Foruma girişte hatalı şifre uyarısı ya da başkaca sorun yaşayan üyelerimiz bu bağlantıdan destek talebinde bulunabilirler.

EVLİ OLDUĞUNU BİLDİĞİ KİŞİ İLE İLİŞKİYE GİRMEK,TAZMİNAT.....

Kavramlar: yargıtay kararları 2019, yargıtay kararları 2018, yargıtay kararları dergisi, yargıtay kararları 2017, son yargıtay kararları, yargıtay kararları nedir, yargıtay kararları nereden bulunur...
Cevapla
Kullanıcı avatarı
teoman
Global Moderatör
Mesajlar: 23614
Kayıt: 29 Tem 2012 17:08
Meslek: "Haksızlığa sapıp bütün insanların senin peşinden gelmeleri yerine, adaletli davranıp tek başına kalman daha iyidir."

EVLİ OLDUĞUNU BİLDİĞİ KİŞİ İLE İLİŞKİYE GİRMEK,TAZMİNAT.....

Mesaj gönderen teoman »

T.C
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
ESAS NO: 2010/4-129
KARAR NO:2010/173
KARAR TARİHİ: 24.3.2010



ÖZET: Davacı, davalının evli olduğunu bildiği halde eşi ile gönül ilişkisine girdiğini, davalının bu eyleminin kişilik haklarına saldırı teşkil ettiğini ileri sürerek manevi tazminat talebinde bulunmuştur. Evlilik birliğinde, eşlerin birbirlerine karşı sadakat borcu bulunmaktadır. Eşlerin evlilik birliği sırasında başkaları ile birlikte olmaları, sadakat borcu altına girilen eşlere karşı haksız eylem niteliğindedir. Evli olduğunu bildiği kimse ile evlilik dışı birliktelik yaşayan kişilerin davranışları da haksız eylem niteliğindedir. Eşine karşı sadakat borcunu ihlal eden kişi ile birlikte evli olduğunu bildiği kişi ile ilişkiye giren kişi de haksız eylemlerinden dolayı birlikte ve müteselsilen sorumludur. Burada tam teselsül söz konusudur. Haksız fiil hükümleri kapsamında aldatılan eşin uğradığı zararlar tazmin edilmelidir.

818 sayılı BORÇLAR KANUNU m. 41, 49, 50
4721 sayılı TÜRK MEDENİ KANUNU m. 185, 24


Taraflar arasındaki "manevi tazminat" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; İzmir 6. Asliye Hukuk Mahkemesi`nce davanın reddine dair verilen 28.04.2008 gün ve 2006/386 E. - 2008/161 K. sayılı kararın incelenmesi davacı vekilince istenilmesi üzerine, Yargıtay 4. Hukuk Dairesi`nin 09.04.2009 gün ve 2009/10692 E. - 5303 K. sayılı ilamı ile;

(... Dava, haksız eylem nedeniyle kişilik haklarına saldırıdan dolayı manevi tazminat isteminde ilişkindir.

Davacı, davalının kendisi ile evli olduğunu bildiği halde eşi ile gönül ilişkisine girdiğini, davalının bu eyleminin kişilik haklarına saldırı oluşturduğunu iddia ederek manevi tazminat istemiştir.

Davalı ise, davacının eşinden hamile kaldığını, bu ilişkiyi bilen davacının bu durumu kabullendiğini, davacının ileri sürdüğü zarar ile eylem arasında illiyet bağı bulunmadığını ileri sürerek istemin reddedilmesi gerektiğini savunmuştur.

Yerel mahkemece, davacının eşi ile davalının duygusal ve fiziksel ilişkiye girdikleri; ancak, davacının manevi zarara uğramasının davalının eylemi ile bir ilgisinin olmadığı, bir zarar var ise bu zararın evlilik birliğine aykırı davranan davacının eşi tarafından gerçekleştiği gerekçesiyle dava reddedilmiş; karar davacı tarafından temyiz olunmuştur.

Davalının davacının eşi ile duygusal ve cinsel ilişkiye girdiği tarafların ve mahkemenin kabulündedir. Sorun, bu durumun davacının kişilik haklarına saldırı oluşturup oluşturmadığı ve saldırı oluşturuyorsa bundan davalının sorumlu olup olmayacağı konularında toplanmaktadır.

Türk Medeni Kanunu`nun 185. maddesinde yer alan "evlenmeyle eşler arasındaki evlilik birliği kurulmuş olur... Eşler birlikte yaşamak, birbirine sadık kalmak ve yardımcı olmak zorundadırlar" biçimindeki düzenleme gereğince, evli bir kimsenin evlilik dışı birlikteliği, diğer eşin sosyal kişilik değerlerine saldırı niteliğindedir. Bu eyleme evliliği bilerek katılan kişi de diğer eşin uğradığı zarardan sorumludur.

Somut olayda davalı, davacının eşi ile evli olduğunu bilerek duygusal ve cinsel ilişkiye girdiğine göre Borçlar Kanunu`nun 49. maddesi gereğince manevi tazminatla sorumlu tutulmalıdır.

Yerel mahkemece, açıklanan olgular gözetilerek, davalının manevi tazminat ile sorumlu tutulması gerekirken, yerinde olmayan gerekçeyle istemin tümden reddedilmiş olması usul ve yasaya uygun düşmediğinden kararın bozulması gerekmiştir...) gerekçesiyle oyçokluğu ile bozularak dosya yerine geri çevrilmekle yeniden yapılan yargılama sonunda; mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Temyiz Eden: Davacı vekili.

Hukuk Genel Kurulu Kararı

Hukuk Genel Kurulu`nca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kâğıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:

Dava, haksız eylem nedeniyle kişilik haklarına saldırıdan kaynaklanan manevi tazminat istemine ilişkindir.

Davacı, davalının kendisinin eşiyle, onun evli olduğunu bildiği halde, duygusal ve cinsel ilişkiye girmek suretiyle gerçekleşen haksız eylemi ile kişilik haklarına saldırıda bulunduğu iddiasıyla eldeki davayı açmıştır.

Davalı, davacının eşiyle duygusal ve cinsel ilişkiye girdiğini, bu ilişkiden bir de çocuğunun olduğunu kabul etmekle birlikte; bu hususu davacının bilmesine karşın ses çıkarmadığını, tazminat isteme koşullarının olmadığını, davanın reddini savunmuştur.

Mahkemece, dava reddedilmiş; özel dairenin yukarıda başlık bölümüne aynen alınan ilamıyla kararın bozulması üzerine de önceki kararda direnilmiştir.

Direnme yolu ile Hukuk Genel Kurulu önüne gelen uyuşmazlık; davacının eşi ile duygusal ve cinsel ilişkiye girdiği tarafların ve mahkemenin kabulünde olan davalının, bu eyleminin davacının kişilik haklarına saldırı oluşturup oluşturmadığı ve hukuki sorumluluğunu gerektirip gerektirmediği, noktalarında toplanmaktadır.

Uyuşmazlığın çözümüne geçilmeden önce, hukukumuzda yer alan sorumluluk kaynaklarının ve buna bağlı olarak da taraflar arasındaki hukuki bağın niteliğinin irdelenmesinde yarar vardır.
818 sayılı Borçlar Kanunu`nda, "Borçların Teşekkülü" başlığı altında, sözleşmeden doğan borçlar (md. 1-40) ile haksız fiilden doğan borçlar (md. 41-60) düzenlenmiş; yine aynı başlık altında, borçların üçüncü genel kaynağı olarak, haksız (sebepsiz) iktisaba (md. 61-66) yer verilmiştir.

Bunların dışında, ne hukuki bir işlemde açıklanan bir iradeye, ne de hukuka aykırı bir eyleme dayanmayan; kanundan doğan borçlar bulunmaktadır.

Özetle, hukukumuzda borçların kaynağı; sözleşme, haksız fiil, sebepsiz iktisap ya da bir kanun hükmü olarak kabul edilmiştir.
Sözleşme, tek taraflı hukuki işlemden farklı olarak, en az iki irade beyanını içerir, bu irade beyanlarının birbirine uygun ve karşılıklı olması gerekir.

Borçlar Kanunu`nda, sorumluluğun diğer bir genel kaynağı olarak öngörülen sebepsiz zenginleşmeden söz edilebilmesi için; bir taraf zenginleşirken diğerinin fakirleşmesi, zenginleşme ve fakirleşme arasında uygun nedensellik bağının bulunması ve zenginleşmenin hukuken geçerli bir nedene dayalı olmaması gerekir.

Kanundan doğan borçlarda da, borç kaynağını kanundan almakta ve sorumluluk buna göre belirlenmektedir.

Borçlar Kanunu`nda sorumluluk nedenleri arasında düzenlenen haksız fiil ise hukuka aykırı bir eylemle başkasına zarar verilmesidir.

Haksız fiilden söz edilebilmesi için, şu dört unsurun birlikte bulunması zorunludur: Öncelikle ortada hukuka aykırı bir fiil bulunmalı; bu fiili işleyen kusurlu olmalı; kusurlu şekilde işlenen ve hukuka aykırı olan bu fiil nedeniyle bir zarar doğmalı ve sonuçta doğan zarar ile, hukuka aykırı fiil arasında nedensellik bağı bulunmalıdır. Bu unsurların tümünün bir arada bulunmadığı, bir veya birkaç unsurun eksik olduğu durumlarda, haksız fiilin varlığından söz edilemez.

Eldeki dava, açıklanan bu sorumluluk kaynaklarından haksız eyleme da- yalıdır.

818 sayılı Borçlar Kanunu`nun 41. maddesinde "Mesuliyet Şartı" başlığı altında:

"Gerek kasten gerek ihmal ve teseyyüp yahut tedbirsizlik ile haksız bir surette diğer kimseye bir zarar ika eden şahıs, o zararın tazminine mecburdur.

Ahlaka mugayir bir fiil ile başka bir kimsenin zarara uğramasına bilerek sebebiyet veren şahıs, kezalik o zararı tazmine mecburdur."

Hükmü yer almakta;
Aynı kanunun "Şahsi Menfaatlerin Haleldar Olması" başlıklı 49. maddesinde ise;

"Şahsiyet hakkı hukuka aykırı bir şekilde tecavüze uğrayan kişi, uğradığı manevi zarara karşılık manevi tazminat namıyla bir miktar para ödenmesini dava edebilir.

Hakim, manevi tazminatın miktarını tayin ederken, tarafların sıfatını, işgal ettikleri makamı ve diğer sosyal ve ekonomik durumlarını da dikkate alır.

Hakim, bu tazminatın ödenmesi yerine, diğer bir tazmin sureti ikame veya ilave edebileceği gibi tecavüzü kınayan bir karar vermekle yetinebilir ve bu kararın basın yolu ile ilanına da hükmedebilir."

Düzenlemesine yer verilmektedir.

Yine aynı kanunun "Müteselsil Mesuliyet"e ilişkin hükümlerinden "Haksız Fiil Halinde" başlıklı 50. maddesinde de:

"Birden ziyade kimseler birlikte bir zarar ika ettikleri takdirde müşevvik ile asıl fail ve fer`an methali olanlar, tefrik edilmeksizin müteselsilen mesul olurlar. Hakim, bunların birbiri aleyhinde rücu hakları olup olmadığını takdir ve icabında bu rücuun şumulünün derecesini tayin eyler.

Yataklık eden kimse, vaki olan kârdan hisse almadıkça yahut iştirakiyle bir zarara sebebiyet vermedikçe mesul olmaz" şeklinde düzenleme bulunmaktadır.

Diğer taraftan, 4721 sayılı Türk Medeni Kanunu`nun 185. maddesinde;

"..evlenmeyle eşler arasındaki evlilik birliği kurulmuş olur... Eşler birlikte yaşamak, birbirine sadık kalmak ve yardımcı olmak zorundadırlar" denilmektedir.

Görüldüğü üzere, haksız eylem nedeniyle sorumluluk hallerinden birisi ahlaka aykırı bir fiil ile bilerek başka bir kimsenin zarara uğramasına neden olmaktır.

Yine, müteselsil sorumluluğa ilişkin düzenlemeler ile haksız eylemi birlikte gerçekleştirenler birbirinden ayırt edilmeksizin, zarar görene karşı müteselsilen sorumlu olurlar.

Öte yandan, evlilik birliğinde eşlerin zorunlulukları yasal düzenleme altına alınmış ve sadakat borcu da bunlar arasında sayılmıştır.

Tüm bu açıklamalar ve ortaya konulan yasal düzenlemeler ışığında somut olay irdelendiğinde:

Davacı, eşiyle 1990 yılında aşk evliliği yaptıklarını ve uzun süre hiçbir sorun yaşamadan evlilik birliğini sürdürdüklerini, 15 yıl mutlulukla süren evliliğinin eşinin internette sohbet yoluyla davalı ile tanışıp, onunla ilişkiye girmesinin ardından sarsıldığını, eşi ile ilişkiye giren davalının bunu evli olduğunu bilerek gerçekleştirdiğini, çocuklarının olmamasını da fırsat bilerek eşini ondan çocuk sahibi olduğuna inandırdığını, bu yolla evinden koparıp kendisiyle yaşamasını sağladığını, ancak eşinin davalı ile birlikteliği sırasında çok çalkantılı bir dönem yaşayıp sonuçta bu yükü kaldıramayarak intihar ettiğini, kendisinin tüm bu olaylar nedeniyle derin sarsıntıya ve ruhsal çöküntüye uğradığını, eşini gerçekten çok sevdiğini ve bu şekilde önce ayrılık ardından ölüm acısı yaşamayı kaldıramadığını, tüm bunların sebebinin ahlaka aykırı davranışı nedeniyle davalı olduğunu, davalının eyleminin kişilik haklarına, manevi varlığına ve aile bütünlüğüne ağır saldırı teşkil ettiğini, ifadeyle eldeki davayı açarak; manevi tazminat istemiştir.

Davalının, davacının eşiyle evli olduğunu bilerek duygusal ve cinsel ilişkiye girdiği, ondan çocuk sahibi olduğu yönünde açık kabulü bulunmakta; savunma olarak, davacının da bildiği bu davranışının onun kişilik haklarına saldırı teşkil etmediğini getirmektedir.

Hemen belirtmekte yarar vardır ki, gerek Anayasamızda, gerek Medeni Kanunumuzda aile toplumun temeli olarak kabul edilmiş ve aileyi koruyan hükümlere yer verilmiştir. Aile sadece mensubu olan kişiler için değil toplum için de önemlidir ve hem yazılı hukuk düzenimizde hem de örf ve adet hukukumuzda özel bir yere sahiptir. Bu nedenledir ki, ailenin korunmasına yönelik düzenlemeler sadece aileyi değil, tüm toplumu ilgilendirmektedir. Aile mensuplarının birbirlerine karşı yükümlülüklerinin ihlali çoğu zaman toplum düzenini de etkilemekte, yasalar nezdinde koruma önlemlerinin alınması yoluna gidilmektedir.

Böylesi öneme sahip aile kurumuna mensup erkekle, evli olduğunu bilerek kurulan duygusal ve cinsel ilişkinin, hatta ondan çocuk sahibi olmanın aile kurumuna ve onun mensubu olan kişilere vereceği zarar kaçınılmazdır ve davalının bunu öngörmemiş olması düşünülemez.

Bu nedenledir ki, evli kişilerle ilişki uzun süre suç sayılmış ve aile kurumu bu yolla da koruma altına alınmak istenmiştir. Bu tür eylemlerin, daha sonraki yasal düzenlemeler sırasında suç olmaktan çıkarılmış olması, bu eylemin ahlaka aykırılığını ve dolayısıyla haksızlığını da ortadan kaldırmayacaktır. Zira, bir eylemin Ceza Kanunu`na göre suç teşkil etmemesi ve müeyyidesinin düzenlenmemiş olması, Borçlar Hukuku hükümlerine göre ahlaka ya da hukuka aykırı olarak kabul edilmesine engel teşkil etmemektedir.

Diğer taraftan, eşler evlilik birliğini kurmakla birbirlerine sadakat borcu altına girdikleri gibi, mensubu oldukları aile birliğine karşı da sorumluluk altına girerler. Davacının eşinin evli olmasına rağmen bir başkası ile cinsel ve duygusal ilişkiye girmesi, evlilik sözleşmesi ile bağlandığı, sadakat borcu altına girdiği eşine karşı haksız eylem niteliğindedir. Davalı kadın da, evli olduğunu bilerek davacının eşiyle gayrıresmi ilişkiye girmek ve ondan çocuk sahibi olmak suretiyle, gerek yasalarca gerek örf ve adet hukukunca korunmayan haksız bir davranış içine girmiştir. Bu davranış da açıkça haksız eylem niteliğindedir.

Eş söyleyişle, esasen dava dışı eşin, evlilik birliğinin gerektirdiği sadakat yükümü bulunmakla birlikte; onun evli olduğunu bilen ve buna rağmen onunla ilişkiye giren davalı kadının da dava dışı kocanın sadakatsizlik eylemine katıldığında ve her ikisinin de bu haksız eylemlerinden birlikte ve müteselsilen sorumlu olduklarında kuşku bulunmamaktadır.

O halde olayda, Borçlar Kanunu`nun 50. maddesinde düzenlenen birden fazla şahsın müşterek kusurlarıyla bir zarara yol açmaları, diğer bir deyimle, tam teselsül hali mevcut olup, davalı doğan zarardan, davacının eşi ile birlikte müteselsilen sorumludur.

Müteselsilen sorumluluğun bulunduğu durumda da davacı, alacağını sorumluların tamamından isteyebileceği gibi bunlardan biri veya birkaçından da isteyebilir (Yargıtay Hukuk Genel Kurulu`nun 12.11.2003 gün ve 2003/9-685 E. - 690 K. sayılı kararı). Bunlardan birisinin ölmüş olması diğerini sorumluluktan kurtarmaz. Zarar gören dilerse davasını bu kişiye yöneltebilir.

Şu durumda; sorumlulardan birisi olan davacının eşinin vefat etmesi, teselsül ilişkinde bulunan davalının sorumluluğunu ortadan kaldıracak bir olgu olarak kabul edilemez ve davalının haksız eyleminin varlığını ortadan kaldırmaz.

Böylece, evli bir kimsenin evlilik dışı birlikteliği, diğer eşin sosyal kişilik değerlerine saldırı niteliğinde olduğu gibi, bu eyleme katılan kişinin eylemi de bundan ayrı düşünülemez. Dolayısıyla, bu eyleme evliliği bilerek katılan kişi de diğer eşin uğradığı zarardan sorumludur.

Sonuç itibariyle, davalının davacının eşi ile evli olduğunu bilerek duygusal ve cinsel ilişkiye girdiğinin tarafların ve mahkemenin kabulünde olmasına göre; davalının sorumluluğu ahlâka ve adaba aykırılık nedeniyle gerçekleşen "haksız fiil"den kaynaklanmakta; dava da yasal dayanağını haksız fiile ilişkin hükümlerden almaktadır.

Hal böyle olunca, mahkemece davalının açıklanan şekilde gerçekleşen eyleminden sorumluluğu kabul edilerek, bundan kaynaklanan zararın kapsamı belirlenmeli ve varılacak uygun sonuca göre bir karar verilmelidir.

Yukarıda belirtilen yasal düzenleme ve maddi olguya ilişkin açıklamalar ve aynı hususlara işaret eden özel daire kararı dikkate alınmadan, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırı olup; kararın açıklanan nedenlerle bozulması gerekmiştir.

SONUÇ: Davacı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile direnme kararının özel daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK`nun 429. maddesi gereğince BOZULMASINA, istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine 24.03.2010 gününde, oyçokluğu ile karar verildi.
WWW.KARARARA.COM








AŞAĞIDAKİ KARAR YUKARDAKİ HUKUK GENEL KURULU KARARINDA GEÇEN DAYANAK GÖSTERİLEN, YARGITAY HUKUK GENEL KURULU KARARIDIR.BU KARARDADA TARAFLARDAN BİRİNİN ÖLMESİ DAVAYI DİĞER TARAFLARADA YÖNELTE BİLECEĞİ HUSUSTADIR.

T.C
YARGITAY
HUKUK GENEL KURULU
ESAS NO:2003/9-685
KARAR NO:2003/690
KARAR TARİHİ: 12.11.2003


KIDEM TAZMİNATI ( Tazminat H.nın Doğumunun İşçi Açısından Hizmet Aktinin Feshedildiği Tarih Olması Ve Zamanaşımının Bu Tarihten İtibaren Başlaması )

İŞÇİ ( Bir Kimsenin İşçi Sayılabilmesi İçin Hizmet İlişkisinin Hizmet Akdinden Doğmuş Olmasının Gerekmesi )

SÖZLEŞMELİ PERSONEL ( İşçilikten Sözleşmeli Personel Statüsüne Geçenlerin Hizmet Akitlerinin Statü Değişikliği Tarihinde Feshedilmiş Olması )

ZAMANAŞIMI ( Kıdem Tazminatında Zamanaşımı Başlangıcının İşçi Açısından Hizmet Aktinin Feshedildiği Tarih Olması-Özel Zamanaşımı Süresi Öngörülmediğinden Genel Hükümlerin Uygulanması )

HİZMET AKDİNİN FE.Hİ ( İşçilikten Sözleşmeli Personel Statüsüne Geçenlerin Hizmet Akitlerinin Statü Değişikliği Tarihinde Feshedilmiş Olması )

EKSİK BORÇ ( Belli Bir Süre Kullanılmaması Yüzünden Dava Edilebilme Niteliğinden Yoksun Kalan Alacak H.nın Dava Edilebilme Özelliğinin Ortadan Kalkması )

BİLDİRİMSİZ F. ( İş Şartlarının E.aslı Bir Tarzda Değiştirilmesi ve Başkalaştırılması Halinde İşçinin Bildirimsiz F. H.nın Doğması )

KIDEM TAZMİNATI H.NIN DOĞUMU ( Kişinin İş Kanunu'na Tabi İşçi Niteliğini Taşıması ve Hizmet Akdinin İş Kanununun İlgili Maddesinde Öngörülen Sebeplerle Son Bulmasının Gerekmesi )



ÖZET: İşçilikten sözleşmeli personel statüsüne geçenlerin hizmet akitleri, statü değişikliği tarihinden feshedilmekte; kısaca işçi statüsü, sözleşmeli personel statüsüne geçirildiği tarihte sona ermektedir. Sonuç olarak, hizmet akdinin feshi ve kıdem tazminatı hakkının doğumu, statü değişikliği tarihinde gerçekleştiğinden, zamanaşımı süresinin başlangıcına, sözleşmeli statüye geçildiği tarihin esas alınması gerekir.


DAVA :

Taraflar arasındaki ""kıdem tazminatı"" davasından dolayı yapılan yargılama sonunda; ( Ankara Onikinci İş Mahkemesince davanın kabulüne dair verilen 26.12.2002 gün ve 2002/1402 E-4566 K. sayılı kararın incelenmesi davalı vekili tarafından istenilmesi üzerine, Yargıtay Dokuzuncu Hukuk Dairesinin 26.6.2003 gün ve 2003/1401-11986 sayılı ilamı ile; ( ...Davacının hizmet aktinin 18.7.1988 tarihinde sözleşmeli personel statüsüne geçmesi suretiyle sona erdiği ve bu tarihten önceki çalışmalarla ilgili kıdem tazminatının talep edildiği davanın ise, 10 yıllık zamanaşımı süresi geçtikten sonra 18.9.2002 tarihinde açıldığı, davalının süresi içinde usulünce zamanaşımı def'inde bulunduğu anlaşıldığından, davanın zamanaşımı nedeniyle reddi gerekirken yazılı şekilde kabulü hatalı olup bozmayı gerektirmiştir... ) gerekçesiyle bozularak dosya yerine geri çevrilmekle, yeniden yapılan yargılama sonunda, mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Hukuk Genel Kurulunca incelenerek direnme kararının süresinde temyiz edildiği anlaşıldıktan ve dosyadaki kağıtlar okunduktan sonra gereği görüşüldü:


KARAR :

Dava, kıdem tazminatı istemine ilişkindir.

Davacı vekili; müvekkilinin, davalı P... Ofisi Anonim Şirketi'nde 14.5.1980 tarihinde işçi statüsünde çalışmaya başladığını; 18.7.1988 tarihinde sözleşmeli personel statüsüne geçirildiğini ve 5.2.2001 tarihine kadar çalıştıktan sonra, davalı şirketin 4046 sayılı Yasa gereğince özelleştirilmesi sonucu Ulaştırma Bakanlığı APK Daire Başkanlığı emrine memur statüsünde nakledildiğini; davacıya işçilikte geçen hizmet süresine ilişkin kıdem tazminatının ödenmediğini ileri sürerek, 18.7.1988 tarihinden önceki dönemde işçi statüsünde geçirdiği süreye ait 5.260.498.668 TL. kıdem tazminatının faizi ile birlikte davalıdan tahsiline karar verilmesini istemiştir.

Davalı vekili; davanın zamanaşımı nedeniyle reddini savunmuştur.

Mahkemenin; ""işçi statüsünde çalışmakta iken sözleşmeli personel statüsüne geçirilen ve daha sonra 4046 sayılı Özelleştirme Yasası uyarınca memur olarak atanan davacının hizmet aktinin, sözleşmeli personel statüsüne geçirildiği 18.7.1988 tarihinde değil, memur olarak atandığı 5.2.2001 tarihinde feshedildiği ve böylece fesih tarihi itibarıyla 10 yıllık zamanaşımı sürenin geçmediği"" gerekçesiyle, davanın esasına ilişkin olarak ""davanın kabulü ile 5.260.498.668 TL. kıdem tazminatının 5.2.2001 tarihinden itibaren işleyecek yasal faiziyle birlikte davalıdan tahsiline"" dair verdiği karar, Özel Daire'ce yukarıda açıklanan nedenle bozulmuş, yerel mahkemece önceki kararda direnilmiştir.

Davacının, davalı P... Ofisi Anonim Şirketi'nde 14.5.1980 tarihinde işçi statüsünde işe başladığı; 308 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile değişik 233 sayılı Kanun Hükmünde Kararname hükümleri uyarınca 18.7.1988 tarihinde sözleşmeli personel statüsüne geçirildiği ve davalı P... Ofisi Anonim Şirketi'nin özelleştirme kapsamında bulunması nedeniyle 4046 sayılı Yasa'nın 22. maddesi uyarınca 9.11.2000 tarihinde APK Kurulu Başkanlığı araştırmacı kadrosuna atanarak, 5.2.2001 tarihinde memur statüsünde çalışmaya başladığı uyuşmazlık konusu değildir.

Buraya kadar somut olaya ilişkin açıklamalar ışığında çözümü gereken uyuşmazlık; 18.7.1988 tarihinden önceki hizmet akdine dayalı ve işçi statüsünde geçirdiği süreye ait kıdem tazminatının talep edildiği eldeki davada, davacının hizmet akdinin fesih tarihinin, bu bağlamda dava zamanaşımı başlangıcının 18.7.1988 yada 5.2.2001 tarihi mi olduğu; dolayısıyla 18.9.2002 tarihinde açılan davanın zamanaşımı nedeniyle reddinin gerekip gerekmediği noktasında toplanmaktadır.

Bilindiği gibi zamanaşımı, alacak hakkının belli bir süre kullanılmaması yüzünden dava edilebilme niteliğinden yoksun kalabilmesini ifade eder. Bu tanımdan da anlaşılacağı üzere zamanaşımı, alacak hakkını sona erdirmeyip sadece onu ""eksik bir borç"" haline dönüştürür ve ""alacağın dava edilebilme özelliğini ortadan kaldırır.

Bu itibarla zamanaşımı savunması ileri sürüldüğünde, eğer savunma gerçekleşirse hakkın dava edilebilme niteliği ortadan kalkacağından, artık mahkemenin işin esasına girip onu da incelemesi mümkün değildir ( T.U., Borçlar Kanunu, Ankara 1990, c.1, s: 949 ).

Hemen belirtmelidir ki, gerek İş Kanunu'nda, gerekse Borçlar Kanununda, kıdem tazminatı alacakları için özel bir zamanaşımı süresi öngörülmemiştir.

Ancak, öteden beri uygulama ve öğretide kıdem tazminatına ilişkin davalar, hakkın doğumundan itibaren, Borçlar Kanunu'nun 125. maddesi uyarınca on yıllık zamanaşımına tabi tutulmuştur ( Yarg. TD. 22.4.1952 gün, E:1092, K: 2234; 9. HD. 17.9.1964 gün, E: 6250, K: 5809 ).

Bu noktada, zamanaşımı başlangıcına esas alınan kıdem tazminatı hakkının doğumu ise, işçi açısından hizmet aktinin feshedildiği tarihtir.

Bu genel açıklamalardan sonra, kıdem tazminatının hukuki mahiyetinin açıklığa kavuşturulmasında yarar vardır.

Bilindiği ve 3.11.1948 gün, 11/7 sayılı Yargıtay içtihadı Birleştirme Kararında da belirtildiği üzere, kıdem tazminatı hakkı, iki tarafın arzu ve iradeleri nazarı itibara alınmayarak mücerret işçiyi himaye etmek ve bir dereceye kadar zaruret ve ihtiyaçtan kurtarmak maksat ve sebebine dayanmaktadır. Kıdem tazminatı, bütün bakımından belli ve alışılmış kalıplardan hiçbirine girmeyen, ama çoğundan da esinlenmiş, tamamen kendine vergi bir hukuksal ödev düşüncesine dayanır. Öyle bir ödev ki, doğması ve işçinin mal varlığında bir alacak halini alması, kanunda gösterilen belli şartların gerçekleşmesine; eş deyişle, işçinin o şartların çerçevelediği duruma girmiş olmasına bağlıdır ( M.Çemberci, İş Kanunu Şerhi Ankara 1986, s. 382 ).

Giderek, kıdem tazminatına hak kazanılmasının koşulları 1475 sayılı İş Kanunu'nun 14. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenmiş olup; anılan maddede kıdem tazminatı ödenecek kişinin 1475 sayılı İş Kanunu'na tabi ""işçi"" niteliğini taşıması ve hizmet akdinin, 14. maddede öngörülen sebeplerle son bulması gerektiği belirtilmiştir.

1475 sayılı İş Kanunu'nun 1. maddesi işçiyi, ""bir hizmet aktine dayanarak herhangi bir işte ücret karşılığı çalışan kişi"" olarak tanımlamıştır. Bu nedenle bir kimsenin işçi sayılabilmesi için, hizmet ilişkisinin hizmet akdinden doğmuş olması gerekir ( Ü.Narmanlıoğlu, İş Hukuku, F.İş ilişkileri 1, İstanbul 1994,s. 95 ).

Ne var ki, ücret karşılığı çalışma, hizmet akdinden değil de kanundan doğuyorsa, bu şekilde çalışan kişilerin ""işçi"" statüsünde kabulü mümkün değildir.

Yine somut olayda olduğu gibi, kanun hükmünde kararname ile işçi statüsünden sözleşmeli personel statüsüne geçirilenlerin ""işçi"" niteliğini koruduklarından söz edilmeyeceğinden, sözleşmeli personelinde hizmet akdi ile çalışan İş Kanunu'na tabi işçi statüsünde olmadığı açıktır.

Nitekim; davacının işçi statüsünden sözleşmeli personel statüsüne geçirilmesine ilişkin sözleşme dayanağı, 233 sayılı Kanun Hükmünde Kararnamenin 308 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile değişik 42. maddesinde, ""bu kanun hükmünde kararnameye tabi olan sözleşmeli personelin işçi statüsünde olmadığı"" ve ""işçilerin bu Kanun Hükmünde Kararnameye tabi bulunmadığı"", açıkça ifade edilmiştir.

1475 sayılı İş Kanunu'nun 14. maddesi hükmüne göre kıdem tazminatı hakkının doğumu için bir diğer koşul, hizmet akdinin kanunda belirtilen sebeplerle sona ermesidir. Eş söyleyişle, hizmet akdinin feshedilmediği durumlarda, kıdem tazminatı hakkının doğumundan söz edilemez.

Kıdem tazminatını gerektiren fesih halleri, 1475 sayılı İş Kanunu'nun 14. maddesinin atıfta bulunduğu 16. ve 17. maddelerinde düzenlenmiştir.

Bu bağlamda 1475 sayılı Kanunun 16. maddesinin 11 numaralı bendinin ( e ) fıkrası uyarınca, ""iş şartlarının esaslı bir tarzda değiştirilmesi ve başkalaştırılması"" halinde işçinin bildirimsiz fesih hakkı doğmaktadır.

Hangi nedenle olursa olsun, işçinin sözleşmeli personel statüsüne geçirilmesi, iş şartlarında esaslı bir tarzda değişiklik ve başkalaşma anlamına geleceğinden, bu durumda işçinin kıdem tazminatına hak kazanacağında duraksama bulunmamaktadır.

Hal böyle olunca; işçilikten sözleşmeli personel statüsüne geçenlerin hizmet akitleri, statü değişikliği tarihinden feshedilmekte; kısaca işçi statüsü, sözleşmeli personel statüsüne geçirildiği tarihte sona ermektedir.

Sonuç olarak, hizmet akdinin feshi ve kıdem tazminatı hakkının doğumu, statü değişikliği tarihinde gerçekleştiğinden, zamanaşımı süresinin başlangıcına, sözleşmeli statüye geçildiği tarihin esas alınması gerekir.

Somut olayda davacı, 18.7.1988 tarihinde işçilikten sözleşmeli personel statüsüne geçirilmekle, taraflar arasındaki hizmet akdi feshedilmiş; davacı 1475 sayılı İş Kanunu'na tabi işçi niteliğini yitirerek, işçi statüsü 18.7.1988 tarihinde sona ermiştir.

Bu durumda, hizmet akdinin sona erdiği, 18.7.1988 tarihinden önceki işçilikte geçen süreye ait kıdem tazminatını talep eden davacının alacağı için zamanaşımı, davacının işçi statüsü sona erip, sözleşmeli statüye geçtiği 18.7.1988 tarihinde başlamış olup, davanın açıldığı 18.9.2002 gününe kadar Borçlar Kanunu'nun 125. maddesinde öngörülen 10 yıllık zamanaşımı süresi geçmiştir.

O halde mahkemece; aynı yöne işaret eden Özel Daire bozma ilamına uyularak, davanın zamanaşımı nedeniyle reddine karar verilmesi gerekirken, önceki kararda direnilmesi usul ve yasaya aykırıdır. Bu nedenle direnme kararı bozulmalıdır.


SONUÇ : Davalı vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile, direnme kararının özel Daire bozma kararında ve yukarıda gösterilen nedenlerden dolayı HUMK.nun 429. maddesi gereğince ( BOZULMASINA ), istek halinde temyiz peşin harcının geri verilmesine, 12.11.2003 gününde oybirliği ile karar verildi.

WWW.KARARARA.COM


HAYATTA KÜÇÜMSEME HİÇBİR KİMSEYİ NOKTA DA KÜÇÜKTÜR AMA BİTİRİR CÜMLEYİ.

WWW.KARARARA.COM
FILIZ
Onaylı Üye
Mesajlar: 310
Kayıt: 16 Mar 2013 15:55

Re: EVLİ OLDUĞUNU BİLDİĞİ KİŞİ İLE İLİŞKİYE GİRMEK,TAZMİNAT.

Mesaj gönderen FILIZ »

Son karar yanlış girdi sanırım.
Kullanıcı avatarı
teoman
Global Moderatör
Mesajlar: 23614
Kayıt: 29 Tem 2012 17:08
Meslek: "Haksızlığa sapıp bütün insanların senin peşinden gelmeleri yerine, adaletli davranıp tek başına kalman daha iyidir."

Re: EVLİ OLDUĞUNU BİLDİĞİ KİŞİ İLE İLİŞKİYE GİRMEK,TAZMİNAT.

Mesaj gönderen teoman »

Ayrıca bu konudaki uyarınız içinde gerçekten çok teşekkür ederim bazı zaman dalgınlıkla bizlerde ilgisi olmayan karar eklediğimizi zaman zaman yapmış olduğumuz arşiv ve karar güncelleme taramaları kontrollerinde müşahade ederek düzeltmekteyiz.


Yukarıdaki kararlara gelince;Son eklenen ikinci Hukuk Genel Kurulu Kararı ,İlk karar içersinde örneklenerek gösterilen Hukuk Genel Kurulu Kararıdır. Okuyucuların ilk kararda geçen bu hukuk genel kurulu kararını okuması ve ikinci kararı arama zamanının tasarrufu acısından O kararda altta bilgi olarak eklenmiştir.Ayrıca bu kararlar arşivlerimizde ve ayrıca Sitemizde bulunan İçtihat arama motorundada ayrı ayrı bulunmaktadır.

Saygılar.
HAYATTA KÜÇÜMSEME HİÇBİR KİMSEYİ NOKTA DA KÜÇÜKTÜR AMA BİTİRİR CÜMLEYİ.

WWW.KARARARA.COM
Cevapla