu ileri sürmüştür. Yetkili makamlar, sözkonusu iddialara ilişkin anlamlı ve etkin bir soruşturma yürütmemişlerdir. Başvuranlara göre, güvenlik güçlerince gerçekleştirilen suistimaller için etkin bir iç hukuk yolu sağlanmadığı için idari bir uygulama aksaklığı ve yasadışı adam öldürme ve ortadan kaybolma durumları sözkonusudur. Arslan Yıldız'ın öldürülmesi, ilgili tarihte olağanüstü hal bölgesinde görülen idari uygulamanın bir parçasıdır. On iki yıldır sürmekte olan yetersiz soruşturmadan da anlaşılacağı gibi iç hukuk yolları etkin olmamıştır. AİHM'nin 1997'den bu yana, iç hukuk yollarının tüketilmesini zorunlu kılmadan, Türkiye'nin olağanüstü hal bölgesinden yapılan başvuruları kabul etmeye başladığı gözönüne alındığında, sözkonusu başvuru yerel hukukta devam etmekte olan davalara rağmen yapılmıştır.

b) Hükümet

Hükümet, yerel hukukta mevcut olan idari ve mülki iç hukuk yollarından yararlanmamış olmaları nedeniyle başvuranların iç hukuk yollarını tüketmemiş olduklarınıbelirtmiştir. Başvuranların ayrıca altı-ay kuralını izlemediklerini de ileri sürmüştür.

Başvuru, Arslan Yıldız'ın ölümü üzerinden altı yıldan fazla süre geçmesi ardından sunulmuştur. Başvuranların, 1997'den bu yana yerel hukukta etkin iç hukuk yolları bulunmadığına ilişkin iddiaları ve başvurularını, 7 Aralık 2000 tarihinde sundukları gözönüne alındığında, sözkonusu başvurunun altı aylık zaman limiti aşıldıktan sonra sunulmuş olduğu sonucuna varılmalıdır.

Başvuranların iddialarına ilişkin Hükümet, Arslan Yıldız'ın hiçbir zaman jandarmalarca yakalanmadığı veya gözaltına alınmadığını ileri sürmüştür. Ayrıca Yıldız'ın, bölgedeki askeri operasyonlar sırasında askerlere, kılavuzluk ettiği iddiasını reddetmiştir. Arslan Yıldız'ın, ancak teröristlerce öldürülmüş olabileceği kanısındadır. Ancak, yetkili makamların tüm çabalarına rağmen suçun failleri teşhis edilememiştir. Soruşturma halen devam etmektedir.

2. AİHM'nin değerlendirmesi

AİHM, başvuranların iç hukuk yollarını tüketip tüketmedikleri veya sözkonusu davada, başvuranların yerel hukuktaki diğer iç hukuk yollarını izlemelerini gereğinden muaf tutacak özel koşullar bulunup bulunmadığına karar vermenin gerekli olmadığı kanısındadır. Etkin iç hukuk yollarının bulunmadığına ilişkin iddiaları doğru olsa dahi, bu onları altı-ay kuralına uyma gereğinden muaf tutmaz.

AİHM öncelikle altı ay kuralının amacının, hukukun güvenliğini artırmak ve AİHS uyarınca benzer konuların ortaya çıktığı davaların, makul süre içerisinde görülmesini garanti etmek olduğunu hatırlatır. Ayrıca, yetkili makamları ve diğer ilgili kişileri, uzayan süre boyunca belirsizlik altında kalmaktan korumak durumundadır (bkz. Bulut ve Yavuz/Türkiye (karar), no. 73065/01, 28 Mayıs 2002; ve Bayram ve Yıldırım/Türkiye (karar), no. 38587/97, AİHM 2002-III).

AİHM ayrıca, mevcut iç hukuk yolu bulunmaması veya etkin olmadıkları sonucuna varılması durumunda, altı aylık zaman limitinin, şikayette bulunulan olay tarihinden itibaren işlemeye başladığını hatırlatır (bkz. Hazar ve Diğerleri/Türkiye (karar), no. 62566/00, 10 Ocak 2002).

Ancak başvuranın, görünüşte mevcut olan bir iç hukuk yolundan yararlandığı ve müteakiben, sözkonusu iç hukuk yolunu etkisiz hale getiren durumlardan haberdar olduğu istisnai davalarda özel durumlar uygulanabilir. Bu tür bir durumda, altı aylık sürenin başlangıcı olarak, başvuranın sözkonusu koşullardan ilk kez haberdar olduğu ya da olmasıgereken tarihi kabul etmek uygundur (bkz. Paul ve Audrey Edwards/İngiltere (karar), no. 46477/99, 7 Haziran 2001; Bulut ve Yavuz).

Bu bağlamda, başvuranların yakınlarının ölümlerine ilişkin devam etmekte olan soruşturmalara ilişkin bir grup davada AİHM, başvuranın bir iç hukuk yolunun etkinliğinden şüphe etmeye başlayabileceği veya başlaması gereken süreci incelemiştir (bkz. Şükran Aydın ve Diğerleri/Türkiye (karar), no. 46231/99, 26 Mayıs 2005; Bulut ve Yavuz, Bayram ve Yıldırım, Kıniş/Türkiye (karar), no. 13635/04, 28 Haziran 2005; Elsanova/Rusya (karar) no. 57952/00, 15 Kasım 2005). AİHM, altı aylık sürenin işlemeye başladığı tarihi değerlendirirken bir soruşturmanın ne zaman etkin olmayan bir hale geldiğini tespit etmek için belli bir tarih belirtmekten kaçınmış olsa da, sözkonusu sürenin AİHM tarafından belirlenmesi, başvuranların sergilediği gayret ve ilgi, sözkonusu soruşturmanın yeterliği gibi her bir davanın koşullarına ve diğer unsurlara bağlı kalmıştır.

Sözkonusu davada AİHM, ilk başvuranın ölen kişinin eşi ve diğer üç başvuranın, oğulları olması nedeniyle ayrıca bir gayret göstermelerinin ve kendilerini soruşturmadaki gelişmeden haberdar ederken gerekli girişimde bulunmuş olmalarının beklenebileceğini gözlemler. Bu bağlamda, AİHM Arslan Yıldız'ın 1994'de ortadan kaybolması ve müteakip ölümü ardından başvuranların, Yıldız'ın güvenlik güçlerince götürüldüğünü ve öldürüldüğünü iddia ederek idari ve adli makamlara dilekçeyle başvurduklarını belirtir. 21 Kasım 1994 ve 2 Mayıs 1997 tarihleri arasında kovuşturmadan sorumlu makamlar, Arslan Yıldız'ın güvenlik güçlerince yakalandığı, gözaltına alındığı ve öldürüldüğü iddialarının doğruluğunu soruşturmak için başvuranların, potansiyel görgü tanıklarının ve askeri makamların ifadelerini almıştır. Güvenlik güçlerinin, Arslan Yıldız'ın öldürülmesine dahil olduğu iddialarına ilişkin soruşturma, askeri savcının 29 Eylül 1997 tarihli kararı ile sona ermiştir. Savcı Yıldız'ın, güvenlik güçlerince değil teröristlerle öldürüldüğü sonucuna varmıştır. Dolayısıyla, 29 Eylül 1997 tarihinden itibaren resmi soruşturmada, güvenlik güçlerinin nihai sorumluluğuna değinilmemiştir.

Daha önce kaydedildiği gibi, başvuranlar ilk adımları atmıştır. Sözkonusu iç hukuk yollarının etkin olmadığı kanısında olmaları nedeniyle çektikleri sıkıntılar için Hükümet tarafından değinilen iç hukuk yollarını izlememişlerdir. Sözkonusu davada etkin iç hukuk yolları bulunmadığı farz edilmişse dahi, başvuranlar ve temsilcileri, kovuşturmadan sorumlu makamların, güvenlik güçleri aleyhindeki cezai takibata devam etmeyeceklerini açıkladıkları29 Eylül 1997 tarihini geçirmeden durumun farkına varmış sayılmalıydı. Aslında AİHM'nin, Türkiye'nin olağanüstü hal bölgesinden açılan benzer davalardaki kabuledilebilirlik kararlarına değinen başvuranlar, iç hukuk yollarının 1997'den bu yana etkin olmadığını ileri sürmüştür. Bu hususta başvurunun, 29 Eylül 1997 tarihinden altı ay geçmeden sunulmasıgerekmekteydi. Sözkonusu başvurunun, 7 Aralık 2000 tarihinde sunulması nedeniyle AİHM'ye altı aylık zaman limiti içerisinde sunulmamış olduğu açıktır.

Ayrıca başvuranlar, AİHS'nin 35 § 1. maddesinde belirtilen zaman limitini izleyememelerine neden olan özel koşulların mevcudiyetini kanıtlayamamıştır.

Bu nedenle AİHM, başvurunun sözkonusu kısmının zamanı geçtikten sonra yapıldığıve AİHS'nin 35 §§ 3. ve 4. maddeleri uyarınca kabuledilemez olduğu sonucuna varır.

B. Başvuranların mülkünün tahrip edildiği ve köylerine dönemedikleri iddiaları

1. AİHS'nin 3. ve 8. maddeleri ve 1 No.lu Protokol'ün 1. maddesine dayandırılan şikayetler

Başvuranlar, köylerinden tahliye edilmeleri, mülklerinin tahrip edilmesi, yetkili makamların evlerine ve topraklarına dönmelerine izin vermemelerinin, AİHS'nin ilgili kısımları aşağıda kaydedilen 3. ve 8. maddeleri ile 1 No.lu Protokol'ün 1. maddesinin ihlaline neden olduğu hususunda şikayette bulunmuştur:

AİHS'nin 3. maddesi

"Hiç kimse işkenceye, insanlık dışı ya da onur kırıcı ceza veya işlemlere tabi tutulamaz."

AİHS'nin 8. maddesi

"1. Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir.

2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu otoritesinin müdahalesi, ancak ulusal güvenlik, kamu emniyeti, ülkenin ekonomik refahı, dirlik ve düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda, zorunlu olan ölçüde ve yasayla öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabilir."

1 No.lu Protokol'ün 1. Maddesi

"Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Herhangi bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.

Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez."

Hükümet, 27 Temmuz 2004 tarihli Tazminat Kanunu'nun getirdiği yeni iç hukuk yolundan yararlanmamaları nedeniyle başvuranların, iç hukuk yollarını tüketmediklerini ileri sürerek AİHM'nin yargısına itiraz etmiştir. Bu bağlamda, 29 Haziran 2004 tarihli Doğan ve Diğerleri kararını (no. 8803-8811/02, 8813/02 ve 8815-8819/02, §§ 31-35, AİHM 2004- ... ) müteakiben oluşturdukları mekanizmanın, başvuranların şikayetlerine ilişkin tazmin sağladığını ve makul bir başarı beklentisi sunduğunu ileri sürmüştür.

Başvuranlar, Hükümet'in iddialarına itiraz etmiş ve Tazminat Kanunu'nun getirdiği yeni iç hukuk yolunun etkin olduğunun kabul edilemeyeceğini ileri sürmüştür.

AİHM, 27 Temmuz 2004 tarihli Tazminat Kanunu uyarınca, sözkonusu davada AİHM huzurunda başvuruları devam etmekte olan başvuranlar gibi kişilerin, tahliye edilmeleri, mülklerinin tahrip edilmesi ve güneydoğu Türkiye'deki mülklerine erişememeleri sonucu uğradıkları zarar için tazminat talep etme amacıyla 3 Ocak 2007'e kadar tazminat komisyonlarına başvurabileceklerini gözlemler.

AİHM, iç hukuk yolunu incelemiş, tahliye edilme ve güneydoğu Türkiye'deki mülklerine erişmelerinin engellenmesine ilişkin şikayetler hususunda etkin olduğu sonucuna varmıştır. Özellikle, yeni iç hukuk yolunun erişilebilir olduğu ve makul başarı beklentileri sağladığı kanısına varmıştır (bkz. Aydın İçyer/Türkiye (karar), no. 18888/02, §§ 73-87, 12 Ocak 2006).

Yukarıda kaydedilenler ışığında AİHM, başvuranları iç hukuk yollarını tüketmekten muaf tutan istisnai koşulların sözkonusu olmadığı kanısındadır.

Sözkonusu şikayetler, iç hukuk yollarının tüketilmemiş olmasından dolayı AİHS'nin 35 §§ 1. maddesi uyarınca reddedilmelidir.

2. AİHS'nin 13. maddesi bağlamındaki şikayet

Başvuranlar, AİHS bağlamındaki sıkıntıları için tazmin sağlayan etkin bir iç hukuk yolu bulunmadığına ilişkin şikayette bulunmuştur. Şikayetlerini, AİHS'nin aşağıda kaydedilen 13. maddesine dayandırmışlardır:

"Bu Sözleşme'de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru yapabilme hakkına sahiptir."

Hükümet, başvuranların yararlanmadıkları etkin iç hukuk yollarının mevcut olduğunu ileri sürerek yukarıda kaydedilen iddialara itiraz etmiştir.

AİHM, daha önce de Tazminat Kanunu'nun başvuranlara, tahliye edilmeleri, mülklerinin tahrip edilmesi ve mülklerine erişememeleri hususunda etkin bir iç hukuk yolu sağladığı sonucuna varmıştır. Sözkonusu sonuç, AİHS'nin 13. maddesi bağlamındaki şikayet çerçevesinde geçerlidir.

Sözkonusu şikayet, açıkça temelden yoksundur ve AİHS'nin 35 §§ 3. ve 4. maddeleri bağlamında reddedilmelidir.

3. AİHS'nin 6. ve 14. maddesi bağlamındaki şikayetler

Başvuranlar ayrıca AİHS'nin 6. ve 14. maddesi uyarınca garanti altına alınan haklarının, yetkili makamların mülklerine ulaşmalarına izin vermemeleri nedeniyle ihlal edilmiş olduğu hususunda şikayette bulunmuştur.

Hükümet, mevcut şikayetlerin olaylara dayanan temellerini inkar etmenin ötesinde herhangi bir konuya değinmemiştir.

AİHM, Doğan ve Diğerleri/Türkiye pilot kararında sözkonusu davada başvuranlarca ileri sürülen iddialara benzer iddiaları incelemiş ve asılsız oldukları sonucuna varmışolduğunu belirtmektedir. Mevcut davada, yukarıda anılan davada varmış olduğu sonuçlardan farklı sonuçlara varmasına neden olacak gerekçeler bulmamaktadır.

Sözkonusu şikayetler, açıkça temelden yoksundur ve AİHS'nin 35 § 3. maddesi bağlamında reddedilmelidir.

Bu gerekçelere dayanarak AİHM oybirliğiyle,

Başvurunun kabuledilemez olduğu sonucuna varmıştır.

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA