kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

AİHM
YAKUP KÖSE VE DİĞERLERİ- TÜRKİYE DAVASI

İlgili Kavramlar

HÜRRİYET VE GÜVENLİK HAKKI

İçtihat Metni

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
YAKUP KÖSE VE DİĞERLERİ- TÜRKİYE DAVASI(Başvuru no:50177/99)

KABULEDİLEBİLİRLİK KARARININ ÖZET ÇEVİRİSİ
2 Mayıs 2006

OLAYLAR

1980 doğumlu Yakup Köse, 1976 doğumlu Sait Dursun Deliktaş ve 1977 doğumlu Murat Küçük adındaki başvuranlar Türk vatandaşıdır. Olayların meydana geldiği dönemde Yakup Köse ve Murat Küçük Antalya'da, Sait Dursun Deliktaş ise Erzincan'da ikamet etmektedir. Başvuranlar, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) önünde İzmir Barosu avukatlarından M. Çelik tarafından temsil edilmektedir.

Tarafların sunduğu üzere dava koşulları aşağıdaki gibi özetlenebilir.

28 Mayıs 1996 tarihinde, Yakup Köse ve Murat Küçük'ün Antalya'da bulunan evlerinde çeşitli bomba malzemeleriyle birlikte yasadışı bir örgüte ait olan el ilanları ve belgeler ele geçirilmiştir. Üç başvuranda yakalanmıştır.

Başvuranlar, 3 Haziran 1996 tarihinde Antalya Ceza Mahkemesi hakimine sevk edilmiş, "var olan delil durumu" dikkate alınarak başvuranların tutuklu yargılanmalarına karar verilmiştir.

Aynı gün hakim ratione materiae yetkisizlik kararı vererek, dava dosyasınıİzmir Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne (DGM) sevk etmiştir.

DGM Cumhuriyet Başsavcısı, 26 Haziran 1996 tarihli iddianameyle başvuranları Türk Ceza Kanunu'nun, Devlet'in anayasal düzenine karşı işlenen suçların cezalandırılmasınıöngören 146. maddesi uyarınca mahkum edilmelerini talep etmiştir.

8 Ağustos 1996 tarihinde DGM'de duruşmalara başlanmıştır. Başvuranların avukatı, yaşlarını, öğrenci olduklarını ve sabit bir ikametgahları olduğunu belirterek müvekkillerinin serbest bırakılmasını talep etmiştir. Avukatın bu talebi, "mevcut davada isnat edilen suç ve kanıt durumu" dikkate alınarak reddedilmiştir.

Başvuranların avukatı, 18 Eylül 1996 tarihinde müvekkillerinin serbest bırakılmasınıyazılı olarak talep etmiştir. DGM, "sanıklara isnat edilen suçun cinsi (…), kanıtların durumu, sanıkların yakalandıkları tarih ve yakalanma nedenlerinin halen geçerli olması" sebebiyle 30 Eylül 1996 tarihli bir kararla bu başvuruyu reddetmiştir.

Başvuranların avukatı tarafından 16 Ekim 1996, 4 Aralık 1996, ve 23 Ocak 1997 tarihinde yapılan duruşmalar sırasında yinelemiş olduğu benzer talepleri "mevcut davada isnat edilen suç ve kanıt durumu" dikkate alınarak reddedilmiştir.

Başvuranların avukatı, 6 Şubat 1997 tarihinde yapılması düşünülen duruşma için de aynı talebini yinelemiştir. Oysa ki DGM, bu duruşmanın sonunda, başvuranları yasadışıörgüte üye olmak ve 19 Aralık 1995 tarihi ile 5 Mayıs 1996 tarihleri arasında yedi farklıbölgeye patlayıcı madde atmak suçlarından suçlu bulmuştur. DGM, bu eylemleri TCK'nın 146. maddesinde ifade edildiği şekliyle Anayasal düzeni değiştirmeye cebren teşebbüs olarak nitelendirmiştir. Sonuç olarak, DGM serbest bırakma talebini reddetmiş Murat Küçük ve Sait Dursun Deliktaş'ı ölüm cezasına, Yakup Köse'yi ise olayların meydana geldiği dönemde yaşının küçük olması sebebiyle on altı yıl sekiz ay hapis cezasına mahkum etmiştir.

Mahkumiyet kararını verirken DGM, 19 Aralık 1995 tarihinde bir banka önüne bırakılan bombanın etkisiz hale getirildiğine dair tutanaklara, çeşitli patlamalara ilişkin görgü tanıklarının ifadelerine, olay yeri tespit tutanaklarına ve dava süresince patlamalara ilişkin olarak yaptırdığı bilirkişi incelemelerine dayanmıştır. DGM aynı zamanda, Yakup Köse ile Murat Küçük'ün evinde ele geçirilen bomba malzemelerine ve çeşitli belgelere ve aynızamanda ele geçirilen belgelerdeki el yazısına ilişkin olarak yapılan bilirkişi incelemesine atıfta bulunmuştur.

Yargıtay, 23 Ocak 1998 tarihinde yapılan duruşma sonrasında, temyiz edilen kararı 28 Ocak 1998 tarihinde bozmuş ve dosyayı DGM'ye sevk etmiştir.

Yargıtay'a göre, başvuranlara isnat edilen eylemlerden doğan sonuçların anayasal düzeni tehdit edecek şiddete olmadığını, ve bu nedenle bu eylemlerin yasadışı örgüte üye olunmasını ve patlayıcı madde atılmasını suç sayan maddeler çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiğini belirtmiştir.

Dava 22 Nisan 1998 tarihinde yeninden görülmeye başlamış ve başvuranların avukatıdava süresince müvekkillerinin serbest bırakılmasını talep etmiştir. Avukatın bu talebi, "mevcut davada isnat edilen suç ve kanıt durumu" dikkate alınarak reddedilmiştir.

21 Mayıs 1998 tarihinde düzenlenen bir sonraki duruşma sırasında DGM, başvuranlar tarafından yapılan serbest bırakılma talebini reddetmiş ve Yargıtay kararı uyarınca olaylarıyeniden değerlendirerek, başvuranları bir kez daha yasadışı örgüte üye olmak (TCK'nın 168 § 2. maddesi ve 3713 sayılı Yasa'nın 5. maddesi) ve bu örgüte hizmet edebilmek amacıyla patlayıcı madde yerleştirmek (aynı Kanun'un 264 § 6. maddesi) suçlarından mahkum etmiştir. Böylece Murat Küçük ve Sait Dursun Deliktaş adındaki başvuranların her biri otuz yıl ağır hapis cezasına mahkum edilmişlerdir.

DGM'de aynı zamanda başvuranları para cezasına mahkum etmiştir.

Yargıtay, 22 Aralık 1998 tarihinde para cezalarının tutarlarının usulüne uygun olarak hesaplanmadığı gerekçesiyle bu kararı bozmuştur.

Davayı yeninden incelemeye davet edilen DGM, ilk duruşmasını 23 Mart 1999 tarihinde gerçekleştirmiştir. Başvuranların avukatı bir kez daha, "isnat edilen suçu oluşturan unsurların bir arada olmadığını" belirterek müvekkillerinin serbest bırakılmasını talep etmiştir. "var olan kanıt unsurları uyarınca bu talebin dayanaktan yoksun olduğu" gerekçesiyle avukatın bu talebi reddedilmiştir.

DGM son duruşmasını 27 Nisan 1999 tarihinde gerçekleştirmiş, başvuranları 21 Mayıs 1998 tarihinde verilen hapis cezalarına yeniden mahkum etmiş ve verilen para cezalarının tutarlarını düzeltmiştir.

DGM bu duruşma sırasında yapılan serbest bırakma talebini ise reddetmiş ve "isnat edilen suçun niteliği ve mahkumiyet cezalarının süresini dikkate alarak" başvuranların tutuklu yargılanmalarının devamına karar vermiştir.

Yargıtay 30 Kasım 1999 tarihinde bu kararı onamıştır.

ŞİKAYETLER

Başvuranlar tutukluluk süresinin uzun olduğunu ve AİHS'nin 5 § 3. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedirler.

AİHS'nin 5 § 4. maddesine atıfta bulunan başvuranlar, özgürlüklerinden yoksun bırakılmalarına itiraz etmek için bu hükmün gerektirdiği yargılama usulünün bulunmamasından şikayetçi olmaktadırlar.

HUKUK AÇISINDAN

I. HÜKÜMET'İN ÖN İTİRAZI

Hükümet, iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazını yöneltmektedir. Hükümet'e göre başvuranlar, Yargıtay'ın 30 Kasım 1999 tarihli kararıyla son bulan davanın sonuçlanmasınıbeklemeden AİHM'ye başvurmuşlardır.

Başvuranlar bu konuda görüş bildirmemiştir.

AİHM, şayet bir başvuranın, prensip olarak, AİHM'ye başvurmadan önce iç hukuk yollarına başvurması zorunluluğu varsa, bu başvuru yollarının son aşamasının başvuru yapıldıktan sonra, fakat kabuledilebilirlik kararını vermesinden önce son bulmasını anlayışla karşılayabileceğini daha önce belirtmiştir (Bkz. mutatis mutandis, Ringeisen-Avusturya, 16 Temmuz 1971 tarihli karar, E.K.-Türkiye (karar), no: 28496/95, 28 Kasım 2000).

Sonuç olarak, Hükümet'in ön itirazının bu açıdan reddedilmesi uygun olacaktır.

II. Madde 5§ 3

Başvuranlar, tutukluluk süresinin aşırı uzun olduğunu ve AİHS'nin 5 § 3. maddesinin ihlal edildiğini iddia etmektedirler.

Hükümet bu iddiaya karşı çıkmaktadır. Hükümet, DGM'nin toplanan kanıtlar gözönünde bulundurularak şüphe uyarından gerekçelerin yargılamanın her aşamasında devam ettiği sonucuna varmış olduğundan tutukluluk süresinin makul olduğunu belirtmektedir.

AİHM, AİHS'nin 35 § 1. maddesi uyarınca "nihai iç hukuk kararının verildiği tarihten itibaren başlamak üzere altı aylık bir süre içerisinde" kendisine başvurulabileceğini hatırlatmaktadır. O nedenle AİHM, her ne kadar Hükümet bu konuda ön itirazda bulunmamışolsa da, altı ay kuralını res'en uygulayabilmek için nihai iç hukuk kararının verildiği tarihi belirlemek durumundadır (Walker- Birleşik Krallık (karar), no: 34979/97).

AİHM içtihadına uygun olarak, verilen mahkumiyet kararının, prensip olarak atıfta bulunulan madde açısından değerlendirilmeye alınacak dönemin bitimini teşkil ettiğini dile getirmektedir. Bu tarihten itibaren, ilgili kişinin tutukluluk hali AİHS'nin 5 § 1 a) maddesi alanına girmektedir (Bkz. örneğin, I.A.-Fransa kararı, 23 Eylül 1998 tarihli karar, Derleme Kararlar ve Hükümler).

Mevcut davada, başvuranların şikayetçi oldukları tutuklama üç dönemden oluşmaktadır. Birinci dönem tutuklandıkları tarih olan 3 Haziran 1996 tarihinde başlamış ve mahkum edildikleri tarih olan 6 Şubat 1997 tarihinde son bulmuştur.

İkinci dönem, Yargıtay'ın sözkonusu kararı bozduğu 28 Ocak 1998 tarihi ile ikinci mahkumiyet kararının verildiği 6 Şubat 1997 tarihi arasındaki dönemi kapsamaktadır.

Üçüncü dönem ise, Yargıtay'ın ikinci kez kararı bozduğu 22 Aralık 1998 tarihinde başlamış ve başvuranların yeniden mahkum edildikleri 27 Nisan 1999 tarihinde son bulmuştur.

İlk iki tutukluk dönemi ile ilgili olarak AİHM, başvuranların 19 Haziran 1999 tarihinde Mahkemeye başvurduklarını tespit etmektedir; bu nedenle başvurunun bu kısmının gecikmiş olduğu ve AİHS'nin 35 § 1 ve 4. maddeleri uyarınca reddedilmesi gerektiği sonucu ortaya çıkmaktadır.

Yukarıda ifade edilen üçüncü dönemin makul olup olmadığının değerlendirilebilmesi amacıyla AİHM, 27 Nisan 1999 tarihinde başvuranların neredeyse üç yıldır tutuklu bulunduklarını dikkate alacaktır.

AİHM'nin içtihadı uyarınca, tutukluluk süresinin makul olup olmadığı davanın özel koşulları dikkate alınarak değerlendirilmelidir. İlk aşamada ulusal mahkemelere düşen görev, belirli bir durumda bir sanığın tutukluluk süresinin makul süreyi geçmemesi konusuna özen göstermektir. Bu amaç doğrultusunda, ulusal mahkemelerin masumiyet karinesi ilkesini dikkate alarak, kişi özgürlüğü ilkesine uyulması konusunda istisna oluşturulmasını haklıkılacak kamu yararı ilkesinin, gerçek anlamda var olup olmadığını ortaya koyabilecek koşulları incelemesi ve serbest bırakma taleplerini reddederken bunu dikkate almasıgerekmektedir. AİHM, özellikle sözkonusu kararlarda yer alan gerekçelere ve aynı zamanda ilgilinin başvurularında belirttiği ihtilaflı olmayan olayları dikkate alarak AİHS'nin 5 § 3. maddesinin ihlal edilip edilmediğini belirlemelidir (Bkz. Assenov ve diğerleri-Bulgaristan, 28 Ekim 1998).

Tutuklu kişinin suç işlediğine dair haklışüphenin mevcudiyetinin devam etmesi, tutukluluğun devamının geçerliliği için bir sine qua non durumudur, ancak belli bir süreden sonra bu yeterli olmaz. AİHM, bu durumda, adli yargı makamları tarafından kaydedilen diğer gerekçelerin özgürlükten mahrum bırakmayı haklı çıkarmayı sürdürüp sürdürmediğini tespit etmelidir. Bu gerekçeler "ilgili" ve "yeterli" olduğu durumda, AİHM, yetkili ulusal makamların "soruşturmanın yürütülmesi aşamasında özel bir ihtimam" gösterip göstermediğini de tespit etmelidir (bkz., diğerleri arasında, Mansur-Türkiye, 8 Haziran 1995, ve Kudla-Polonya, no: 30210/96). Soruşturmanın karmaşıklığı ve özelliği de dikkat alınmasıgereken unsurlardır (Bkz. Van der Tang-İspanya, 13 Temmuz 1995 tarihli karar).

AİHM mevcut davada, yetkili ulusal makamların suçluluğu ortaya koyan ciddi deliller dışında, çeşitli tarihlerde meydana gelene patlamalara ilişkin olarak hazırlanan uzmanlık raporlarına, Yakup Köse ve Murat Küçük'ün evlerinde ele geçirilen malzemelere ve aynıkişilerin evlerinde ele geçirilen belgelerdeki el yazısına ilişkin olarak yapılan bilirkişi incelemelerine dayanarak başvuranı serbest bırakmayı reddettiklerini not etmektedir.

AİHM, başvuranların ilk kez mahkum edildikleri 6 Şubat 1997 tarihinde bu unsurların pekala bir arada bulunduğunu gözlemektedir. Yargıtay, dava koşullarının saptanmasında herhangi bir kusur tespit etmeksizin, olayların hukuki nitelendirilmesinde yanlışlık yapıldığıve bu olayların daha düşük bir cezayı öngören ceza hükümleri çerçevesinde değerlendirilmesi gerektiği gerekçesiyle 28 Ocak 1998 tarihinde bu kararı bozmuştur.

AİHM, başvuranların serbest bırakılmaları durumunda bu tarihten itibaren özellikle de yalnızca verilen para cezalarının yanlış hesaplanması nedeniyle bozulan ve 21 Mayıs 1998 tarihinde verilen ikinci mahkumiyet kararından itibaren adaletten kaçabileceklerini anlamaktadır. Ayrıca esasa bakan hakimler, bu konuyu düzeltmekle yetinmiş ve yalnızca bu duruşma sırasında sunulan serbest bırakma talebini reddettikten sonra 27 Nisan 1999 tarihinde başvuranları mahkum etmiştir.

Hiç kuşkusuz, DGM'nin, yukarıda da belirtildiği üzere 28 Ocak 1998 tarihinden itibaren aşikar gibi görünen bu firar tehlikesini bu tarihten önce hiçbir zaman gözönünde bulundurmaması ve genel olarak "isnat edilen suçun cinsi" ve "delillerin durumu"na atıfta bulunmakla yetinmiş olması üzücü bir durumdur. Bununla birlikte, davanın genel koşullarıdikkate alındığında, yalnızca bu konuda ortaya çıkan eksiklik, DGM'nin AİHS'nin 5 § 3. maddesi bakımından bir ihlalin var olduğu yönünde karar alması için yeterli olmamaktadır. Esasında bu davanın yürütülmesinde yetkili mercilerin göstermiş olduğu özen, birçok kez bilirkişi incelemesini gerektiren davanın karmaşıklığı, başvuranların mahkum olmalarına neden olan olayların ciddiyeti ve son olarak da hiç kimsenin hakkaniyete uygun olup olmaması konusunda itiraz etmediği dava sonunda ortaya konulan olay koşulları dikkate alındığında AİHM, gözaltı süresinin makul olup olmadığı konusunda başvuranların daha önceki tutukluluk süreleri dikkate alındığında bile (mutatis mutandis, Neumesiter-Almanya kararı, 27 Haziran 1968), yaklaşık dört ay süren son tutukluluk döneminin, AİHS'nin 5 § 3. maddesinde belirtilen makul süre ilkesine uygun olduğu kanaatindedir (Bahattin Şahin-Türkiye (karar), no: 29874/96, 17 Ekim 2000).

Sonuç olarak, AİHS'nin 35 §§ 3 ve 4. maddesi uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olduğu gerekçesiyle bu şikayetin reddedilmesi uygun olacaktır.

III. Madde 5 § 4

Başvuranlar, AİHS'nin 5 § 4. maddesine aykırı olarak dava süresince serbest bırakılmak üzere bir başvuru yolunun bulunmamasından şikayetçi olmaktadırlar.

Hükümet, Antalya Ceza Mahkemesi'nin 3 Haziran 1996 tarihli ilk tutuklu yargılama kararına karşı başvuranların itirazda bulunmadıklarını belirtmektedir. Halbuki, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu (CMUK) ile öngörülen bu başvuru yolu, bu kararda açıkça ifade edilmişti.

Başvuranlar, bu başvuru yolunun yalnızca teoride var olduğunu ve DGM'de görülen bir davada tutukluluk halinin kaldırılmasının mümkün olmadığını belirtmektedirler. Başvuranlar bu iddialarına dayanak olarak, itiraz edilen tutukluluk gerekçelerini benimsemekle yetinen bu mahkemeler tarafından verilen 3 karar örneğini sunmaktadırlar.

AİHM, olayların meydana geldiği dönemde yürürlükte olan CMUK'un 297 ila 304. maddelerinin bu konuları düzenlendiği tespit etmektedir. Böylece, tutuklama ya da tutuklamanın devamına ilişkin kararlara itiraz edilmesi mümkündür. Ceza Mahkemesi ya da yedek hakim tarafından bu türden bir karar alındığında, talebi inceleyecek olan merci Asliye Ceza Mahkemesi başkanı ya da Ağır Ceza Mahkemesi başkanıdır. Bu iki Mahkeme'nin kararlarına itiraz yolu açıktır, itirazlar ilgili Ağır Ceza Mahkemesi Dairesi'ne ya da bölgedeki en yakın Ağır Ceza Mahkemesi'ne yapılabilir.

2845 sayılı Devlet Mahkemelerinin Kuruluş ve Yargılama Usülleri Hakkında Kanun'un 18. maddesi Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu hükümlerinin uygulanmasıbakımından, Devlet Güvenlik Mahkemelerinin Ağır Ceza Mahkemesi niteliğinde olduğu belirtilmektedir.

Sonuç olarak, Antalya Ceza Mahkemesi tarafından mevcut davada verilen ilk karara ve aynışekilde DGM tarafından tutuklamanın devamına ilişkin olarak verilen bütün kararlara karşı itiraz yolu açıktır.

Oysa ki başvuranlar yargılamanın hiçbir aşamasında Kanun'la açıkça öngörülen bu başvuru yolunu kullanmamıştır.

AİHM, başvuranların bu başvuru yolunu kullanmalarına engel teşkil edebilecek herhangi bir neden görmemektedir. Başvuranlar aynı zamanda bu türden bir itirazıinceleyecek mahkemenin oluşumu ya da serbest bırakılma kararı verilmesinde bu Mahkeme'nin yetkisinin bulunmaması gibi şikayetlerini destekleyecek unsurlar da sunmamaktadırlar.

DGM'de görülen bir davada serbest bırakılma kararının alınmasının mümkün olmaması ve bununla ilgili olarak tebliğ edilen kararlar hiçbir sonuca götürmemektedir zira bunlar bir yandan yalnızca bu türden bir başvurunun sonuçlarını ilgilendirmektedir.

Ayrıca başvuranların hangi sebepten dolayı Antalya Ceza Mahkemesi'nin kararını verdiği 3 Haziran 1996 tarihi ile DGM'nin ilk duruşma tarihi olan 8 Ağustos 1996 tarihi arasında bu başvuru yolunu kullanmadıklarını açıklayamamaktadır.

Bu nedenlerle AİHM, bu başvurunun her halükarda başarısızlıkla sonuçlanacağıkonusunda önyargıya varamaz (mutatis mutandis, Tekin Yıldız-Türkiye, no: 22913/04, 10 Kasım 2005). Başvuranların bununla ilgili olarak açıklayıcı bilgi sunmaması ve bu başvuru yolunun başarısızlıkla sonuçlanacağı yönündeki kuşkuların bu yolu kullanmalarına engel olamayacak olması nedeniyle (Akdıvar ve diğerleri-Türkiye, 16 Eylül 1996 tarihli karar, Derleme), başvurunun bu kısmı iç hukuk yollarının tüketilmesi ilkesine aykırı düşmektedir.

AİHM aynı zamanda, yukarıda yer alan bilgiler ışığında AİHS'nin 29 § 3. maddesinin uygulanmasına son verilmesinin uygun olacağı kanaatindedir.

Bu gerekçelere dayalı olarak AİHM oybirliğiyle,

Başvurunun kabuledilemez olduğuna karar vermiştir.

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA