kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

AİHM
KONDU-TÜRKİYE DAVASI

İlgili Kavramlar

ADİL YARGILANMA HAKKI
HÜRRİYET VE GÜVENLİK HAKKI
İŞKENCE YASAĞI
KABUL EDİLEBİLİRLİK KOŞULLARI

İçtihat Metni

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ
KONDU- TÜRKİYE DAVASI(Başvuru no:75694/01)

KARARIN ÖZET ÇEVİRİSİ
STRAZBURG
23 Ocak 2007

İşbu karar AİHS'nin 44§2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecektir. Şekli bazı düzeltmelere tabi olabilir.
Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan ve 75694/01 başvuru no'lu davanın nedeni bu ülke vatandaşı olan Mahfuz Kondu'nun (başvuran), Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) 17 Eylül 2001 tarihinde Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin Temel İnsan Haklarınıgüvence altına alan 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu başvurudur.

Başvuran, AİHM önünde Diyarbakır Barosu avukatlarından Mesut Beştaş ve Meral Beştaş tarafından temsil edilmektedir.

OLAYLAR

I. DAVA KOŞULLARI

Başvuran 1977 doğumlu olup Batman'da ikamet etmektedir.

27 Ocak 1994 tarihinde yapılan bir arama sırasında başvuran, Emniyet Müdürlüğü görevlilerince PKK üyesi olduğundan şüphe edilen Y.Y. isimli şahsın evinde sorguya çekilmiştir. Başvuranın üzerinde ruhsatsız bir tabanca ve iki adet şarjör bulunmuştur. Başvuran aynı gün gözaltına alınmıştır. Başvuranın üzerinde bulunan belgelerden 3 Eylül 1980 doğumlu olduğu anlaşılmıştır.

Bununla birlikte görevliler başvuranın fiziksel görünüşü ile yaşı arasında bir fark olduğunu gözlemlemişlerdir.

Başvuran, 2 Şubat 1994 tarihinde Batman Cumhuriyet Savcısı ve Sulh Hakimi tarafından dinlenmiştir. Başvuran, Cumhuriyet Savcısı'na verdiği ifadesinde sivil insanların evlerine düzenlenen üç bomba saldırısına katıldığını beyan etmiştir. Sulh Hakimi'ne verdiği ifadesinde ise örgüt bünyesinde Bağlar Mahallesi sorumlusu olduğunu ifade etmiş fakat bazıeylemlere katıldığı iddiasını reddetmiştir. Sulh Hakimi başvuranın tutuklanmasına karar vermiş ve başvuranın nüfus kayıt örneğinin gönderilmesini talep etmiştir.

Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi (DGM) Cumhuriyet Savcısı 18 Şubat 1994 tarihinde, başvuranı, Y.Y. isimli şahsı ve üçüncü bir şahsı, yasadışı bir örgüt bünyesinde devletin egemenliği altında bulunan topraklardan bir kısmını devlet idaresinden ayırmak amacıyla terörist eylemlerde bulunmakla itham etmiş ve Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) 125. maddesi uyarınca ceza davası açmıştır. Ayrıca başvuranın, 1993 yılının Kasım ayında gerçekleştirilen bombalı saldırı eylemlerinde yer aldığı tespit edilmiştir. DGM Cumhuriyet Savcısı, başvuranın yaşının küçük olması sebebiyle TCK'nın 55. maddesi uyarınca cezanın yirmi yıl hapis cezasına çevrilmesini talep etmiştir.

DGM önündeki ilk duruşma 13 Nisan 1994 tarihinde başvuranın yokluğunda gerçekleştirilmiştir. DGM, başvuran aleyhindeki suçlamaların ciddiyeti, dosyanın kapsamı ve delil durumunu dikkate alarak başvuranın avukatı tarafından dile getirilen serbest bırakma talebini reddetmiştir.

Başvuranın fiziksel görünümü ile belgelerde yer alan yaşı arasında bir fark bulunduğunu tespit eden DGM, başvuranın yaşının tespit edilmesi amacıyla 1 Şubat 1995 tarihinde sağlık muayenesi yapılmasını talep etmiştir.

Başvuran tarafından dile getirilen serbest bırakma talepleri, sağlık raporunun düzenlenme tarihine kadar reddedilmiştir.
Diyarbakır Devlet Hastanesi tarafından düzenlenen ve başvuranın fotoğrafının bulunduğu 6 Ekim 1995 tarihli sağlık kurulu raporunda, Klinik ve Radyolojik muayeneler sonucunda başvuranın on sekiz-on dokuz yaşlarında olduğu belirtilmiştir.

Başvuranın yaş tahsis raporuna itiraz etmesi üzerine DGM 22 Kasım 1995 tarihinde, derinlemesine bir inceleme yapılması amacıyla sağlık dosyasının Adli Tıp Kurumu'na sevk edilmesine karar vermiştir.

Adli Tıp Kurumu derinlemesine bir inceleme yaptıktan sonra 5 Mayıs 1997 tarihinde, 6 Aralık 1996 tarihinde çekilen film grafilerinden başvuranın on dokuz yaşında olduğu belirtmiştir. Ayrıca, kafatası ve iskelet muayenesinden başvuranın olayların meydana geldiği 1993 yılında on altı yaşlarında olduğu ifade edilmiştir.

22 Haziran 1999 tarihinde, 4390 sayılı Kanun yürürlüğe girmiş ve askeri hakim DGM'nin bünyesinden çıkarılmıştır.

DGM 8 Aralık 1999 tarihinde, sağlık raporlarından ve başvuranın fiziksel görünüşünden yola çıkarak nüfus kayıtlarında ilginin doğum tarihinin 3 Eylül 1977 olarak düzeltilmesine ve ölüm cezasına mahkum edilmesine karar vermiştir. Olayların meydana geldiği dönemde başvuranın on sekiz yaşından küçük olması sebebiyle verilen ceza, TCK'nın 55. maddesi uyarınca yirmi yıl hapis cezasına çevrilmiştir.

Yargıtay, 6 Nisan 2000 tarihinde Nüfus İdare Temsilcisi bulundurulmadan yaş tahsisi yapıldığı gerekçesiyle usule aykırılıktan verilen kararı bozmuştur.

DGM, 19 Ocak 2001 tarihinde başvuranı ve avukatını dinledikten sonra Nüfus İdare Temsilcisi de bulundurularak bozmadan önceki kararın aynısını vermiştir. Kararda aleyhteki delillere ve başvuranın Sulh Hakimi ve DGM önünde verdiği ifadelere yer verilmiştir. Karar, diğer sanıkların ifadelerine ve S.K. isimli kişinin yazılı ifadesine ve olay yeri incelemelerine dayanmaktadır. Duruşma tutanaklarından, başvuranın DGM'ye PKK'nın savunulduğu ve bu örgüt bünyesinde yer aldığının belirtildiği bir savunma sunduğu tespit edilmektedir.

Yargıtay, 4 Haziran 2001 tarihinde düzenlenen bir duruşma ile verilen kararı onamıştır.

HUKUK AÇISINDAN

I. KABULEDİLEBİLİRLİK HAKKINDA

Hükümet, başvuranın AİHS'nin 5 § 3. maddesi uyarınca tutuklu yargılama süresine ilişkin şikayetiyle ilgili olarak iç hukuk yollarının tüketilmediği itirazını yöneltmektedir. Hükümet, Kanun Dışı Yakalanan veya Tutuklanan Kimselere Tazminat Verilmesi Hakkındaki 466 sayılı Kanun uyarınca ilgili kişinin tazminat talebinde bulunma hakkına sahip olduğunu belirtmektedir.

AİHM, başvuranın tutukluluk süresinin yakalandığı tarih olan 27 Ocak 1994 tarihinde başladığını ve mahkum edildiği 8 Aralık 1999 tarihinde son bulduğunu tespit etmektedir. Yargıtay'ın 6 Nisan 2000 tarihinde kararı bozması üzerine dava DGM'de tekrar görülmeye başlamış ve AİHS'nin 5 § 1. maddesinin c) bendi uyarınca ikinci bir tutukluluk dönemi başlamıştır. Tutukluluk süresi, DGM'nin aynı kararı vermesi ile 19 Ocak 2001 tarihinde son bulmuştur. Bununla birlikte, tutuklu yargılama süresi ile ilgili şikayet, nihai tutuklama kararından altı ay sonra 17 Eylül 2001 tarihinde yapılmıştır (Graban-Polonya (karar), no: 13851/02, 5 Temmuz 2005).

Bu nedenle AİHS'nin 35 § 1. maddesi uyarınca altı ay kuralına uyulmaması nedeniyle başvurunun bu kısmının kabuledilemez ilan edilmesi ve 35 § 4. maddesi bakımından reddedilmesi uygun olacaktır.

AİHM tarafların sunduğu argümanların tümü ışığında, başvurunun geri kalan kısmının bu aşamada çözüme kavuşturulamayacak ancak esastan incelemeyi gerektiren ciddi ve hukuki sorunlara neden olduğu kanaatindedir. Bu nedenle bu şikayetlerin AİHS'nin 35 § 3. maddesi uyarınca açıkça dayanaktan yoksun olduğu ilan edilemez. Başvuruda ayrıca başka hiçbir kabuledilemezlik gerekçesi tespit edilmemiştir.

II. AİHS'NİN 3. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİİDDİASI HAKKINDA

Başvuran, olayların meydana geldiği dönemde yaşının küçük olmasından dolayı cezai sorumluluğunun bulunmadığını belirtmektedir. Başvuran, yargılama süresince talep edilen mahkumiyet cezası ve tutuklu olarak yargılandığı sırada kendisinden yaşça büyük kişilerle aynı cezaevinde kalması nedeniyle sıkıntı yaşadığını ileri sürmektedir. Başvuran ayrıca mahkemeye 100 kilometrelik mesafede bulunan bir cezaevine konulduğundan şikayetçi olmaktadır. Bu nedenle tutuklu kaldığı süre içerisinde insanlık dışı koşullarda elleri bağlıolarak tamamen kapalı bir aracın içerisinde mahkemeye gidip gelmek zorunda kaldığını iddia etmekte ve AİHS'nin 3. maddesine atıfta bulunmaktadır.

Hükümet, ayrıca Türk Hukuku'nda cezai sorumluluk yaşının on beş olarak tespit edildiğini belirtmektedir. Hükümet, 6 Ekim 1995 tarihli sağlık raporuna atıfta bulunarak başvuranın yargılandığı sırada on dokuz yaşında olduğunu ve 5 Mayıs 1997 tarihli sağlık raporundan, olayların meydana geldiği dönemde başvuranın on altı yaşında olduğunun anlaşıldığını ifade etmektedir. Hükümet'e göre, cezai sorumluluğun başvurana yüklenmesi ve yaşça büyük kişilerle aynı cezaevine konulması, AİHS'nin 3. maddesi ile güvence altına alınan hakları ihlal etmemektedir.

AİHM, 3. maddenin sınırları içerisinde kalabilmesi için kötü muamelenin en az ağrılık düzeyinde olması gerektiğini hatırlatmaktadır. Bu düzeyin değerlendirilmesi görecelidir; özellikle muamelenin ya da cezanın cinsi ve bağlamı, süresi, fiziksel ya da ruhsal etkileri ve bazı durumlarda da kurbanın cinsiyeti, yaşı ve sağlık durumu gibi davanın bütün koşullarına bağlıdır (Bkz., diğerleri arasında, Soering-Birleşik Krallık, 7 Temmuz 1989 tarihli karar).

AİHM, cezai sorumluluk yaşı ile ilgili olarak, Avrupa Konseyi üyesi Devlet'ler bünyesinde asgari cezai sorumluluk yaşı hususunda kesin bir kuralın olmadığınıhatırlatmaktadır (T.-Birleşik Krallık, no: 24724/94, 16 Aralık 1999).AİHM hazırlanan sağlık raporlarında, olayların meydana geldiği sırada başvuranın on altı yaşında olduğunun belirtildiğini ifade etmektedir.6 Ekim 1995 tarihli sağlık raporunda bulunan fotoğrafla belgelerde belirtilen yaş arasında bir fark bulunmaktadır. Sonuç olarak cezai sorumluluğun başvurana yüklenmesi, AİHS'nin 3. maddesinin ihlalini teşkil etmemektedir.

Başvuran aynı zamanda ölüm cezasına mahkum edilmesi nedeniyle sıkıntıyaşadığından şikayetçi olmaktadır. Hiç kuşkusuz AİHM, adıgeçen Soering davasında, özellikle de başvuranın yaşı ile suçun işlendiği tarihteki zihinsel durumu dikkate alındığında ölüm cezasının infazı nedeniyle oluşan ve artış gösteren tedirginliğin, başvuranı AİHS'nin 3. maddesi ile tespit edilen düzeyi aşan bir risk ile karşı karşıya bırakacağına kanaat getirmiştir; bununla birlikte mevcut dava kesin olarak bu davadan ayrılmaktadır. Esasında AİHM, Ceza Kanunu'nun 55. maddesinin on sekiz yaşından küçük çocuklar için verilen her türlü ölüm cezasının yirmi yıllık hapis cezasına çevrilmesini öngördüğünü tespit etmektedir. Bu nedenle, doğrudan uygulanabilir niteliği bulunan bir hüküm sözkonusu olduğundan, AİHM başvuranın hiçbir zaman ölüm cezasının infazı nedeniyle gerçek anlamda tehdit altında olmadığıkanaatindedir.

Son olarak yine 3. madde bakımında, başvuran ceza davası süresince kendisinden yaşça büyük kişilerin bulunduğu bir cezaevine konulduğundan şikayetçi olmaktadır. Üstelik başvuran, elleri kelepçeli olarak bir aracın içerisinde cezaevinden yüz kilometre uzaklıktaki mahkemeye gidip gelmek zorunda kaldığını ileri sürmüştür.

AİHM öncelikle bir muamele ya da cezanın "insanlık dışıya da "küçük düşürücü" olarak değerlendirilebilmesi için, yaşanan acının ve utancın, yasal ceza ya da muamelenin uygulanması nedeniyle kaçınılmaz olarak ortaya çıkabilecek acı ve utançtan daha fazla olmasıgerekmektedir. Yapılan muamelenin, mağduru küçük düşürme ya da aşağılama amacının bulunup bulunmadığı konusu dikkate alınması gereken başka bir unsurdur (Bkz., diğerleri arasında, Raninen-Finlandiya, 16 Aralık 1997, Derleme Kararlar ve Hükümler). Bununla birlikte bu türden bir tespitin olmaması 3. maddenin ihlal edildiği tespitini de kesin olarak ortadan kaldırmamaktadır.

Bununla ilgili olarak, sunduğu görüşlerde başvuranın, örneğin Ceza Kanunu'nun 55 § 2. maddesi ile öngörüldüğü üzere özel bir bölümde tutulup tutulmadığı gibi, cezaevinde içinde bulunduğu koşullar hakkında herhangi bir şey söylemediği ve birinci başvurusunda dile getirdiği şikayetlerini desteleyecek hiçbir unsur sunmadığını tespit etmektedir. Bununla birlikte, başvuranın yaşı ile ilgili olarak ortaya çıkan şüphelerin yerinde olduğu ve ilk defa duruşmaya geldiğinde başvuranın yaşının tespit edilmesi amacıyla DGM'nin sağlık muayenesi yapılmasını talep ettiğini not etmektedir. Zaten 6 Ekim 1995 tarihli sağlık raporunda bulunan fotoğraftaki fiziksel görünüşünden, olayların meydana geldiği dönemdeki yaşının on dört yaşından daha fazla olduğu ortaya çıkmaktadır. Ayrıca, cezanın infaz edildiği tarihte başvuran on sekiz yaşını doldurmuştur.

Kelepçelerin kullanılması hususunda ise AİHM, adıgeçen Raninen kararında, bir kişinin başkalarının gözü önünde kelepçelenmesinin başlı başına AİHS'nin 3. maddesinin ihlalini teşkil edemeyeceğine karar verdiğini hatırlatmaktadır. AİHM aynı zamanda başvuranın mahkeme ile cezaevi arasındaki yol boyunca ne şekilde kelepçelendiğini belirtmediğini not etmektedir. Bu durumda AİHM, bu kelepçelerin AİHS'nin 3. maddesi alanına girmesini gerektirecek bir sıkıntıya neden olduğu hususunu kabul edememektedir (Bkz., D.G.-İrlanda, no: 39474/98).

Yaşam koşullarına ilişkin hiçbir açıklamanın yapılmaması nedeniyle AİHM, yetişkinlerin bulunduğu cezaevinde kalmanın ve cezaevinden mahkemenin bulunduğu yere kadar kelepçeli olarak intikal etmenin 3. madde alanında değerlendirilebileceği hususunda ikna olmamıştır.

Sonuç olarak AİHM, AİHS'nin 3. maddesinin ihlal edilmediği kanaatindedir.

III. AİHS'NİN 6 § 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİİDDİASI HAKKINDA

Başvuran, kendisini mahkum eden Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin, bünyesinde askeri hakim bulunması nedeniyle bağımsız ve tarafsız bir mahkeme niteliği taşımadığınıiddia etmektedir. Başvuran aynı zamanda aleyhinde ciddi delillerin bulunmadığından ve ceza davasının süresinden şikayetçi olmaktadır. Başvuran, AİHS'nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğini ileri sürmektedir.


A. Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin bağımsızlığı ve tarafsızlığı hakkında

DGM bünyesinde askeri hakim bulunması ile ilgili olarak AİHM, Öcalan-Türkiye davasında bir sivilin kısmen de olsa askeri hakimden oluşan bir mahkeme önüne çıkmak zorunda kalması hususuna büyük önem verdiğini ve böyle bir durumun, demokratik bir toplumda mahkemelerin telkin etmesi gereken güveni ciddi biçimde etkilediği kanaatine vardığını hatırlatmaktadır. Daha sonra ise, itiraz konusu mahkemenin, soruşturma, duruşma ve karardan oluşan üç aşamada da yürütme ve yasamadan bağımsız olması gerektiğinin altınıçizerek, askeri hakimin ilgili ceza mahkemesinde geçerli olan bir ya da birden fazla usulü muamelede yer alması durumunda, Devlet Güvenlik Mahkemesi'nde izlenen usul endişeyi kafi derecede bertaraf edecek şekilde tesis edilmedikçe, sanığın yargılamanın tamamının geçerliliğinden endişe duyabileceğine kanaat getirmiştir.

Mevcut davada askeri hakim, Anayasa'nın değiştirildiği 22 Haziran 1999 tarihinden önce usulü muamelelerde yer almıştır; bununla birlikte karar askeri hakimin bulunmadığı 8 Aralık 1999 tarihli duruşma sırasında verilmiştir. Bu karar, usulüne uygun olarak yaş tahsisi yapılmadığı gerekçesiyle 6 Nisan 2000 tarihinde Yargıtay tarafından bozulmuştur. Bu nedenle DGM dosyayı yeniden incelemek durumunda kalmıştır. DGM kararını vermeden önce, tekrar başvuranı dinlemiş ve karar gerekçelerinde başvuranın DGM ve sulh hakimi karşısındaki beyanlarına atıfta bulunmuştur (Ceylan-Türkiye (karar), no: 68953/01, 30 Ağustos 2005).Üstelik AİHM, verilen bu son mahkumiyet kararının onanmasından önce başvuranın Yargıtay önünde duruşmaya katılma hakkından faydalandığını tespit etmektedir.

Yukarıda yer alan nedenlerden dolayı mevcut dava Öcalan-Türkiye davasından ayrılmaktadır ve AİHM, davanın sona ermesinden önce askeri hakimin DGM bünyesinden çıkarılmış olmasının, başvuranın kendisini yargılayan ve mahkum eden DGM'nin tarafsızlığıve bağımsızlığı hakkındaki şüphelerini bertaraf ettiğini kabul etmektedir.

Bu nedenle AİHS'nin 6 § 1. maddesi bu noktada ihlal edilmemiştir.

B. Cezai Yargılama Sürecinin Adilliği Hakkında

Başvuran aleyhinde ciddi kanıtların bulunmamasından dolayışikayetçi olmakta ve bunun adil yargılanma hakkını ihlal ettiğini ileri sürmektedir.

AİHM, AİHS'nin 6 § 1. maddesinin delillerin toplanması da dahil olmak üzere adil yargılanma hakkını güvence altına aldığını hatırlatmaktadır (Bkz., diğerleri arasında, Ferrantelli ve Santangelo-İtalya, 7 Ağustos 1996 tarihli karar, ve Pélissier ve Sassi-Fransa, no: 25444/94).

AİHS ile güvence altına alınan hak ve özgürlükleri ihlal etmeleri sözkonusu olduğu durumlar hariç, ulusal mahkemeler tarafından yapıldığı iddia edilen hukuka ve olaylara ilişkin hataları yorumlama yetkisi AİHM'ye düşmemektedir. Ayrıca, AİHS 6. maddesi ile adil yargılanma hakkını güvence altına alıyorsa da, delillerin kabuledilebilirliği ve değerlendirilmesi hususunu düzenlememektedir. Bu husus ilk aşamada iç hukuk ve ulusal mahkemelerin yetkisi dahilindedir (Garcia Ruiz-İspanya, no: 30544/96).

Mevcut davada AİHM başvuranın Diyarbakır DGM önünde olduğu kadar Yargıtay önünde de bir avukat tarafından temsil edildiğini ve gözaltında bulunduğu sırada verdiği ifadesine itiraz etme imkanına sahip olduğunu tespit etmektedir. AİHM, başvuranın suçluluğunu ortaya koyabilmek amacıyla DGM'nin her halükarda davanın çeşitli aşamalarında alınan başvuranın, diğer sanıkların, tanıkların ve şikayetçilerin ifadelerine ve başvuranın evinde yapılan aramalara, olay tespit ve teşhis tutanaklarına ve olay tutanaklarına dayandığını not etmektedir. AİHM, dosyada AİHS'nin ihlaline ilişkin hiçbir delilin yer almadığına kanaat getirmektedir.

C. Ceza davasının süresi hakkında

Başvuran son olarak cezai yargılamanın uzunluğundan şikayetçi olmaktadır.

Hükümet, dava koşulları dikkate alındığında yargılama süresinin makul olmadığıyönünde bir değerlendirme yapılamayacağını belirtmektedir. Hükümet davanın karmaşıklığınıve başvurana yüklenen yükümlülüklerin altını çizmektedir. Dava konusu ceza yargılamasıuzun süren ve zahmetli soruşturmaların yapılmasını gerekli kılmıştır. Üstelik mahkeme, başvuranın gerçek yaşının belirlenebilmesi amacıyla sağlık raporlarının düzenlenmesini beklemiştir. Sonuç olarak adli makamlara yüklenilebilecek hiçbir ihmal veya gecikmeden söz etmek mümkün değildir.

Başvuran bu iddiaya karşı çıkmaktadır. Yaş tahsisine ilişkin sağlık raporunun ancak 26. duruşmada mahkeme iletilebildiğini belirtmektedir.

AİHM, değerlendirmeye alınacak dönemin başvuranın yakalandığı 27 Ocak 1994 tarihinde başladığını ve Yargıtay'ın karar tarihi olan 4 Haziran 2001 tarihinde son bulduğunu tespit etmektedir. Böylece iki dereceli mahkeme için dava yedi yıl dört ay sürmüştür.

Davanın makul süresi, dava koşullarından, Mahkemenin içtihadından doğan kriterlerden yola çıkılarak ve özellikle de davanın karmaşıklığı, davacı ve yetkili makamların tutum ve davranışları göz önüne alınarak değerlendirilmektedir (Bkz., diğerleri arasında, Pélissier ve Sassi).

AİHM, adaletin en kısa zamanda tecelli etmesi için yetkili mahkemelerden davaya özel imtina göstermelerinin gerekli olduğu bir durumda başvuranın bütün yargılama süresi boyunca tutulu bulunduğu tespitini yapmaktadır (Bkz., Kalachnikov-Rusya, no: 47095/99, ve son olarak, Temel ve Taşkın-Türkiye, no: 40159/98, 30 Haziran 2005).

AİHM, takdirine sunulan bütün delilleri inceledikten sonra ve Mahkemenin bu konudaki içtihadı uyarınca mevcut davada yargılama süresinin aşırı uzun olduğuna ve "makul süre" ilkesine uymadığına kanaat getirmektedir.

Sonuç olarak AİHS'nin 6 § 1. maddesi ihlal edilmiştir.

IV. AİHS'NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA

A. Tazminat

Başvuran uğradığını iddia ettiği maddi ve manevi zarar için 71.920 Yeni Türk Lirası(Y.T.L.) talep etmektedir.

Hükümet bu iddialara karşı çıkmaktadır.

AİHM, hakkaniyete uygun olarak başvurana tüm masraflarla birlikte 4.000 Euro (yaklaşık 36.693 Euro) ödenmesinin uygun olacağına kanaat getirmektedir.

B. Masraf ve Harcamalar

Başvuran yerle mahkemeler ve AİHM önünde yaptığı masraf ve harcamalar için 11.289 Y.T.L. (yaklaşık 5.734 Euro) talep etmektedir. Başvuran bununla ilgili olarak avukatlık ücret faturası sunmuştur.

Hükümet bu tutara itiraz etmektedir.

AİHM'nin içtihadı uyarınca, ancak gerçekten yapılan ve makul miktardaki masraf ve harcamalar geri ödenebilmektedir. Mevcut davada, elindeki unsurlar doğrultusunda ve belirtilen kriterler dikkate alındığında AİHM, tüm masraf ve harcamalar için başvurana 1.000 Euro ödenmesinin makul olduğuna karar vermiştir.

C. Gecikme Faizi

Gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası'nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puan eklenecektir.

BU GEREKÇELERE DAYALI OLARAK AİHM OYBİRLİĞİYLE;

1- AİHS'nin 5 § 3. maddesine ilişkin olarak dile getirilen şikayetin kabuledilemez olduğuna, başvurunun geri kalan kısmının kabuledilebilir olduğuna;

2-AİHS'nin 3. maddesinin ihlal edilmediğine;

3- Diyarbakır Devlet Güvenlik Mahkemesi'nin tarafsızlıktan ve bağımsızlıktan yoksun olduğu ve ceza davasının hakkaniyete uygun olarak görülmediği yönündeki iddialarla ilgili olarak AİHS'nin 6 § 1. maddesinin ihlal edilmediğine;

4- Ceza davasının süresi nedeniyle AİHS'nin 6 § 1. maddesinin ihlal edildiğine;

5- a) AİHS'nin 44 § 2 maddesi gereğince kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihindeki döviz kuru üzerinden Y.T.L.'ye çevrilmek üzere her türlü vergiden muaf tutularak Savunmacı Hükümet tarafından başvurana maddi ve manevi tazminat olarak 4.000 Euro (dört bin), masraf ve harcamalar için 1.000 Euro (bin),

ödenmesine:

b) Sözkonusu sürenin bittiği tarihten itibaren ve ödemenin yapılmasına kadar, Hükümetin, Avrupa Merkez Bankasının o dönem için geçerli faizinin üç puan fazlasına eşit oranda basit faizi uygulamasına;
6. Adil tazmine ilişkin diğer taleplerin reddedilmesine;

Karar vermiştir.

İşbu karar Fransızca olarak hazırlanmış ve AİHM'nin iç tüzüğünün 77 §§ 2 ve 3 maddesine uygun olarak 23 Ocak 2007 tarihinde yazıyla bildirilmiştir.

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA