kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

AİHM
UÇAR - TÜRKİYE

İlgili Kavramlar

ADİL YARGILANMA HAKKI
AYRIMCILIK YASAĞI
ETKİLİ BAŞVURU HAKKI
HAKKANİYETE UYGUN BİR TATMİN
HÜRRİYET VE GÜVENLİK HAKKI
İŞKENCE YASAĞI
YAŞAMA HAKKI

İçtihat Metni

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
İKİNCİ DAİRE UÇAR - TÜRKİYE (Başvuru no. 52392/99)

KARAR
STRAZBURG
11 Nisan 2006

Bu karar AİHS'nin 44 § 2 maddesinde belirtilen şartlarda kesinlik kazanacaktır. Ancak, şekle ilişkin değişiklik yapılabilir.

USUL

Dava, İnsan Hakları ve Temel Özgürlükler Sözleşmesi'nin ("Sözleşme") 34. maddesi uyarınca, Türkiye Cumhuriyeti aleyhine, bir Türk vatandaşı olan Seydo Uçar ("başvuran") tarafından, 4 Kasım 1999 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne yapılan başvurudan (no. 52392/99) kaynaklanmaktadır.

Başvuran, Londra Kürt İnsan Hakları Projesi'ne bağlı avukatlar M. Muller, T. Otty ve L.K.N. Claridge, K. Yıldız ve 2002 yılına kadar P. Leach tarafından ve Türkiye'deki avukatlar İ. Sağlam ve Ş. Ülek tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti ("Hükümet") Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi huzurundaki işlemler için bir Ajan tayin etmemiştir.

Başvuran, oğlunun, Devlet görevlileri veya yetkililerin desteği, bilgisi veya rızası ile hareket eden kişiler tarafından, Diyarbakır polisine teslim edilmeden önce, yirmi sekiz gün süreyle kaçırılmış ve kötü muamele görmüş olduğunu iddia etmiştir. Oğlunun, yaşamınıkaybettiği Diyarbakır E-Tipi Cezaevi'ne transfer edilmesinin öncesinde, bir yargıç önüne çıkarılmadan ve ailesi ve bir avukat ile görüştürülmeden dokuz gün süreyle polis nezaretinde tutulmuş olduğunu ileri sürmüştür. Başvuran, oğlunun cezaevinde öldürüldüğü veya intihar ettiğine bakmaksızın, ölümünden yetkililerin sorumlu olduğunu zira onun yaşama hakkınıkoruma altına almak için önlem almadıklarını iddia etmiştir.

Başvuru, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nin İkinci Daire'sine tevzi edilmiştir (Mahkeme İç Tüzüğü'nün 52 § 1. maddesi). Bu Daire içinde davaya bakacak olan Bölüm (AİHS'nin 27 § 1. maddesi), İç Tüzük'ün 26 § 1. maddesinin gerektirdiği gibi oluşturulmuştur.

1 Kasım 2004 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Daire'lerinin yapısınıdeğiştirmiştir ( İç Tüzük 25 § 1. madde). Bu dava, yeni oluşturulmuşİkinci Daire'ye verilmiştir (İç Tüzük 52 § 1. madde).

Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, 4 Ocak 2005 tarihli bir karar ile başvuruyu kabuledilebilir bulmuştur.

Başvuran ve Hükümet, esaslara ilişkin görüş bildirmişlerdir (İç Tüzük 59 § 1. madde).

OLAYLAR

I. DAVA OLAYLARI

Başvuran 1948 doğumludur ve Gaziantep'te ikamet etmektedir. Başvuru, başvuranın oğlu Cemal Uçar'ın bilinmeyen kişiler tarafından kaçırıldığı ve kötü muamele gördüğü iddiasına ve Diyarbakır E-Tipi Cezaevi'ndeki ölümüne ilişkindir. Başvuruya yol açan olayların gerçekleştiği dönemde Cemal Uçar 26 yaşındaydı. Başvuranın oğlunun tutuklanışıve ölümü sırasında mevcut olan şartlar taraflar arasında ihtilaf konusudur.

A. Cemal Uçar'ın kaçırıldığı iddiası

1.Başvuran tarafından sunulduğu şekliyle olaylar

5 Ekim 1999 tarihinde saat 11.00 civarında, Cemal Uçar su almak üzere evden ayrılmıştır. Silahlar ve telsizler taşıyan dört sivil kişi onu kaçırmaya çalışmışlardır. Cemal Uçar kaçmayı denemiş ancak evinin arkasında yakalanmıştır. Bu kişiler ona polis memurlarıolduklarını söylemişlerdir. Daha sonra gözleri ağlanmış ve bir araca bindirilmiştir. Başvuran, bir komşunun kaçırılma olayına tanıklık ettiğini iddia etmektedir. Bu tanığa göre, Cemal Uçar yakalanmamak için karşı koymuş ancak koyu kırmızı bir arabanın içine sürüklenmiştir. Arabayla bir süre gittikten sonra Cemal Uçar bilinmeyen bir yere götürülmüştür.

11 ve 26 Ekim 1999 tarihleri arasında, başvuran, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı'na ve Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı'na başvurularda bulunmuştur. Yetkililerin Cemal Uçar'ın kaçırılmasına yönelik soruşturma yürütmelerini ve oğlunun yerinin kendisine bildirilmesini talep etmiştir.

Cemal Uçar, 5 Ekim ve 2 Kasım 1999 tarihleri arasında onu kaçıran kişiler tarafından tutulmuştur. Gözleri bağlı tutulmuş, yemek verilmemiş ve elektrik şokuna maruz bırakılmıştır.

2 Kasım 1999 tarihinde, Cemal Uçar'ı kaçıran kişiler onu Diyarbakır şehir stadyumuna götürmüşler ve dışarı bırakmışlardır. Kaçıran kişiler ona hemen polisi göndereceklerini söylemişlerdir.

2. Hükümet tarafından sunulduğu şekliyle olaylar

11 Ekim 1999 tarihinde, başvuranın dilekçesini aldıktan sonra, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, Emniyet Müdürlüğü'nden iddiaları incelemesini talep etmiştir. Cemal Uçar'ın kaçırıldığı iddiasına ilişkin olarak başvuranın ifadelerini almıştır.

22 Kasım 1999 tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, Nusaybin Cumhuriyet Savcılığı'na, Emniyet Müdürlüğü'ne ve Jandarma Komutanlığı'na ve Diyarbakır Nüfus Dairesi'ne mektuplar göndermiş ve soruşturma yürütmelerini talep etmiştir.

26 Kasım 1999 tarihinde, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı'na, Cemal Uçar'ın, Diyarbakır Terörle Mücadele Şubesi polis memurları tarafından 2 Kasım 1999 tarihinde polis nezaretine alınmış olduğunu ve 10 Kasım 1999 tarihinde, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı huzuruna çıkarılmasının ardından tutuklu yargılanmasının emredilmiş olduğunu bildirmiştir.

29 Kasım 1999 tarihinde, Diyarbakır Polis Müdürü Yardımcısı, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı'na, Cemal Uçar'ın 24 Kasım 1999 tarihinde Diyarbakır E-Tipi Cezaevi'nde intihar etmiş olduğunu bildirmiştir.

10 Aralık 1999 tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, başvuranın iddialarına ilişkin olarak takipsizlik kararı vermiştir.
23 Aralık 1999 tarihinde, 10 Aralık 1999 tarihli karar başvurana tebliğ edilmiştir.

B. Cemal Uçar'ın polis nezaretinde tutulması

1. Başvuran tarafından sunulduğu şekliyle olaylar

2 Kasım 1999 tarihinde saat 03.30'da, Cemal Uçar'ı kaçıran kişilerin stadyumu terk etmelerinden itibaren üç ila beş dakika içinde polis stadyuma varmış ve Cemal Uçar'ıyakalamıştır. Polis memurları, Cemal Uçar'ın cebinde sahte bir kimlik kartı bulmuştur. Bu kimlik kartı oraya onu kaçıranlar tarafından yerleştirilmiştir. Daha sonra, Diyarbakır Devlet Hastanesi'ne götürülmüş ve bir doktor tarafından muayene edilmiştir. Doktor, vücudunun değişik kısımlarında bazı yaralanmalar olduğunu kaydetmiştir.

10 Kasım 1999 tarihinde, Cemal Uçar polis tarafından bir ifade imzalamaya zorlanmıştır. Sözkonusu ifadeye göre, Diyarbakır'da Hizbullah faaliyetlerinin düzenlenmesinden o sorumludur.

11 Kasım 1999 tarihinde, dokuz diğer kişi ile birlikte Cemal Uçar bir sağlık uzmanına götürülmüş. Sağlık uzmanı, bu on kişiden hiçbirinin zarar görmemiş olduğunu kaydetmiştir.

Aynı tarihte, Cemal Uçar, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı huzurunda ifadeler vermiş ve polis tarafından kendisinden 10 Kasım 1999 tarihinde alınan ifadelerin doğruluğunu reddetmiştir. Daha sonra, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne götürülmüş ve burada Cumhuriyet Savcısı'na vermiş olduğu ifadeleri yinelemiştir. Mahkeme, tutuklu yargılanmasını emretmiştir.

2. Hükümet tarafından sunulduğu şekliyle olaylar

2 Kasım 1999 tarihinde saat 03.15 civarında, rutin polis denetimi sırasında, Cemal Uçar şehir stadyumunun önünde otururken görülmüştür. Şüpheli göründüğü için, polis memurları ondan kimlik kartını göstermesini istemişlerdir. Sahte bir kimlik kartı ele geçirilmiş ve Cemal Uçar gözaltına alınmıştır.

4 Kasım 1999 tarihinde, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, Cemal Uçar'ın gözaltı süresini iki gün süreyle uzatmıştır. 6 Kasım 1999 tarihinde, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından bu süre altı gün daha uzatılmıştır.

Cemal Uçar, polise verdiği 10 Kasım 1999 tarihli ifadede Diyarbakır'daki Hizbullah faaliyetleri ile ilişkisini kabul etmiştir.
11 Kasım 1999 tarihinde, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi, tutuklu yargılanmasını emretmiştir. Sonrasında, Cemal Uçar, Diyarbakır E-Tipi Cezaevi'ne transfer edilmiştir.

C. Cezaevi'nde Cemal Uçar'a hücre hapsi uygulandığı ve Cemal Uçar'ın intihar ettiği iddiası

1. Başvuran tarafından sunulduğu şekliyle olaylar

Diyarbakır E-Tipi Cezaevi'ne transfer edildikten sonra, başvuran, on bir gün geçirdiği bir hücreye yerleştirilmiştir.

24 Kasım 1999 tarihinde, Cemal Uçar, Diyarbakır E-Tipi Cezaevi'nde yaşamını kaybetmiştir.

27 Eylül 2000 tarihli bir mektupta, başvuranın temsilcileri, AİHM'ye, başvuranın, oğlunu polis memurlarının öldürmüş olduğuna inandığını bildirmiştir. Başvuranın temsilcileri, 15 Eylül 2005 tarihli ifadelerinde, Cemal Uçar'ın, tutuklu bulundurulduğu koğuşta kalan diğer kişiler tarafından öldürülebileceğini iddia etmişlerdir.

2. Hükümet tarafından sunulduğu şekliyle olaylar

24 Kasım 1999 tarihinde, rutin sabah denetlemesi sırasında, saat 08.15 civarında, Cemal Uçar, cezaevi görevlileri tarafından, Diyarbakır E-Tipi Cezaevi'nin 1 numaralıkoğuşunda ranza yataktan bir kemerle asılmış halde bulunmuştur. Görevliler, Cezaevi doktorunu aramışlardır ve doktor Cemal Uçar'ın ölü olduğunu tespit etmiştir. Olaydan hemen sonra bir rapor düzenlemişlerdir. Raporda, Cemal Uçar'ın kemerle asılmış olduğu ifade edilmiştir. Daha sonra, Cezaevi Müdürü ve onun yardımcısına haber vermişlerdir.

Aynı tarihte saat 09.30'da, Cumhuriyet Savcısı, Cezaevi Müdürü, yardımcısı ve bir Cezaevi görevlisi, başvuranın oğlunun içinde ölmüş olduğu koğuşu tarif eden ek bir rapor hazırlamışlardır.

Saat 11.30'da, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü polis memurları tarafından ek bir rapor düzenlenmiştir.

Sonrasında, ölünün üzerinde otopsi yapılmıştır. Otopsi raporuna göre, cesette, yara izi veya çürük gibi, kötü muamele belirtilerine rastlanılmamıştır. Rapor, ölüm nedeninin asılmadan kaynaklanan mekanik asfiksi olduğunu ortaya koymuştur.

Aynı tarihte, Cemal Uçar'ın cesedini bulmuş olan üç Cezaevi görevlisinin ve Cemal Uçar'ın ölü bulunmuş olduğu koğuşta kalan diğer iki kişinin ifadeleri alınmıştır.

2 Aralık 1999 tarihinde, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, Cemal Uçar'ın intihar etmişolduğunu ve ortada yargılanabilecek bir suç olmadığını tespit ederek, takipsizlik kararıvermiştir.

Aynı tarihte, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı, ölmüşolduğunu gözönünde tutarak, Cemal Uçar hakkındaki suçlamalara ilişkin olarak ek bir takipsizlik kararı vermiştir.

D. Taraflarca sunulan belgeler

Taraflar iddialarını kanıtlamak amacıyla çeşitli belgeler sunmuşlardır. İlgili belgeler aşağıda olduğu gibi özetlenebilir.

1. Hükümet tarafından sunulan belgeler

Aşağıda yer alan bilgiler, Hükümet tarafından sunulan belgelerde ortaya konmuştur.

(a) Başvuranın Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı tarafından alınan 11 Ekim 1999 tarihli ifadesi

Başvuran, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı huzurunda, oğlunun kaçırılmış olduğunu, oğlunu kaçırmış olan kişilerin polis memurları olup olmadıklarını bilmediğini ve oğlunun hayatından endişe ettiğini ileri sürmüştür.

(b) Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı'ndan Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü'ne gönderilen 11 Ekim 1999 tarihli mektup
Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, Emniyet Müdürlüğü'ne, Cemal Uçar'ın kaçırıldığıiddiasını bildirmiş ve Cemal Uçar'ın kaybolmasına yönelik bir soruşturma yürütülmesini talep etmiştir.

(c) Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı'ndan, Nusaybin Cumhuriyet Savcısı'na, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü'ne, Diyarbakır Jandarma Komutanlığı'na ve Nusaybin Nüfus Dairesi'ne 22 Kasım 1999 tarihli mektuplar 22 Kasım 1999 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, Nusaybin Cumhuriyet Savcılığı'na, Emniyet Müdürlüğü'ne, Jandarma Komutanlığı'na ve Diyarbakır'daki Nüfus Dairesi'ne, sözkonusu dairelerin bir soruşturma başlatmasını ve Cemal Uçar'la ilgili kesin bilgiler nakletmelerini talep eden mektuplar göndermiştir.

(d) Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü'nden, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı'na gönderilen 26 ve 29 Kasım 1999 tarihli mektuplar
26 Kasım 1999 tarihinde Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı'na Cemal Uçar'ın 2 Kasım 1999 tarihinde, Diyarbakır Terörle Mücadele Şubesi polis memurlarınca gözaltına alındığını ve 10 Kasım 1999 tarihinde, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı huzuruna çıkarıldıktan sonra tutuklu yargılanmasına karar verildiğini bildirmiştir.

29 Kasım 1999 tarihli diğer bir mektupla, Diyarbakır'da bulunan polis müdür yardımcısı, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı'na 24 Kasım 1999 tarihinde Cemal Uçar'ın, Diyarbakır E-tipi Cezaevi'nde intihar ettiğini bildirmiştir.

(e) 10 Aralık 1999 tarihli takipsizlik kararı

10 Aralık 1999 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, Cemal Uçar'ın polis tarafından gözaltına alındığı ve bu nedenle, hiçbir suçun işlenmemiş ve hiçbir suçlunun aranmamış olduğu sonucuna vararak bir takipsizlik kararı çıkarmıştır. 23 Aralık 1999 tarihinde 10 Aralık 1999 tarihli karar, başvurana bildirilmiştir.

(f) Cemal Uçar'ın 10 Kasım 1999 tarihinde polis tarafından alınan ifadesi

Polis verdiği 10 Kasım 1999 tarihli ifadesinde Cemal Uçar, Diyarbakır'daki Hizbullah aktivitelerine katılmış olduğunu doğrulamıştır.

(g) 2 ve 11 Kasım 1999 tarihli tıbbi raporlar

2 Kasım 1999 tarihinde, yakalanmasını takiben, Cemal Uçar Diyarbakır Devlet Hastanesi'ne götürülmüş ve aşağıdakileri kaydeden bir doktor tarafından muayene edilmiştir:

"Burunda tahribat, sağ bilekte,sağ elde ve sol ayakta yaralanma, sağ ayakta ödem ve vücudun farklıyerlerinde yaralanmalar teşhis edilmiştir..."

11 Kasım 1999 tarihinde Cemal Uçar, diğer dokuz kişi ile birlikte, on kişiden hiçbirinin yaralanmamış olduğunu belirten ve Diyarbakır'daki bir sağlık ocağında çalışan bir uzman hekime götürülmüştür.

(h) Cemal Uçar tarafından, Diyarbakır E-tipi Cezaevi Müdürlüğü'ne hitaben sunulan 11 Kasım 1999 tarihli dilekçe
11 Kasım 1999 tarihinde Cemal Uçar Hizbullah üyesi olmakla suçlanan diğer kişilerle birlikte aynı hapishane koğuşuna yerleştirilmeyi talep etmiştir.

(i) Diyarbakır E-tipi Cezaevi memurlarınca hazırlanan 24 Kasım 1999 tarihli raporlar

Cezaevi memurlarınca hazırlanan iki rapora göre, 24 Kasım 1999 tarihinde, 8.15 civarındaki düzenli sabah yoklaması sırasında, Cemal Uçar cezaevi memurlarınca, ranza yatağında bir kemerle asılı olarak bulunmuştur. Cezaevi memurları, Cemal Uçar'ın ölmüşolduğunu tespit eden hastane doktorunu çağırmışlardır. Daha sonra haspishane müdürüne ve yardımcısına haber vermişlerdir.

(j) 24 Kasım 1999 tarihli olay yerinde tetkik raporu

24 Kasım 1999 tarihinde, 9.30 sularında, Cumhuriyet Savcısı, cezaevi müdürü, yardımcısı ve bir cezaevi memuru, başvuranın oğlunun ölü olarak bulunmuş olduğu koğuşu tasvir eden ayrı bir rapor hazırlamıştır. Sözkonusu ikinci rapora göre, Cemal Uçar'ın yerleştirilmiş olduğu 36 m²lik koğuşta altı ranza bulunmaktadır. Sözkonusu altı ranzadan biri, gardrop olarak kullanılabilmesi için baş aşağı çevrilmiştir. Ölen kişi, üst ranza yatağından mavi bir kemerle asılmıştır. Ayağının altına, iki yastık, bir şişe su ve iki bardak yerleştirilmişhaldedir. Koğuşta, kırık objeler veya kan izleri gibi mücadele edildiğini gösteren işaretler bulunmamaktadır.

(k) Olay mahalli raporu, taslak, fotoğraflar ve olay mahalline ilişkin 24 Kasım 1999 tarihli bir film 11.30'da Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü polis memurlarınca bir rapor hazırlanmıştır. Cemal Uçar'ın, siyah bir kemer yardımıyla, dikey olarak yerleştirilmiş bir ranzadan kendisini asarak intihar ettiğini tespit etmişlerdir. Olay mahallinin fotoğraflarını çekmişler, planınıçizmişler ve koğuşu bir video kameraya kaydetmişlerdir.

(I) Ceset incelenmesi ve 24 Kasım 1999 tarihli otopsi raporu

Diyarbakır Devlet Hastanesi'nde, Diyarbakır Adli Tıp Şubesi Müdürü Lokman Eğilmez tarafından ölen şahıs üzerinde otopsi gerçekleştirilmiştir. Cesedin incelenmesi ve otopsi raporuna göre, ceset üzerinde, yaralanma ya da çürük gibi, kötü muamele izleri tespit edilmemiştir. İnceleme sonucunda Dr. Lokman Eğilmez, ölüm nedeninin, asılmadan kaynaklanan mekanik asfiksi olduğu sonucuna varmıştır.

(m) Cemal Uçar'ın ölü bulunduğu koğuştaki iki mahkum, S.K. ve E.F. ile birlikte üç cezaevi memuru, H.M., A.T. ve M.Y.S.'nin, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı'nca alınan 24 Kasım 1999 tarihli ifadeleri AİHM'ye sunulan belgelere göre, cezaevi memurları, Cemal Uçar'ın 6.45 civarında kahvaltı ettiği ve 8.15 civarında koğuş yoklaması sırasında O'nu ölü buldukları hususunda tanıklık etmişlerdir. Memurlardan biri, olay mahalline vardıkları sırada koğuştaki diğer mahkumların uyumakta olduklarını belirtmiştir.

Memurlar, daha sonra durumu cezaevi makamlarına bildirdiklerini belirtmişlerdir. Koğuşta bulunan iki mahkum, 8.00'da ranzadan gelen bir sesle uyandıklarını, Cemal Uçar'ın kendini asmış olduğunu gördüklerini ve cezaevi memurlarının, koğuşta bulunduklarını belirtmişlerdir. Her iki mahkum da Cemal Uçar'ın sıkıntılı olduğu ve ölümünden önce kendisini öldürmekten sözettiği hususunda tanıklık etmiştir. Cemal Uçar'ın, polis gözetiminde tutulduğu süre boyunca daha önceki intihar girişimlerinden bahsettiğini doğrulamışlardır.

(n) 2 Aralık 1999 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı ve Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı'nca çıkarılan takipsizlik kararı

2 Aralık 1999 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, Cemal Uçar'ın intihar ettiği ve cezai takibat açılacak bir suçun bulunmadığı sonucuna vararak bir takipsizlik kararı çıkarmıştır.

Aynı gün, Diyarbakır DGM Cumhuriyet Savcısı, vefatını gözönüne alarak Cemal Uçar'a yöneltilen suçlamalar hususunda ayrıca bir takipsizlik kararı çıkarmıştır.

2. Başvuran tarafından sunulan belgeler

Aşağıda kaydedilen bilgiler, başvuran tarafından sunulan belgelerden alınmıştır:

(a) Başvuranın, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi'ndeki Cumhuriyet Savcılığı'na ve Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı'na sunulan dilekçeleri

DGM Cumhuriyet Savcısı'na hitaben sunulan 11 Ekim 1999 tarihli dilekçesinde başvuran, oğlunun polis memurları olduklarını iddia eden kişilerce yakalanmış olduğunu belirtmiştir. Yetkili makamların, oğlunun polis gözetimine alınıp alınmamış olduğunu kendisine bildirmelerini talep etmiştir. Aynı gün, Cemal Uçar'ın polis gözetimine alınmamışolduğu kendisine bildirildikten sonra başvuran, Diyarbakır'daki Cumhuriyet Savcılığı'na, yetkili makamların oğlunun bulunduğu yeri araştırmasını isteyen bir ayrı bir dilekçe sunmuştur.

26 Ekim 1999 tarihinde Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı'na hitaben sunduğu ikinci dilekçesinde, oğlunun kaçırılmasına ilişkin iddiasını yinelemiştir. Ayrıca, iki sivil polis memurunun, kaçırılmadan iki gün sonra oğlunun evine gittiklerini ve memurlardan birinin, oğlunu aramak için eve girdiğini belirtmiştir. Başvuran, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü'nden oğlunun kaçırılmasına ilişkin bilgi alamadığını ileri sürmüştür. Cumhuriyet Savcılığı'nın, oğlunun bulunduğu yeri araştırmasını talep etmiştir.

(b) İnsan Hakları ve Mazlumlar İçin Dayanışma Derneği (Mazlum-Der) Başkanı Yılmaz Ensaroğlu'nun İçişleri Bakanlığı'na göndermiş olduğu 2 Kasım 1999 tarihli mektup Ensaroğlu, mektubunda İçişleri Bakanlığı'na, Cemal Uçar'ın ortadan kaybolduğunu bildirmiş ve bir soruşturma başlatılmasını istemiştir.

(c) 11 Ekim 1999 tarihinde Cemal Uçar'ın Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcısı ve Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi huzurunda verdiği ifadeler Cumhuriyet Savcısı'na verdiği ifadelerinde Cemal Uçar, kaçırılmış ve Diyarbakır Cezaevi'ne yakın bir yere götürülmüş olduğunu ileri sürmüştür. Orada, "Yeşil" olarak da bilinen, 1990larda güney-doğuda kanun dışı faaliyetlerde bulunmuş ve faaliyetlerinden, polisin ve Türk istihbarat servisinin haberdar olduğu iddia edilen bir şahıs olan Mahmut Yıldırım için çalıştıklarını söyleyen kişilerce kendisine işkence edilmiştir. Polisin kendisinden aldığı ifadelerin doğruluğunu reddetmiştir. İfadeleri imzalamak zorunda bırakıldığını ileri sürmüştür.

(d) Evin aranmasıve müsadereye ilişkin 2 Kasım 1999 tarihli rapor

2 Kasım 1999 tarihinde saat 5.45'te, Cemal Uçar'ın evinde yapılan araştırmaya ilişkin taslağı hazırlanan rapora göre, ev Hizbullah'a karşı yürütülen bir polis operasyonu sırasında aranmış ve yedi kitap ele geçirilmiştir. Sözkonusu rapor, sekiz polis memuru ve Cemal Uçar tarafından imzalanmıştır.

(e) Cemal Uçar'ın kaçırılmasına ve ölümüne ilişkin İ. Sağlam'ın ifadesi

İ. Sağlam, Cemal Uçar'ın ailesine, polis tarafından gözaltına alındığına ilişkin bir mektup yolladığını ve daha sonra Diyarbakır E-tipi Cezaevi'nde gözaltına alındığınıbelirtmiştir. Mektubu alan başvuran, cezaevine giderek oğlunu görmüştür. Daha sonra, İ. Sağlam'dan oğlunu ziyaret etmesini istemiştir. Belirsiz bir tarihte İ. Sağlam, güvenlik güçlerince kaçırıldığını ve kaçırılmasına ilişkin Cumhuriyet Savcısı huzurunda ifade verdiğini ileri süren Cemal Uçar'ı ziyaret etmiştir. Cemal Uçar, kendisi ve ailesi için korktuğu için yaklaşık bir ay boyunca alıkonduğu yeri, Cumhuriyet Savcısı'na bildirmekten kaçınmıştır. İ. Sağlam ayrıca Cemal Uçar'ın psikolojik olarak zarar gördüğü kanısında olmadığınıbelirtmiştir. Ancak, yeniden emniyet müdürlüğüne götürülme olasılığından korkmaktadır.

(f) A.M. Anscombe'nin 30 Ağustos 2005 tarihli bilirkişi raporları

Görevini İngiltere'de ifa etmekte olan danışman adli patalog A.M. Anscombe tarafından başvuran adına iki rapor hazırlanmıştır. Başvuran, Anscombe'ye, ölen kişinin asıl yerinde durması koşuluyla, Cemal Uçar hakkındaki otopsi raporunu, koğuşun planını, videoyu ve olay yeri fotoğraflarının fotokopilerini gözden geçirme ve otopsi raporunun doğruluğu hususunda yorumda bulunma talimatlarını vermiştir.

Dr. Anscombe raporlarında, asıl eleştirisinin, otopsi fotoğraflarının mevcut olmamasından kaynaklandığını ileri sürmüştür. Fotoğraflar olmadan, kişinin patoloğun tanımlamalarına güvenmesi gerekmesi ve patoloğun bulduklarını veya tanımladıklarınıdoğrulamanın başka bir yolu olmaması nedeniyle otopsi fotoğraflarının, adli otopsinin standart bir parçası olduğunu belirtmiştir. Ayrıca, kısalığı ve detayları yeterince yer vermemesi nedeniyle otopsi raporunun, İngiltere'de yetersiz olduğunun kabul edileceğini ileri sürmüştür. Cemal Uçar'ın ölüm nedenine ilişkin olarak, cesedin, kıyafetlerinin ve olay mahallinin durumunda intihardan başka bir olaydan şüphe edilmesine neden olacak bir farklılık bulunmadığını belirtmiştir.

Ancak, ölen kişinin başka biri ya da birileri tarafından asıldığının mümkün olduğu ve bu olasılığın değerlendirmesinin, otopsi raporunun doğruluğuna ve güvenilirliğine bağlı olduğu kanısındadır. Fotoğraflar ve belgeler içeren yeterli bir otopsi tanımlamasının, bu nedenle çok önemli olduğunu belirterek sözlerine son vermiştir.

II. İLGİLİ İÇ HUKUK

Olayların meydana geldiği sırada Türk Hukuku, gözaltında tutulan kişiler ve yakınlarıarasındaki iletişimi düzenleyen bir hükmü kapsamamaktadır.

6 Şubat 2002 tarihinde CMUK'un 128. maddesinin üçüncü paragrafında, 4744 No.lu Kanunca yapılan düzenlemeler aşağıda kaydedilmiştir:

"Kişi yakalandığı zaman,Cumhuriyet Savcısı'nın kararınımüteakiben, bir aile mensubu veya yakalanan kişi tarafından belirtilen bir diğer kişi, derhal yakalanmadan veya gözaltı süresinin uzaltıldığından haberdar edilmelidir."

Sözkonusu tarihteki diğer ilgili iç hukukun tanımı, Tekdağ/Türkiye kararlarında bulunabilir (no. 27699/95, §§ 40-51, 15 Ocak 2004), ve Akdoğdu/Türkiye (no. 46747/99, §§ 28 ve 29, 18 Ekim 2005).

HUKUK

I. AİHS'NİN 2. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Başvuran, Cemal Uçar'ın Diyarbakır E-Tipi Cezaevi'nde gerçekleşen ölümünün AİHS'nin 2. maddesinin ihlaline yol açtığını iddia etmiştir. Ayrıca, yetkililerin, onun ölümüne yönelik yeterli ve etkili bir soruşturma yürütmediklerinin ileri sürmüştür. AİHS'nin 2. maddesi şöyledir:

"1. Herkesin yaşam hakkı yasanın koruması altındadır. Yasanın ölüm cezası ile cezalandırdığı bir suçtan dolayı hakkında mahkemece hükmedilen bu cezanın yerine getirilmesi dışında hiç kimse kasten öldürülemez.

2. Öldürme, aşağıdaki durumlardan birinde kuvvete başvurmanın kesin zorunluluk haline gelmesi sonucunda meydana gelmişse, bu maddenin ihlali suretiyle yapılmış sayılmaz:

a) Bir kimsenin yasadışışiddete karşı korunması için;

b) Usulüne uygun olarak yakalamak için veya usulüne uygun olarak tutuklu bulunan bir kişinin kaçmasını önlemek için; c) Ayaklanma veya isyanın, yasaya uygun olarak bastırılması için."

A. Tarafların görüşleri

1. Başvuran

Başvuran, Cemal Uçar'ın cezaevinde gerçekleşen ölümünden Devlet'in sorumlu olduğunu, zira bu durum için Devlet'in mantıklı bir açıklama sunamadığını ileri sürmüştür. Başvuran, oğlunun, ya Devlet yetkilileri ya da hapsedildiği cezaevi koğuşunda kalanlar tarafından öldürüldüğü görüşündedir. Bu bağlamda, oğlunun, Hizbullah üyeliği ile suçlanmışolan diğer kişilerle aynı koğuşa yerleştirilmemiş olması gerektiğini iddia etmiştir. Başvuran, ayrıca, oğlu gerçekten intihar etmişse oğlunun yaşama hakkını koruma altına almamışolmaları nedeniyle onun ölümünden yetkililerin sorumlu tutulması gerektiğini ileri sürmüştür.

Başvuran, ayrıca, yetkililerin, Cemal Uçar'ın Diyarbakır E-Tipi Cezaevi'nde gerçekleşen ölümüne yönelik yeterli ve etkili bir soruşturma yürütmediklerini iddia etmiştir. Özellikle, Cemal Uçar'ın cesedi üzerinde yapılan otopsi hiç yeterli değildi. Bu bağlamda, başvuran, AİHM'nin, sözkonusu uzman hekim tarafından gerçekleştirilen ve İkincisoy - Türkiye (no. 26144/95, § 79, 27 Temmuz 2004), Elci ve Diğerleri - Türkiye (no. 23145/93 ve no. 25091/94, § 642, 13 Kasım 2003) ve Kişmir - Türkiye (no. 27306/95, § 85, 31 Mayıs 2005) kararlarında yetersiz olduğunu tespit ettiği başka otopsiler ve tıbbi muayeneler olduğunu ileri sürmüştür. Bunun yanında, otopsi sırasında, cesedin fotoğrafı çekilmemiş ve yetkililerden bağımsız tarafsız bir gözlemci mevcut bulunmamıştır. Başvuran, aynı zamanda, soruşturmayı yürütmüş olan Cumhuriyet Savcısı'nın ölüme ilişkin farklı nedenlere gerekli önemi vermediğini ileri sürmüştür. Soruşturma çok kısa ve kapsam açısından kısıtlı olmuştur.

2. Hükümet

Hükümet, başvuranın, oğlunun cezaevinde öldürülmüş olduğuna dair iddiasının somut temelini reddetmiştir. Hükümet, ayrıca, Emniyet Müdürlüğü ve Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı tarafından başvuranın oğlunun ölümüne yönelik yürütülen soruşturmanın Cemal Uçar'ın intihar ettiğini ortaya çıkarmış olduğunu ileri sürmüştür. Özellikle Diyarbakır E-Tipi Cezaevi'ne yerleştirildikten sadece on beş gün sonra intihar ettiği göz önünde tutularak, yetkililerin Cemal Uçar'ın psikolojik sorunlarından haberdar olmadıklarını ve olamayacaklarını iddia etmiştir. Hükümet, son olarak, yerel makamların, Cemal Uçar'ın ölümüne yönelik etkili bir soruşturma yürütme yükümlülüklerini yerine getirdiklerini ileri sürmüştür.

B. AİHM'nin değerlendirmesi

1. Başvuranın oğlunun ölümü

a. İddia olunan kasti öldürme

AİHM, yaşama hakkını koruyan 2. maddenin, AİHS'nin en temel hükümlerinden birisi olarak yer aldığını ve AİHS'nin 3. maddesi ile birlikte, Avrupa Konseyi'ni oluşturan demokratik toplumların temel değerlerinden birini muhafaza ettiğini yineler (Çakıcı - Türkiye [BD], no. 23657/94, § 86, AİHM 1999-VI). 2. madde tarafından sağlanan korumanın önemi ışığında, AİHM, yaşama hakkına ilişkin şikayetleri en dikkatli şekilde incelemeye tabi tutmalıdır (bkz., yukarıda anılan, Akdoğdu § 36).

AİHM, gündeme gelen konuları, bu davada ortaya konan yazılı deliller ve aynızamanda tarafların yazılı görüşleri ışığında inceleyecektir.

AİHM, delilleri değerlendirirken, ispat ölçütünün "suçun kesin olarak veya her türlü makul şüpheden uzak olarak kanıtlanmış olması" ölçütü olduğunu anımsar (bkz. Orhan - Türkiye, no. 25656/94, § 264, 18 Haziran 2002). Böyle bir ispat yeterli derecede kuvvetli, açık ve uygun sonuçların veya benzer çürütülmemiş fiili karinelerin bir arada var olmasına bağlıolabilir (bkz. İrlanda - İngiltere, 18 Ocak 1978 tarihli karar, Seri A no. 25, s. 65, § 161 veÜlkü Ekinci - Türkiye, no. 27602/95, § 142, 16 Temmuz 2002).

Başvuran, oğlunun, ya Devlet yetkilileri ya da ölü bulunduğu cezaevi koğuşundaki mahkumlar tarafından öldürüldüğünü iddia etmiştir.

AİHM, başvuranın, oğlunun, ya Devlet yetkilileri ya da Diyarbakır E-Tipi Cezaevi'nin 1 numaralı koğuşundaki mahkumlar tarafından öldürüldüğü şeklindeki iddiasının ikna edici herhangi bir delil ile desteklenmediğini değerlendirmektedir. Bu bağlamda, AİHM, başvuranın ifadesini kesin ölçüde doğrulayan hiçbir görgü tanığı ifadesinin veya delilin sunulmadığını belirtmektedir.

Dava dosyasına göre, 24 Kasım 1999 tarihinde saat 08.15'de, Cemal Uçar'ın cesedi cezaevi yetkilileri tarafından bulunmuştur ve yetkililer daha sonra cezaevi doktorunu aramışlardır. Doktor, Cemal Uçar'ın öldüğünü tespit etmiştir.

Aynı tarihte saat 09.30'da, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı olay yeri incelemesi yürütmüştür. Sonradan, Diyarbakır Adli Tıp Kurumu Şube Müdürü tarafından Cemal Uçar'ın cesedi üzerinde otopsi yapılmış ve Şube Müdürü başvuranın oğlunun asılmadan kaynaklanan mekanik asfiksi sonucu ölmüş olduğu kararına varmıştır.

AİHM, ayrıca, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı'nın, Diyarbakır E-Tipi cezaevindeki üç görevliyi ve 1 numaralı koğuşta kalanları dinlediğini kaydeder. Cezaevi görevlilerinin ifadeleri birbirlerinin ifadeleri ve mahkumların ifadeleri ile tutarlıdır.
Ayrıca, başvuranın, oğlunun, Hizbullah üyeliği ile suçlanmış olan diğer mahkumlar tarafından öldürüldüğü ve onu 1 numaralı koğuşa yerleştirdikleri için onun ölümünden yetkililerin sorumlu olduğu şeklindeki iddialarına ilişkin olarak, AİHM, Cemal Uçar'ın sözkonusu koğuşa yerleştirilmek için talepte bulunduğunu kaydeder. Bu nedenle, AİHM, başvuranın iddiasını ikna edici bulmamıştır.

Yukarıda belirtilenlerin ışığında, AİHM, başvuran tarafından iddia edildiği gibi, başvuranın oğlunun, kesin olarak veya her türlü makul şüpheden uzak olarak, Devlet görevlileri veya Cemal Uçar'ın ölü bulunduğu cezaevi koğuşunda kalan iki kişi tarafından öldürüldüğü sonucuna varmak için yeterli delil olmadığı kararını verir.

O nedenle, bu açıdan, AİHS'nin 2. maddesinin ihlal edilmediğine karar verir.

b. Yetkililerin tutukluyu denetlemedikleri iddiası

AİHM, 2 § 1. maddenin, Devlet'i yalnızca kasti ve yasadışı öldürmeden kaçınmaya değil aynı zamanda yetki alanı içinde bulunanların yaşamlarını koruma altına almak yönünde uygun adımlar atmaya mecbur kıldığını anımsar (bkz. L.C.B. - İngiltere, 9 Haziran 1998 tarihli karar, Reports of Judgments and Decisions 1998-III, s. 1403, § 36). Dolayısıyla, AİHM'nin görevi, dava olaylarını gözönünde tutarak, Devlet'in başvuranın oğlunun yaşamının tehlikeye girmesini önlemek için kendisinden beklenebilecek her şeyi yapıp yapmadığını belirlemektir. AİHM, ayrıca, uygun şartlarda, AİHS'nin 2. maddesinin, bir bireyin suç teşkil eden fiilleri nedeniyle veya kendine zarar vermesi nedeniyle yaşamı risk altında olan başka bir bireyi korumak için önleyici pratik tedbirler almaya ilişkin olarak yetkililere kesin bir yükümlülük yüklediğini değerlendirmektedir (bkz., yukarıda anılan, Akdoğdu § 44).

Modern toplumları denetlemekteki zorluklar, insan davranışının önceden kestirilememesi ve öncelikler ve kaynaklar açısından yapılması gereken pratik seçimler gözönünde tutularak, kesin yükümlülüğün kapsamı, yetkililere, yerine getirilmesi olanaksız veya aşırı bir yükümlülük yüklemeyecek şekilde yorumlanmalıdır. Dolayısıyla, yaşam riskine dair her iddia, yetkililere, bu riskin gerçekleşmesini önlemek için pratik tedbirler almak yönünde bir AİHS şartı getiremez (bkz. Keenan - İngiltere, no. 27229/95, § 90, AİHM 2001III ve yukarıda anılan Akdoğdu § 45).

Tutukluları denetlemek ve intiharı önlemek görevleri kapsamında yetkililerin bir tutuklunun yaşamını koruma şeklindeki kesin yükümlülüklerini yerine getirmedikleri iddiasıkarşısında, AİHM, sözkonusu zamanda yetkililerin ilgili kişinin tehlikede olduğunu bilmeleri gerektiğine ilişkin ve bu tehlikeyi gidermek için yetkililerin onlardan makul olarak beklenebilecek önlemleri almadıklarına ilişkin ikna edici delillerin olması gerektiğini değerlendirmektedir (bkz. Tanrıbilir - Türkiye, no. 21422/93, § 72, 16 Kasım 2000 ve yukarıda anılan, Akdoğdu § 46). Bu sorunun yanıtı dava olaylarının tümüne bağlıdır.

Sonuç olarak, AİHM, yetkililerin, Cemal Uçar'ın gerçek bir intihar riski taşıdığınıbilip bilmediklerini veya bilmiş olmaları gerekip gerekmediğini ve öyle ise bu riski önlemek için kendilerinden makul olarak beklenebilecek her şeyi yapıp yapmadıklarını inceleyecektir.

İlk olarak, dava dosyasında, cezaevi yetkililerinin, Cemal Uçar'ın hapsedildiği koğuşun rutin denetlemesini gerçekleştirmediklerini gösteren bir şey yoktur. Ayrıca, yetkililerin, Cemal Uçar'ın kendi yaşamına karşı tehlike oluşturduğunu ve bu nedenle sıradan bir tutukluya göre daha yakından denetlenmesi gerektiğini bildiklerine dair hiçbir delil yoktur. Bu bağlamda, AİHM, Cemal Uçar'ın ölümünden sonra koğuşta kalanların onun bunalımda olduğunu ve kendini öldürmekten bahsettiğini ifade etmelerine rağmen, başvuranın oğlu hakkında düzenlenen 2 ve 11 Kasım 1999 tarihli iki sağlık raporunun, herhangi bir psikolojik rahatsızlığa değinmemiş olduğunu kaydeder. Ayrıca, AİHM, elindeki belgelerde, akli durumuna ilişkin olarak yerel yetkililerin dikkat veya alarma geçmeleri için Cemal Uçar'ın herhangi bir neden oluşturduğuna dair bir delilin mevcut olmadığını gözlemlemektedir.

Dava olaylarının ışığında, AİHM, cezaevi yetkililerinin, Cemal Uçar'ın akli durumunun kendi yaşamına karşı olası bir tehlike oluşturacak durumda olduğunu bildikleri konusunda ikna olmamıştır.

Dolayısıyla, bu açıdan, AİHS'nin 2. maddesi ihlal edilmemiştir.

2. Cemal Uçar'ın ölümüne yönelik soruşturmanın yetersiz olduğu iddiası

AİHM, içtihadına göre, AİHS'nin 1. maddesi uyarınca Devlet'in "kendi yetki alanlarıiçinde bulunan herkese bu Sözleşme'nin birinci bölümünde açıklanan hak ve özgürlükleri tanıma" genel görevi ile birlikte yorumlanan AİHS'nin 2. maddesi uyarınca yaşama hakkınıkoruma zorunluluğunun, ayrıca, ima yoluyla, bireylerin öldürülmüş olduklarında, bir çeşit etkili resmi bir soruşturma olmasını gerektirdiğini anımsar. Bu yükümlülük, öldürmeye bir Devlet görevlisinin sebep olduğu tespit edilen davalarla sınırlı değildir. Ayrıca, müteveffanın aile üyelerinin veya başkalarının öldürmeye ilişkin olarak yetkili soruşturma makamına resmi bir şikayette bulunup bulunmadıkları belirleyici değildir. Bir bireyin öldürülmesinin yetkililere bildirilmiş olması gerçeği, ipso facto, AİHS'nin 2. maddesi uyarınca, öldürme sırasında mevcut olan şartlara yönelik etkili bir soruşturma yürütme yükümlülüğüne yol açar (bkz. Tanrıkulu - Türkiye [BD], no. 23763/94, §§ 101 ve 103, AİHM 1999-IV). Bu, uygun şartlarda, olası yaralanma ve kötü muamele izlerine ilişkin tam ve doğru bir kayıt sağlayan bir otopsiyi ve klinik tespitlerin ve ölüm nedeninin tarafsız bir analizini kapsar (bkz. Salman - Türkiye [BD], no. 21986/93, § 105, AİHM 2000-VII ve yukarıda anılan Akdoğdu § 54). Bir soruşturmanın asgari düzeyde etkili olmasını sağlayan incelemenin niteliği ve derecesi her davanın kendi koşullarına bağlıdır. İlgili tüm delillerin temelinde ve soruşturma görevinin pratik gerçekleri gözönünde tutularak değerlendirilmelidir (bkz. Velikova - Bulgaristan, no. 41488/98, § 80, AİHM 2000-VI ve yukarıda anılan, Ülkü Ekinci § 144).
Bu davada, başvuranın oğlunun ölümüne yönelik bir soruşturma gerçekten yürütülmüştür.

Taraflarca sunulan belgelere göre, Cemal Uçar'ın cesedinin bulunmasından çok kısa bir süre sonra, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısı, cezaevinde bir olay yeri incelemesi yürütmüştür ve ayrıntılı bir rapor düzenlenmiştir. Sonrasında, Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü polis memurları tarafından ek bir rapor düzenlenmiştir. Olay yerinin fotoğraflarını çekmişler ve bir planını çizmişlerdir. Aynı zamanda, kamera ile koğuşu çekmişlerdir.

Aynı tarihte, uzman bir hekim tarafından otopsi yapılmıştır. Uzman hekim, ölüm nedeninin asılmadan kaynaklanan mekanik asfiksi olduğu sonucuna varmıştır. Otopsi sırasında cesedin fotoğraflarının çekilmemiş olmasına rağmen rapor, cesette yara izi veya çürük gibi kötü muameleye dair bir ize rastlanılmadığını açıkça ifade etmiştir.

Cumhuriyet Savcısı, Cemal Uçar'ın hapsedilmiş olduğu koğuşta kalanların ve onlarla birlikte üç cezaevi görevlisinin ifadelerini almıştır.

Başvuranın, otopsi sırasında cesedin fotoğraflarının çekilmemiş olduğu ve yetkililerden bağımsız olan tarafsız bir gözlemcinin mevcut olmadığışeklindeki iddialarıhakkında, AİHM, başvuranın, Ağır Ceza Mahkemesi'nde, Diyarbakır Cumhuriyet Savcısıtarafından verilen 2 Aralık 1999 tarihli takipsizlik kararına itiraz edebileceğini, ancak etmediğini gözlemlemektedir.

Esasında, başvuran ve onun temsilcileri, Cemal Uçar'ın ölümünden sonra, ulusal düzeyde tamamıyla pasif kalmışlardır.
Yukarıda belirtilenlerin ışığında, AİHM, Cemal Uçar'ın ölümüne yönelik olarak yürütülen soruşturmanın yeterli ve etkili olarak tanımlanabileceğini değerlendirmektedir.

Dolayısıyla, AİHM, usule ilişkin kısmı uyarınca AİHS'nin 2. maddesinin ihlal edilmediği kararını verir.

II. AİHS'NİN 3 VE 5. MADDELERİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Başvuran, Devlet görevlileri veya onları desteği, bilgisi veya rızası ile hareket eden kişiler tarafından oğlunun kaçırılması ve işkence görmesinin ve 5 Ekim ve 2 Kasım 1999 tarihleri arasında oğlunun ortadan kaybolması dolayısıyla kendisinin çektiği acının AİHS'nin 3 ve 5. maddelerinin ihlalini oluşturduğunu iddia etmiştir. Ayrıca, yetkililerin, oğlunun kaçırılması ve işkence görmesine yönelik olarak yeterli ve etkili bir soruşturma yürütmediklerini ileri sürmüştür. Başvuran, son olarak, AİHS'nin 5 §§ 3 ve 5. maddesi uyarınca, Cemal Uçar'ın bir yargıç veya adli görev yapmaya yasayla yetkili kılınmış diğer bir görevli önüne çıkarılmadan dokuz gün süreyle polis nezaretinde tutulduğunu ve oğlunun kanuna aykırı olarak tutuklanışına karşılık tazminat almak için bir iç hukuk yolunun olmadığını iddia etmiştir.

A. 5 Ekim ve 2 Kasım 1999 tarihleri arasındaki dönem

1. Tarafların görüşleri

a. Başvuran

Başvuran, oğlunun, yetkililerin desteği, bilgisi ve rızası ile hareket eden kişiler tarafından kaçırılmış ve işkence görmüş olduğunu ve oğlunun kaçırılması ve kötü muamele görmesine yönelik etkili bir soruşturma yürütülmemiş olduğunu ileri sürmüştür.

Başvuran, son olarak, oğlunun ortadan kaybolması ve yetkililerin buna yönelik soruşturma yürütmemeleri dolayısıyla acı ve sıkıntı çekmiş olduğunu iddia etmiştir.

b. Hükümet

Hükümet, Cemal Uçar'ın 5 Ekim ve 2 Kasım 1999 tarihleri arasında polis nezaretinde olmadığını ve onu kaçıranların Devlet görevlileri olmadığını iddia etmiştir. Cemal Uçar'ın bu tarihler arasında Hizbullah üyeleri tarafından işkence görmüş olduğunu ileri sürmüştür. Sağlık raporlarının, başvuranın oğlunun polis nezaretinde kötü muamele görmemiş olduğunu ve dolayısıyla yetkililerin onun görmüş olduğu iddia edilen kötü muameleden sorumlu olmadığını ortaya koyduğunu iddia etmiştir.

2. AİHM'nin değerlendirmesi

a. Cemal Uçar'ın Devlet görevlileri tarafından veya onların rızası ile kaçırıldığı ve işkence gördüğü iddiası

AİHM, 3. maddenin, hakkında derogasyona izin verilmeyen, AİHS'nin en temel hükümlerinden birisi olarak yer aldığını yineler. Ayrıca, 3. madde, Avrupa Konseyi'ni oluşturan demokratik toplumların temel değerlerinden birini muhafaza eder. İnsan haklarının korunması için bir araç olarak AİHS'nin hedef ve amacı, bu hükümlerin, teminatlarını etkili ve uygulanabilir kılacak şekilde, yorumlanmasını ve uygulanmasını gerektirir (bkz. Avşar - Türkiye, no. 25657/94, § 390, AİHM 2001-VII (alıntılar)). AİHS'nin 3. maddesi uyarınca iddialarda bulunulduğu takdirde, AİHM, bilhassa ayrıntılı bir inceleme yürütmelidir (bkz., yukarıda anılan, Ülkü Ekinci § 135) taraflarca sunulan tüm belgelere dayanarak böyle bir inceleme yürütecektir.

AİHM içtihadı aynı zamanda, bireylerin yetkililer tarafından keyfi olarak tutuklanmamaları hakkını korumaya yönelik 5. maddede yer alan güvencelerin temel önemi üzerinde durur. Bu bağlamda, özgürlükten yoksun bırakmanın yalnızca ulusal hukukun asli ve usule ait kuralları ile uyumlu olarak uygulanmış olması değil aynı zamanda 5. maddenin amacı ile doğrultulu olmuş olmasının gerektiğini yinelemiştir (bkz. İpek - Türkiye, no. 25760/94, § 187, AİHM 2004-II (alıntılar)).

AİHM, ayrıca, delilleri değerlendirirken, AİHS'nin amaçlarına uygun, ispat ölçütü olarak "suçun kesin olarak veya her türlü makul şüpheden uzak olarak kanıtlanmış olması" ölçütünü kabul ettiğini yineler (bkz. yukarıda anılan, Orhan - Türkiye § 264). Böyle bir ispat yeterli derecede kuvvetli, açık ve uygun sonuçların veya benzer çürütülmemiş fiili karinelerin bir arada var olmasına bağlı olabilir (bkz., yukarıda anılan, Ülkü Ekinci § 142).

Sözkonusu davada, AİHM, 5 Ekim ve 2 Kasım 1999 tarihleri arasında başvuranın ulusal makamlara birkaç dilekçe sunduğunu, dilekçede oğlunun dört kişi tarafından kaçırılmışolduğunu ve bir komşunun kaçırılma olayına tanıklık etmiş olduğunu iddia ettiğini gözlemlemektedir. Ayrıca, 2 Kasım 1999 tarihli sağlık raporuna göre, onu kaçıran kişiler tarafından serbest bırakılması üzerine Cemal Uçar'ın vücudunda kötü muameleye dair izlere rastlanılmıştır. AİHM, Cemal Uçar'ın, Cumhuriyet Savcısı ve Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi huzurunda, başta kendilerini polis memurları olarak tanıtan ve daha sonra Mahmut Yıldırım için çalıştıklarını söyleyen kişiler tarafından kaçırılmış ve işkence görmüşolduğunu iddia ettiğini kaydeder.

Ancak, AİHM, Cemal Uçar'ın, kendilerini Mahmut Yıldırım için çalıştıklarınısöyleyen kişiler tarafından kaçırılmış olduğu şeklindeki iddiasının doğru olduğu farz edilse bile, dava dosyasındaki delillerin ışığında, kaçıran kişilerin Devlet görevlileri olduğunun tespit edilemeyeceğini değerlendirmektedir. Ayrıca, Devlet görevlilerinin kaçırılma olayına karıştığı kanıtlanamaz.

Bu nedenle, AİHM, gerçekte olan olayların ve kaçıran kişilerin kimliklerinin şüphe konusu olarak kaldığı sonucuna varır.

Dolayısıyla, başvuranın oğlunun, kesin olarak veya her türlü makul şüpheden uzak olarak, başvuran tarafından iddia edildiği şartlarda Devlet görevlileri tarafından veya onların rızası ile kaçırıldığı ve işkence gördüğü sonucuna varmak için yeterli delil olmadığı kararını verir.

Dolayısıyla, bu açıdan, AİHS'nin 3 ve 5. maddeleri ihlal edilmemiştir.

b. Oğlunun ortadan kaybolması nedeniyle başvuranın çektiği sıkıntı

AİHM, bir aile üyesinin, bir akrabanın ortadan kaybolması nedeniyle, AİHS'nin 3. maddesinin ihlalinden zarar gören kişi olup olmadığının o kişinin sıkıntısına, ciddi bir insan hakları ihlalinden zarar gören bir kişinin akrabalarının kaçınılmaz olarak gördüğü duygusal sıkıntıdan farklı bir özellik ve boyut katan özel faktörlerin var olmasına bağlı olacağınıbelirtir. İlgili unsurların arasında, aile bağlarının yakınlığı - bu bağlamda, evlilik bağına belli bir ağırlık verilmektedir - ilişkinin özel durumları, aile üyesinin sözkonusu olaylara ne ölçüde tanıklık ettiği, aile üyesinin kayıp kişi hakkında bilgi edinme girişimleri ile ilgisi ve yetkililerin bu soruşturmalara ne şekilde yanıt verdiği vardır. Böyle bir ihlalin esası, aile üyesinin "ortadan kaybolma"sı gerçeğine dayanmaktan daha çok dikkatlerine sunulduğunda yetkililerin duruma tepkileri ve tutumları ile ilgilidir. Özellikle bu son belirtilen duruma ilişkin olarak, bir akraba, yetkililerin davranışından zarar gören kişi olduğunu doğrudan iddia edebilir (yukarıda anılan, Çakıcı, § 99).

Bu davada, AİHM, yetkililerin başvuran tarafından yapılan soruşturmalara verdikleri karşılığın içeriğinde veya tarzında, insanlık dışı veya onur kırıcı muamele olarak tanımlanabilecek bir şey olmadığını gözlemler. Oğlunun ortadan kaybolmasına yönelik yetersiz soruşturma, başvuranda üzüntü ve manevi acıya sebep olmuş olsa da, AİHM, başvuranın kendisine ilişkin olarak, AİHS'nin 3. maddesinin ihlali tespitini haklı çıkaracak özel faktörlerin mevcut olduğunun kanıtlanmadığını değerlendirir (bkz., Tahsin Acar - Türkiye [BD], no. 26307/95, § 239, AİHM 2004-III).

Dolayısıyla, bu açıdan, AİHS'nin 3. maddesi ihlal edilmemiştir.

c. Cemal Uçar'ın kaçırılmasına ve kötü muamele görmesine yönelik soruşturmanın yetersiz olduğu iddiası

AİHM, başvuranın, Cemal Uçar'ın kaçırılmasına ve kötü muamele görmesine yönelik olarak yetkililerin yeterli ve etkili bir soruşturma yürütmediklerine ilişkin iddiasının, AİHS'nin 13. maddesi uyarınca daha uygun şekilde incelendiğini
değerlendirmektedir.

B. Cemal Uçar'ın polis nezaretinde tutulması

1. Tarafların görüşleri

a. Başvuran

Başvuran, AİHS'nin 3. maddesi uyarınca, Cemal Uçar'ın polis nezaretinde baskıya maruz bırakılmış olduğunu ileri sürmüştür. Ayrıca, AİHS'nin 5 § 3. maddesi uyarınca, oğlunun bir yargıç veya adli görev yapmaya yasayla yetkili kılınmış diğer bir görevli önüne çıkarılmadan dokuz gün süreyle polis nezaretinde tutulmuş olduğunu iddia etmiştir. Başvuran, son olarak, AİHS'nin 5 § 5. maddesi uyarınca, AİHS'nin 5 § 3. maddesinin sözde ihlaline karşılık tazminat almak için iç hukukta bir yol olmadığını iddia etmiştir.

b. Hükümet

Başvuranın AİHS'nin 3. maddesi uyarınca olan iddiasına ilişkin olarak, Hükümet, sağlık raporlarının, başvuranın oğlunun polis nezaretinde kötü muamele görmemiş olduğunu ortaya koyduğunu ileri sürmüştür. AİHS'nin 5. maddesi uyarınca olan şikayetler hususunda, Hükümet, başvuranın polis nezaretinde tutulma süresinin sözkonusu zamanda yürürlükte olan mevzuat ile uyumlu olduğunu öne sürmüştür.

2. AİHM'nin değerlendirmesi

a. Cemal Uçar'ın polis nezaretinde kötü muamele gördüğü iddiası

AİHM, bir kişinin sağlığı iyi durumda nezarete alınıp serbest bırakıldığında sağlığının zarar görmüş olması halinde, Devlet'in bu zararların nasıl oluştuğuna dair mantıklı bir açıklama getirme ve mağdur olan kişinin iddialarının doğruluğuna dair, özellikle de bu iddialar sağlık raporları ile destekleniyorsa, şüphe uyandıran deliller sunma yükümlülüğü olduğunu yineler. Bunun yerine getirilmemesi halinde, AİHS'nin 3. maddesi uyarınca kesin bir konu ortaya çıkmaktadır (bkz., diğerlerinin yanı sıra, Çolak ve Filizer - Türkiye, no. 32578/96 ve no. 32579/96, § 30, 8 Ocak 2004 ve Çelik ve İmret - Türkiye, no. 44093/98, § 39, 26 Ekim 2004).

Sözkonusu davada, AİHM, 11 Kasım 1999 tarihli sağlık raporuna göre Cemal Uçar'ın hiçbir zarara maruz kalmadığını gözlemlemektedir. AİHM, ayrıca, başvuranın, Cemal Uçar'ın Devlet görevlileri tarafından kötü muameleye maruz bırakılmış olduğu şeklindeki iddiasınıdestekleyen ikna edici deliller sunmadığını gözlemlemektedir. Ayrıca, Cumhuriyet Savcısı ve Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi huzurundaki ifadelerinde, Cemal Uçar, polis nezaretinde gördüğü iddia edilen kötü muameleye ilişkin olarak ayrıntılı bir açıklama yapmamıştır.

AİHM, bu şikayeti destekleyici bir delil olmadığı sonucuna varır. Dolayısıyla, Cemal Uçar'ın polis nezaretinde gördüğü iddia edilen kötü muameleye ilişkin olarak AİHS'nin 3. maddesi ihlal edilmemiştir.

b. Cemal Uçar'ın polis nezaretinde tutulma süresi

AİHM, 5. maddenin genel anlamda kişiyi Devlet tarafından özgürlük hakkına yapılacak keyfi müdahaleye karşı korumayı amaçladığını yineler. 5 § 3. madde, yetki sahibi tarafından yapılan müdahalenin yargı tarafından denetlenmesini şart koşarak hukukun üstünlüğünü koruma altına almayı amaçlar (bkz. Sakık ve Diğerleri - Türkiye, 26 Kasım 1997 tarihli karar, Reports 1997-VII, s. 2623, § 44).

AİHM, başvuranın polis nezaretinde tutukluluğunun dokuz gün sürdüğünü kaydeder. Brogan ve Diğerleri -İngiltere davasında (29 Kasım 1988 tarihli karar, Seri A no. 145-B), adli kontrol olmaksızın dört gün altı saat süren polis gözetiminde alıkonma süresinin, amacıtoplumu bir bütün olarak terörizme karşı korumak da olsa, AİHS'nin 5 § 3. maddesince süreye ilişkin öngörülen kesin kısıtlamalara uymadığını hatırlatmaktadır (yukarıda anılan, Brogan ve Diğerleri § 62).

Brogan davasında ortaya konan ilkelerin ışığında, AİHM, başvuranın oğlunu yargımüdahalesi olmadan dokuz gün süreyle tutuklu bulundurmanın gerekli olduğunu kabul edemez. Bu nedenle, AİHM, AİHS'nin 5 § 3. maddesinin ihlal edildiği kararına varır.

c. Haddinden fazla süreyle polis nezaretinde tutulmaya karşılık tazminat alınamaması

AİHM, AİHS'nin 5 § 5. maddesinin, yalnızca, AİHS'nin 5. maddesine aykırı olarak yakalanma veya tutuklanma mağduru olan kişilerin tazminat hakkını güvence altına aldığınıyineler (bkz. Benham - İngiltere, 10 Haziran 1996 tarihli karar, Reports 1996-III, s. 755, § 50 ve yukarıda anılan, İkincisoy, § 111).

Bu davada, AİHM, Cemal Uçar'ın tutukluluk süresinin sözkonusu dönemde yürürlükte olan iç hukuk ile uyumlu olduğunu kaydeder. Dolayısıyla, polis gözaltında dokuz günlük bir süre için bir tazmin talebi yerel mahkemelerde sonuca bağlanamazdı.
Bu dava şartlarında kullanılabilir bir tazmin hakkının yokluğunda, AİHS'nin 5 § 5. maddesi ihlal edilmiştir.

III.AİHS'NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Başvuran, oğlunun gözaltındayken avukat yardımından yoksun bırakıldığını ileri sürerek şikayetçi olmuştur. AİHS'nin 6. maddesine atıfta bulunmuştur. Bu maddenin ilgili bölümlerine göre:

"1.Herkes, … cezai alanda kendisine yöneltilen suçlamalar konusunda karar verecek olan, … bir mahkeme tarafından davasının …, hakkaniyete uygun … olarak görülmesini istemek hakkına sahiptir.

3.Her sanık en azından aşağıdaki haklara sahiptir:

c) Kendi kendini savunmak veya kendi seçeceği bir savunmacının yardımından yararlanmak ve eğer savunmacı tutmak için mali olanaklardan yoksun bulunuyor ve adaletin selameti gerektiriyorsa, mahkemece görevlendirilecek bir avukatın para ödemeksizin yardımından yararlanabilmek; …"

Hükümet, Cemal Uçar'ın avukat yardımından faydalanma talebinde bulunmadığınıileri sürmüştür. Polis gözaltında tutulanların avukatlarını görme imkânına sahip olduklarınıbelirtmiştir.

Başvuran, iddiasını muhafaza etmiştir.

AİHM, 6 § 3 (c) maddesinin ön soruşturma safhasına uygulanıp uygulanmayacağının, yargılamanın özel niteliklerine ve dava şartlarına bağlı olduğunu hatırlatır. 6. maddenin maksadının - adil yargılanma - yerine getirilip getirilmediğini belirlemek için davadaki tüm işlemler dikkate alınmalıdır (bkz. Dikme - Türkiye, no. 20869/92, § 109, AİHM 2000-VIII).

Bu bağlamda, AİHM, başvuranın oğluna yönelik suçlamaların, ölümünden sonra geri çekildiğini gözlemler. Sonuç olarak, AİHM, yargılamayı bir bütün olarak inceleyecek ya da yargılamanın ilk safhasında temsil edilmemenin etkisini değerlendirecek durumda değildir.

Buna göre, AİHS'nin 6. maddesi ihlal edilmemiştir.

IV.AİHS'NİN 8. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Başvuran, AİHS'nin 8. maddesi çerçevesinde, gözaltındayken oğluna ulaşamadığınıifade etmiştir. 8. maddeye göre:
"1. Herkes özel ve aile hayatına, konutuna ve haberleşmesine saygı gösterilmesi hakkına sahiptir."

2. Bu hakkın kullanılmasına bir kamu otoritesinin müdahalesi, ancak ulusal güvenlik, kamu emniyeti, ülkenin ekonomik refahı, dirlik ve düzenin korunması, suç işlenmesinin önlenmesi, sağlığın veya ahlakın veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması için, demokratik bir toplumda, zorunlu olan ölçüde ve yasayla öngörülmüş olmak koşuluyla söz konusu olabilir."

Hükümet, Cemal Uçar'ın gözaltındayken aile bireyleriyle görüşmeye ilişkin herhangi bir çaba göstermediğini ifade etmiştir.

Başvuran, iddiasını muhafaza etmiştir.

AİHM, 8 maddenin esas maksadını - bireyi kamu otoritelerinin keyfi müdahalesine karşı korumak - olduğunu vurgular. Buna ek olarak, aile hayatına "saygı"nın yerine getirilmesinin özünde bulunan olumlu yükümlülükler bulunabilir. Bu madde kapsamında, Devlet'in olumlu ve olumsuz yükümlülüklerinin kesin tanımları olmasa da, uygulanabilir prensipler benzerdir. Her iki bağlamda da, birey ve toplumun çatışan çıkarları arasında olmasıgereken adil denge dikkate alınmalıdır ve her iki bağlamda da Devlet'in belirli bir takdir yetkisinin olduğu kabul edilmektedir (bkz. Nuutinen - Finlandiya, no. 32842/96, § 127, AİHM 2000-VIII).

Ayrıca, AİHM'ye göre, AİHS'nin 8. maddesine göre, "aile hayatı" en azından yakın akrabalar arasındaki bağı kapsamaktadır.

Aile hayatına saygı, Devlet'in, bu tür bağların normal olarak gelişmesine izin verecek şekilde davranması yükümlülüğü anlamına gelmektedir (bkz. Marckx - Belçika, 13 Haziran 1979 kararı, Seri A no. 31, § 45). Bu yükümlülükler, başvuranın aradığı tedbirlerle başvuranın özel ve/veya aile hayatı arasında doğrudan ve yakın bir bağ olduğunda ortaya çıkar (bkz. Zehnalova ve Zehnal - Çek Cumhuriyeti, no. 38621/97, AİHM 2002-V, Airey - İrlanda, 9 Ekim 1979 kararı, Seri A no 32, s. 17, § 32,0020 ve X ve Y - Hollanda, 26 Mart 1985, Seri A no. 91, s. 11, § 23, Lopez Ostra - İspanya, 9 Aralık 1994 kararı, Seri A no. 303-C, s. 55, § 55, Guerra ve Diğerleri - İtalya, 19 Şubat 1998, Reports 1998-I, s. 227, § 58).

Saygı kavramı kesin olarak tanımlanmadığından, Devletlerin, ilgili mevzuatta bu tür yükümlülükleri yerine getirmede kullanılacak yolları seçmeye ilişkin geniş bir takdir yetkisi bulunmaktadır (bkz. yukarıda anılan Zehnalova ve Zehnal - Çek Cumhuriyeti).

AİHM, bir kişinin tutuklandığında ailesiyle çabuk bir şekilde iletişim kurmasının büyük önem arz edebileceği kanısındadır. Bir aile bireyinin, kısa süre için bile olsa, açılanamayan kaybolması, büyük endişeye sebebiyet verebilir (bkz. McVeigh ve Diğerleri, O'Neill ve Evans - İngiltere, no. 8022/77, 8025/77 ve 8027/77, 18 Mart 1981 tarihli Komisyon raporu, Decisions and Reports (DR) 25, s. 52, § 237).

AİHM, ayrıca, bu davada şikâyetçi olunan durumun, başvuranın 8. madde kapsamındaki hakkı ile değil, Devlet'in gözaltındaki kişiler ve akrabaları arasındaki iletişimi düzenlememesi ile ilgili olduğu kanısındadır. Dolayısıyla, AİHM, başvuranın şikâyetini, 8 maddenin ilk fıkrasında yer alan ve özel ve aile hayatını koruyan genel kural ışığında inceleyecektir.

Bu davada, AİHM, Cemal Uçar'ın 5 Ekim 1999 tarihinde kaybolduğunu ve başvuranın, ancak Cemal Uçar'ın Diyarbakır Cezaevi'nde tutuklandıktan sonra nerede olduğunu öğrendiğini not eder. Bu bağlamda, AİHM, başvuranın yetkililere pek çok dilekçe vermiş olmasına rağmen, başvuranın oğlunun nerede olduğuna dair hiçbir yanıt alamadığınıgözlemler. Cemal Uçar'ın tutuklu yargılandığı 11 Kasım 1999 tarihine kadar, başvurana oğlunun nerede olduğuna ilişkin hiçbir haber verilmemiştir.

AİHM, ayrıca, Cemal Uçar'ın gözaltı süresinin dokuz gün olduğunu - 2 ve 11 Kasım 1999 arası - ve bunun, oğlunun 5 Ekim 1999'da açıklanamayan bir şekilde kaybolması göz önüne alındığında, başvuranda şüphesiz endişe yarattığını not eder. Ayrıca, sözkonusu tarihte, Türk hukukunda gözaltındaki bir kişi ile ailesi arasındaki irtibat hususunu düzenleyen hiçbir yasal hüküm bulunmamaktaydı. Bir kişinin tutuklanmasının bir aile bireyine ya da tutuklanan kişinin seçtiği başka bir kişiye bildirilmesini sağlayan değişiklik, ancak 2002'de yürürlüğe girmiştir.

AİHM, dava dosyasında başvuran ve oğlunun birbirleriyle görüşmeyi talep ettikleri ve taleplerinin reddedildiğini ispatlayan hiçbir şey bulunmadığını gözlemler. Ancak, ilgili düzenlemelerin yokluğunda, Hükümet, Cemal Uçar'ın tutuklu yargılandığı sürede ailesiyle hızlı irtibat kurmasını sağlayabilecek ve faydalanabileceği yolları ortaya koymamıştır.

Sözkonusu tarihte bir 8. madde ihlaline karşı somut ve etkili koruma sağlayan bir yasal çerçevenin yokluğunda, AİHM, bu davanın koşullarında, Cemal Uçar'ın ailesi ile iletişimi olmadan dokuz gün boyunca gözaltında tutulmasının 8. maddeyi ihlal ettiği kanısındadır.

V.AİHS'NİN 13. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Başvuran, Cemal Uçar'ın kaçırılması ve kendisine kötü muamele edilmesiyle ilgili şikâyetleri bağlamında kendisine etkili bir iç hukuk yolu sağlanmadığını ve bunun AİHS'nin 13. maddesini ihlal ettiğini iddia etmiştir. Ayrıca, aynı başlık altında, oğlunun ölümüne yönelik soruşturmanın etkili olmadığından şikâyetçi olmuştur. AİHS'nin 13. maddesine göre:

"Bu Sözleşme'de tanınmış olan hak ve özgürlükleri ihlal edilen herkes, ihlal fiili resmi görev yapan kimseler tarafından bu sıfatlarına dayanılarak yapılmış da olsa, ulusal bir makama etkili bir başvuru yapabilme hakkına sahiptir."

A.Tarafların görüşleri

1.Başvuran

Başvuran, her iki soruşturmanın da AİHS'nin 13. maddesinin gerektirdiklerini karşılamadığını ileri sürmüştür. Özellikle, oğlunun yetkililere 5 Ekim - 2 Kasım 1999 arasında kendisine işkence yapıldığını bildirmesine rağmen, 5 Ekim - 2 Kasım 1999 tarihleri arasında Cemal Uçar'ın kaybolması ve kendisine kötü muamele edilmesinin soruşturulmadığını öne sürmüştür. Bu bağlamda, başvuran, soruşturma makamları ve polisin, işkence iddialarına ilişkin olarak Cemal Uçar'dan detaylı ifade almadıklarını ifade etmiştir. Ayrıca, adli tıp kanıtları ve tanık ifadeleri gibi başka kanıtlar toplamaya yönelik olarak da herhangi bir adım atmamışlardır.

2.Hükümet

Hükümet, yerel makamların başvuranın oğlunun kaçırılmasına, kendisine kötü muamele edilmesi iddialarına ve ölümüne yönelik etkili soruşturma yaptıklarını ileri sürmüştür.

B.AİHM'nin değerlendirmesi

1.Cemal Uçar'ın ölümüne yönelik soruşturmanın yetersiz olduğu iddiası

Başvuranın AİHS'nin 2. maddesi kapsamındaki şikâyetine ilişkin vardığı sonucu dikkate alarak, AİHM, başvuranın AİHS'nin 13. maddesi kapsamındaki şikâyetini incelemenin gerekli olmadığı kanısındadır.

2.Cemal Uçar'ın kaçırılması ve kendisine kötü muamele yapılması iddialarına yönelik soruşturmanın yetersiz olduğu iddiası

AİHM, 13. maddenin, yerel yasal düzende her ne şekilde teminat altına alınmış olursa olsun, AİHS hak ve özgürlüklerini kullanmada ulusal düzeyde bir hukuk yolu sağlanmasınıgaranti altına aldığını hatırlatır. 13. madde çerçevesinde Devletlere AİHS yükümlülüklerine uyma hususunda belirli bir takdir yetkisi tanınmış olsa da, 13. maddenin etkisi, ilgili AİHS şikâyetinin konusu ile ilgili bir iç hukuk yolu sağlamayışart koşmak ve uygun tazmin sağlamaktır. 13. maddede yer alan yükümlülüğün kapsamı, başvuranın AİHS çerçevesinde yaptığışikâyetin niteliğine bağlıdır. Ancak yine de, 13. maddenin şart koştuğu hukuk yolunun hem uygulamada hem de hukukta "etkili" olması gereklidir, özellikle de uygulanması, sorumlu Devlet yetkililerinin davranışları ve ihmalleriyle engellenmemelidir (Aksoy - Türkiye, 18 Aralık 1996 kararı, Reports 1996-VI, § 95, Aydın - Türkiye, 25 Eylül 1997 kararı, Reports 1997-VI, § 103 ve Kaya - Türkiye, 19 Şubat 1998 kararı, Reports 1998-I, § 89).

Buna ek olarak, bir kişinin akrabalarının, o kişinin kaybolduğuna ve/veya kötü muameleye maruz bırakıldığına dair savunulabilir bir iddiasının olduğu hallerde, 13. maddenin maksadı bağlamında etkili bir hukuk yolu kavramı, uygun olan hallerde tazminat ödenmesine ek olarak, sorumluların belirlenip cezalandırılmasını sağlayacak kapsamlı ve etkili bir soruşturma yapılması ve akrabaların soruşturma sürecine erişebilmesi anlamına gelmektedir (bkz. yukarıda anılan İpek, § 198 ve Mahmut Kaya - Türkiye, no. 22535/93, § 124, AİHM 2000-III).

Bu davada sunulan kanıtlar temelinde, AİHM, ilk olarak, Cemal Uçar'ın 5 Ekim - 2 Kasım 1999 tarihleri arasında kaçırılarak kötü muameleye maruz bırakıldığını gözlemler. AİHM, Devlet görevlilerinin, başvuranın oğlunun kaçırılmasını gerçekleştirdiğinin veya bu olayda adlarının geçtiğinin, hiçbir şüpheye yer bırakmayacak şekilde ispatlandığınıbelirlememiştir. Ancak, bu, 3. ve 5. maddeler kapsamında yapılan şikâyetin, AİHS'nin 13. maddesinin maksadı bağlamında "savunulabilir" bir iddia olmasını engellemez. Bu şikâyetler, temelsiz bulunarak kabuledilmez ilan edilmemiştir, dolayısıyla esaslarının incelenmesi gereği hâsıl olmuştur (bkz. Nuri Kurt - Türkiye, no. 37038/97, § 116, 29 Kasım 2005). Ayrıca, AİHM, taraflar arasında, başvuranın oğlunun, kaçırılma ve kötü muamele mağduru olduğuna dair herhangi bir ihtilaf bulunmadığını gözlemler. Dolayısıyla AİHM, başvuranın şikâyetlerinin, AİHS'nin 13. maddesi çerçevesinde savunulabilir AİHS ihlali iddiaları ortaya koyduğu kanısındadır. Sonuç olarak, yetkililerin başvuranın oğlunun kaçırılması ve kendisine kötü muamele yapılmasını çevreleyen koşullara yönelik etkili soruşturma yapma yükümlülükleri bulunmaktaydı.

AİHM, başvuranın oğlunun bulunması için hiçbir adım atılmadığını gözlemler. Başvuranın, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Cumhuriyet Savcılığı'na, Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı'na ve Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü'ne başvurmasına rağmen, özellikle güvenlik güçleri olmak üzere, yetkililer, 11 Ekim - 22 Kasım 1999 tarihleri arasında pasif kalmıştır. Diyarbakır Emniyet Müdürlüğü, Cemal Uçar'ın nerede olduğunu Cumhuriyet Savcılığı'na ancak Cemal Uçar'ın ölümünden iki gün sonra 26 Kasım 1999 tarihinde bildirmiştir.

Ayrıca, iddia edilen kaçırılma olayına ilişkin olarak kanıt toplamak için hiçbir girişimde bulunulmamıştır. Özellikle, iddia edildiği üzere, olaya tanık olan Cemal Uçar'ın komşusunun ifadesi alınmamıştır.

AİHM ayrıca, polisler tarafından 2 Kasım 1999 tarihinde tutuklandıktan sonra, Cemal Uçar'ın Diyarbakır Devlet Hastanesi'ne getirilerek bir doktor tarafından muayene edildiği ve bu doktorun Cemal Uçar'ın vücudunun çeşitli yerlerinde zedelenme olduğunu belirttiğini not eder.

AİHM, Cemal Uçar'ın 2 Kasım 1999 tarihli muayenesinde kötü muamele gördüğünün ortaya konulmuş olmasına ve Devlet Güvenlik Mahkemesi'ne yaptığı, yaklaşık bir ay işkence gördüğüne ilişkin şikâyetine rağmen iddialarının araştırılmamış olmasına ilişkin olarak hayrete düşmüştür. Bilakis, Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi Savcısı, Cemal Uçar'ın tutuklanması karşısında kaçırılma ve kötü muamele iddialarına yönelik soruşturma yapmama kararı almış ve sonuç olarak suç işlenmemiş ve suçlu aranmamıştır.

Bu şekilde ortaya konulmuş olan ciddi eksiklikler, AİHM'nin, başvuranın, oğlunun 5 Ekim - 2 Kasım 1999 tarihleri arasında kaçırılması ve kötü muamele görmesine ilişkin etkili hukuk yolundan yoksun bırakıldığı ve dolayısıyla bir tazmin talebi de dahil olmak üzere faydalanabileceği diğer hukuk yollarından yoksun bırakıldığı sonucuna varması için yeterlidir.

Sonuç olarak, AİHS'nin 13. maddesi ihlal edilmiştir.

VI.AİHS'NİN 14. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Başvuran, etnik kökene dayalı idari bir ayrımcılık uygulaması olduğunu iddia etmiştir. AİHS'nin 14. maddesine atıfta bulunmuştur. İlgili maddeye göre:

"Bu Sözleşmede tanınan hak ve özgürlüklerden yararlanma, cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasal veya diğer kanaatler, ulusal veya sosyal köken, ulusal bir azınlığa mensupluk, servet, doğum veya herhangi başka bir durum bakımından hiçbir ayırımcılık yapılmadan sağlanır."

Başvuran, oğlunun kaybolmasının, kötü muamele görmesinin, akabinde ölümünün ve yetkililerin etkili soruşturma yapmamasının, etnik kökeninden kaynaklandığını ileri sürmüştür.

Hükümet, başvuranın iddialarının gerçek dışı ve asılsız olduğunu ifade etmiştir.

AİHM, başvuranın iddiasını incelemiştir. Ancak, elindeki kanıtlar temelinde bu maddeye ilişkin hiçbir ihlal tespit edilemeyeceğine karar vermiştir.

Dolayısıyla, AİHS'nin 2. ve 3. maddeleri ile birlikte ele alındığında, 14. madde ihlal edilmemiştir.

VII.AİHS'NİN 38. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI

Kabuledilebilirlikten sonraki görüşlerinde, başvuran, AİHM'yi, sorumlu Devlet'in bu davada AİHM'ye yardımcı olma görevini yerine getirmediğini tespit etmeye davet etmiştir. Sorumlu Devlet'in, AİHM tarafından 12 Ocak 2005 tarihinde talep edilen kanıt ve bilgiyi sunmadığını ileri sürmüştür. Başvuran, AİHS'nin 38. maddesine atıfta bulunmuştur. Bu maddenin ilgili bölümlerine göre:

"1. Mahkeme, kendisine gelen başvuruyu kabul edilebilir bulduğu takdirde,

a) Olayları saptamak amacıyla, tarafların temsilcileriyle birlikte başvuruyu incelemeye devam eder ve gerekirse, ilgili Devletlerin, etkinliği için gerekli tüm kolaylıkları sağlayacakları bir soruşturma yapacaktır; …"

Hükümet, AİHM tarafından sorulan sorulara cevap verdiğini ve talep edilen kanıtlarısunduğunu ileri sürmüştür.

AİHM, 12 Ocak 2005 tarihinde Hükümet'ten dört soruya cevap vermesinin ve Cemal Uçar'ın ölü bulunduğu hapishane koğuşunun fotoğrafları ile videosunu sunmasının talep edildiğini ve Hükümet'in talep edilen bilgi ve belgeleri 30 Mayıs ve 7 Haziran 2005 tarihlerinde sunduğunu gözlemler. Dolayısıyla, Hükümet'in bu bağlamda AİHS'nin 38 § 1 (a) maddesindeki yükümlülüklerini yerine getirmediği kanaatinde değildir.

VIII.AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI

AİHS'nin 41. maddesine göre:

"Mahkeme işbu Sözleşme ve protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Tarafın iç hukuku bu ihlali ancak kısmen telafi edebiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, hakkaniyete uygun bir surette, zarar gören tarafın tatminine hükmeder."

A.Tazminat

Başvuran maddi ve manevi tazminat talebinde bulunmuş, ancak miktarı AİHM'nin takdirine bırakmıştır.

Hükümet, başvuranın iddia edilen zararı destekleyici hiçbir kanıt sunmadığını ifade etmiş ve AİHM'den başvuranın taleplerini kabul etmemeye davet etmiştir.

Başvuranın maruz kaldığı iddia edilen maddi tazminata ilişkin olarak, AİHM, başvuranın, iddiasını destekleyebilecek hiçbir belge ortaya koymadığını gözlemler ve buna göre bu talebi reddeder.

Manevi tazminata ilişkin olarak, AİHM, AİHS'nin 5 §§ 3., 5., 8. ve 13. maddelerinin ihlal edildiğini not eder. Eşitlik temelinde yaptığı değerlendirme sonucunda AİHM başvurana bu başlık altında 10.500 Euro ödenmesine karar vermiştir.

B.Mahkeme masrafları

Başvuran, İngiltere'deki avukatlarının ücretleri için toplam 8.981,50 Sterlin (yaklaşık 13.171 Euro) talep etmiştir. Ayrıca, Türkiye'deki temsilcilerinden biri olan İ. Sağlam'ın ücreti için 6.800 YTL (yaklaşık 3.860 Euro) talep etmiştir. Başvuran, avukatlarının ücretlerine ilişkin taleplerini desteklemek amacıyla detaylı masraf listesi sunmuştur.

Hükümet, bu taleplere itiraz etmiştir.

AİHM, gerçekten ve gerektiği için yapıldığı ve miktar açısından makul olduğu sürece masrafların ödenmesine karar verecektir (bkz. Sawicka - Polonya, no. 37645/97; § 54, 1 Ekim 2002). AİHM, bu davada, tüm masrafların gerçekten ve gerektiği için yapıldığına dair tatmin olmamıştır. Özellikle, dört farklı avukata ait toplam çalışma saatleri dahil olmak üzere, tüm bu adli masrafların, gerçekten ve gerektiği için yapıldığının kanıtlanmadığını tespit etmiştir.

Elindeki bilgiler temelinde yaptığı değerlendirme sonucunda, AİHM, başvurana - uygulanabilecek her türlü katma değer vergisi hariç - başvuranın İngiltere'deki temsilcilerinin başvuran tarafından belirtilen hesabına ödenmek üzere, Kürt İnsan Hakları Projesi'ne bağlıavukatlarının ücretleri için 8.000 Euro mahkeme masrafı ödenmesine karar vermiştir. AİHM, başvurana ayrıca İ. Sağlam'ın ücreti için 2.500 Euro ödenmesine karar vermiştir.

C.Gecikme faizi

AİHM, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası'nın kısa vadeli kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermiştir.

BU NEDENLERDEN DOLAYI, AİHM OYBİRLİĞİYLE

1.AİHS'nin 2. maddesinin ihlal edilmediğine;

2.AİHS'nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine;

3.Başvuranın oğlunun 5 Ekim - 2 Kasım 1999 tarihleri arasında kaybolması bağlamında AİHS'nin 5. maddesinin ihlal edilmediğine;

4.Başvuranın oğlunun tutuklu bulunduğu süre bağlamında AİHS'nin 5 § 3. maddesinin ihlal edildiğine;

5.Başvuranın oğlunun uzun tutukluluk süresi için tazmin elde etme imkanının olmamasına ilişkin olarak AİHS'nin 5 § 5. maddesinin ihlal edildiğine;

6.AİHS'nin 6. maddesinin ihlal edilmediğine;

7. AİHS'nin 8. maddesinin ihlal edildiğine;

8.Başvuranın oğlunun 5 Ekim - 2 Kasım 1999 tarihleri arasında kaybolması ve kötü muamele görmesi bağlamında AİHS'nin 13. maddesinin ihlal edildiğine;

9. AİHS'nin 14. maddesinin ihlal edilmediğine;

10.AİHS'nin 38. maddesinin ihlal edilmediğine;

11(a) Sorumlu Devlet'in başvurana, AİHS'nin 44 § 2. maddesi uyarınca kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde

(i)Başvuranın banka hesabına yatırılmak ve ödeme tarihinde geçerli kur üzerinden yeni Türk Lirası'na çevrilmek üzere 10.500 Euro (on bin beş yüz Euro) manevi tazminat;
(ii)Başvuranın Türkiye'deki temsilcilerinden biri olan İ. Sağlam'ın masrafları için, başvuranın hesabına yatırılmak ve ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden yeni Türk Lirası'na çevrilmek üzere 2.500 Euro (iki bin beş yüz Euro);
(iii)Başvuranın İngiltere'deki temsilcilerinin masrafları için, ödeme tarihinde geçerli olan kur üzerinden Sterlin'e çevrilmek ve başvuranın temsilcilerinin İngiltere'deki Sterlin banka hesabına yatırılmak üzere 8.000 Euro (sekiz bin Euro) ve
(iv) Yukarıdaki meblağlara uygulanabilecek her türlü vergiyi ödemesine;

(b) Yukarıda anılan üç aylık sürenin aşılmasından ödeme gününe kadar geçen süre için Avrupa Merkez Bankası'nın kısa vadeli kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın gecikme faizi olarak uygulanmasına;

4. Başvuranın adil tazmin talebinin kalan kısmının reddine

KARAR VERMİŞTİR.

İngilizce hazırlanmış, Mahkeme İç Tüzüğü'nün 77 §§ 2. ve 3. maddeleri uyarınca 11 Nisan 2006 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA