kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

AİHM
TALAT TUNÇ - TÜRKİYE DAVASI

İlgili Kavramlar

ADİL YARGILANMA HAKKI
HAKKANİYETE UYGUN BİR TATMİN

İçtihat Metni

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
TALAT TUNÇ -TÜRKİYE DAVASI (Başvuru no:32432/96)

KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
27 MART 2007

İşbu karar Sözleşme'nin 44 § 2. maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup şekli bazı düzeltmelere tabi tutulabilir.

Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan 32432/96 başvuru no'lu davanın nedeni, Türk vatandaşı Talat Tunç'un (Başvuran) Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) 4 Aralık 1995 tarihinde, Avrupa İnsan Hakları ve Temel Özgürlükleri Sözleşmesi'nin (AİHS) eski 25. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur. Başvuran, adli yardımdan faydalanarak, AİHM huzurunda Manisa Barosu avukatlarından T. Ergül tarafından temsil edilmektedir.

OLAYLAR

1958 doğumlu başvuran Talat Tunç Türk vatandaşı olup, olayların meydana geldiği dönemde Uşak İline bağlı Yeleğen İlçesi'nde ikamet etmekte ve çiftçilik yapmaktadır.

Tarafların sunduğu üzere dava koşulları aşağıdaki gibi özetlenebilir.

A. Başvuranın Annesinin Ölümüne İlişkin Yürütülen Soruşturma

Eşme (Uşak) Cumhuriyet Başsavcılığı 21 Eylül 1994 tarihinde, jandarmalar tarafından bir kadının Yeleğen'deki evinde ölü olarak bulunduğu bildirilmiştir. Sözkonusu kadın başvuranın annesi Fatma Tunç'tur.

Başvuranın ve T. İnce adlı bir kişinin de aralarında bulunduğu birçok kişi jandarmalar tarafından yakalanıp Eşme Köyü Jandarma Komutanlığı'nda gözaltına alınmışlardır. Bu kişiler, Yeleğen'de bir çocuğun sünnet düğününün yapıldığı 18 Eylül 1994 gecesi ile ertesi gün içinde işlendiği iddia edilen sözkonusu cinayetin failleri olarak suçlanmışlardır.

Yine 21 Eylül günü saat 14:20'de, Eşme Cumhuriyet Başsavcısı eşliğinde ölen kişinin cesedinde otopsi yapılmıştır. Yapılan otopside, sert bir cisimle yapılan darp sonucunda kafatasında çok sayıda çatlak oluşmasıyla ölümün meydana geldiği, bunun öncesinde de maktulün bir sopa ile dövüldüğü tespit edilmiştir. Adli tabip, cesetten kan, saç, kıl ve tırnak örnekleri almış, maktulün elinde de bir tutam saç bulunduğunu tespit etmiştir. Alınan bu örnekler ve olay yerinde bulunan tahta parçaları ve kanlı taşlarla birlikte iki bıçak Ankara İl Jandarma Genel Komutanlığı Kriminal Laboratuarı'na gönderilmiştir.

Başvuran ve T. İnce, saat 17:15'de, Eşme Devlet Hastanesi doktorları tarafından muayene edilmiştir. Muayene sonucunda hazırlanan raporda, iki üç gün önce meydana gelmişolduğu tespit edilen başvuranın sol kaval kemiğinde dört santimetre uzunluğunda iki yüzeysel ve doğrusal lezyona yer verilmiştir. Doktor başvuranın hayati bir tehlikesinin bulunmadığını belirtmiştir. T. İnce'nin vücudunda ise çok sayıda hiperemi ve ekimoz izleri tespit etmiştir.

Bu arada, Cumhuriyet Başsavcısı başvuranın eşi H. Tunç'un ifadesini almıştır. H. Tunç, eşinin maktul ile hiçbir husumetinin bulunmadığını, eşiyle birlikte sünnet düğününe gittiklerini ve birlikte eve geri döndüklerini belirtmiştir.

23 Eylül günü başvuranın verandasının önünde lekeli metal bir obje bulunmuştur. Bunun üzerine H. Tunç Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından yeniden çağrılmıştır. H. Tunç olaylara ilişkin ifadesini tamamen değiştirmiştir. İlk ifadesini verirken korktuğunu belirterek, gerçekte 18 Eylül gecesi sünnet düğününe yalnız gittiğini, eşinin ise T. İnce ile birlikte içmeye gittiğini açıklamıştır. Eşi ve T. İnce sünnet düğününe daha sonra birlikte gelmişlerdir. H. Tunç evine saat 23 sularında gitmiş, başvuran ise sabaha karşı saat 3'te evine dönmüştür. Sonraki iki gün içinde eşinin evinden çıkmadığını, halbuki normalde her gün içmek ve kumar oynamak için ilçe merkezine gittiğini belirtmiştir. Zaten H. Tunç sünnet düğününden bir hafta önce eşinin içki ve kumar masalarında harcadığı paralar hakkında annesiyle şiddetli bir şekilde tartıştığınıduyduğunu belirtmiştir.

Cumhuriyet Başsavcılığı sözkonusu metal objeyi ve başvuran ile T. İnce'den alınan kan örneklerini laboratuara göndermiştir.
Laboratuar, 28 Eylül tarihinde Cumhuriyet Başsavcılığı'na bilirkişi raporunu iletmiştir. Hazırlanan raporda, üzerlerinde yeterince kan örneğinin bulunmamasından dolayı her iki bıçakta inceleme yapılamadığı belirtilmiştir. Ancak incelenen metal obje üzerindeki izler maktulün kanına ait olmayıp, taş ve sopalarla ilgili herhangi bir sonuç raporda yer almamıştır. Sonuç olarak, maktulün kan grubunun iki şüphelinin kan grubundan olmaması ve elinde bulunan saç tellerinin kendisine ait olması dışında kayda değer başka hiçbir unsur da bulunamamıştır.

Aynı gün Jandarma Astsubayı H. Tunç'un ifadesini yeniden almıştır. H. Tunç daha sonra verdiği ifadesini doğrulamıştır. Jandarma Astsubayı, daha sonra başvuranı sorgulamış ve başvuran da, sünnet düğününden sonra, sarhoş bir haldeyken sinir krizi sonucu annesini öldürdüğünü itiraf etmiştir.

İfade tutanağına göre başvuran, avukat istememiştir.

Başvuran sorgulandıktan sonra H. Tunç ile birlikte Cumhuriyet Başsavcılığı'na gönderilmiştir. Başvuran burada da itiraflarını yinelemiştir. H. Tunç da 23 Eylül günü verdiği ifadesini doğrulamıştır.

Başvuran 29 Eylül tarihinde Eşme Sulh Mahkemesi hakimi huzuruna çıkarılmıştır. Sulh Mahkemesi hakimi başvuranın tutuklu yargılanmasına karar vermiştir. İlgili tutanağa göre, başvuran Jandarmaya ve Cumhuriyet Başsavcılığı'na verdiği ifadesini onaylamıştır.

Başvuran 3 Ekim 1994 tarihli bir yazıyla hakkında verilen tutuklu yargılanma kararına itiraz etmiştir. başvuran aleyhinde yapılan suçlamalara itiraz ederek, gözaltında itiraf ettirmek için sekiz gün boyunca kendisine işkence uygulandığını belirtmiştir.

B. Anne Katili Başvuran Aleyhinde Açılan Kamu Davası

Alaşehir Ağır Ceza Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcısı 10 Ekim 1994 tarihinde başvuranıannesini kasten öldürmekle suçlamış ve Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) 51§1 maddesi ile birlikte 450§1 maddesi uyarınca mahkum edilmesini istemiştir. Cumhuriyet Başsavcısı başvuranın birçok kez yinelediği ifadelerine dayanarak, alkolün etkisiyle öfke anında annesini kasten öldürdüğü sonucuna varmıştır.

Başvuran Ağır Ceza Mahkemesi'nde yapılan 8 Kasım 1994 tarihli ilk duruşmada, savunmasını kendi yapmak istemiş ve daha önce aleyhinde kullanılan bütün ifadelerini inkar ederek suçsuz olduğunu savunmuştur. Başvuran, Jandarmaya verdiği ifadelerinin işkence altında alındığını ve sivil kıyafetli bir grup işkencecinin tehditleri nedeniyle Cumhuriyet Başsavcısı ve Sulh Mahkemesi hakimi huzurunda sözkonusu beyanları yinelemek zorunda kaldığınıtekrarlamıştır. Başvuran kendisini tehdit eden kişilerin Jandarma ya da polis görevlisi olup olmadığını bilmediğini ancak, ifadesini alan üniformalı jandarmaların kendisine iyi davrandığınıaçıklamıştır.

Başvuran TBMM İnsan Hakları Komisyonu'na gönderdiği 11 Kasım 1994 tarihli mektupla dokuz gün süren gözaltı sırasında iki kişi tarafından kendisine işkence yapıldığınıbelirtmiştir. Bu mektubun ardından başlatılan usul işlemleri Salihli Ağır Ceza Mahkemesi'nin 24 Mart 1995 tarihli kararıyla sona ermiştir. Salihli Ağır Ceza Mahkemesi, başvuranın dava konusu iki sivil görevli aleyhinde 5 Ocak 1995 tarihinde Eşme Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından verilen takipsizlik kararına yaptığı itirazı reddetmiştir.

Başvuranın kardeşi İ. Tunç, 29 Kasım 1994 tarihli duruşmada tanık olarak dinlenmiştir. İ. Tunç üç hafta önce başvuranın annesinden para istediğini duyduğunu belirtmiştir. Mahkemede dinlenen başvuranın eşi de, olay gecesi kocasının eve sabaha karşı saat üçte eve döndüğünü doğrulamıştır.

Ağır Ceza Mahkemesi 27 Aralık 1994 tarihinde başvuranın tanık olarak mahkemeye sunduğu Ö.Y., U.C. ve H.A. adlı üç çobanı dinlemiştir.

Esasa bakan hakimlerin isteği üzerine hazırlanan psikiyatrik rapor 9 Şubat 1995 tarihinde dava dosyasına konulmuştur. Bu raporda, başvuranın cezai sorumluluğunu ortadan kaldıracak psişik ya da diğer hiçbir koşul bulunmamaktadır.

Ağır Ceza Mahkemesi 18 Nisan 1995 tarihinde, başvuranı annesini kasten öldürmekten suçlu bulmuş ve ölüm cezasına çarptırmıştır. Ancak başvuranın TCK'nın 51§1 maddesi uyarınca "mağdurun hafif tahriki"ne maruz kaldığına ve "soruşturma sırasında itirafta bulunduğu"na kanaat getirerek, Ağır Ceza Mahkemesi ölüm cezasını otuz yıl hapis cezasına çevirmiştir. Ayrıca başvuran kamu görevi yapmaktan kesin bir şekilde men edilmiştir.

Bu sonuca varmak için esasa bakan hakimler, H. Tunç ve T. İnce de dahil olmak üzere on bir tanık dinlemiş ve özellikle otopsi raporunu, cinayet mahalline ilişkin tespit tutanağını, 9 Şubat 1995 tarihli sağlık raporunu, başvuranın adli sicil kaydını ve son olarak daha sonra yalanlanmış ancak başka bir kanıtla çürütülmemiş olan soruşturma sırasında başvuranın yaptığıitirafları dikkate almıştır. Ağır Ceza Mahkemesi uzun zamandan beri başvuran ile annesi arasında ihtilaf bulunduğunun ortaya konulduğunu gözönünde bulundurmuştur.

Ayrıca Ağır Ceza Mahkemesi başvuranın adli makamlar önündeki itirafları, maktulün otopsi raporundan, tanıklardan ve cinayet mahallinde bulunan kanlı parçalardan elde edilen verilerle desteklendiğine kanaat getirmiştir.

Başvuran 24 Nisan 1995 tarihinde Yargıtay huzurunda, verilen bu kararın temyizine gitmiş ve giriş layıhasında, babasının T. İnce'nin olay günü evden kaçtığını söylediğine dikkat çekerek, T. İnce'nin annesinin gerçek katili olduğunu belirtmiştir.

Başvuran 13 Eylül 1995 tarihinde Ankara Barosu'ndan avukat talebinde bulunmuştur.

Başvuran, kendisine daha avukat verilmeden, 24 Nisan 1995 tarihli giriş layıhasını, başka açıklayıcı layıhalarla ve son olarak 18 eylül 1995 tarihli temyiz layıhasıyla desteklemiştir. Başvuran aleni duruşma yapılmasını talep ederek, olayları ve itirafta bulunması için kendisine yapılan kötü muamelelerle hakim ve savcılar önünde susması için kendisine yapılan tehditleri ayrıntılı bir şekilde anlatmıştır.

Ankara Barosu 13 Ekim 1995 tarihinde kendisi için bir avukatın re'sen tayin edildiğinden başvuranı haberdar etmiştir.
Ancak dosyadan, avukatın Yargıtay huzurunda yapılan duruşmaya etkin bir şekilde katılmadığı ortaya çıkmaktadır. Yargıtay 30 Ekim 1995 tarihli kararla, temyizine gidilen kararıonamış ve başvuranın sunduğu temyiz gerekçelerini genel bir ifadeyle reddetmiştir.

Bu karar 2 Kasım 1995 tarihinde, başvuran ve kendisi için re'sen tayin edilen avukatıolmadan bildirilmiştir.

C. Başvuranın Davanın Temyiz Edilmesi Talebi

Başvuran Yargıtay Başkanı'na gönderdiği 19 Aralık 1997 tarihli mektupla dava dosyasının yeniden açılmasını istemiştir. Başvuran, itiraf etmesi için kendisine yapılan kötü muameleleri dile getirerek, özellikle lehte tanıkları dinletme olanağının olmadığını belirtip, şimdiye kadar savunma gerekçelerinin bu kadar hızlı bir şekilde reddedilmesinden ve Eşme Cumhuriyet Başsavcılığı'na yaptığı çok sayıdaki başvurusunun delil yetersizliğinden düşmesinden şikayetçi olmuştur.

Yargıtay Başkanı, bu mektubu dava dosyası ile birlikte Alaşehir Ağır Ceza Mahkemesi'ne göndermiştir. Alaşehir Ağır Ceza Mahkemesi Cumhuriyet Başsavcısı 5 Ocak 1998 tarihinde bu talebi yeterince ciddi gerekçelerin bulunmadığı gerekçesiyle reddedilmesini istemiştir.

Ağır Ceza Mahkemesi 8 Ocak 1998 tarihli kararla başvuranın talebini, bu davada ileri sürülen temyiz gerekçelerinin daha önce temyiz aşamasında incelendiği gerekçesiyle reddetmiştir.

D. Fatma Tunç'un Öldürülmesine İlişkin Soruşturmanın Yeniden Açılması

Alaşehir Cumhuriyet Başsavcılığı 16 Mart 1999 tarihinde, -Hükümet'e göre- başvuranın masum olduğu konusunda ısrarcı olmasını gözönüne alarak, Eşme Cumhuriyet Savcılığı'ndan Fatma Tunç'un öldürülmesine ilişkin soruşturmanın yeniden açılmasını istemiştir.

Eşme Cumhuriyet Savcılığı 22 Kasım 1999 tarihli bir yazıyla soruşturma sonuçlarını olay yeri tutanağı ve tanık ifadeleri ile birlikte göndermiştir.

Eşme Cumhuriyet Savcılığı yazısında, başvuranın yargılanması sırasında F. Tunç'un öldürülmesine ilişkin ortaya konulan unsurların dışında yeni bir unsurun tespit edilmediği belirtilmiştir. Ayrıca sorgulanan kişilerin olay hakkında ayrıntıları hatırlamadıklarıbelirtilmektedir. Davanın soruşturulmasında görev alan Devlet görevlileri arasından sadece başvuranın ifadesini kaleme alan H. Diker mahkemeye çağrılabilmiş ve başvuran Sulh Mahkemesi hakimi tarafından dinlenirken hazır bulunan A. Tekin ise tayin nedeniyle dinlenememiştir.

Alaşehir Cumhuriyet Başsavcılığı'na iletilen unsurlardan, ek soruşturmanın 19 Kasım 1999 tarihinde gerçekleştirildiği sonucu ortaya çıkmaktadır. Cumhuriyet Başsavcılığı tanıkları da dinlemiştir.

AİHM'nin bu ek soruşturmanın sonucu hakkında hiçbir bilgisi bulunmamaktadır.

Ancak Mahkeme kaleminin isteği üzerine Manisa Barosu tarafından re'sen tayin edilen avukat, 21 Aralık 2000 tarihli ve 4616 sayılı Af Kanunu'ndan faydalanan başvuranın 20 Mayıs 2002 tarihinde serbest bırakıldığı bilgisini AİHM'ye iletmiştir.

HUKUK AÇISINDAN

I. AİHS'NİN 6§3 MADDESİİLE BİRLİKTE 6§1 MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİİDDİASI HAKKINDA

Başvuran, genel olarak ulusal mahkemeler önünde hakkaniyete uygun yargılanmadan faydalanamadığını iddia etmektedir. Başvuran özellikle ulusal makamlar önündeki usul işlemlerinde davasını savunmak için avukatın bulunmamasından şikayetçi olmakta ve AİHS'nin 6§1 ve 3 maddesini ileri sürmektedir.

Hükümet, Ceza Muhakemeleri Usulü Kanunu'nun 138. maddesinin her sanığın re'sen tayin edilen avukatın danışmanlığından faydalanma olanağını öngördüğünü ileri sürmektedir. Ancak adli yardımın gerekli olduğu durumlar dışında, yargılanan kişiler, bir avukatın mahkemeye çağrılması taleplerini dile getirebilirler. Oysa Hükümet'e göre, başvuran hiçbir zaman re'sen avukat tayin edilmesi yönünde bir istekte bulunmamıştır. Hükümet, avukat isteme hakkının yargılamanın her aşamasında başvurana hatırlatıldığını belirtmektedir.

Başvuranın avukatı, başvuranın davasının avukat olmadan başlatılmış, yürütülmüş ve sonuçlandırılmış olduğunu belirtmektedir. Avukat, avukat tutmanın ailesine ağır mali yükümlülükler getireceğini düşündüğünden başvuranın avukat istemediğini belirtmektedir. Son olarak avukat, başvuranın ölüm cezası alma riski olan böylesi karmaşık bir davada tek başına kendisini savunması için gerekli bilgiye sahip olmadığını belirtmektedir.

AİHM, AİHS sisteminde bir sanığın, re'sen avukat tayin edilmesinden ücretsiz olarak faydalanma hakkının, hakkaniyete uygun cezai yargılanma kavramına ilişkin unsurlardan birini oluşturduğunu hatırlatmaktadır (13 Mayıs 1980 tarihli Artico-İtalya kararı). 6§3 -c maddesi bu hakkın kullanımına iki koşul getirmektedir. Birincisi "avukat tutma olanaklarının" olmamasına bağlıdır. İkincisinde ise "hukuki menfaatlerin" ücretsiz adli yardımın sağlanmasınışart koşup koşmadığını araştırmak gerekir.

Bu koşullardan ilki, tartışma götürmemektedir. İkinci koşul ise, bu sorunu çözmek için AİHM'nin, başvuranın alacağı cezanın ciddiyet seviyesini ve davanın karmaşıklığını gözönünde bulundurması gerekir. Bu noktada özgürlükten mahrum bırakılmanın sözkonusu olduğu durumlarda, hukuki menfaat ilke olarak avukat yardımının sağlanmasını gerektirdiğini hatırlatmak yerinde olacaktır (Quaranta-İsviçre, 24 Mayıs 1991 tarihli karar ve Benham-Birleşik Krallık, 10 Haziran 1996 tarihli karar).

Bu davada başvuran annesini öldürmekten ölüm cezası almıştır. Buna cezai yargılama sırasında suçsuz olduğunu dile getiren başvuranın soruşturma aşamasında yaptığı itiraflarınıtelafi etmek için karşılaştığı güçlükler eklenmiştir.

Buradan 6§3 maddesinde öngörülen ikinci koşulun mevcut olduğu sonucu ortaya çıkmaktadır.

Başvuranın avukat yardımı talep etmediğine dair Hükümet'in argümanı konusunda, AİHM, AİHS'nin 6. maddesinin ne sözcük anlamında ne de muhakemesinde, bir kimsenin, re'sen tayin edilen bir avukat tarafından temsil edilmesi hakkını kendi isteğiyle açık ya da üstü kapalı bir şekilde reddetmesini engellemediğini hatırlatmaktadır (mutatis mutandis, Hakansson ve Sturesson-İsveç, 21 Şubat 1990 tarihli karar ve Sejdovic-İtalya, no: 56581/00). Ancak benzeri bir vazgeçme ikircil olmamalı ve önemli hiçbir kamu menfaatine ters düşmemelidir. AİHM, sanığın, AİHS'nin 6. maddesinin güvence altına aldığı bir haktan vazgeçmesinin sonuçlarınımakul olarak öngörebileceğinin ortaya konulması gerektiğine kanaat getirmektedir (mutatis mutandis Jones-Birleşik Krallık (karar), no: 30900/02 ve Pfeifer ve Plankl-Avusturya, 25 Şubat 1992 tarihli karar).

Oysa bu durumda AİHM, başvuranın 26 Aralık 1994 tarihinde Alaşehir Cumhuriyet Başsavcılığı huzurunda, jandarmaların kendisine kötü muamele yapılacağı yönünde tehdit etmesinden dolayı, Cumhuriyet Başsavcılığı'nın ve sorgu hakiminin yaptığı sorgulamalar sırasında kendi isteğiyle hareket edemediğini beyan ettiğini tespit etmektedir. Başvuranın mesleki eğitimi olmadan ve düşük gelirli bir ortamdan geldiğinden, ölüm cezası alma olasılığının olduğu cezai yargılama sırasında avukat yardımı talep etmemesinin sonuçlarını makul olarak değerlendirebileceği düşünülemez.

Kuşkusuz, başvuranın karşılaştığı güçlüklerin bilincinde olan ulusal makamlar, başvuranın re'sen tayin edilen avukattan ücretsiz olarak temsil edilmesini istemesinin mümkün olduğunu bilmesi için daha aktif bir tutum edinmiş olsalardı, savunma haklarının etkili bir şekilde kullanılmasındaki engeller aşılabilirdi. Ancak ulusal makamlar pasif kalmış ve böylece adil yargılamayı sağlama yükümlülüklerini yerine getirmemişlerdir (Padalov-Bulgaristan, no: 54784/00 ve mutatis mutandis, Cuscani-Birleşik Krallık, no:32771/96).

AİHM bu unsurları gözönüne alarak, başvuranın re'sen tayin edilen avukatın kendisini temsil etme hakkını reddettiğinin ortaya konulmadığına kanaat getirmektedir. Oysa AİHM, başvuranın aldığı cezanın ciddiyet seviyesini dikkate alarak, hukuki menfaatlerin, adil yargılanmadan faydalanması için başvuranın, aleyhindeki cezai yargılama çerçevesinde ücretsiz adli yardımdan faydalanmasını gerektirdiğine kanaat getirmektedir.

Sonuç olarak AİHS'nin 611 ve 3 -c maddesi ihlal edilmiştir.

AİHM, AİHS'nin 6. maddesi uyarınca yargılamanın adil olmasına ilişkin şikayetlerin esasına daha önce cevap verdiğine kanaat getirerek aynı açıdan dile getirilen diğer şikayetleri incelemeye gerek olmadığını gözönünde tutmaktadır.

III. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA

A. Tazminat

Başvuran, şayet 6. madde ihlal edilerek mahkum edilmeseydi, bahçıvan ve işçi olarak çalışmaya devam etmiş olacağını savunmaktadır. Başvuran maddi tazminat adı altında 25.000 Euro ve manevi tazminat adı altında ise 100.000.000 Euro istemektedir.

Hükümet başvuranın iddialarının dayanaktan yoksun ve abartılı olduğunu belirtmektedir.

AİHM, adil tazmin ödenmesi için temel alınacak tek unsurun, başvuranın AİHS'nin 6. maddesinde yer alan güvencelerden faydalanamamış olmasında yattığını belirtmektedir. Kuşkusuz AİHM, aksi durumda davanın nasıl sonuçlanacağı konusunda yorum yapamaz. Ancak AİHM, başvuranın gerçekten şansını kaybettiğini düşünmenin makul dışı olmayacağına kanaat getirmektedir (Colozza-İtalya, 12 Şubat 1985 tarihli karar ve Zielinski ve Pradal&Gonzalez ve diğerleri-Fransa, no: 24846/94 ve 34165/96'dan 34173/96'ya kadar). Buna, mevcut davada yer alan ihlal tespitlerinin telafi etmeye yeterli olmayacağı bir manevi zarar eklenmektedir. AİHM, 41. madde uyarınca hakkaniyete uygun olarak başvurana uğranılan bütün zararlar için 8.000 Euro ödenmesine hükmetmektedir.

B. Masraf ve Harcamalar

Başvuran, Strazburg organları huzurunda temsil edilmesine bağlı masraf ve harcamalar adı altında toplam 13.000 Euro ve avukatının 12.000 Euro tutarındaki avukatlık ücretinin ödenmesini istemektedir. Avukat ücret sözleşmesi dosyada yer almaktadır.

Hükümet bu tutarın abartılı olduğunu bildirmektedir.

AİHM, başvuranın, avukatlık ücretine ilişkin avukatıyla imzaladığı sözleşmeyi sunduğunu gözlemlemektedir. AİHM hakkaniyete uygun olarak masraf ve harcamalar için, 3.000 Euro'dan Avrupa Konseyi'nden alınan adli yardım adı altındaki 660 Euro düşürülerek kalan miktarın başvurana ödenmesine hükmetmektedir. Dolayısıyla AİHM, başvurana 2.340 Euro'nun her türlü vergiden muaf tutularak ödenmesini kararlaştırmıştır.

C. Gecikme faizi

AİHM, Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına 3 puanlık bir artışın ekleneceğini belirtmektedir.

BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE,

1. AİHS'nin 6§3 -c maddesi ile birlikte 6§1 maddesinin ihlal edildiğine;

2. AİHS'nin 6. maddesine dayanan diğer şikayetlerin incelenmesine gerek olmadığına;

3. a) AİHS'nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, döviz kuru üzerinden Y.T.L.'ye çevrilmek üzere Savunmacı Hükümet tarafından başvurana:

i. maddi ve manevi tazminat için 8.000 (sekiz bin) Euro;
ii. masraf ve harcamalar için 2.340 (iki bin üç yüz kırk) Euro;
iii. miktara yansıtılabilecek her türlü vergiden muaf tutularak ödenmesine,

b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapılmasına kadar Hükümet tarafından, Avrupa Merkez Bankası'nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda faiz uygulanmasına;

4. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddine;

karar vermiştir.

İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM İçtüzüğü'nün 77 §§ 2 ve 3. maddesine uygun olarak 27 Mart 2007 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA