kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

AİHM
TÜRKMEN - TÜRKİYE DAVASI

İlgili Kavramlar

ADİL YARGILANMA HAKKI
HAKKANİYETE UYGUN BİR TATMİN
İŞKENCE YASAĞI

İçtihat Metni

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
TÜRKMEN - TÜRKİYE DAVASI (Başvuru no: 43124/98)

KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
19 Aralık 2006

İşbu karar AİHS'nin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli bazı düzeltmelere tabi olabilir.

Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (43124/98) başvuru no'lu davanın nedeni, bu ülke vatandaşları Can Ali ve Petek Türkmen'in (başvuranlar) 30 Temmuz 1998 tarihinde Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi'nin (Sözleşme) eski 24. maddesi uyarınca Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na (Komisyon) yapmış olduklarıbaşvurudur.

Adli yardımdan yararlanan başvuranlar AİHM önünde İstanbul Barosu avukatlarından A.Demirkale-Çelik tarafından temsil edilmektedirler.

OLAYLAR

Sırasıyla 1969 ve 1971 doğumlu başvuranlar Can Ali Türkmen ve eşi Petek Türkmen, Türk vatandaşı olup, başvurunun yapıldığı tarihte İstanbul Sağmalcılar Cezaevi'nde bulunmaktaydılar.

A. Başvuranların yakalanıp gözaltına alınmaları

Başvuranlar, yasadışı örgüt TIKB (Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği) üyesi olmakla suçlanarak, 6 Ocak 1994 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ("şube") polisleri tarafından yakalanıp gözaltına alınmışlardır.

Başvuranlar, gözaltında oldukları sırada kötü muameleye maruz kalmışlardır. Yapılan kötü muamelenin sonucunda meydana gelen izler, 11 Ocak 1994 tarihinde kendilerini ziyarete gelen avukatları tarafından fark edilmiştir. Can Ali, sessiz kalma hakkını ileri sürerek ifade vermeyi reddetmiştir. Oysa Petek, TIKB bünyesindeki faaliyetleri hakkındaki itiraflarda bulunduğu ifadeyi imzalamıştır.

Başvuranlar, gözaltının sona erdiği 17 Ocak 1994 tarihinde, İstanbul Adli Tıp Kurumu tabibi tarafından muayene edilmişlerdir. Aynı gün düzenlenen raporda hiçbir şiddet izinin bulunmadığı sonucuna varılmıştır.

Muayenenin ardından başvuranlar, öncelikle İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Cumhuriyet Başsavcısı tarafından dinlenmişlerdir. Can Ali suçlamalara itiraz etmiştir. Eşi de, baskı altında ifade verdiğini savunarak, aynışekilde suçlamalara itiraz etmiştir.

Türkmen çifti, yine 17 Ocak 1994 tarihinde, DGM yedek hakimi önüne çıkarılmış ve hakim önünde başvuranlar gözaltı sırasında kötü muameleye maruz kaldıklarını belirtmişlerdir. Hakim başvuranların tutuklu yargılanmalarına karar vermiştir.

Cezaevi doktoru, 19 Ocak 1994 tarihinde, cezaevine kabul edilmelerinden önce, başvuranlarımuayene etmiş ve başvuranların vücudunda bazı yaralar tespit etmiştir.

Başvuranların talebi üzerine 24 Ocak 1994 tarihinde, Cezaevi İdaresi yukarıda varılan sonuçlar ışığında başvuranların Eyüp Adli Tıp Kurumu tarafından yeniden muayene edilmelerini istemiştir.

B. Adli Tıp Kurumu tabibi T. Apaydın hakkında yapılan şikayet

Başvuranlar, 1994 yılı Ocak ayında, gözaltının sona ermesinin ardından kendilerini muayene eden İstanbul Adli Tıp Kurumu tabibi aleyhinde, görevlerini kötüye kullanmakla suçlayarak şikayette bulunmuşlardır.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı, 13 Haziran 1994 tarihinde, hiçbir kanıt bulunmadığıgerekçesiyle bu şikayet hakkında takipsizlik kararı vermiştir.

Ancak, İstanbul Tabibler Odası başvuranlara, adıgeçen doktorun daha önce de benzer şikayetlere konu olduğunu ve aynı dönemde tutuklulara yapılan işkencelere dair izleri kasten saklamaktan altı ay meslekten men cezası aldığına dair bilgi vermiştir.

C. Gözaltından Sorumlu Polisler Aleyhinde Başlatılan Cezai Usul İşlemleri

Başvuranlar, 4 Şubat 1994 tarihinde, işkence altında itirafta bulunmaya zorladıklarıgerekçesiyle gözaltından sorumlu polisler aleyhinde İstanbul Savcılığı'na şikayette bulunmuşlardır.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı, 13 Haziran 1994 tarihinde sözkonusu dört polisi İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önünde suçlamıştır. Cumhuriyet Başsavcısı polislerin itirafta bulunmaları amacıyla işkence yaptıkları gerekçesiyle Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) 243. maddesi uyarınca mahkum edilmelerini istemiştir.

Başvuranlar, bu yargılamada müdahil tarafı oluşturmaktadırlar.

Esasa bakan hakimler, 5 Haziran 1995 tarihli duruşmada, başvuranlarla birlikte aynıcezaevinde bulunan kişiler, cezaevine gelişlerinde Can Ali'nin kollarını kullanamaz halde olduğunu ve karısının sol kolunun felç olduğunu belirtmişlerdir. Türkmen çifti, zar zor yürüyebilmekteydi. Vücutlarında morumsu ekimozlar bulunmaktaydı. Birkaç ay boyunca diğer tutukluların yardımıyla özel ihtiyaçlarını karşılamışlardır. Çift kendilerini sorguya çekenlerin işkence uyguladıklarını dile getirmişlerdir.

1996 yılı Kasım ayında Ağır Ceza Mahkemesi Adli Tıp Kurumu'nun 2 No'lu Bilirkişi Kurulu'ndan, başvuran Petek hakkındaki 17 ve 24 Ocak 1994 tarihli raporlar arasındaki çelişkiler hakkında karar vermesini istemiştir. Hakimler, özellikle ikinci raporda yer verilen yaraların başvuranın tutuklandıktan sonra meydana gelip gelmediğini araştırmışlardır.

Başvuran, 21 Ekim 1996 tarihinde Cerrahpaşa Üniversite Hastanesinde ve 16 Aralık 1996 tarihinde ise Adli Tıp Kurumu'nun 2 no'lu Bilirkişi Kurulu tarafından muayene edilmiştir.

Ağır Ceza Mahkemesi, 14 Haziran 1999 tarihli kararla, dört polisin delil yetersizliğinden beraatine karar vermiştir. Mahkeme sanıkların savunmalarını ve özellikle şikayetçilerin tutuklu bulunduğu 17 ve 24 Ocak 1994 tarihlerinde düzenlenen iki sağlık raporu arasında geçen süreyi gözönüne almıştır.

Başvuranlar kararın temyizine gitmişlerdir.

Yargıtay, 28 Haziran 2000 tarihli kararıyla, başvuranlar tarafından dile getirilen iddialara cevap vermeden kamu davasının sona erdiğine karar vermiştir. Bu bağlamda yüksek mahkeme konu hakkındaki beş yıllık zamanaşımı süresinin, dava konusu sorgulamaların yapıldığı tarihten itibaren işlemeye başladığını ve bu süreyi yarıda kesecek herhangi bir durum olmadığından, bir önceki mahkeme karara varmadan önce sürenin sona erdiğini belirtmiştir.

4. Başvuranların DGM önünde yapılan yargılaması

Cumhuriyet Başsavcısı, 20 Ocak 1994 tarihinde başvuranları yasadışı silahlı örgüte mensup oldukları gerekçesiyle DGM önünde suçlamış ve TCK'nın 168§ 2 ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 5. maddeleri gereğince mahkum edilmelerini istemiştir.

Başvuranlar, askeri hakimin de bulunduğu esasa bakan hakimler önünde, Ankara DGM tarafından aynı olaylar gerekçesiyle mahkum edidiklerini ileri sürerek, suçlamalarıreddetmişlerdir.

Başvuranlar, 11 Nisan 1997 tarihli kararla suçlu bulunmuşlar ve her birini on iki yıl altı ay hapis cezasına çarptırılmıştır. DGM, daha önceki mahkumiyet kararının farklı bir suçtan dolayı verildiği gerekçesiyle, ne bis in idem ilkesine göre yapılan başvuranların esas savunmasını bertaraf etmiştir. Bunun için esasa bakan hakimler, diğer sanıkların beyanları, başvuranın ifadesi, TIKB'a ait çeşitli dergi ve yayınlar ile birlikte ele geçirilen baskı gereçleri gibi kanıt unsurlarını esas almışlardır.

Başvuranlar, Yargıtay'a temyiz başvurusunda bulunmuşlardır. Yargıtay, 17 Şubat 1999 tarihli kararla, temyizine gidilen kararı onamıştır. Bu karar başvuranların avukatının bulunmadığı 25 Şubat tarihinde verilmiştir.

Daha sonra başvuranlar, 2000 yılı Aralık ayında F tipi Cezaevine nakledilmişlerdir. Nakledildikleri cezaevinde zaman içinde birçok olay meydana gelmiş ve polisler ile tutuklular arasında şiddetli çatışmalar vuku bulmuştur.

Bu olayları protesto etmek amacıyla başvuranlar açlık grevi başlatmışlardır. Bu nedenle Wernicke-Korsakov Sendromu hastalığına yakalanan başvuranlar, sırasıyla 29 Aralık 2001 ve 5 Şubat 2002 tarihlerinde sağlık nedeniyle geçici olarak serbest bırakılmışlardır.

Yaşadığı sağlık sorunları tedavisi olmayan bir hastalığa dönüşen başvuran Petek Türkmen 16 Aralık 2002 tarihinde Anayasa'nın 104 § 2. maddesi uyarınca Cumhurbaşkanı tarafından affedilmiştir. Can Ali Türkmen de yine aynı gerekçeyle 14 Mart 2003 tarihinde Cumhurbaşkanı affından yararlanmıştır.

Bunun üzerine başvuranlar Almanya'ya yerleşerek sığınma talebinde bulumuşlardır.

Türk adli makamları 6 Temmuz 2006 tarihinde Ceza Kanunu'nun 5237. maddesi uyarınca başvuranların dosyasının yeniden açılmasını kararlaştırarak duruşmaların başlama tarihini 29 Eylül 2006 olarak saptamışlardır.

Başvuranlar öncelikle, gözaltında iken kendilerine işkence uygulanması nedeniyle AİHS'nin 3. maddesinin ihlal edildiğinden şikayetçi olmaktadırlar.

Başvuranlar AİHS'nin 6 § 1. maddesini ileri sürerek, kendilerini yargılayan ve mahkum eden İstanbul DGM'nin, bünyesindeki üç hakimden birinin asker kökenli olmasından dolayıtarafsız ve bağımsız bir mahkeme olmadığını ileri sürmektedirler.

Başvuranlar bunun yanısıra, bu mahkeme önündeki yargılamanın 6. maddenin 1. fıkrasıyla 3. fıkrasının a) ve d) bentleri açısından adil olmadığını ileri sürmektedirler.

Başvuranlar, 11 Aralık 2002 tarihli görüşlerinde, gözaltına alınmalarından sorumlu polisler aleyhinde başlatılan yargılamanın uzun sürmesinden şikayetçi olarak, yeni bir şikayet dile getirmişlerdir.

HUKUK AÇISINDAN

I. AİHS'NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

AİHS'nin 3. maddesine atıfta bulunan başvuranlar bu maddenin ihlal edildiğinden şikayetçi olmaktadırlar.

AİHM mevcut davada yalnızca 3. maddenin usulü bakımından değil yargılamanın tüm yönlerine ilişkin olarak inceleme yetkisi olduğunu belirtmektedir. Neticede 28 Mart 2002 tarihinde kendisine gönderilen bildirim mektubunun niteliği ve başvuran tarafın 23 Haziran 2006 tarihinde ilettiği ek gözlemler göz önüne alındığında (54. maddenin 3. fıkrasının b) bendi) sözü edilen yönlerin tamamı hakkında görüş belirtebilme fırsatı sunulmuş olan Hükümet savunmasını hazırlama noktasında sıkıntıya düştüğü yahut adaletin iyi idaresinin gereklerinin menfaatlerine zarar verecek biçimde müdahale edildiği iddiasında bulunamaz.

A. Tarafların Argümanları

Başvuranlar, işkence yoluyla itirafa zorlanmanın Türkiye'de idari bir uygulama olduğunu iddia etmektedirler. Başvuranlar, Ağır Ceza Mahkemesi'nin kendisine sunulan sağlam tıbbi kanıtlar karşısında gösterdiği kayıtsızlığı örnek olarak göstermektedirler. Bu cihetle başvuranlar, gözaltının sona ermesinin ardından yapılan ilk muayenenin yüzeysel olduğunu belirtmekte ve İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önünde de ilgili adli tabip tarafından bu durumun kabul edildiğini ifade etmektedirler.

Başvuranlar, adli makamların ve diğer müdahil tüm makamların her hal ü karda kendilerine işkence uygulayanların yargılandığı davada net bir tutum sergilemediklerini ve böylelikle işkencecilerin cezai zamanaşımından yararlandıklarını iddia etmektedirler.

Hükümet, başvuranların vücutlarında her hangi bir yara izine rastlanılmadığının belirtildiği 17 Ocak 1994 tarihli sağlık raporu sonuçlarıyla yetinmektedir. Ayrıca Hükümet, Adli Tıp Kurumu'nun 2 no'lu Bilirkişi Kurulu'nun samimi çabalarına rağmen kaynağının sözkonusu rapor ile bir hafta sonra hazırlanan 24 Ocak tarihli rapor arasındaki ortadan kaldırılamayan bu çelişkinin mevcut davanın değerlendirilmesi noktasında belirleyici nitelikte olmadığınısavunmaktadır.

Aynışekilde Hükümet, şikayetlerini temellendirmek noktasında ikna edici tarzda bir tarif yapmayarak bir takım muğlak iddialarla yetinen başvuranların inandırıcılıklarından şüphe duymaktadır.

Başvuranlar ne kadar samimi olursa olsun Adli Tıp Kurumu'nun şikayetlerini yaptıklarıdönemdeki sağlık durumlarına ilişkin olarak güvenilir bir sonuca ulaşmasının muhtemel olmadığını iddia etmektedirler. Adli Tıp Kurumu'nun görüş belirttiği 20 Ocak ve 7 Nisan 1997 tarihine kadar üç yıl geçmiştir. Bu süre içerisinde izler çoktan kaybolmuştu.

B. AİHM'nin takdiri

1. AİHS'nin 3. maddesinin esası hakkında

AİHM başvuranların 17 Ocak 1994 tarihinde gözaltı süresinin sonunda İstanbul Adli Tıp Kurumu tabibi T. Apaydın tarafından muayene edildiğini kaydetmektedir. Adıgeçen tabip tarafından aynı gün hazırlanan raporda ilgililerin bedenlerinde herhangi bir şiddet izine rastlanılmadığı sonucuna varılmıştır.

Buna karşın başvuranları iki gün sonra muayene eden Sağmalcılar Cezaevi doktoru özellikle her iki başvuranın kol bölgesinde ve Can Ali Türkmen'in ayak tabanlarında olmak üzere bir çok yara izine rastlamıştır.

Adli tıp Kurumu bu sonuçları onaylayarak bir hafta istirahat raporu vermiştir.

İlgililerin özgürlüklerinin bağlanmasının başlangıcından itibaren her hangi bir tıbbi muayeneden geçirilmedikleri itibarla bu yaraların yakalanmalarından önceki bir dönemde gerçekleştiği iddiasında bulunulamaz.

Ayrıca 6 Ocak 1994 tarihinde gözaltına alınan başvuranlar 11 Ocak 1994 tarihinde avukatlarıile görüşmelerine izin verilene kadar tam anlamıyla sorgulamayı yapanların insafına bırakılmışlardı.

Böylesi bir gözaltı sürecinde meydana gelen her türlü yaralanma Hükümet aleyhinde ciddi şüphelere yol açmaktadır. Bu nedenle başvuranların iddiaları ile ilgili ortaya çıkan şüpheler noktasında uygun deliller temin ederek sözkonusu yaralara ilişkin makul bir izahatta bulunmak Hükümet'e düşer.

Bu bakımdan Hükümet haklarında şikayette bulunulan polisler ve İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi gibi 17Ocak ve 24 Ocak tarihlerinde verilen raporlar arasındaki bir haftalık dönemden bahisle bu raporlar arasında gözlemlenen çelişkiyi gidermenin Adli Tıp Kurumu açısından imkansız olduğunu ifade etmekle yetinmektedir.

Ancak ileri sürülen bu argümanlar tutarlı değildir.

Adli Tıp Kurumu 24 Ocak tarihli raporunda tarışmalı gözaltıdan yalnızca iki gün sonra cezaevi doktoru tarafından 19 Ocak tarihinde konulan tanıyı teyit etmekle yetinmiştir. Sözkonusu dönemde başvuranlar halen Devlet otoritesi altında bulunmaktaydılar.

Adli Tıp Kurumu'nun tartışmalı olaylardan yaklaşık üç yıl sonra bizzat kendi raporlarıarasında ortaya çıkan tutarsızlığı izah edememiş olmasışaşırtıcı değildir.

Esasen AİHM düzenlenen ikinci raporun T. Apaydın tarafından hazırlanan rapora kıyasla üstün oluşunu kabul etmek hususunda tereddüt duymamaktadır. Adıgeçen doktorun kendi çalışma tarzıyla ilgili olarak adli makamlara verdiği izahatlar, tıp etiği noktasında ortaya çıkan eksiklikleri ve bu konuda Birleşmiş Milletler İstanbul Protokol'ünde kaydedilen gerekler dikkate alındığında 17 Ocak 1994 tarihli rapor güvenilir olmaktan son derece uzaktır.

Her hal ü karda, başvuranların davasına bakan hakimler bu derecede şüpheler duyuyor idiyseler, kötü muameleye dair kanıt bulma güçlüğünü hesaba katarak belli bir süre sonra hazırlık soruşturmaları sırasında ya da başvuranların aleyhlerinde sunulan 24 Ocak 1994 tarihli raporun içeriğine açık biçimde itirazda bulundukları 5 Haziran 1995 tarihli duruşmanın sonunda istenilen bilirkişi raporunu talep ederek duruma uygun hareket edebilirlerdi.

Hükümet tarafından makul izahatta bulunulmaması üzerine, 3. maddede istenilen kanıtın yeterince ciddi, belirli ve tutarlı göstergeler demetinden kaynaklanması mümkün olabildiğinden AİHM, 17 Ocak 1994 tarihli raporun gerektiği gibi düzenlenmediğini ve sonraki iki raporda tespit edilen izlerin, sorumluluğunu Türkiye'nin taşıdığı bir muamelenin eseri olduğunu takdir etmektedir.

AİHM, bir kimsenin kollarından asılması gibi kötü muameleler sonucunda kol bölgesinde duygu yitimi ve karıncalanmadan kol sinirlerinde lezyonların oluşmasına kadar giden semptomların meydana gelebildiği benzer durumlarla daha önce de karşılaşmıştır (Hassan Kılıç - Türkiye, no.35044/97, § 38, 28 Haziran 2005).

AİHM ayak tabanına sopayla vurulması anlamına gelen falaka sonucunda gözlemlenebilecek semptomlardan da haberdardır (bkz., sözgelimi, Batı ve diğerleri, adıgeçen, § 114; Salman, adıgeçen, § 113, ve Tanlı - Türkiye, no: 26129/95, § 105).

Takdirine sunulan unsurların tamamını göz önünde bulunduran AİHM başvuranların kendilerini sorgulayanlar tarafından itiraf yahut bilgi alabilmek amacıyla ancak kasten uygulanabilecek askı, falaka gibi kötü muamelelere maruz bırakıldıkları kanaatine varmıştır.

Bu husustaki ölçütler dikkate alındığında böylesi bir şiddet "işkence" sıfatını hak etmektedir.

Kısacası AİHS'nin 3. maddesi bu bakımdan ihlal edilmiştir.

2. AİHS'nin 3. maddesinin usulü bakımından

a. Uygulanabilir genel ilkeler

Bir kimse mevcut davada olduğu gibi "savunulabilir" bir biçimde Devlet görevlilerinin kendisine 3. maddeye aykırı bir muamelede bulunduğunu kanıtladığında, yetkili makamlar olayların ortaya konulmasını ve sorumluların tespit edilerek cezalandırılmasını sağlayacak tarzda "resmi ve etkili bir soruşturma" yürütmelidirler.

Bununla beraber usul gerekleri mevcut davadaki gibi cezai takibat başlatılmasına yol açtığında hazırlık soruşturması aşamasından daha ileri bir safhaya geçer. Bu durumda 2. maddede talep edilenle aynışekilde, hüküm safhasıyla beraber yargılamanın tamamı 3. maddeyle getirilen yasağın amillerine uymak zorundadır. Bu anlamda yetkili mahkemeler hiç bir şekilde kişilerin bedensel ve ruhsal bütünlüğüne yönelik saldırıları cezasız bırakmak durumuna düşmemelidirler.

Bu yalnızca kamunun güvenini korumak ve Hukuk Devletleri arasına katılmak için değil aynızamanda yasadışı işlemlere karşı hoşgörü gösterildiği veya suçlularla işbirliği yapıldığıizlenimi verilmesine mani olmak açısından da elzemdir.

Bu yaklaşımdan asla, her ceza yargılaması bir mahkumiyet ya da hatta belli bir ceza kararıyla neticelenmelidir sonucunu çıkarmamak gerekir.

Burada önemli olan ulusal mahkemelerin yürürlükteki hukuk sisteminin caydırıcı gücünü azaltmamak için herhangi bir sonuca varmadan evvel, 3. maddenin talep ettiği titiz incelemeyi ne şekilde yaptıkları ya da yapıp yapmadıklarıdır.

Bu bağlamda AİHM, bir devlet görevlisinin AİHS'nin 3. maddesine aykırı muameler kapsamına giren ağır bir suç işlemekle suçlandığında bu kimsenin kendisi yahut davasıyla alakalı görevlerini icra etmeye devam etmesinin ve hatta suçluluğu kanıtlandığında dahi aynıkamu görevinde kalmayı sürdürmesinin tasavvur etmenin mümkün olmadığını dile getirmektedir.

Kararın verilişi ve cezanın infazı aşamaları da dahil olmak üzere bu türden davaların seyir ve neticesinin genel ya da özel af gibi istisnai tedbirler adı altında akamete uğratılmış olması ya da bu bağlamda zımnen geçerli olan ivedilik ve makul özen ilkesine aykırı bir biçimde adli gecikmeler nedeniyle zamanaşımına uğratılmış olması kabul edilemez.

b. Bu ilkelerin gözlemlenmesi

Başvuranlara işkence uyguladıkları iddia edilen kişilere karşı açılan dava şikayetin yapıldığı 4 Şubat 1994 tarihinde başlamış ve 28 Haziran 2000 tarihinde başlamış ve 28 Haziran tarihinde Yargıtay'ın kamu davasının Haziran 1999 tarihinden itibaren zamanaşımına uğradığınıbildirmesiyle neticelenmiştir.

AİHM haklarında dava açılan polislerin Ceza Kanunu'nun 243. maddesi uyarınca işkence yoluyla itirafa zorlamak suçlamasıyla 13 Haziran 1994 tarihinde İstanbul Ağır ceza Mahkemesi önüne çıkarılmışlardır. Bu nedenle İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'nın sorumlularıderhal tespit ederek başvuranların şikayetlerine cevap verecek uygun bir biçimde muhtemel sorumlulukları ortaya koyduğu hükmüne varılabilir.

Bu bakımdan AİHM yürürlükteki usul gereklilikleri çerçevesinde bir ön soruşturma yapılıp yapılmadığını tespit etmekten çok İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nin sorumlularıcezalandırma yoluna gitme niyeti taşıyıp taşımadığını belirlemek gerektiği kanaatindedir.

AİHM İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nin başvuranlar ve sanıkları davanın kendisine intikalinin üzerinden bir yıl geçtikten sonra dinlediğini derhal tespit etmektedir. Ayrıca duruşmaların başlamasından dosyaya eklenen tıbbi raporların bilirkişi incelemesine tabi tutulması emrinin verilmesine kadar bir yıl beş ay, sonradan faydasız olduğu anlaşılan bilirkişi raporunu almak için beş ay ve polislerin beratine karar vermek için iki yıl iki ay geçmişti.

Sanıklara tanınan serbesti üzerinde durmanın lüzumu yoktur. Yukarıda sözü edilen adli gecikmeler başlı başına yürürlükteki pozitif yükümlülük ilkesine aykırılık teşkil etmektedir. Ayrıca esas hakimlerinin birbirinin zıddı raporlar noktasında karşılaşabilecekleri yegane takdir güçlüğünün görecekleri davanın "karmaşık" nitelikte olması yeterli değildir.

Yukarıda ifade edilenler dikkate alındığında tartışmalı yargılamanın istenilen ivedilikte yürütüldüğü ya da Türk Mahkemeleri'nin kamu davasının zamanaşımına girmeden sonuçlandırılması amacıyla koşulların ciddiyetinin gerektirdiği pozitif tedbirleri aldığıhükmüne varılması mümkün değildir.

Bu itibarla başvuranlara işkence uyguladıkları iddia edilen karşı açılan kamu davasının düşmesine yol açan koşullar nedeniyle AİHS'nin 3. maddesi usul yönünden de ihlal edilmiştir.

II. AİHS'NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİİDDİASI HAKKINDA

AİHS'nin 6. maddesinin 1. fıkrasıyla 3. maddesinin a) ve d) bentlerine atıfta bulunan başvuranlar adil dava haklarının bir çok yönden ihlal edildiğini iddia etmektedirler.

A. Tarafların argümanları

Başvuranlar kendilerini yargılayarak mahkum eden DGM'nin hakim heyetinde ordu mensubu bir subayın bulunması nedeniyle bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olarak addedilemeyeceğini ifade etmektedirler.

Başvuranlar bu mahkemece yapılan yargılamanın adil olmadığından şikayetçi olmaktadırlar. Bu bakımdan başvuranlar 1994 yılı Ekim ayında yine bu mahkemelerden biri tarafından mahkum edildiklerini ve İstanbul devlet Güvenlik Mahkemesi'nin mahkumiyetlerine karar verirken dayanak olarak yalnızca işkence altında zorla alınmış itiraflarını değil sözü edilen eski mahkumiyetlerini de mevcut davada suçluluklarına kanıt olarak aldığını ve lehte tanıklarıdinlemeye dahi gerek görmeden önyargıda bulunduğunu iddia etmektedirler.

Olayların gerçekleştiği dönemde yürürlükte olan mevzuatı esas alan Hükümet Devlet Güvenlik Mahkemesi bünyesinde görev yapan hakimlerin seçilme ve atanma biçimlerini ve adli fonksiyonlarını icra ettikleri sırada kendilerine tanınan güvenceleri düzenleyen anayasa hükümlerine dikkat çekmektedir.

Ayrıca Hükümet İstanbul DGM önünde gerçekleşen muhakemenin 6. maddenin gereklerine cevap verdiği kanaatindedir.

B. AİHM'nin takdiri

AİHM Türkiye'ye karşı açılmış benzer davalarda, bağımsızlık ve tarafsızlıktan yoksunluğu kanıtlanmış bir mahkemenin hiçbir şart altında davasını gördüğü kişilere adil bir yargılamayıgaranti edemeyeceği hükmüne vardığını anımsatmaktadır. AİHM bu noktada 6 § 1. maddenin ihlal edildiği tespitinde bulunulduktan sonra adil dava hakkına ilişkin diğer şikayetleri ayrıca incelemeye gerek olmadığını müteaddit defalar dile getirmiştir (Çıraklar - Türkiye, 28 Ekim 1998 tarihli karar).

Bu itibarla öncelikle ilk soruya eğilmek yerinde olacaktır.

Mevcut davada Hükümet'in 6 § 1. maddenin ihlal edildiği hükmüne varılan benzer davalardan farklı sonuçlanmasına yol açacak herhangi bir argüman sunmadığı gözlemlenmektedir (Özel - Türkiye, no: 42739/98, 7 Kasım2002, ve Özdemir - Türkiye, no: 59659/00, Şubat 2003). Netice olarak mevcut davada da AİHM, böylesine ağır suçlamalarla karşı karşıya bulunan başvuranların aralarında bir askeri hakimin de bulunduğu bir hakim heyeti önüne çıkmaktan endişe duymalarının anlaşılabilir olduğu kanaatindedir. Bu nedenle başvuranlar, İstanbul DGM'nin amacına aykırı bir takım mülahazaların etkisine girmesi noktasında meşru korkular duymuş olabilirlerdi.

Bu nedenle başvuranların bu mahkemenin bağımsızlık ve tarafsızlığına ilişkin duyduklarıkuşkuların objektif olduğu kanaatine varılabilir.

Bu itibarla AİHM, AİHS'nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır. Bu nedenle AİHM tartışmalı davanın adil olmadığı yönünden yapılan şikayetleri incelemek hususunda kendisini muaf addetmektedir.

III. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI

A. Tazminat

Başvuranların her biri üniversite eğitimlerini tamamlamalarına engel olunduğu ve bu nedenle geçimlerini sağlamak maksadıyla geçici işlerde çalışmak zorunda bırakıldıkları gerekçesiyle 25.000 Euro talep etmektedir.

Manevi tazminat olarak ise başvuranların her biri serbest bırakıldıkları tarihe değin uğradıkları bedensel ve ruhsal zararlar için 75.000 Euro talep etmektedir.

Hükümet AİHM'yi bu talepleri temelden yoksun ve aşırı oldukları gerekçesiyle reddetmeye davet etmektedir.

AİHS'nin 3. maddesi bakımından tespit edilen ihlallerin ciddiyetini ve bu konudaki içtihatlarını gözönünde bulunduran AİHM maddi manevi tüm zararları için başvuranların her birine 25.000 Euro tazminat ödenmesine hükmetmektedir.

6. maddeye ilişkin olarak AİHM ihlal tespitinin başlı başına yeterli bir adil tatmin teşkil ettiğini takdir etmektedir. Ayrıca AİHM mevcut davada olduğu gibi AİHS'de öngörülen bağımsızlık ve tarafsızlık gereklerine uymayan bir mahkeme tarafından mahkumiyet kararlarıverildiğinde ilgililerin talebi üzerine yeni bir dava açılması ya da esasa ilişkin yeniden yargılama yapılmasının tespit edilen ihlali gidermek bakımından uygun bir yol olduğunu hatırlatmaktadır (Öcalan - Türkiye, no: 46221/99, § 210 in fine).

B. Masraf ve harcamalar

Başvuranlar AİHM önünde hak talebinde bulunmak için yaptıkları masraf ve harcamalarla birlikte avukat ücreti için 20.000 Euro talep etmektedirler. Taleplerini temellendirmek için ellerinde her hangi bir belge bulunmamaktadır.

Hükümet bu rakamın haksız ve aşırı olduğu kanaatindedir.

AİHM, AİHS'nin 41. maddesiyle yapılan masraf ve harcamaların iadesinin ancak sözkonusu masraf ve harcamaların gerçekliği, zorunluluğu ve makul oranda olduğunu ispatladığı sürece elde edilebileceğinin öngörüldüğünü anımsatmaktadır. Ayrıca yargılama giderlerinin iadesi ancak tespit edilen ihlalle ilişkili olduğu sürece mümkündür (Beyeler - İtalya (adil tatmin), no: 33202/96, § 27, 28 Mayıs 2002).

AİHM başvuranların iddialarını temellendirerek danışmanları tarafından yapılan çalışmalarıdetaylandırmak üzere her hangi bir belge sunmadıklarını tespit etmektedir. Buna karşın AİHM başvuranlara, masraf ve harcamaları için KDV'den muaf tutulmak üzere 3.000 Euro'dan (üç bin) Avrupa Konseyi tarafından sağlanan 660 Euro tutarındaki adli yardım düşülerek kalan miktarın ödenmesine karar vermiştir.

C. Gecikme faizi

Gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığıfaiz oranına üç puan eklenecektir.

BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM OYBİRLİĞİYLE,

1.AİHS'nin 3. maddesinin hem esas hem de usul yönünden ihlal edildiğine;

2. AİHS'nin 6 § 1. maddesinin İstanbul Devlet Güvenlik Mahekemesi'nin bağımsızlık ve tarafsızlığına ilişkin olarak ihlal edildiğine;

3. AİHS'nin 6. maddesi yönünden yapılan diğer şikayetlere ilişkin olarak ayrıca görüşbelirtmeye gerek olmadığına;

4. AİHS'nin 6. maddesine ilişkin olarak yapılan şikayet hususunda ihlal tespitinin başlı başına adil bir tatmin teşkil ettiğine;

5. a) AİHS'nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, döviz kuru üzerinden Y.T.L.'ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvuranlara,

i. toplamda 50.000 Euro (elli bin) olmak üzere başvuranların her birine maddi ve manevi tazminat olarak 25.000 Euro (yirmi beş bin) ödenmesine;
ii. masraf ve harcamalar için 3.000 Euro'dan (üç bin) Avrupa Konseyi tarafından sağlanan 660 Euro tutarındaki adli yardım düşülerek kalan miktarın KDV'den muaf tutulmak üzere ödenmesine;

b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;

6. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine; Karar vermiştir.

İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM'nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3. maddesine uygun olarak 19 Aralık 2006 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.


İçtihat Metni

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
TÜRKMEN - TÜRKİYE DAVASI (Başvuru no: 43124/98)

KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
19 Aralık 2006

İşbu karar AİHS'nin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli bazı düzeltmelere tabi olabilir.

Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan (43124/98) başvuru no'lu davanın nedeni, bu ülke vatandaşları Can Ali ve Petek Türkmen'in (başvuranlar) 30 Temmuz 1998 tarihinde Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunması Sözleşmesi'nin (Sözleşme) eski 24. maddesi uyarınca Avrupa İnsan Hakları Komisyonu'na (Komisyon) yapmış olduklarıbaşvurudur.

Adli yardımdan yararlanan başvuranlar AİHM önünde İstanbul Barosu avukatlarından A.Demirkale-Çelik tarafından temsil edilmektedirler.

OLAYLAR

Sırasıyla 1969 ve 1971 doğumlu başvuranlar Can Ali Türkmen ve eşi Petek Türkmen, Türk vatandaşı olup, başvurunun yapıldığı tarihte İstanbul Sağmalcılar Cezaevi'nde bulunmaktaydılar.

A. Başvuranların yakalanıp gözaltına alınmaları

Başvuranlar, yasadışı örgüt TIKB (Türkiye İhtilalci Komünistler Birliği) üyesi olmakla suçlanarak, 6 Ocak 1994 tarihinde İstanbul Emniyet Müdürlüğü Terörle Mücadele Şubesi ("şube") polisleri tarafından yakalanıp gözaltına alınmışlardır.

Başvuranlar, gözaltında oldukları sırada kötü muameleye maruz kalmışlardır. Yapılan kötü muamelenin sonucunda meydana gelen izler, 11 Ocak 1994 tarihinde kendilerini ziyarete gelen avukatları tarafından fark edilmiştir. Can Ali, sessiz kalma hakkını ileri sürerek ifade vermeyi reddetmiştir. Oysa Petek, TIKB bünyesindeki faaliyetleri hakkındaki itiraflarda bulunduğu ifadeyi imzalamıştır.

Başvuranlar, gözaltının sona erdiği 17 Ocak 1994 tarihinde, İstanbul Adli Tıp Kurumu tabibi tarafından muayene edilmişlerdir. Aynı gün düzenlenen raporda hiçbir şiddet izinin bulunmadığı sonucuna varılmıştır.

Muayenenin ardından başvuranlar, öncelikle İstanbul Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Cumhuriyet Başsavcısı tarafından dinlenmişlerdir. Can Ali suçlamalara itiraz etmiştir. Eşi de, baskı altında ifade verdiğini savunarak, aynışekilde suçlamalara itiraz etmiştir.

Türkmen çifti, yine 17 Ocak 1994 tarihinde, DGM yedek hakimi önüne çıkarılmış ve hakim önünde başvuranlar gözaltı sırasında kötü muameleye maruz kaldıklarını belirtmişlerdir. Hakim başvuranların tutuklu yargılanmalarına karar vermiştir.

Cezaevi doktoru, 19 Ocak 1994 tarihinde, cezaevine kabul edilmelerinden önce, başvuranlarımuayene etmiş ve başvuranların vücudunda bazı yaralar tespit etmiştir.

Başvuranların talebi üzerine 24 Ocak 1994 tarihinde, Cezaevi İdaresi yukarıda varılan sonuçlar ışığında başvuranların Eyüp Adli Tıp Kurumu tarafından yeniden muayene edilmelerini istemiştir.

B. Adli Tıp Kurumu tabibi T. Apaydın hakkında yapılan şikayet

Başvuranlar, 1994 yılı Ocak ayında, gözaltının sona ermesinin ardından kendilerini muayene eden İstanbul Adli Tıp Kurumu tabibi aleyhinde, görevlerini kötüye kullanmakla suçlayarak şikayette bulunmuşlardır.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı, 13 Haziran 1994 tarihinde, hiçbir kanıt bulunmadığıgerekçesiyle bu şikayet hakkında takipsizlik kararı vermiştir.

Ancak, İstanbul Tabibler Odası başvuranlara, adıgeçen doktorun daha önce de benzer şikayetlere konu olduğunu ve aynı dönemde tutuklulara yapılan işkencelere dair izleri kasten saklamaktan altı ay meslekten men cezası aldığına dair bilgi vermiştir.

C. Gözaltından Sorumlu Polisler Aleyhinde Başlatılan Cezai Usul İşlemleri

Başvuranlar, 4 Şubat 1994 tarihinde, işkence altında itirafta bulunmaya zorladıklarıgerekçesiyle gözaltından sorumlu polisler aleyhinde İstanbul Savcılığı'na şikayette bulunmuşlardır.

İstanbul Cumhuriyet Başsavcısı, 13 Haziran 1994 tarihinde sözkonusu dört polisi İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önünde suçlamıştır. Cumhuriyet Başsavcısı polislerin itirafta bulunmaları amacıyla işkence yaptıkları gerekçesiyle Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) 243. maddesi uyarınca mahkum edilmelerini istemiştir.

Başvuranlar, bu yargılamada müdahil tarafı oluşturmaktadırlar.

Esasa bakan hakimler, 5 Haziran 1995 tarihli duruşmada, başvuranlarla birlikte aynıcezaevinde bulunan kişiler, cezaevine gelişlerinde Can Ali'nin kollarını kullanamaz halde olduğunu ve karısının sol kolunun felç olduğunu belirtmişlerdir. Türkmen çifti, zar zor yürüyebilmekteydi. Vücutlarında morumsu ekimozlar bulunmaktaydı. Birkaç ay boyunca diğer tutukluların yardımıyla özel ihtiyaçlarını karşılamışlardır. Çift kendilerini sorguya çekenlerin işkence uyguladıklarını dile getirmişlerdir.

1996 yılı Kasım ayında Ağır Ceza Mahkemesi Adli Tıp Kurumu'nun 2 No'lu Bilirkişi Kurulu'ndan, başvuran Petek hakkındaki 17 ve 24 Ocak 1994 tarihli raporlar arasındaki çelişkiler hakkında karar vermesini istemiştir. Hakimler, özellikle ikinci raporda yer verilen yaraların başvuranın tutuklandıktan sonra meydana gelip gelmediğini araştırmışlardır.

Başvuran, 21 Ekim 1996 tarihinde Cerrahpaşa Üniversite Hastanesinde ve 16 Aralık 1996 tarihinde ise Adli Tıp Kurumu'nun 2 no'lu Bilirkişi Kurulu tarafından muayene edilmiştir.

Ağır Ceza Mahkemesi, 14 Haziran 1999 tarihli kararla, dört polisin delil yetersizliğinden beraatine karar vermiştir. Mahkeme sanıkların savunmalarını ve özellikle şikayetçilerin tutuklu bulunduğu 17 ve 24 Ocak 1994 tarihlerinde düzenlenen iki sağlık raporu arasında geçen süreyi gözönüne almıştır.

Başvuranlar kararın temyizine gitmişlerdir.

Yargıtay, 28 Haziran 2000 tarihli kararıyla, başvuranlar tarafından dile getirilen iddialara cevap vermeden kamu davasının sona erdiğine karar vermiştir. Bu bağlamda yüksek mahkeme konu hakkındaki beş yıllık zamanaşımı süresinin, dava konusu sorgulamaların yapıldığı tarihten itibaren işlemeye başladığını ve bu süreyi yarıda kesecek herhangi bir durum olmadığından, bir önceki mahkeme karara varmadan önce sürenin sona erdiğini belirtmiştir.

4. Başvuranların DGM önünde yapılan yargılaması

Cumhuriyet Başsavcısı, 20 Ocak 1994 tarihinde başvuranları yasadışı silahlı örgüte mensup oldukları gerekçesiyle DGM önünde suçlamış ve TCK'nın 168§ 2 ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu'nun 5. maddeleri gereğince mahkum edilmelerini istemiştir.

Başvuranlar, askeri hakimin de bulunduğu esasa bakan hakimler önünde, Ankara DGM tarafından aynı olaylar gerekçesiyle mahkum edidiklerini ileri sürerek, suçlamalarıreddetmişlerdir.

Başvuranlar, 11 Nisan 1997 tarihli kararla suçlu bulunmuşlar ve her birini on iki yıl altı ay hapis cezasına çarptırılmıştır. DGM, daha önceki mahkumiyet kararının farklı bir suçtan dolayı verildiği gerekçesiyle, ne bis in idem ilkesine göre yapılan başvuranların esas savunmasını bertaraf etmiştir. Bunun için esasa bakan hakimler, diğer sanıkların beyanları, başvuranın ifadesi, TIKB'a ait çeşitli dergi ve yayınlar ile birlikte ele geçirilen baskı gereçleri gibi kanıt unsurlarını esas almışlardır.

Başvuranlar, Yargıtay'a temyiz başvurusunda bulunmuşlardır. Yargıtay, 17 Şubat 1999 tarihli kararla, temyizine gidilen kararı onamıştır. Bu karar başvuranların avukatının bulunmadığı 25 Şubat tarihinde verilmiştir.

Daha sonra başvuranlar, 2000 yılı Aralık ayında F tipi Cezaevine nakledilmişlerdir. Nakledildikleri cezaevinde zaman içinde birçok olay meydana gelmiş ve polisler ile tutuklular arasında şiddetli çatışmalar vuku bulmuştur.

Bu olayları protesto etmek amacıyla başvuranlar açlık grevi başlatmışlardır. Bu nedenle Wernicke-Korsakov Sendromu hastalığına yakalanan başvuranlar, sırasıyla 29 Aralık 2001 ve 5 Şubat 2002 tarihlerinde sağlık nedeniyle geçici olarak serbest bırakılmışlardır.

Yaşadığı sağlık sorunları tedavisi olmayan bir hastalığa dönüşen başvuran Petek Türkmen 16 Aralık 2002 tarihinde Anayasa'nın 104 § 2. maddesi uyarınca Cumhurbaşkanı tarafından affedilmiştir. Can Ali Türkmen de yine aynı gerekçeyle 14 Mart 2003 tarihinde Cumhurbaşkanı affından yararlanmıştır.

Bunun üzerine başvuranlar Almanya'ya yerleşerek sığınma talebinde bulumuşlardır.

Türk adli makamları 6 Temmuz 2006 tarihinde Ceza Kanunu'nun 5237. maddesi uyarınca başvuranların dosyasının yeniden açılmasını kararlaştırarak duruşmaların başlama tarihini 29 Eylül 2006 olarak saptamışlardır.

Başvuranlar öncelikle, gözaltında iken kendilerine işkence uygulanması nedeniyle AİHS'nin 3. maddesinin ihlal edildiğinden şikayetçi olmaktadırlar.

Başvuranlar AİHS'nin 6 § 1. maddesini ileri sürerek, kendilerini yargılayan ve mahkum eden İstanbul DGM'nin, bünyesindeki üç hakimden birinin asker kökenli olmasından dolayıtarafsız ve bağımsız bir mahkeme olmadığını ileri sürmektedirler.

Başvuranlar bunun yanısıra, bu mahkeme önündeki yargılamanın 6. maddenin 1. fıkrasıyla 3. fıkrasının a) ve d) bentleri açısından adil olmadığını ileri sürmektedirler.

Başvuranlar, 11 Aralık 2002 tarihli görüşlerinde, gözaltına alınmalarından sorumlu polisler aleyhinde başlatılan yargılamanın uzun sürmesinden şikayetçi olarak, yeni bir şikayet dile getirmişlerdir.

HUKUK AÇISINDAN

I. AİHS'NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

AİHS'nin 3. maddesine atıfta bulunan başvuranlar bu maddenin ihlal edildiğinden şikayetçi olmaktadırlar.

AİHM mevcut davada yalnızca 3. maddenin usulü bakımından değil yargılamanın tüm yönlerine ilişkin olarak inceleme yetkisi olduğunu belirtmektedir. Neticede 28 Mart 2002 tarihinde kendisine gönderilen bildirim mektubunun niteliği ve başvuran tarafın 23 Haziran 2006 tarihinde ilettiği ek gözlemler göz önüne alındığında (54. maddenin 3. fıkrasının b) bendi) sözü edilen yönlerin tamamı hakkında görüş belirtebilme fırsatı sunulmuş olan Hükümet savunmasını hazırlama noktasında sıkıntıya düştüğü yahut adaletin iyi idaresinin gereklerinin menfaatlerine zarar verecek biçimde müdahale edildiği iddiasında bulunamaz.

A. Tarafların Argümanları

Başvuranlar, işkence yoluyla itirafa zorlanmanın Türkiye'de idari bir uygulama olduğunu iddia etmektedirler. Başvuranlar, Ağır Ceza Mahkemesi'nin kendisine sunulan sağlam tıbbi kanıtlar karşısında gösterdiği kayıtsızlığı örnek olarak göstermektedirler. Bu cihetle başvuranlar, gözaltının sona ermesinin ardından yapılan ilk muayenenin yüzeysel olduğunu belirtmekte ve İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi önünde de ilgili adli tabip tarafından bu durumun kabul edildiğini ifade etmektedirler.

Başvuranlar, adli makamların ve diğer müdahil tüm makamların her hal ü karda kendilerine işkence uygulayanların yargılandığı davada net bir tutum sergilemediklerini ve böylelikle işkencecilerin cezai zamanaşımından yararlandıklarını iddia etmektedirler.

Hükümet, başvuranların vücutlarında her hangi bir yara izine rastlanılmadığının belirtildiği 17 Ocak 1994 tarihli sağlık raporu sonuçlarıyla yetinmektedir. Ayrıca Hükümet, Adli Tıp Kurumu'nun 2 no'lu Bilirkişi Kurulu'nun samimi çabalarına rağmen kaynağının sözkonusu rapor ile bir hafta sonra hazırlanan 24 Ocak tarihli rapor arasındaki ortadan kaldırılamayan bu çelişkinin mevcut davanın değerlendirilmesi noktasında belirleyici nitelikte olmadığınısavunmaktadır.

Aynışekilde Hükümet, şikayetlerini temellendirmek noktasında ikna edici tarzda bir tarif yapmayarak bir takım muğlak iddialarla yetinen başvuranların inandırıcılıklarından şüphe duymaktadır.

Başvuranlar ne kadar samimi olursa olsun Adli Tıp Kurumu'nun şikayetlerini yaptıklarıdönemdeki sağlık durumlarına ilişkin olarak güvenilir bir sonuca ulaşmasının muhtemel olmadığını iddia etmektedirler. Adli Tıp Kurumu'nun görüş belirttiği 20 Ocak ve 7 Nisan 1997 tarihine kadar üç yıl geçmiştir. Bu süre içerisinde izler çoktan kaybolmuştu.

B. AİHM'nin takdiri

1. AİHS'nin 3. maddesinin esası hakkında

AİHM başvuranların 17 Ocak 1994 tarihinde gözaltı süresinin sonunda İstanbul Adli Tıp Kurumu tabibi T. Apaydın tarafından muayene edildiğini kaydetmektedir. Adıgeçen tabip tarafından aynı gün hazırlanan raporda ilgililerin bedenlerinde herhangi bir şiddet izine rastlanılmadığı sonucuna varılmıştır.

Buna karşın başvuranları iki gün sonra muayene eden Sağmalcılar Cezaevi doktoru özellikle her iki başvuranın kol bölgesinde ve Can Ali Türkmen'in ayak tabanlarında olmak üzere bir çok yara izine rastlamıştır.

Adli tıp Kurumu bu sonuçları onaylayarak bir hafta istirahat raporu vermiştir.

İlgililerin özgürlüklerinin bağlanmasının başlangıcından itibaren her hangi bir tıbbi muayeneden geçirilmedikleri itibarla bu yaraların yakalanmalarından önceki bir dönemde gerçekleştiği iddiasında bulunulamaz.

Ayrıca 6 Ocak 1994 tarihinde gözaltına alınan başvuranlar 11 Ocak 1994 tarihinde avukatlarıile görüşmelerine izin verilene kadar tam anlamıyla sorgulamayı yapanların insafına bırakılmışlardı.

Böylesi bir gözaltı sürecinde meydana gelen her türlü yaralanma Hükümet aleyhinde ciddi şüphelere yol açmaktadır. Bu nedenle başvuranların iddiaları ile ilgili ortaya çıkan şüpheler noktasında uygun deliller temin ederek sözkonusu yaralara ilişkin makul bir izahatta bulunmak Hükümet'e düşer.

Bu bakımdan Hükümet haklarında şikayette bulunulan polisler ve İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi gibi 17Ocak ve 24 Ocak tarihlerinde verilen raporlar arasındaki bir haftalık dönemden bahisle bu raporlar arasında gözlemlenen çelişkiyi gidermenin Adli Tıp Kurumu açısından imkansız olduğunu ifade etmekle yetinmektedir.

Ancak ileri sürülen bu argümanlar tutarlı değildir.

Adli Tıp Kurumu 24 Ocak tarihli raporunda tarışmalı gözaltıdan yalnızca iki gün sonra cezaevi doktoru tarafından 19 Ocak tarihinde konulan tanıyı teyit etmekle yetinmiştir. Sözkonusu dönemde başvuranlar halen Devlet otoritesi altında bulunmaktaydılar.

Adli Tıp Kurumu'nun tartışmalı olaylardan yaklaşık üç yıl sonra bizzat kendi raporlarıarasında ortaya çıkan tutarsızlığı izah edememiş olmasışaşırtıcı değildir.

Esasen AİHM düzenlenen ikinci raporun T. Apaydın tarafından hazırlanan rapora kıyasla üstün oluşunu kabul etmek hususunda tereddüt duymamaktadır. Adıgeçen doktorun kendi çalışma tarzıyla ilgili olarak adli makamlara verdiği izahatlar, tıp etiği noktasında ortaya çıkan eksiklikleri ve bu konuda Birleşmiş Milletler İstanbul Protokol'ünde kaydedilen gerekler dikkate alındığında 17 Ocak 1994 tarihli rapor güvenilir olmaktan son derece uzaktır.

Her hal ü karda, başvuranların davasına bakan hakimler bu derecede şüpheler duyuyor idiyseler, kötü muameleye dair kanıt bulma güçlüğünü hesaba katarak belli bir süre sonra hazırlık soruşturmaları sırasında ya da başvuranların aleyhlerinde sunulan 24 Ocak 1994 tarihli raporun içeriğine açık biçimde itirazda bulundukları 5 Haziran 1995 tarihli duruşmanın sonunda istenilen bilirkişi raporunu talep ederek duruma uygun hareket edebilirlerdi.

Hükümet tarafından makul izahatta bulunulmaması üzerine, 3. maddede istenilen kanıtın yeterince ciddi, belirli ve tutarlı göstergeler demetinden kaynaklanması mümkün olabildiğinden AİHM, 17 Ocak 1994 tarihli raporun gerektiği gibi düzenlenmediğini ve sonraki iki raporda tespit edilen izlerin, sorumluluğunu Türkiye'nin taşıdığı bir muamelenin eseri olduğunu takdir etmektedir.

AİHM, bir kimsenin kollarından asılması gibi kötü muameleler sonucunda kol bölgesinde duygu yitimi ve karıncalanmadan kol sinirlerinde lezyonların oluşmasına kadar giden semptomların meydana gelebildiği benzer durumlarla daha önce de karşılaşmıştır (Hassan Kılıç - Türkiye, no.35044/97, § 38, 28 Haziran 2005).

AİHM ayak tabanına sopayla vurulması anlamına gelen falaka sonucunda gözlemlenebilecek semptomlardan da haberdardır (bkz., sözgelimi, Batı ve diğerleri, adıgeçen, § 114; Salman, adıgeçen, § 113, ve Tanlı - Türkiye, no: 26129/95, § 105).

Takdirine sunulan unsurların tamamını göz önünde bulunduran AİHM başvuranların kendilerini sorgulayanlar tarafından itiraf yahut bilgi alabilmek amacıyla ancak kasten uygulanabilecek askı, falaka gibi kötü muamelelere maruz bırakıldıkları kanaatine varmıştır.

Bu husustaki ölçütler dikkate alındığında böylesi bir şiddet "işkence" sıfatını hak etmektedir.

Kısacası AİHS'nin 3. maddesi bu bakımdan ihlal edilmiştir.

2. AİHS'nin 3. maddesinin usulü bakımından

a. Uygulanabilir genel ilkeler

Bir kimse mevcut davada olduğu gibi "savunulabilir" bir biçimde Devlet görevlilerinin kendisine 3. maddeye aykırı bir muamelede bulunduğunu kanıtladığında, yetkili makamlar olayların ortaya konulmasını ve sorumluların tespit edilerek cezalandırılmasını sağlayacak tarzda "resmi ve etkili bir soruşturma" yürütmelidirler.

Bununla beraber usul gerekleri mevcut davadaki gibi cezai takibat başlatılmasına yol açtığında hazırlık soruşturması aşamasından daha ileri bir safhaya geçer. Bu durumda 2. maddede talep edilenle aynışekilde, hüküm safhasıyla beraber yargılamanın tamamı 3. maddeyle getirilen yasağın amillerine uymak zorundadır. Bu anlamda yetkili mahkemeler hiç bir şekilde kişilerin bedensel ve ruhsal bütünlüğüne yönelik saldırıları cezasız bırakmak durumuna düşmemelidirler.

Bu yalnızca kamunun güvenini korumak ve Hukuk Devletleri arasına katılmak için değil aynızamanda yasadışı işlemlere karşı hoşgörü gösterildiği veya suçlularla işbirliği yapıldığıizlenimi verilmesine mani olmak açısından da elzemdir.

Bu yaklaşımdan asla, her ceza yargılaması bir mahkumiyet ya da hatta belli bir ceza kararıyla neticelenmelidir sonucunu çıkarmamak gerekir.

Burada önemli olan ulusal mahkemelerin yürürlükteki hukuk sisteminin caydırıcı gücünü azaltmamak için herhangi bir sonuca varmadan evvel, 3. maddenin talep ettiği titiz incelemeyi ne şekilde yaptıkları ya da yapıp yapmadıklarıdır.

Bu bağlamda AİHM, bir devlet görevlisinin AİHS'nin 3. maddesine aykırı muameler kapsamına giren ağır bir suç işlemekle suçlandığında bu kimsenin kendisi yahut davasıyla alakalı görevlerini icra etmeye devam etmesinin ve hatta suçluluğu kanıtlandığında dahi aynıkamu görevinde kalmayı sürdürmesinin tasavvur etmenin mümkün olmadığını dile getirmektedir.

Kararın verilişi ve cezanın infazı aşamaları da dahil olmak üzere bu türden davaların seyir ve neticesinin genel ya da özel af gibi istisnai tedbirler adı altında akamete uğratılmış olması ya da bu bağlamda zımnen geçerli olan ivedilik ve makul özen ilkesine aykırı bir biçimde adli gecikmeler nedeniyle zamanaşımına uğratılmış olması kabul edilemez.

b. Bu ilkelerin gözlemlenmesi

Başvuranlara işkence uyguladıkları iddia edilen kişilere karşı açılan dava şikayetin yapıldığı 4 Şubat 1994 tarihinde başlamış ve 28 Haziran 2000 tarihinde başlamış ve 28 Haziran tarihinde Yargıtay'ın kamu davasının Haziran 1999 tarihinden itibaren zamanaşımına uğradığınıbildirmesiyle neticelenmiştir.

AİHM haklarında dava açılan polislerin Ceza Kanunu'nun 243. maddesi uyarınca işkence yoluyla itirafa zorlamak suçlamasıyla 13 Haziran 1994 tarihinde İstanbul Ağır ceza Mahkemesi önüne çıkarılmışlardır. Bu nedenle İstanbul Cumhuriyet Savcılığı'nın sorumlularıderhal tespit ederek başvuranların şikayetlerine cevap verecek uygun bir biçimde muhtemel sorumlulukları ortaya koyduğu hükmüne varılabilir.

Bu bakımdan AİHM yürürlükteki usul gereklilikleri çerçevesinde bir ön soruşturma yapılıp yapılmadığını tespit etmekten çok İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nin sorumlularıcezalandırma yoluna gitme niyeti taşıyıp taşımadığını belirlemek gerektiği kanaatindedir.

AİHM İstanbul Ağır Ceza Mahkemesi'nin başvuranlar ve sanıkları davanın kendisine intikalinin üzerinden bir yıl geçtikten sonra dinlediğini derhal tespit etmektedir. Ayrıca duruşmaların başlamasından dosyaya eklenen tıbbi raporların bilirkişi incelemesine tabi tutulması emrinin verilmesine kadar bir yıl beş ay, sonradan faydasız olduğu anlaşılan bilirkişi raporunu almak için beş ay ve polislerin beratine karar vermek için iki yıl iki ay geçmişti.

Sanıklara tanınan serbesti üzerinde durmanın lüzumu yoktur. Yukarıda sözü edilen adli gecikmeler başlı başına yürürlükteki pozitif yükümlülük ilkesine aykırılık teşkil etmektedir. Ayrıca esas hakimlerinin birbirinin zıddı raporlar noktasında karşılaşabilecekleri yegane takdir güçlüğünün görecekleri davanın "karmaşık" nitelikte olması yeterli değildir.

Yukarıda ifade edilenler dikkate alındığında tartışmalı yargılamanın istenilen ivedilikte yürütüldüğü ya da Türk Mahkemeleri'nin kamu davasının zamanaşımına girmeden sonuçlandırılması amacıyla koşulların ciddiyetinin gerektirdiği pozitif tedbirleri aldığıhükmüne varılması mümkün değildir.

Bu itibarla başvuranlara işkence uyguladıkları iddia edilen karşı açılan kamu davasının düşmesine yol açan koşullar nedeniyle AİHS'nin 3. maddesi usul yönünden de ihlal edilmiştir.

II. AİHS'NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİİDDİASI HAKKINDA

AİHS'nin 6. maddesinin 1. fıkrasıyla 3. maddesinin a) ve d) bentlerine atıfta bulunan başvuranlar adil dava haklarının bir çok yönden ihlal edildiğini iddia etmektedirler.

A. Tarafların argümanları

Başvuranlar kendilerini yargılayarak mahkum eden DGM'nin hakim heyetinde ordu mensubu bir subayın bulunması nedeniyle bağımsız ve tarafsız bir mahkeme olarak addedilemeyeceğini ifade etmektedirler.

Başvuranlar bu mahkemece yapılan yargılamanın adil olmadığından şikayetçi olmaktadırlar. Bu bakımdan başvuranlar 1994 yılı Ekim ayında yine bu mahkemelerden biri tarafından mahkum edildiklerini ve İstanbul devlet Güvenlik Mahkemesi'nin mahkumiyetlerine karar verirken dayanak olarak yalnızca işkence altında zorla alınmış itiraflarını değil sözü edilen eski mahkumiyetlerini de mevcut davada suçluluklarına kanıt olarak aldığını ve lehte tanıklarıdinlemeye dahi gerek görmeden önyargıda bulunduğunu iddia etmektedirler.

Olayların gerçekleştiği dönemde yürürlükte olan mevzuatı esas alan Hükümet Devlet Güvenlik Mahkemesi bünyesinde görev yapan hakimlerin seçilme ve atanma biçimlerini ve adli fonksiyonlarını icra ettikleri sırada kendilerine tanınan güvenceleri düzenleyen anayasa hükümlerine dikkat çekmektedir.

Ayrıca Hükümet İstanbul DGM önünde gerçekleşen muhakemenin 6. maddenin gereklerine cevap verdiği kanaatindedir.

B. AİHM'nin takdiri

AİHM Türkiye'ye karşı açılmış benzer davalarda, bağımsızlık ve tarafsızlıktan yoksunluğu kanıtlanmış bir mahkemenin hiçbir şart altında davasını gördüğü kişilere adil bir yargılamayıgaranti edemeyeceği hükmüne vardığını anımsatmaktadır. AİHM bu noktada 6 § 1. maddenin ihlal edildiği tespitinde bulunulduktan sonra adil dava hakkına ilişkin diğer şikayetleri ayrıca incelemeye gerek olmadığını müteaddit defalar dile getirmiştir (Çıraklar - Türkiye, 28 Ekim 1998 tarihli karar).

Bu itibarla öncelikle ilk soruya eğilmek yerinde olacaktır.

Mevcut davada Hükümet'in 6 § 1. maddenin ihlal edildiği hükmüne varılan benzer davalardan farklı sonuçlanmasına yol açacak herhangi bir argüman sunmadığı gözlemlenmektedir (Özel - Türkiye, no: 42739/98, 7 Kasım2002, ve Özdemir - Türkiye, no: 59659/00, Şubat 2003). Netice olarak mevcut davada da AİHM, böylesine ağır suçlamalarla karşı karşıya bulunan başvuranların aralarında bir askeri hakimin de bulunduğu bir hakim heyeti önüne çıkmaktan endişe duymalarının anlaşılabilir olduğu kanaatindedir. Bu nedenle başvuranlar, İstanbul DGM'nin amacına aykırı bir takım mülahazaların etkisine girmesi noktasında meşru korkular duymuş olabilirlerdi.

Bu nedenle başvuranların bu mahkemenin bağımsızlık ve tarafsızlığına ilişkin duyduklarıkuşkuların objektif olduğu kanaatine varılabilir.

Bu itibarla AİHM, AİHS'nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiği sonucuna varmıştır. Bu nedenle AİHM tartışmalı davanın adil olmadığı yönünden yapılan şikayetleri incelemek hususunda kendisini muaf addetmektedir.

III. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI

A. Tazminat

Başvuranların her biri üniversite eğitimlerini tamamlamalarına engel olunduğu ve bu nedenle geçimlerini sağlamak maksadıyla geçici işlerde çalışmak zorunda bırakıldıkları gerekçesiyle 25.000 Euro talep etmektedir.

Manevi tazminat olarak ise başvuranların her biri serbest bırakıldıkları tarihe değin uğradıkları bedensel ve ruhsal zararlar için 75.000 Euro talep etmektedir.

Hükümet AİHM'yi bu talepleri temelden yoksun ve aşırı oldukları gerekçesiyle reddetmeye davet etmektedir.

AİHS'nin 3. maddesi bakımından tespit edilen ihlallerin ciddiyetini ve bu konudaki içtihatlarını gözönünde bulunduran AİHM maddi manevi tüm zararları için başvuranların her birine 25.000 Euro tazminat ödenmesine hükmetmektedir.

6. maddeye ilişkin olarak AİHM ihlal tespitinin başlı başına yeterli bir adil tatmin teşkil ettiğini takdir etmektedir. Ayrıca AİHM mevcut davada olduğu gibi AİHS'de öngörülen bağımsızlık ve tarafsızlık gereklerine uymayan bir mahkeme tarafından mahkumiyet kararlarıverildiğinde ilgililerin talebi üzerine yeni bir dava açılması ya da esasa ilişkin yeniden yargılama yapılmasının tespit edilen ihlali gidermek bakımından uygun bir yol olduğunu hatırlatmaktadır (Öcalan - Türkiye, no: 46221/99, § 210 in fine).

B. Masraf ve harcamalar

Başvuranlar AİHM önünde hak talebinde bulunmak için yaptıkları masraf ve harcamalarla birlikte avukat ücreti için 20.000 Euro talep etmektedirler. Taleplerini temellendirmek için ellerinde her hangi bir belge bulunmamaktadır.

Hükümet bu rakamın haksız ve aşırı olduğu kanaatindedir.

AİHM, AİHS'nin 41. maddesiyle yapılan masraf ve harcamaların iadesinin ancak sözkonusu masraf ve harcamaların gerçekliği, zorunluluğu ve makul oranda olduğunu ispatladığı sürece elde edilebileceğinin öngörüldüğünü anımsatmaktadır. Ayrıca yargılama giderlerinin iadesi ancak tespit edilen ihlalle ilişkili olduğu sürece mümkündür (Beyeler - İtalya (adil tatmin), no: 33202/96, § 27, 28 Mayıs 2002).

AİHM başvuranların iddialarını temellendirerek danışmanları tarafından yapılan çalışmalarıdetaylandırmak üzere her hangi bir belge sunmadıklarını tespit etmektedir. Buna karşın AİHM başvuranlara, masraf ve harcamaları için KDV'den muaf tutulmak üzere 3.000 Euro'dan (üç bin) Avrupa Konseyi tarafından sağlanan 660 Euro tutarındaki adli yardım düşülerek kalan miktarın ödenmesine karar vermiştir.

C. Gecikme faizi

Gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığıfaiz oranına üç puan eklenecektir.

BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK, AİHM OYBİRLİĞİYLE,

1.AİHS'nin 3. maddesinin hem esas hem de usul yönünden ihlal edildiğine;

2. AİHS'nin 6 § 1. maddesinin İstanbul Devlet Güvenlik Mahekemesi'nin bağımsızlık ve tarafsızlığına ilişkin olarak ihlal edildiğine;

3. AİHS'nin 6. maddesi yönünden yapılan diğer şikayetlere ilişkin olarak ayrıca görüşbelirtmeye gerek olmadığına;

4. AİHS'nin 6. maddesine ilişkin olarak yapılan şikayet hususunda ihlal tespitinin başlı başına adil bir tatmin teşkil ettiğine;

5. a) AİHS'nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, döviz kuru üzerinden Y.T.L.'ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvuranlara,

i. toplamda 50.000 Euro (elli bin) olmak üzere başvuranların her birine maddi ve manevi tazminat olarak 25.000 Euro (yirmi beş bin) ödenmesine;
ii. masraf ve harcamalar için 3.000 Euro'dan (üç bin) Avrupa Konseyi tarafından sağlanan 660 Euro tutarındaki adli yardım düşülerek kalan miktarın KDV'den muaf tutulmak üzere ödenmesine;

b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;

6. Adil tatmine ilişkin diğer taleplerin reddine; Karar vermiştir.

İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM'nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3. maddesine uygun olarak 19 Aralık 2006 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA