Foruma girişte hatalı şifre uyarısı ya da başkaca sorun yaşayan üyelerimiz bu bağlantıdan destek talebinde bulunabilirler.

KAMULAŞTIRMASIZ ELATMA NEDENİYLE TAZMİNAT KONUSUNDA AİHM KARARLARI

Cevapla
Kullanıcı avatarı
Admin
Site Yöneticisi
Mesajlar: 29557
Kayıt: 22 Mar 2012 12:08
Meslek: Hukukçu
İletişim:

KAMULAŞTIRMASIZ ELATMA NEDENİYLE TAZMİNAT KONUSUNDA AİHM KARARLARI

Mesaj gönderen Admin »


AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ

ESKİ İKİNCİ BÖLÜM

GÜRTAŞ YAPI TİCARET VE PAZARLAMA A. Ş. / TÜRKİYE

(Başvuru No. 40896/05)

KARAR

STRAZBURG

7 Temmuz 2015


İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.


Gürtaş Yapı Ticaret Ve Pazarlama A. Ş. / Türkiye davasında,



Başkan

Guido Raimondi,

Yargıçlar
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Helen Keller,
Paul Lemmens,
Egidijus Kūris,
Robert Spano

ve Bölüm Yazı İşleri Müdür Yardımcısı Abel Campos’un katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (Eski İkinci Bölüm), 9 Haziran 2015 tarihinde gerçekleştirilen müzakerelerin ardından yukarıda belirtilen tarihte aşağıdaki kararı vermiştir.

USUL

1. Davanın temelinde, merkezi İstanbul’da bulunan, Türk hukukuna tabi bir Anonim Şirket olan Gürtaş Yapı Ticaret ve Pazarlama A.Ş.’nin (“başvuran”), İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına İlişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca 21 Ekim 2005 tarihinde Türkiye Cumhuriyeti aleyhinde Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne [Bundan böyle “Mahkeme” olarak anılacaktır.] yapmış olduğu başvuru (No. 40896/05) yer almaktadır.

2. Başvuran İzmir Barosu’na bağlı Avukat F.B. Adalı tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”), kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.

3. Başvuran, özellikle, mülkiyetlerine saygı hakkının ihlal edildiğini iddia etmektedir.

4. Başvuru, 24 Haziran 2010 tarihinde, Hükümete tebliğ edilmiştir.

OLAYLAR

I. DAVANIN KOŞULLARI

5. Başvuran (“Gürtaş Yapı, Ticaret ve Pazarlama”), isminden anlaşıldığı gibi bir gayrimenkul şirketidir. Belirtilmeyen bir tarihte, başvuran özel kişilerden Aliağa’da bulunan müşterek mülkiyete tabi 836 no.lu parsel altında tescil edilen ve tapu kaydına göre yüzölçümünün 485.200 m² olduğu bir taşınmazın çeşitli kısımlarını satın almaya karar vermiştir.

6. Müşterek paydaş olan satıcıların her birinin adına düzenlenen tapu kütüğü sayfaları, diğerlerinin yanı sıra, aşağıda belirtilen bilgileri içermektedir:

İl: İzmir

İlçe: Aliağa

Köy: Yukarışakran

Sokak: boş bırakılmış

Mevki: Bahçedere

Niteliği: Mera

Sınırlar: plan paftasında belirtilmiş

Yüzölçümü: 485.200 m²

7. Satış işleminin devam ettiği sırada, söz konusu taşınmazın 49 metrekaresi elektrik direklerinin inşa edilmesi amacıyla kamulaştırılmıştır. Dolayısıyla, tapu sicilinde değişiklik yapılarak, tapu kütüğü sayfasında taşınmazın yüzölçümü 485 151 m² olarak kaydedilmiştir.

8. Kadastro Bölge Müdürlüğü, 25 Kasım 1998 tarihinde, hatalı bir ibare nedeniyle tapu sicilinde yapılan değişiklik hakkında taşınmazın bu arada maliki olan başvuranı bilgilendirmiştir. Kadastro Bölge Müdürlüğü, Aliağa’da bulunan taşınmazlara ilişkin olarak kadastro çalışmalarının yapıldığı, bu çalışmaların 1955 yılında tamamlandığı ve bu dönemde gerçekleşen planimetrik ölçümde 836 no.lu parselin 202.000 m² yüzölçümü ile yer aldığı ve bir sonraki satırda bulunan 860 no.lu parselin 485 200 m² yüzölçümü ile yer aldığı yönünde açıklamada bulunmuştur. Kadastro Bölge Müdürlüğü, bu verilerin tapu siciline kaydedildiği sırada hata yapıldığını ve böylelikle, 836 no.lu parselin tapu kaydında 485.200 m² yüzölçümü ile yer aldığını eklemiştir.

9. Dolayısıyla Kadastro Bölge Müdürlüğü, tapu kütüğü sayfasının bir değişikliğe tabi tutulduğunu ve bundan böyle, başvurana ait taşınmazın yüzölçümünün, söz konusu elektrik direklerinin inşa edilmesi için kamulaştırılan alanın çıkarılmasının ardından, 201.951 m² olduğu ve gerçek yüzölçümünü yansıttığını ifade etmiştir.

10. Son olarak, Kadastro Bölge Müdürlüğü, bu düzeltme işlemine karşı yasal başvuru yollarının açık olduğunu belirtmiştir.

11. Belirtilemeyen bir tarihte, başvuran, söz konusu bölgede inceleme ve taşınmazın ölçümünü yaptırmıştır. Başvuran, toplam yüzölçümünün gerçekte 201.951 m² olması nedeniyle, tapu kaydında yapılan değişikliğe karşı yasal başvuru yollarını kullanmamaya karar vermiştir.

12. Buna karşın başvuran, 29 Kasım 1999 tarihinde, Aliağa Asliye Hukuk Mahkemesi (“Asliye Hukuk Mahkemesi”) önünde, bir taraftan, tapu sicilinin tutulmasından doğan bütün zararlardan Devletin sorumlu olduğunu öngören ve olayların gerçekleştiği dönemde yürürlükte olan Medeni Kanun’un 917. maddesine dayalı olarak devlete karşı tazminat davası, diğer taraftan da satıcılara karşı bir “ayıba karşı tekeffül” sorumluluğundan doğan tazminat davası açmıştır.

13. Asliye Hukuk Mahkemesi, kararını 25 Haziran 2001 tarihinde vermiştir.

14. Asliye Hukuk Mahkemesi, satıcılara karşı açılan davayı reddetmiştir. Bu bağlamda Asliye Hukuk Mahkemesi, Borçlar Kanunu’nun 215. maddesi uyarınca (bk. aşağıda 34. paragraf), satıcının sadece taşınmazın genişliği hususunda güvence vermesi ve tazmin taahhüdünde bulunması kaydıyla, alıcının kendisine karşı tazminat davası açabileceğini hatırlatmıştır. Oysa, somut olayda, satış senedinde bu yönde herhangi bir hüküm bulunmamaktaydı. Asliye Hukuk Mahkemesi, satıcıların akdî sorumluluklarının bulunmadığı sonucuna varmıştır.

15. Asliye Hukuk Mahkemesi, Devlete karşı yürütülen dava ile ilgili olarak, başvuranın maruz kaldığı zararın tapu sicilinin hatalı tutulmasından kaynaklandığını ve dolayısıyla, kamu makamlarının sorumluluğunun bulunduğunu değerlendirmiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi, Devleti, başvurana 50.976.000.000 Eski Türk lirası tutarını (söz konusu tarihte yaklaşık 45.000 avro) ödemeye mahkûm etmiştir.

16. Devlet, 7 Ağustos 2001 tarihinde, ilgiliye ilişkin kararın ilgili olan kısmına karşı temyiz başvurusunda bulunmuştur.

17. Başvuranın temyiz başvurusunda bulunmaması nedeniyle, satıcılara ilişkin kararın ilgili olan kısmı kesinleşmiştir.

18. Başvuran, 11 Eylül 2001 tarihli dilekçesinde, Yargıtay’dan, Asliye Hukuk Mahkemesi’nin verdiği kararı onamasını ve Devletin temyiz başvurunu reddetmesini talep etmiştir.

19. Yüksek mahkeme 19 Mart 2002 tarihli kararıyla, temyiz edilen kararı bozmuştur. Kararın ilgili özeti aşağıdaki şekildedir:

“ (...)

Dava konusu taşınmaz, satış tarihinde kadastral durumu belirlenmiş ve parsel numarası verilmiş bir taşınmazdır. Bu bakımdan, eski Medeni Kanun’un 645. maddesi ve yeni Medeni Kanun’un 719. maddesi uyarınca taşınmazın arz üzerindeki sınırları ölçekli haritasında belirtilmiştir. Somut olayda haritada bir yanlışlık bulunmadığına göre, uyuşmazlığın çözümünde bu haritanın yanlış olmadığı, hatta kadastroca işleminin doğru yapıldığı ancak yazım sırasındaki maddi hata nedeniyle yanlış yazıldığı anlaşılmaktadır. Bu miktar görülemeyecek düzeyde olmayıp, davacının satın aldığı taşınmazın haritasındaki miktarın 1,5 katından [fazlasıdır].

Bu koşullarda, talep, eski Medeni Kanunu’nun 917. maddesi ve yeni Medeni Kanunu’nun 1007. maddesi kapsamına giremez.

Dolayısıyla, bu talebin reddedilmesi gerekir (...)”

20. Asliye Hukuk Mahkemesi önünde davanın yeniden görüldüğü sırada, başvuran, Yargıtay’ın 7 Şubat 1994 tarihinde vermiş olduğu bir kararı ileri sürmüştür. Başvuran, kendisine göre emsal teşkil eden söz konusu kararda benimsenen çözümle kendi davasında verilen kararın çelişkili olduğunu iddia etmekteydi (bk. yukarıda 33. paragraf).

21. Asliye Hukuk Mahkemesi 25 Eylül 2003 tarihli kararıyla, Yargıtay’ın bozma kararına uymuştur. Asliye Hukuk Mahkemesi, bozma kararında yer alan ifadeleri yineleyerek, davanın reddine karar vermiştir.

22. Bu karara karşı başvuranın yapmış olduğu temyiz başvurusu Yargıtay’ın 5 Mayıs 2005 tarihli kararıyla reddedilmiştir.

II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI

A. Tapu Sicili

23. Türk hukukunda, tapu sicili, diğerlerinin yanı sıra, tapu kütüğü, yevmiye defteri, plan ve kanıtlayıcı belgelerden oluşmaktadır.

24. Tapu kütüğü kaydına kaydedilen her mülkün kendine ayrılan ve bilhassa yerlere dair açıklayıcı bilgilerin, malikin kimlik bilgilerinin, teminatların, şerhlerin, irtifak haklarının yer aldığı bir sayfa/kütük sayfası bulunmaktadır.

25. İlgili planda, mülk haritada gösterilmekte ve mülkün durumu ve sınırları belirtilmektedir.

26. Eski Medeni Kanun’un 928. maddesinde (Bundan sonra “EMK” olarak anılacaktır.) yer alan ifadeleri yeniden düzenleyen ve 1 Ocak 2002 tarihinde yürürlüğe giren Yeni Medeni Kanun’un 1020. maddesi (Bundan sonra “YMK” olarak anılacaktır.) gereğince, tapu sicili kamuya açıktır ve menfaati olduğunu ileri süren her kimse, tapu sicil kayıtlarını inceleyebilmekte ve bu bağlamda örneklerin verilmesini isteme hakkına sahiptir. Öte yandan bu hükümde yer alan ifadelere göre, “kimse tapu sicilindeki bir kaydı bilmediğini ileri süremez”.

27. EMK’nın 7. maddesi ve YMK’nın 7. maddesi uyarınca,

“Resmî sicil ve senetlerin, belgeledikleri olguların doğruluğuna kanıt oluşturur. Bunların içeriğinin doğru olmadığının ispatı, (...) her hangi bir şekle bağlı değildir.”

28. YMK’nın daha önce mevcut olan bir hükmü yeniden ele alan 1023. maddesi, tapu sicilindeki kayıtların doğru ve tam olduğu hakkındadır. Bu madde aşağıdaki şekildedir:

“ Tapu kütüğündeki tescile iyiniyetle dayanarak mülkiyet veya bir başka ayni hak kazanan üçüncü kişinin bu kazanımı korunur.”

29. EMK’nın 645. maddesini yeniden düzenleyen YMK’nın 719. maddesi aşağıdaki şekildedir:

“Taşınmazın sınırları, tapu planları ve arz üzerindeki sınır işaretleriyle belirlenir. Tapu planları ile arz üzerindeki işaretler birbirini tutmazsa, asıl olan plandaki sınırdır. Bu kural, yetkili makamlarca heyelan bölgesi olduğu belirlenen yörelerde uygulanmaz.”

B. Tapu Sicillerinin Tutulması Konusunda Devletin sorumluluğu

30. EMK’nın 917. maddesinde yer alan ifadeleri yeniden düzenleyen YMK’nın 1007. maddesinde, tapu sicilinin tutulmasında doğan bütün zararlardan Devletin sorumlu olduğu ilkesi yer almaktadır.

31. Başvuran, bu hükme dayanarak, Yargıtay tarafından verilen iki karara atıfta bulunmakta ve ilgili kararların özetlerini sunmaktadır.

32. İlk karar, 7 Şubat 1994 tarihli (4. Hukuk Dairesi 6800 E.‑767 K.) ve satıcının müşterek mülkiyette sahip olduğu hisseye ilişkin bilgilerin tapu kütüğü kaydında hatalı şekilde kaydedilmesinden kaynaklanan zarar ile ilgilidir. Bu davada, ibraz edilen özetlere göre, satıcı aslında 14.625 m²’lik bir taşınmazın 118/234’lük hissesine (yani 369 m²) sahiptir ancak tapu kütük sayfasında hisse hatalı şekilde 117/234 olarak (yani 738 m²) kaydedilmiştir. Söz konusu hata yedi yıl önce parsellerin tevhit edildiği sırada yapılmıştır. Yine başvuran tarafından ibraz edilen özetlere göre, Yüksek mahkeme, EMK’nın 917. maddesine dayanarak, tapu sicilinde yapılan bir hata nedeniyle davacıların maruz kaldığı zarardan Devletin sorumlu tutulabileceğini değerlendirmiştir. Yüksek mahkeme, satıcının, yedi yıl önce gerçekleşen tevhit işleminin doğru şekilde kaydedilip kaydedilmemesini kontrol etmemekle suçlanamayacağını değerlendirmiştir.

33. İkinci karar, 1 Mart 1994 tarihine dayanmakta (4. Hukuk Dairesi, 7651 E.‑1849 K.) ve yine, satıcının müşterek mülkiyette sahip olduğu hisseye ilişkin olarak hatalı bir bilginin kaydedilmesiyle ilgilidir. Bu davada, yine başvuran tarafından sunulan özetlere göre, Yargıtay, EMK’nın 917. maddesine dayanarak, yevmiye defteri, plan ve kanıtlayıcı nitelikteki belgeler gibi tapu sicilindeki bütün belgelerin satıcı tarafından incelenmesinin beklenemeyeceğini ve tapu kütüğünde bulunan bilgilere ilgilinin güvenebileceğini değerlendirerek, alıcı tarafından açılan davayı haklı bulmuştur. Yargıtay, ilgilinin özenle davranması durumunda bile, bu koşulun kendisini her türlü tazminattan mahrum bırakmayı haklı kılamayacağını ve sadece tazminat bedelinin düşürülmesine imkân vereceğini belirtmiştir.

C. Taşınmaz Konusunda Satıcının Güvencesi

34. Olayların meydana geldiği tarihte yürürlükte olan Borçlar Kanunu’nun (Bundan sonra “BK” olarak anılacaktır.) 215. maddesine göre:

« Hilâfına mukavele mevcut değil ise, satılan gayrimenkul beyi senedinde yazılı olan ölçü miktarını ihtiva etmediği takdirde; bayi noksanını müşteriye tazmin etmekle mükelleftir. Satılan gayrimenkul resmî bir mesahaya müsteniden sicilde yazılı olan ölçü miktarını ihtiva etmediği takdirde, bayi, tahsisen taahhüt altına girmemiş ise tazmin ile mükellef değildir.”

D. İyiniyet

35. EMK’nın 3. maddesinin son cümlesi (in fine) ve YMK’nın 3. maddesinin son cümlesi (in fine) uyarınca,

“Kanunun iyiniyete hukukî bir sonuç bağladığı durumlarda, asıl olan iyiniyetin varlığıdır. Ancak, durumun gereklerine göre kendisinden beklenen özeni göstermeyen kimse iyiniyet iddiasında bulunamaz.”

HUKUKÎ DEĞERLENDİRME

I. SÖZLEŞME’YE EK 1 NO.LU PROTOKOL’ÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA



36. Başvuran, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında, mülkiyetlerine saygı hakkının ihlal edilmesinden şikâyet etmektedir. Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi aşağıdaki şekildedir:

“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.

Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.”

37. Hükümet, bu iddiaya karşı çıkmaktadır.

A. Kabul Edilebilirlik Hakkında

38. Hükümet, plandan hareketle belirtilen gerçek yüzölçümü ve kütük sayfasında belirtilen yüzölçümü arasındaki farklılığın başvuran tarafından fark edilmemesinin mümkün olmaması nedeniyle, ilgilinin şikâyetinin açıkça dayanaktan yoksun olduğunu değerlendirerek, ileri sürülen iddiaları kabul etmemektedir.

39. Mahkeme, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesine ilişkin şikâyetin hukuki ve fiili sorunlar ortaya koyduğu ve bunların ancak başvurunun esasının incelenmesinin ardından çözümlenebileceği kanısındadır. Sonuç olarak, başvurunun bu kısmı, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında, dayanaktan yoksun değildir. Herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesi tespit edilmediğinden, başvurunun bu kısmının kabul edilebilir olduğuna karar verilmesi gerekir.

B. Esas Hakkında

40. Başvuran, özellikle YMK’nın 1007. maddesine dayanan bir başvuru aracılığıyla, tapu sicilinde meydana gelen hatalı bir ibare nedeniyle maruz kaldığı zararın telafi edilememesinin mülkiyetlerine saygı hakkını ihlal ettiğini savunmaktadır.

41. Başvuran bilhassa, Yargıtay tarafından benimsenen ve yüzölçümdeki farklılığın başvuranın dikkatinden kaçamayacak derecede olduğu fikrine dayanan yaklaşıma itiraz etmektedir. Bu bağlamda, başvuran kural olarak, zorunlu olarak Tapu Sicil Müdürlüğünde yapılan satışlar sırasında hiçbir zaman incelemeler yapılmadığını ya da tedbirler alınmadığını belirtmektedir. Aynı zamanda, taşınmaz üzerinde, söz konusu parseli komşu parsellerden ayırmaya ve basit bir bakışla bakıldığında sınırları görünür kılmaya imkân verecek herhangi bir sınır bulunmadığını da belirtmektedir. Esasen, başvurana göre, farklı parseller doğal bir süreklilik içinde bulunmaktaydı ve taşınmaz üzerinde ya da çevresinde herhangi bir yapı bulunmamaktaydı. Başvuran öte yandan, söz konusu taşınmazı, gelecekte değerlenir umuduyla, belirli bir proje olmadan satın aldığını ifade etmektedir.

42. Öte yandan başvuran, taşınmazı Devlet tarafından tutulan kayıt ve resmi belgelere güvenerek satın aldığını ileri sürmektedir.

43. Başvuran, kendisine yüklenebilir herhangi bir kusur bulunmadığı ve iyi niyetli olduğu halde, tapu sicilindeki görevliler tarafından yapılan hatadan kaynaklanan zararın kendisine yüklenemeyeceği kanısındadır.

44. Hükümet, ulusal mahkemelerin, davanın basit bir yazım hatası ile ilgili olduğu ve bu yazım hatasının başvuranın dikkatinden kaçamayacak derecede olduğu kanaatine vardıklarını tespit etmektedir. Hükümet, mahkemelerin haklı olarak, Devletin sorumluluğu bulunmadığına karar verdikleri sonucuna varmaktadır.

45. Mahkeme, başvuranın, tapu kütüğü sayfasında yer alan bilgilerden hareketle, yüzölçümünün 485.151 m2 olduğunu düşündüğü taşınmazı satın aldığını gözlemlemektedir. Ancak, taşınmazın gerçek yüzölçümü yalnızca 201.951 m2’dir. Kaydın ayrılmaz parçasını oluşturan bu yüzölçümü, plandan kaynaklanmaktadır. Kayıttaki farklı evraklar (kütük sayfası ve plan) arasında var olan uyuşmazlık/çelişki, kadastro planındaki verilerin kütük sayfasına yeniden kaydedilmesi sırasında yapılan yanlışlık neticesinde meydana gelmiştir. Taraflar, bu hususlarda uzlaşmaktadırlar.

46. Mahkeme, başvuranın zarara uğradığına itiraz edilmediğini tespit etmektedir: başvuran, gerçekte yalnızca 201.951 m2 olan taşınmaza sahip olmak için 485.151 m2’lik bir taşınmazın değerine karşılık gelecek bir bedel ödemiştir.

47. Başvuranın şikâyeti bilhassa, satıcıların lehine gerçekleşen söz konusu malvarlığı kaybı ile ilgili olup, bir yandan teminata dair kurallara dayanarak satıcılardan, öte yandan Medeni Kanun’un 1007. maddesine dayanarak Devletten tazminat talep etmeye ilişkindir.

48. Mahkeme’nin birçok defa hatırlattığı şekliyle, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi üç farklı temel kuraldan oluşmaktadır: birinci fıkranın birinci cümlesinde yer alan ve genel bir nitelik taşıyan birinci kuralda mülkiyete saygı ilkesi öngörülmektedir; ikinci kural mülkiyetten yoksun bırakmayı düzenlemekte ve bunu belirli koşullara bağlı kılmaktadır. Bu hususta aynı fıkranın ikinci cümlesinde düzenlenmiştir. Üçüncü kural ise devletlere, diğerleri arasında, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenleme yetkisini tanımakta, bu husus ise ikinci fıkrada yer almaktadır. İkinci ve üçüncü kural mülkiyet hakkına yönelik özel ihlal örnekleri ile ilgilidir; bundan dolayı, bu kurallar birinci kuralda ifade edilen genel ilke ışığında yorumlanmalıdırlar (bk. birçok karar arasında, Sporrong ve Lönnroth/İsveç, 23 Eylül 1982, § 61, A serisi no. 52; Vistiņš ve Perepjolkins c. Letonya [BD], No. 71243/01, § 93, 25 Ekim 2012 ve Ališić ve diğerleri/Bosna Hersek, Hırvatistan, Sırbistan, Slovenya ve Eski Yugoslav Makedonya Cumhuriyeti [BD], No. 60642/08, § 98, AİHM 2014).

49. Mahkeme, mevcut durumda, başvuranın şikâyetinin Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin birinci fıkrasının birinci cümlesinde belirtilen hukuk kuralı açısından incelenmesi gerektiği kanısındadır.

50. Ardından Mahkeme, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin özü itibarıyla mülkiyete saygı gösterilmesi hakkına Devlet tarafından yapılan tüm müdahalelere karşı bireyi korumayı amaçladığını yinelemektedir. Ancak, bu hüküm bazı pozitif yükümlülükler de kapsamaktadır (Kotov/Rusya [BD], No. 54522/00, § 109, 3 Nisan 2012).

51. Böylelikle, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi, özel hukuk gerçek veya tüzel kişiler arasında uyuşmazlığın meydana gelmesi durumunda bile (Sovtransavto Holding/Ukrayna, No. 48553/99, § 96, AİHM 2002-VII) “mülkiyet hakkını korumak için gerekli bazı tedbirlerin alınmasını” zorunlu kılabilir (Broniowski/Pologna [BD], No. 31443/96, § 143, AİHM 2004-V). Devletin pozitif yükümlülüklerinin niteliği ve kapsamı koşullara göre değişiklik gösterebilmektedir.

52. Somut olayda, Mahkeme, Türk hukukunun satıcılara karşı ayıba karşı tekeffül sorumluluğuna dayalı olarak açılan davanın yanı sıra Devletin YMK’nın 1007. maddesi anlamında tapu sicilinin tutulmasındaki sorumluluğuna dayanarak Devlete karşı açılan dava olmak üzere başvurana teorik olarak iki hukuk yolu sunduğunu dikkate almaktadır.



53. Ayıba karşı tekeffül sorumluluğuna dayalı dava ile ilgili olarak, Mahkeme, bu davanın, satılan taşınmazın, tapu siciline resmî bir ölçüme dayalı olarak kaydedilmiş olan yüzölçüme sahip olmaması halinde, satıcının bu hususu açıkça taahhütte etmedikçe sorumlu tutulamayacağını düzenleyen BK’nın 215. maddesiyle bağdaşmadığını gözlemlemektedir.

54. Bu hüküm tek başına, satıcının sorumsuzluğunun mutlak olmaması hususundaki koşul bakımından, sorun teşkil etmemektedir. Nitekim, bir taraftan, Borçlar Kanunu, satıcıya karşı tazminat davası açılabilmesi için satış sözleşmesinde özel bir madde ekleme imkânını saklı tumakta, diğer taraftan, kayıtta yer alan yüzölçümün resmî bir ölçümün sonucu olmaktadır. Buna göre, başvuranın durumunda olduğu gibi satıcının buradaki sorumsuzluğu sınırlıdır.

55. BK’nın 215. maddesi ile Medeni Kanun’un 1007. maddesi birlikte okunduğunda, tapu siciline kaydedilen resmî bir ölçüm durumunda sorumlu tutulmamasının, Devletin sorumluluğuna ait olan tapu sicili kaydında yer alan yüzölçüm bilgilerine alıcının iyiniyetle güvenebileceği görüşüne dayandığı anlaşılmaktadır.

56. Bilhassa, ayrıca başvuran tarafından açılan yargılamanın esas kısmı ile ilgili olan bu husus ile ilgili olarak, Mahkeme, YMK’nın 1007. maddesinde, tapu sicilinin tutulmasıyla ilgili olarak görevlendirilen personel tarafından yapılan hatalarda Devletin sorumluluğu bulunduğunun belirtildiğini gözlemlemektedir.

57. Mahkeme, bu tür bir hükmün ilke olarak, Sözleşme’nin mülkiyet hakkının korunması amacıyla Devlete yüklediği pozitif yükümlülükleri karşılayacak ve satıcılara karşı açılan davanın sınırlanmış olmasının etkilerini dengeleyecek nitelikte olduğu kanaatine varmaktadır.

58. Bununla birlikte Mahkeme, somut olayda, Devletin sorumluluğunun tespit edilmesi için başvuran tarafından açılan davanın ulusal mahkemeler tarafından reddedildiğini gözlemlemektedir. Ulusal mahkemeler, tapu sicilini oluşturan belgelerin, bilhassa da taşınmazın kesin sınırlarını ortaya koyan ve herhangi bir hata içermeyen planın incelenmesinin, taşınmazın gerçek yüzölçümünü ve tapu kütüğü sayfasında belirtilen yüzölçümünün hatalı olduğunu başvuranın tespit etmesine imkân vereceğini değerlendirmiştir.

59. Mahkeme, özellikle şirketin iştigal ettiği faaliyetlerinin bir parçası olan gayrimenkul işlemleri söz konusu olduğunda, satıcıdan belirli bir özenin gösterilmesi beklenebileceğini kabul etmektedir. Bununla birlikte, Mahkeme somut olayda, Hükümetin itiraz etmediği başvuranın iddialarına göre, söz konusu taşınmazın daha geniş bir alanın parçası olduğunu, bu alan ile doğal bir süreklilik içinde bulunduğunu ve bitişik parsellerden ihtilaflı parseli ayırt etmeye imkân veren herhangi bir fiziki sınırın bulunmadığını tespit etmektedir (41. paragraf). Bu koşullarda, Mahkeme, satıcıya tapu kütüğündeki bilgilere tamamıyla güvenmemeyi ve olası çelişkileri tespit etmek amacıyla planı incelemeyi zorunlu kılmaya yönelik yerel mahkemelerin yaklaşımlarının, Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından yaklaşık 45.000 avro olduğu değerlendirilen, idare tarafından yapılan hata sonuçlarına katlanmasının, başvurana aşırı bir yük yüklediği görüşündedir.

60. Mahkeme, 1994 yılında, Yargıtay tarafından başka bir davada izlenen yaklaşımın, bir satıcıdan yevmiye defteri, plan ve destekleyici nitelikteki belgeler gibi tapu sicilinde bulunan tüm belgelerin incelenmesinin beklenemeyeceğini ve aksine, tapu kütüğündeki bilgilere güvenmesi gerektiğini değerlendirmesinin, şaşırtıcı olduğunu gözlemlemektedir. Yüksek mahkeme ayrıca, ilgilinin özenle davranmaması durumunda bile, bu koşulun kendisini her türlü tazminattan mahrum bırakmayı haklı kılamayacağını ve sadece tazminat bedelinin düşürülmesine imkân vereceğini belirtmiştir (bk. yukarıda 33. paragraf).

61. Sonuç olarak, Mahkeme, Türk hukuk düzeninin başvurana mülkiyet hakkına ilişkin olarak yeterli bir koruma sunmadığı ve başvuranın hakları ile toplumun genel menfaatleri arasında gözetilmesi gereken adil dengenin bozulduğu kanısındadır.

62. Dolayısıyla, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi ihlal edilmiştir.

II. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN 1. FIKRASININ İHLAL EDİLDİĞİ İDDİALARI HAKKINDA

63. Başvuran, kendi davasında Yargıtay tarafından verilen kararın bu merciinin önceki davalarda benimsediği çözüme göre farklılık gösterdiğini savunmaktadır.

64. Öte yandan, başvuran, kararında başvuranın talebinin reddedilmesinin uygun olacağını belirterek Yargıtay’ın kendi yetki sınırlarını aştığını ve ilk derece mahkemesine kendi kararını dayattırdığı kanaatindedir. Başvuranın kanaatine göre, Yargıtay kararının ardından, Yargıtay’ın Sözleşme anlamında bağımsız bir mahkeme olarak değerlendirilemeyeceği sonucuna varılmaktadır.

65. Başvuran, şikâyetlerini desteklemek için Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasını ileri sürmektedir. Sözleşme’nin 6. maddesinin 1. fıkrasının ilgili kısmı aşağıdaki şekildedir:

Herkes davasının, (...), bağımsız ve tarafsız bir mahkeme tarafından, (...) hakkaniyete uygun olarak görülmesini isteme hakkına sahiptir.”

66. Mahkeme, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi bağlamındaki tespitleri dikkate alarak (bk. yukarıda 40-62. paragraflar), başvuranın ileri sürdüğü davada Yargıtay’ın benimsediği tutuma ilişkin şikâyetin incelenmesinin gerekli olmadığı kanaatindedir.

67. Adil yargılanma hakkına ilişkin ikinci şikâyet ile ilgili olarak, elinde bulunan unsurların tamamını dikkate alan ve dile getirilen iddiaları incelemekle yetkili olan Mahkeme, Sözleşme’nin herhangi bir ihlalini tespit etmemektedir.

68. Bu nedenle Mahkeme, bu şikâyetin, Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası uyarınca, kabul edilemez olduğuna karar vermiştir.

III. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA

A. Tazminat

69. Başvuran, maddi zarar bağlamında 169.920 [1] Türk Lirası (TL) yani yaklaşık 60.700 avro (EUR) talep etmektedir. Bu tutar, 2011 yılının Şubat ayında, başvuranın söz konusu bölgede elde ettiği ve mülk yüzölçümünün hatalı olduğu tespit edildiği 283.200 m²’lik taşınmazın değerine tekabül etmektedir. Bu değer, başvuranın Aliağa Sulh Hukuk Mahkemesi’nin aracılığıyla yaptırdığı bilirkişi çerçevesinde belirlenmiştir.

70. Ayrıca başvuran, manevi zarar bağlamında 30.000 Türk lirası talep etmektedir.

71. Hükümet, aşırı olduklarını değerlendirdiği bu talepleri kabul etmemekte ve Mahkeme’yi bu talepleri reddetmeye davet etmektedir.

72. Mahkeme, sunulan bilirkişi raporunun, başvuranın elde etmeyi düşündüğü taşınmaz yüzölçümü ile gerçekte elde ettiği taşınmazın gerçek yüzölçümü arasındaki farka eşit olan yüzölçümüne sahip bir taşınmazın rayiç değeri ile ilgili olduğunu gözlemlemektedir. Başvuranın talebi taşınmazının bir kısmından yoksun bırakıldığı yönündeki görüşe dayanmaktadır. Oysa, Mahkeme’nin vardığı ihlal tespiti, kamulaştırmasız el atma yerine başvuranın fazladan ödediği meblağa bağlı olan mal varlığı ile ilgili kaybın telafi edilmemesine dayanmaktadır. Mahkeme, söz konusu meblağın Asliye Hukuk Mahkemesi tarafından 50.976 Türk lirası olarak değerlendirildiğini ve iç hukuktaki yargılama esnasında başvuranın bu meblağa itiraz etmediğini gözlemlemektedir.

73. Mahkeme, gerek bu meblağı güncelleştirme gerekliliğini,gerekse talebin sınırları içerisinde kalarak karar verme (non ultra petita) ilkesini dikkate alarak, başvurana maddi zarar bağlamında 60.700 avro ödenmesine hükmetmiştir.

74. Mahkeme, manevi zarar ile ilgili olarak, somut olayın koşullarının tamamı ışığında, başvuranın haklarının ihlal edildiği yönündeki tespitin maruz kalınan zararın tazmini için yeterli olduğunu değerlendirmiştir.

B. Masraf ve Giderler

75. Ayrıca başvuran,ulusal mahkemeler önünde yapılan masraf ve giderler için 7.000 Türk lirası (yaklaşık 2.610 avro) talep etmektedir.

76. Bu tutar duruşma masraflarını, bilirkişiyi, tebligatı, temyizi, karar düzeltme talebinin reddedilmesi nedeniyle para cezasını ve başvuranın ödemeye mahkûm edildiği karşı tarafın avukatlık ücretini kapsamaktadır. Talep destekleyici belgeler ile birlikte sunulmuştur.

77. Başvuran, Mahkeme önünde yapılan yargılama masraf ve giderleri için 20.000 Türk lirası ve yaptırdığı bilirkişi için (bk. yukarıda 69. paragraf) 4.000 Türk lirası talep etmektedir.

78. Bilirkişiyle ilişkili olarak ibraz edilen kanıtlayıcı nitelikteki belgeler kapsamındaki tutar 411 Türk lirası tutarına (yaklaşık 153 avro) tekabül etmektedir. Başvuran, avukatlık ücreti ile ilgili olarak, 1.230 Türk lirası tutarında (yaklaşık 460 avro) resmi bir makbuz, 3.000 avro tutarında elle yazılmış bir makbuz ve 5.000 Türk lirası (yaklaşık 1.865 avro) tutarının ve bunun yanı sıra Mahkeme tarafından ödenmesine hükmedilen adil tazminin % 10’luk kısmının ödenmesinin öngörüldüğü sözleşmeyi ibraz etmektedir.

79. Hükümet, Mahkeme İçtüzüğü’nün 60. maddesinin 2. fıkrasını hatırlatarak, talebin herhangi bir kanıtlayıcı belge ile desteklenmeyen kısmının reddedilmesi gerektiği kanısındadır.

80. Mahkeme İçtihadı’na göre, bir başvuranın Mahkeme önünde yaptığı masraf ve giderlerinin doğruluğunu, gerekliliğini ve oranlarının makul niteliğini ispatladığı takdirde, bu masraflar başvurana iade edilebilmektedir.

81. Somut olayda ve elinde bulunan belgeleri göz önünde bulundurarak, Mahkeme, tüm masraflar dahil 3.220 avro tutarının ödenmesini makul görmekte ve bu meblağın başvurana ödenmesine karar vermiştir.



C. Gecikme Faizi

82. Mahkeme, gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi faizlerine uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranı uygulamanın uygun olduğu sonucuna varmaktadır.

BU GEREKÇELERLE, MAHKEME,

1. Oybirliğiyle, mülkiyete saygı hakkına ilişkin şikâyetin kabul edilebilir olduğuna;

2. İkiye karşı beş oy ile, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine;



3. Oybirliğiyle, başvuranın davasında Yargıtay’ın benimsediği tutuma ilişkin Sözleşme’nin 6. maddesi bağlamındaki şikâyetin incelenmesine gerek olmadığına;

4. Oybirliğiyle, başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna;



5. İkiye karşı beş oy ile,

a) Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrasına uygun olarak, davalı Devletin başvurana, kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere aşağıdaki miktarları ödemekle yükümlü olduğuna;

i) maddi tazminat için başvurana her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere 60.700 avro (altmışbinyediyüz avro) ödenmesine;

ii) masraf ve giderler için başvurana, başvuran tarafından ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere 3.220 avro (üçbin ikiyüzyirmi avro) ödenmesine;

b) Söz konusu miktarlara, belirtilen sürenin bittiği tarihten itibaren ödemenin yapıldığı tarihe kadar Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;



6. İkiye karşı beş oyla, ihlal tespitinin tek başına başvuranın maruz kaldığı manevi zarar için yeterli bir adil tazmin oluşturduğuna;



7. Oybirliğiyle, adil tazmin talebinin geri kalan kısmının reddedilmesine karar vermiştir.

İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş; İçtüzüğün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca, 7 Temmuz 2015 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.

A. CamposGuido Raimondi
Yazı İşleri Müdür YardımcısıBaşkan

İşbu karar ekinde, Sözleşme’nin 45. maddesinin 2. fıkrası ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 74. maddesinin 2. fıkrası uyarınca yazılan, yargıç Raimondi ve yargıç Spano’ya ait ortak muhalefet şerhi aşağıda yer almaktadır:

G.R.A.
A.C.








YARGIÇLAR RAIMONDI VE SPANO’NUN ORTAK MUHALİF GÖRÜŞÜ



I.

1. Sözleşme’ye taraf Devletlerin çoğunda aktif bir gayrimenkul piyasası söz konusudur. Genel bir kural olarak, her bir Devlet haksızlığa mahal veren iç hukuk kurallarını düzenlemeli ve bu şekilde, risk faktörünü alıcı ve satıcı arasında dengelemeli ve aynı zamanda gayrimenkul alım satım işlemleri kapsamında, Devletin eylem veya eylemsizlikleri ile tarafların uğradıkları zarar arasında bir illiyet bağının bulunması halinde Devlete olası maddi tazmin sorumluluğu atfedebilmelidir. Bu bağlamda, Sözleşme’ye Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinde bu hususa ilişkin herhangi bir kural belirtilmemekle birlikte, ilgili hükümde, iç hukukun uygulanması esnasında tarafların hem kendi aralarındaki menfaatleri hem de diğer kamusal menfaatler bağlamında adil bir dengenin kurulması öngörülmektedir. Bu nedenle, subsidiarite ilkesi ışığında, Mahkemenin görevi, belirli bir davanın olayları kapsamında, ulusal makamlarca uygulanan iç hukukun etkilerinin, gayrimenkul alım satım taraflarına bireysel ve aşırı bir yük yükleyip yüklemediğini değerlendirmekle sınırlıdır.

Sonuç olarak, Mahkemenin görevinin, ne olayların değerlendirilmesi bağlamında ulusal makamların görüşleri yerine kendi görüşlerini koymak, ne de ulusal makamların ilgili iç hukuku bu kararda uygulandığı şekilde uygulamasını geçersiz kılmak olmadığından hareketle, mevcut davada Sözleşme’ye Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiği görüşüne katılmamaktayız.

II.

2. Bu ayrık görüş çerçevesinde, dava konusu olayların kısaca özetini geçmek gerekir.

3. Bir gayrimenkul şirketi olan başvuran, spekülatif amaçlar doğrultusunda, 485.200 m2lik bir arsa satın alarak tapu siciline tescil ettirmiştir; daha sonra arsanın 49 m2lik kısmı kamulaştırılmıştır. Tapu sicilinde, söz konusu arazinin coğrafi sınırlarını gösteren bir harita oluşturulmuştur.

4. Yerel gayrimenkul müdürlüğü 1998 yılının Kasım ayında, başvuran şirkete, tapu siciline kaydedilmiş olan arsa boyutu hakkında bir değişiklik yapılmasının gerektiğini, zira hatalı bir kaydın söz konusu olduğunu bildirmiştir. Gerçekte arsa ilk kayıtta belirtilenin yaklaşık 1/2si oranında daha küçük olup, asıl boyutu 202.000 m2dir (kamulaştırılan kısım çıkarıldığında toplamda 201,951 m²dir).

5. Başvuran şirket, satıcı ve Devlet aleyhinde dava açmıştır. Devlet aleyhinde açtığı davada, tapu siciline hatalı tescil sonucu uğradığı zarar nedeniyle, ilgili zamanda yürürlükte olan Medeni Kanun’un 917. maddesine dayanmıştır. İlk derece mahkemesi satıcı aleyhindeki davayı reddetmekle birlikte, Devlet aleyhinde açmış oluğu davada başvuran lehine karar vermiştir. Devlet söz konusu karara itiraz etmiştir. Yargıtay 19 Mart 2002 tarihinde, ilk derece mahkemesinin kararını aşağıdaki gerekçelerle bozmuştur (Bk. kararın 19. paragrafı):

(1) yürürlükteki ulusal kanun uyarınca, arazinin coğrafi sınırları haritada net bir şekilde gösterilmiştir;

(2) söz konusu harita doğrudur ve dolayısıyla ihtilafın çözümü için bir dayanak teşkil etmektedir;

(3) haritada gösterilen arsanın 1.5 kat daha büyük olduğu göz önünde bulundurulduğunda, boyutları hakkındaki hatalı kaydın fark edilmemiş olması mümkün değildir.

Bu gerekçelerle Yargıtay, başvuranın Devlet aleyhinde açmış olduğu tazminat davasının eski Medeni Kanun’un 917. maddesi ve yeni Medeni Kanun’un 1007. maddesi kapsamında incelenemeyeceği sonucuna varmıştır.



III.

6. Çoğunluk, başvuran şirketin Devlet aleyhinde açmış olduğu tazminat davasını reddeden Yargıtay kararının başvuran şirkete aşırı külfet yüklediği gerekçesiyle, mevcut davada Sözleşme’ye Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğini değerlendirmiştir. Bu bağlamdaki çoğunluğun görüşe göre, başvuran şirket, tapu siciline tescil işlemleri sırasında arsanın yüzölçümünün yanlış yazılması hususunda Devletin hatalı olduğu kanaatine varmıştır (Bk. 59. paragraf). Çoğunluk, alıcının, özellikle de ticari bir gayrimenkul şirketinin belirli bir titizlik içerisinde hareket etmesi gerektiğini kabul etse de, ihlal tespiti üzerinde yoğunlaşan genel görüş; başvuran şirketin, söz konusu arazinin, belirli bir fiziki sınırı olmayan daha büyük bir bölgenin parçası olduğu yönündeki iddiasını kabul etmektedir. Başvuran şirketin, arazinin boyutunu değerlendirirken ve söz konusu araziyi çevredeki arazilerden ayırırken, belirli bir fiziki sınırın bulunmadığını baz almış olması muhtemeldir. Ayrıca, çoğunluk, Yargıtay’ın 1994 tarihli eski bir kararına atıfta bulunmuştur. İlgili kararda Yargıtay, alıcın, tapu siciline tescil işlemlerine güvenebilmesi gerektiğini ve dolayısıyla dosyadaki tüm belgeleri incelemesinin gerekli olmadığını değerlendirmiştir (Bk. 60. paragraf).

7. Bu bağlamda, mevcut davaya konu olaylar bakımından her iki görüşün de aşağıdaki gerekçelerden ötürü ikna edici olmadığı kanaatindeyiz:

8. İlk olarak, çoğunluğun genel görüşünden (söz konusu arazi etrafında herhangi bir topolojik işaretin bulunmadığı iddiası) yola çıkıldığında, Yargıtay, başvuran şirketin Devlet aleyhinde açmış olduğu tazminat davasını hiçbir şekilde reddetmemiştir. Aksine, yukarıda 5. paragrafta da belirttiğimiz üzere Yargıtay, araziye ilişkin tapu sicilinde yer alan bilgiler doğrultusunda çizilmiş olan haritada belirtilen coğrafi sınırlardan açık bir şekilde bahsetmiştir. Dolayısıyla iç hukukun uygulanması bağlamında Yargıtay, spekülatif amaçlarla arsa satın alma konusunda profesyonel bir gayrimenkul şirketinden beklenen titizliği olabildiğince makul bir şekilde değerlendirmiştir. Haritada yer alan orantısız ölçümleri ve arsanın boyutuna ilişkin resmi kaydı özellikle dikkate almıştır. Bu iki husus da tapu sicilinde belirtilmiş ve başvuran şirket bilgilere kolaylıkla erişebilmiştir.

9. İkinci olarak, bizim görüşümüze göre, çoğunluğun, Yargıtay’ın 1994 tarihli daha eski bir kararına atıfta bulunması yersizdir. Bahse konu karar, maddi olarak farklı bir durumu ele almakta olup, bu kararda, bir bireyin şahsi kullanım amacıyla gayrimenkul alım-satım işlemine dâhil olması söz konusudur. Ayrıca, ilgili davada, mevcut davada olduğu gibi arsa haritası ve tapu siciline tescili esnasındaki ölçümü arasındaki bir uyuşmazlık ele alınmamıştır; satıcı, ortak mülkiyete tabi olup doğru bölünmüş bir arazinin tescili esnasında hata yapmıştır. Sözleşme’ye Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin böyle durumlarda farklı bir şekilde analiz edilip edilmeyeceği konusunda görüş bildirmemiz her ne kadar gerekli olmasa da, mevcut davadaki amaçlarımız doğrultusunda, alıcının tamamen spekülatif amaçlarla profesyonel olarak arsa satın alan ticari bir gayrimenkul şirketi olduğuna vurgu yapmak yeterlidir. Kuşkusuz, gayrimenkul piyasasında profesyonel aktörlerden büyük bir titizlik beklendiği gibi, Üye Devletler de Sözleşme’ye Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamında bu alanda kendilerine tanınan takdir payı uyarınca, haksız fiil sorumluluğuna ilişkin ulusal kuralları aynı titizlikle uygulamaktadırlar. Bu tür, kusura dayalı haksız fiil sorumluluğu kuralı (kusurlu bir gayrimenkul alıcısının tazminat davası açmasına kısıtlama getirmek veya engellemek), Avrupa Konseyi Üye Devletlerinin hukuk sistemlerinde yer alan ortak bir noktadır.

10. Sonuç olarak, Sözleşme’ye Ek 1 No’lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiği kanaatine varan çoğunluk, dördüncü derece merci olarak olayları tamamen yeniden değerlendirmekte olup, aynı zamanda, ulusal makamlarca değinilmemiş görüşler sunmaktadırlar. Bu nedenle söz konusu karar, Mahkemenin, içtihatları doğrultusunda geliştirilmiş olan statüsünü ve görevini, yanlış bir şekilde yansıtmaktadır.

[1]1. Eski Türk Lirasının (TRL) yerini alan Yeni Türk Lirası (TL) 1 Ocak 2005 tarihinde yürürlüğe girmiştir. 1 milyon Eski Türk Lirası, 1 Türk Lirası değerindedir.


İlkemiz, hukukun adaletli dağıtılabilmesi için yargı kararlarının paylaşımına daha çok önem vermektir.
kararara.com sitesi, paylaşılan kararların yargısal faaliyetlerde kullanılmasında herhangi bir hak ve sorumluluk kabul etmemektedir.
Kullanıcı avatarı
Admin
Site Yöneticisi
Mesajlar: 29557
Kayıt: 22 Mar 2012 12:08
Meslek: Hukukçu
İletişim:

Re: KAMULAŞTIRMASIZ ELATMA NEDENİYLE TAZMİNAT KONUSUNDA AİHM KARARLARI

Mesaj gönderen Admin »

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ

İKİNCİ BÖLÜM

KARAR

DÖKMECİ / TÜRKİYE

Başvuru no. 74155/14

KARAR


STRAZBURG



6 Aralık 2016









Kesinleştiği Tarih



24/04/2017





İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşmiştir ve bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.





Dökmeci / Türkiye davasında,

Başkan

Julia Laffranque,

Hâkimler
Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Valeriu Griţco,
Ksenija Turković,
Jon Fridrik Kjølbro,
Georges Ravarani

ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 15 Kasım 2016 tarihinde gerçekleştirdiği müzakereler neticesinde, anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:

USUL

1.Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, bu devletin vatandaşı olan Abdullah Dökmeci’nin (“başvuran”) 13 Kasım 2014 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış olduğu (74155/14 no.lu) başvuru bulunmaktadır.

2.Başvuran, Mersin Barosu’na bağlı Avukat, A. Aktay ve U.Ç. Aktay tarafından temsil edilmiştir. Türk Hükümeti (“Hükümet”) ise kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.

3.Başvuran özellikle kamulaştırma bedelinin yetersizliğinden ve bu bedelin uğradığı değer kaybından şikâyet etmektedir.

4.20 Mart 2015 tarihinde kamulaştırma bedelinin yetersiz olması ve değer kaybına uğraması bunun yanı sıra başvuranın bilirkişi incelemelerinde bulunamamasına ilişkin şikâyetler Hükümete tebliğ edilmiş ve Mahkeme İçtüzüğü’nün 54. maddesinin 3. fıkrası uyarınca başvurunun geri kalan kısmının kabul edilemez olduğuna karar verilmiştir.

OLAYLAR

I. DAVANIN KOŞULLARI

5.Başvuran 1932 yılında doğmuş ve Karaman’da ikamet etmektedir.

6.Başvuran, Karaman Ermenek’te bulunan 26988 m2 yüzölçümlü taşınmazın malikidir. Söz konusu taşınmaz tapuya, tarla olarak tescil edilmiştir.

7.Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı 2002 yılında, Ermenek Barajı ve Hidroelektrik Santrali Projesi’nin inşa edilmesini onaylamıştır. Devlet Su İşleri Genel Müdürlüğü (“idare”), 2006 yılında, söz konusu projenin yapılmasında kamu yararının bulunduğuna karar vermiştir. Başvuran, bu projeden etkilenen mülkiyet sahipleri arasında yer almaktaydı.

A. Acele kamulaştırma usulü

8. Bakanlar Kurulu, Resmi Gazete’de 31 Ocak 2009 tarihinde yayınlanan kararı ile henüz olağan usule göre kamulaştırılmayan söz konusu projeyle ilgili taşınmazların, Kamulaştırma Kanunu’nun 27. maddesinde öngörülen acele kamulaştırma usulüne göre kamulaştırılmasına karar vermiştir.

9.İdare, söz konusu hükme dayanarak, 10 Şubat 2009 tarihli bir dilekçe ile Ermenek Asliye Hukuk Mahkemesine (“Asliye Hukuk Mahkemesi”) başvurmuştur.

10.Asliye Hukuk Mahkemesi hâkimi 1 Nisan 2009 tarihinde, altı kişilik bir bilirkişi heyeti, bir fotoğrafçı, köy muhtarı ve idarenin avukatı eşliğinde keşif yapmıştır. Fotoğraflar çekilmiş ve keşfin ardından tutanak düzenlenmiştir. Acele kamulaştırma usulünde, mülkü kamulaştırılan kişinin bilirkişi keşfi sırasında bulunması öngörülmemektedir.

11.Bilirkişiler 7 Nisan 2009 tarihinde raporlarını teslim etmişlerdir. Bu rapora göre, taşınmaz üzerinde beş yıllık ceviz ağaçları bulunmakta ve taşınmazın değeri ise 168.961 Türk lirasıdır. Bilirkişiler, ihtilaflı taşınmazın normal bir şekilde işletilmesi halinde getireceği yıllık net geliri hesaplamak için 2009 yılına ait tarım verileri henüz açıklanmamış olması nedeniyle 2008 yılına ait verileri dikkate almışlardır.

12.Asliye Hukuk Mahkemesi 11 Haziran 2009 tarihinde, el koyma bedelini bilirkişilerin hesapladığı şekliyle belirlemiş ve ihtilaflı taşınmazın acele kamulaştırılmasına karar vermiştir. Başvurana kamulaştırma bedeli ödenmiş ve idarenin taşınmazı almasına izin verilmiştir.

B.Olağan kamulaştırma usulü

13.İdare, 17 Mayıs 2010 tarihinde, Asliye Hukuk Mahkemesine bu defa kamulaştırma bedelinin, Kamulaştırma Kanunu’nun 10. maddesinde öngörülen olağan kamulaştırma usulüne göre belirlenmesi için dava açmıştır.

14.Asliye Hukuk Mahkemesi hâkimi, 24 Şubat 2011 tarihinde, ihtilaflı taşınmazın değerinin tespit edilmesi amacıyla bir bilirkişi heyeti eşliğinde taşınmaz başında keşif düzenlemiştir. Bilirkişiler keşif esnasında, başvurana ait taşınmazın baraj sularının altında kaldığını tespit etmişlerdir. Bilirkişiler 27 Şubat 2001 tarihli raporlarında, acele kamulaştırma usulü kapsamında gerçekleştirdikleri keşif sırasındaki tespitlere ve dosyada bulunan diğer unsurlara dayanarak, Asliye Hukuk Mahkemesine başvurulduğu tarihte, taşınmazın değerinin 377.277 Türk lirası olduğunu tespit etmişlerdir. Bilirkişiler söz konusu tutarı belirlerken, Kamulaştırma Kanunu’nun 11. maddesinin f) bendini dayanak olarak almışlar ve ihtilaflı taşınmazın olduğu gibi kullanılması halinde getireceği yıllık net geliri ise 2010 yılı tarım verilerini dikkate alarak hesaplamışlardır. Bilirkişiler bu hesaplamayı, Ermenek İlçe Tarım Müdürlüğü dışında diğer altı komşu ilçenin tarım verilerini de dikkate alarak yapmışlardır. Bilirkişiler, Yargıtay içtihadı doğrultusunda hareket ederek, komşu ilçelerdeki veriler arasından yüksek gelir getiren ürünlere ilişkin verileri (işletme gideri brüt gelirin % 40’ından düşük olan verileri) hesaplama dışı bırakmışlardır. Bilirkişiler, kamulaştırma bedelini hesaplarken, beş yaşında olduğunu tahmin ettikleri taşınmaz üzerine dikili ceviz ağaçlarının değerini de dikkate almışlardır.

15.Bilirkişilerin önerdiği tazminatın yetersiz olduğunu düşünen başvuran, söz konusu bilirkişi raporuna itiraz etmiştir. Başvuran bu bağlamda, taşınmazı için kabul edilen hukuki niteliğe itiraz etmiş ve kendisine göre, tazminat tutarının ciddi bir şekilde azalmasına neden olan hesaplama yöntemini eleştirmiştir. Başvuran ayrıca, acele kamulaştırma usulü çerçevesinde tespit edilen ceviz ağaçlarının yaşının mahkemeye başvurulan tarih dikkate alınarak güncellenmesini talep etmiştir.

16.Asliye Hukuk Mahkemesi, bilirkişi heyetinden yalnızca söz konusu ağaçların yaşıyla ilgili ek bilirkişi raporu talep etmiştir. Heyet, Asliye Hukuk Mahkemesine başvurulduğu tarihte ağaçların altı yaşında olduğunu ve taşınmazın değeriyle ilgili tahminini 377.489 Türk lirasına çıkarmıştır.

17.Asliye Hukuk Mahkemesi, 3 Şubat 2012 tarihinde, yukarıda belirtilen tutarı kamulaştırma bedeli olarak belirlemiştir. Asliye Hukuk Mahkemesi, acele kamulaştırma davası kapsamında, başvurana daha önceden 168.961 Türk lirası ödendiğini tespit etmiş ve geri kalan 208.527 Türk lirasının idare tarafından ödenmesini emretmiştir.

18.Başvuran, temyiz başvurusunda bulunmuştur. Başvuran, kamulaştırma bedelinin taşınmazının gerçek değerini yansıtmadığını ileri sürmüş ve tazminat hesaplama yöntemine itiraz etmiştir. Başvuran, 10 Şubat 2009 tarihi itibariyle idare tarafından taşınmazına el konulduğunu ve tazminata bu tarihten, karar tarihi olan 17 Şubat 2012 tarihine kadar, Anayasa’nın 46. maddesi tarafından öngörülen en yüksek oranda faizin uygulanması gerektiğini belirtmiştir. Başvuran, bahçesindeki ceviz ağaçlarının meyve vermek için çok genç olduğuna dair mahkemenin tespitine de itiraz etmekte ve mahkemenin bu bağlamda, bölgedeki ceviz ağaçlarının sekizinci yıllarında meyve vermeye başladığına dair Ermenek İlçe Tarım Müdürlüğü tarafından gönderilen bilgileri dayanak almasını eleştirmiştir.

19.Yargıtay, 11 Ekim 2012 tarihinde ilk derece mahkemesinin kararını onamış ve 1 Nisan 2013 tarihinde ise karar düzeltme talebini reddetmiştir.

20.Başvuran, 4 Haziran 2013 tarihinde, adil yargılanma hakkının ve de mülkiyet hakkının ihlal edildiğini ileri sürerek Anayasa mahkemesi önünde bireysel başvuruda bulunmuştur. Başvuran, Kamulaştırma Kanunu’nda, tarım arazilerinin işletmesinden elde edilecek net gelirin belirlenmesine yarayacak hesaplama yönetiminin yeteri kadar açık olmadığını ileri sürmüştür; başvuran bu bağlamda, hukuki güvenlik ilkesinin ihlal edildiğini iddia etmiştir. Başvuran ayrıca, 2006 yılında komşu ilçelerin tarımsal verilerini dâhil eden ve yüksek verimli tarım ürünlerini tazminatın hesaplanmasında dikkate almayan Yargıtay’ın, kamulaştırma bedelini hesaplama yöntemini değiştirmesi nedeniyle şikâyet etmiştir. Başvuran, yerel mahkemelerin uyguladığı hesaplama yöntemi yüzünden kamulaştırma bedelinin, kamulaştırılan taşınmazın gerçek değerini yansıtmadığını iddia etmiştir. Başvuran ayrıca, kamulaştırma işleminin uzun sürmesine rağmen kamulaştırma bedeline gecikme faizinin uygulanmamasından şikâyet etmiştir. Başvuran, yerel mahkemelerin Anayasa’nın 46. maddesini uygulanması gerektiği kanaatindeydi. Diğer taraftan başvuran, projenin 2002 yılında onaylanmış olması ve idarenin olağan kamulaştırma yapmak için uzun bir zamana sahip olması nedeniyle idarenin acele kamulaştırma usulüne başvurmasının doğru olmadığını ileri sürmektedir. Başvuran son olarak, idarenin acele kamulaştırmadan bir yıl sonra olağan kamulaştırma usulünü başlattığını ancak bu süre zarfında taşınmazın baraj suları altında kalması nedeniyle kamulaştırılan taşınmazın bilirkişilerce yeniden incelenme olasılığının ortadan kalktığını belirtmiştir.

21.İki hâkimden oluşan Anayasa Mahkemesi Komisyonu, 27 Mayıs 2014 tarihinde, başvuranın başvurusunun kabul edilemez olduğuna karar vermiştir. Anayasa Mahkemesi öncelikle, yargılama süresinin aşırı uzun olmadığına kanaat getirmiştir. Anayasa Mahkemesi, şikâyetlerin geri kalan kısmının, mülkiyet hakkıyla ilgili olduğu kanaatine varmıştır. Bu bağlamda Anayasa Mahkemesi, kamulaştırma bedelinin miktarı ve faiz uygulanmamasına ilişkin şikâyetleri ayrı olarak incelemeye karar vermiştir.

22.Anayasa Mahkemesi, tazminat miktarıyla ilgili olarak, Kamulaştırma Kanunu’nun 11. maddesinin f) bendinde yer alan mevkii kelimesinin benzer iklim koşulları ve arazi yapısı nedeniyle benzer özelliklere sahip geniş toprak parçaları anlamında kullanıldığını ve bu kelimenin her zaman ilçe düzeyinde bir alan anlamına gelmediğini tespit etmiştir. Anayasa Mahkemesi daha sonra, Yargıtay’ın 25 Mayıs 2006 tarihli kararında, 2002 yılında baraj inşaatı projesi ilan edildikten sonra Ermenek İlçe Tarım Müdürlüğü tarafından sunulan tarımsal getiri verilerinin önceki yıllarda sabit bir seyir izlemesine rağmen bu verilerin anlaşılmayacak derecede artış gösterdiğini tespit ettiğini belirtmiştir. Anayasa Mahkemesi, Yargıtay tarafından 2003 yılından sonra gerçekleştirilen kamulaştırmalarda Ermenek ilçesine ait veriler dışında çevre ilçelerin verilerinin de dikkate alınmasına yönelik bir yaklaşım benimsediğini tespit etmiştir. Anayasa Mahkemesi, bu hesaplama yönteminin 2006 yılından itibaren istikrarlı bir şekilde kullanıldığını ve bu nedenle de bu yöntemin öngörülebilir olduğunu ortaya koymuştur. Bunun yanı sıra, Anayasa Mahkemesi, tazminat tutarına ilişkin şikâyetin açıkça dayanaktan yoksun olduğunu tespit etmiştir.

23.Gecikme faizinin uygulanmamasıyla ilgili şikâyet hakkında Anayasa Mahkemesi, Anayasa’nın 46. maddesinde öngörülen faiz oranının sadece kesinleşip de ödenmeyen kamulaştırma bedelleri için uygulandığı için başvuranın söz konusu maddede öngörülen faiz oranının uygulanması gerektiğine dair bir iddiada bulunamayacağını kaydetmiştir. Nitekim somut olayda böyle bir durum söz konusu değildir.

24.Anayasa Mahkemesi, kamulaştırma bedelinin değer kaybına uğramasıyla ilgili olarak, kanun koyucunun, kamulaştırma bedelinin tespitine ilişkin yargılamanın dört ay içinde sonuçlanmaması halinde, kanuni faiz oranlarının uygulanmasını öngörerek Kamulaştırma Kanunu’nun 10. maddesini değiştirdiğini belirtmiştir. Mevcut davanın yasal değişiklikten önce sonuçlanmış olması nedeniyle Anayasa Mahkemesi, bu kanunun somut olaya uygulanmadığını ve başvurana verilen kamulaştırma bedeline faiz işletilmediğini belirtmiştir.

25.Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi, kamu yararı gereklilikleri ile başvuranın temel haklarının korunmasına ilişkin yükümlülükler arasındaki adil dengenin korunup korunmadığının ve ilgiliye orantısız ve aşırı bir yük yüklenip yüklenmediğinin araştırılması gerektiği kanaatine varmıştır.

26.Anayasa Mahkemesi, kamulaştırma bedelindeki önemli değer kaybını giderecek nitelikte faizlerin uygulanmamasının, gerçekten de mülkiyet hakkına yapılacak müdahalenin ölçülü olmasını gerektiren Anayasa’nın 13 ve 15. maddelerine aykırı olacağını değerlendirmiştir. Anayasa Mahkemesi bununla birlikte, makul olarak görülebilecek küçük değer kayıplarının, başvurana aşırı bir yük getirmeyeceği ve bu durumun kamu yararı ile başvuranın mülkiyet hakkı arasındaki adil dengeyi bozacak nitelikte olmayacağı kanaatine varmıştır. Anayasa Mahkemesi ayrıca, Arabacı/Türkiye ((kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 65714/01, 7 Mart 2002) ve Kurtuluş/Türkiye ((kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 24689/06, 28 Eylül 2010) davalarına atıfta bulunarak, ödenen meblağ ile kamulaştırma bedelinin tamamı arasındaki küçük farkların hesaplama yönteminden kaynaklanabilecek bir hata payı olarak yorumlanabileceğini hatırlatmıştır.

27.Öte yandan Anayasa Mahkemesi, başvuranın kamulaştırma bedeline ilişkin ödemeyi iki aşamada aldığını tespit etmiştir. İlk kısmını acele kamulaştırma usulü sonunda ve geri kalan kısmını ise olağan kamulaştırma usulü sonunda almıştır. Böylece başvurana, 11 Haziran 2009 tarihli kararın ardından 168.961 Türk lirası ve 3 Şubat 2012 tarihinde ise 208.527 Türk lirası ödenmiştir. Anayasa Mahkemesi, tazminatın ikinci kısmının, mahkemeye başvurunun yapıldığı tarih ile (17 Mayıs 2010) tazminatın ödendiği tarih (3 Şubat 2012) arasında yaklaşık % 14 oranında değer kaybına uğradığını gözlemlemiştir. Anayasa Mahkemesi, müdahalenin orantılı olup olmadığı hususunda bir sonuca varmak için tazminatın ikinci kısmının, toplam tazminat tutarına göre uğradığı değer kaybının dikkate alınması gerektiğine kanaat getirmiştir. Anayasa Mahkemesine göre, bu değer kaybını sadece ek tazminata göre hesaplamak yanıltıcı sonuçlara neden olabilmektedir.

28.Anayasa Mahkemesi, tazminatın bu ikinci kısmının uğradığı değer kaybının toplam kamulaştırma bedeline oranının (377.489 TL) % 7,7 olduğunu tespit etmiştir. Anayasa Mahkemesi, bu orandaki bir değer kaybının başvuran üzerine orantısız ve aşırı bir yük getirmediğini saptamıştır. Öte yandan, başvuranın kamulaştırma bedelinin bir kısmını olağan kamulaştırma usulünde yaklaşık on bir ay önce alarak, tasarruf etme ve yatırıma dönüştürme imkânına sahip olduğu düşünüldüğünde % 7,7’lik değer kaybının başvuran üzerinde meydana getirdiği yük daha da hafiflemiştir. Sonuç olarak, Anayasa Mahkemesi, faizin uygulanmamasına ilişkin şikâyetin de açıkça dayanaktan yoksun olduğu kanaatine varmıştır.

29. Anayasa Mahkemesinin kararı, başvuranın avukatına 14 Mayıs 2014 tarihinde tebliğ edilmiştir.

II. İLGİLİ İÇ HUKUK VE UYGULAMASI

A. 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu

30. 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun ilgili maddeleri Yetiş ve diğerleri/Türkiye (No. 40349/05, §§ 22-26, 6 Temmuz 2010) davasında açıklanmıştır.

31.30 Nisan 2013 tarihinde yürürlüğe giren 6459 sayılı Kanun’un 6. maddesi ile 2942 sayılı Kamulaştırma Kanunu’nun 10. maddesine yeni bir fıkra eklenmiştir. Bu yeni fıkra aşağıdaki gibidir:

“Kamulaştırma bedelinin tespiti için açılan davanın dört ay içinde sonuçlandırılamaması hâlinde, tespit edilen bedele bu sürenin bitiminden itibaren kanuni faiz işletilir.”

B. Acele kamulaştırmayla ilgili yüksek mahkeme kararları

32.Anayasa Mahkemesine göre bazı durumlarda idarenin mümkün olan en kısa sürede özel mülkleri kamulaştırması gerekebilir. Kamulaştırma Kanunu’nun 27. maddesi uyarınca idarenin, olağan kamulaştırma süreci için öngörülen işlemleri yerine getirmeden acele kamulaştırma yoluyla özel mülkiyeti hukuka uygun bir şekilde kullanma imkânı vardır. Ulusal mahkeme acele kamulaştırma sonucunda, taşınmazın idare tarafından el konulmasına karar vermiştir. Bu karar, taşınmazın mülkiyetinin kamulaştırmayı yapan idareye geçmesi sonucunu doğurmamaktadır. Mülkiyetin idareye geçmesi için ya taşınmaz malikinin idare lehine ferağ vermesi ya da idarenin Kamulaştırma Kanunu’nun 10. maddesi uyarınca kamulaştırma bedelinin tespiti ve tescil davası açması gerekmektedir. Dolayısıyla Anayasa Mahkemesi, acele kamulaştırmanın bazı istisnai hâllerde, olağan kamulaştırma sürecindeki işlemler tamamlanmadan ve mülkiyet idareye geçmeden önce idareye özel mülkiyete konu bir taşınmazı, el koymak suretiyle kullanma imkânı tanıyan bir tedbir niteliğinde olduğunu belirtmiştir (yasaların Anayasaya uygunluğunun denetimi kapsamında Anayasa Mahkemesi tarafından 3 Temmuz 2014 tarihinde ((E. 2013⁄96–K 014⁄118) ve 27 Şubat 2014 tarihlerinde verilen kararlar (E 012–K 014⁄41)).

33.Danıştay 6. Dairesi, 9 Ocak 2015 tarihli kararı ile hidroelektrik santral projesi kapsamındaki acele kamulaştırmaya ilişkin Bakanlar Kurulu kararını, aciliyeti gerektiren durumların ortaya konulmadığı gerekçesiyle iptal etmiştir (E. 2014⁄6510-K. 2015⁄4).

34.Yargıtay 5. Hukuk Dairesi 19 Eylül 2006 tarihli kararında, Kamulaştırma Kanunu’nun 27. maddesine istinaden açılan acele el koyma davasında taşınmazın değerinin belirlenmesinin, kamulaştırma bedelinin tespiti mahiyetinde olmadığını, bunun ancak delil tespiti mahiyetinde olduğunu belirtmiştir. Yargıtay 5. Hukuk Dairesi, kamulaştırma bedelinin, Kamulaştırma Kanunu’nun 10. maddesi uyarınca açılan dava kapsamında tespit edilmesi gerektiğini belirtmiştir. Söz konusu Yargıtay Hukuk Dairesi, 30 Ekim 2008 tarihinde verdiği bir başka kararda, acele kamulaştırma sürecinden sonra idare kamulaştırma bedelinin tespiti davası açmaz ise olağan kamulaştırma usulüne göre taşınmazı kamulaştırılan kişinin kamulaştırmasız el atma dolayısıyla dava açabileceğini belirtmiştir.

C. Ekonomik veriler

35.Türkiye’de enflasyon, Türkiye İstatistik Kurumu tarafından yayınlanan tüketici fiyat endeksine göre belirlenmektedir. Türkiye İstatistik Kurumu tarafından (http://www.tuik.gov.tr/) yayınlanan tüketici fiyat endeksi dikkate alınarak oluşturulmuş Türkiye Cumhuriyeti Merkez Bankası’nın (http://www.tcmb.gov.tr/) enflasyon hesaplayıcısına göre somut davayla ilgili ekonomik veriler aşağıdaki gibidir:

a)11 Haziran 2009 tarihi ile (ilk ödeme) 17 Mayıs 2010 tarihleri arasında (Asliye Hukuk Mahkemesine başvurunun yapıldığı tarihte) enflasyon % 8,98 oranındaydı;

b)17 Mayıs 2010 tarihi ile (Asliye Hukuk Mahkemesine başvurunun yapıldığı tarih) 3 Şubat 2012 tarihleri arasında (kamulaştırma bedelinin ödendiği tarih) enflasyon % 14,09 oranında idi.

HUKUKİ DEĞERLENDİRME

I. SÖZLEŞME’YE EK 1. NO.LU PROTOKOL’ÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

36. Başvuran kamulaştırma bedelinin yetersiz olması ve bu bedele faiz uygulanmaması nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edilmesinden şikâyet etmektedir. Başvuran, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesini ileri sürmektedir. Bu madde şu şekildedir:

“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.

Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.”

A. Tarafların iddiaları

37.Başvuran, kendisine verilen kamulaştırma bedelinin iki açıdan taşınmazının gerçek değerini yansıtmadığını iddia etmektedir. Başvuran bir taraftan, kamulaştırma bedeli hesaplanırken yüksek verimli tarım ürünlerine ilişkin verilerin dikkate alınmamasına yönelik ulusal mahkemelerin benimsediği hesaplama yönteminden şikâyet etmektedir. Diğer taraftan ise, sürecin uzun sürmüş olması ve idarenin acele kamulaştırma biter bitmez taşınmaza el koymuş olması dikkate alındığında, kamulaştırma bedeline, Anayasa’nın 46. maddesi tarafından öngörülen faizlerin ya da en azından yasal faiz oranlarının uygulanması gerektiğini düşünmektedir.

38.Başvuran ayrıca, Anayasa Mahkemesi kararının, Strazburg’daki Mahkeme’nin içtihadına uygun olmadığını iddia etmektedir. Başvuran somut davanın, Hükümetin görüşlerinde açıkladığı Güleç ve Armut/Türkiye ((kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 25969/09, 16 Kasım 2010) ve Kurtuluş/Türkiye ((kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 4689/06, 28 Eylül 2010) davalarından farklı olduğunu düşünmektedir. Başvuran ilk davada, ilgililerin kamulaştırma süreci boyunca taşınmazlarını kullanmaya devam ettiklerini ancak kendisiyle ilgili durumda, idarenin taşınmazına el koyduğundan kamulaştırma süreci boyunca taşınmazını kullanma imkânının olmadığını ileri sürmektedir. Başvuran, Kurtuluş davasında ise değer kaybının sadece % 3,67 olduğunu belirtmektedir.

39.Başvuran 3 Aralık 2015 tarihinde, kabul edilebilirlik ve esas hakkındaki görüşlerinde ona göre haksız olarak acele kamulaştırmaya gidilmesi ve idarenin, olağan kamulaştırmaya başlamadan önce yaklaşık bir yıl geçmesi nedeniyle taşınmazının meyve bahçesi olduğunu kabul ettiremediğini iddia etmektedir.

40.Hükümet öncelikle, kamulaştırma bedelinin, Kamulaştırma Kanunu’nun 10. maddesi uyarınca açılan dava kapsamında, somut olayda mahkemeye başvurulduğu 25 Mayıs 2010 tarihinde kamulaştırılan mülkün değerine göre belirlendiğini belirtmektedir. Hükümet, başvurana ilk ödemenin bu dava açılmadan yaklaşık on bir ay önce yapıldığını açıklamaktadır. Hükümet ayrıca, taşınmazın değerinin idare el koyduktan sonra arttığını ve tespit edilen kamulaştırma bedelinin bu tarihten sonra daha yüksek olduğunu belirtmektedir. Öte yandan Hükümet, bu kamulaştırma bedeline el koyma tarihinden itibaren faiz uygulanmasının anlamsız olacağı kanaatindedir. Hükümet Anayasa’nın 46. maddesi ile öngörülen faiz oranının ancak kesinleşip de ödenmeyen kamulaştırma bedelleri için uygulandığını eklemektedir.

41.Hükümet daha sonra, başvurana yapılan iki ödemeyi ayrı ayrı değerlendirmenin adil olmadığını ileri sürmektedir. Hükümet başvurana toplam kamulaştırma bedelinin % 47’sini –yani 168.961 TL-, bedelin hesaplandığı tarihten yaklaşık bir yıl önce, yani mahkemeye başvurulduğu tarihte ödendiğini böylelikle başvuranın bu tutara sahip olduğunu ve istediği gibi yatırım yapma imkânının olduğunu belirtmiştir. Hükümete göre ödemeler, zaman faktörü dikkate alınarak mukayese edilmesi gerekir.

42.Anayasa Mahkemesi gibi Hükümet de % 7,7’lik değer kaybının başvuranın üzerine orantısız bir yüklemediği kanaatindedir. Hükümete göre bu yük, verilen tazminatın bir kısmı taşınmazın değerinin hesaplandığı tarihten yaklaşık on bir ay önce ödendiği için daha da hafiflemiştir.

43.Yüksek verimli tarım ürünlerine ilişkin verilerin dikkate alınmadığıyla ilgili şikâyet hakkında Hükümet, söz konusu verilerin Ermenek ilçesindeki verilerle hiçbir şekilde ilgisinin olmadığını ve sadece komşu ilçelerin verileriyle ilgili olduğunu belirtmiştir. Hükümet, kamulaştırma bedeli söz konusu veriler dikkate alınarak hesaplanmış olsaydı taşınmazın metrekare fiyatının, başvurana fiilen ödenen 12,23 TL değil de 12,04 TL olacağını eklemiştir. Hükümet bu ifadelerini desteklemek için özellikle başvuru gönderildikten sonra dosyaya aktarmak için istediği bilirkişi raporunu ibraz etmiştir. Hükümet söz konusu verilerin dikkate alınmamasının, taşınmazın metrekare değerinde önemli farklılıklara yol açmadığı kanaatindedir.

B. Mahkeme’nin değerlendirmesi

1. Kamulaştırma bedelinin değer kaybetmesi ve faiz uygulanmaması

44. Mahkeme, şikâyetin Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a) bendi anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit ederek, bu şikâyetin kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.

45.Mahkeme somut olayda, başvuranın Kamulaştırma Kanunu temelinde mülkiyet hakkından mahrum kaldığını ve söz konusu kamulaştırmada kamu yararına yönelik meşru bir amaç güdüldüğünü kaydetmektedir. Bu hususta başvuran, idare tarafından acele kamulaştırma sürecine başvurulmasının meşruluğundan şikâyet etse de başvuranın iptal davası açarak idare mahkemeleri önünde idarenin söz konusu kararına karşı itiraz etmediğini belirtmek gerekmektedir. Oysa böyle bir dava, bu kamulaştırma sürecine başvurulmasının meşruluğunun denetlenmesini ve acil bir durum olmaması halinde bu sürecin iptal edilmesini sağlayabilirdi (yukarıdaki 33. paragraf).

46.Dolayısıyla somut olayda, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesinin birinci paragrafının ikinci cümlesi uygulanmalıdır (bk. diğer kararlar arasında, Aka/Türkiye, 23 Eylül 1998, § 43, Karar ve Hükümler Derlemesi 1998‑VI). Geriye, bu yasal mülkten mahrum bırakmanın, başvuran üzerine orantısız ve aşırı bir yük getirip getirmediğini araştırmak gerekmektedir.

47.Öncelikle, başvuranın davasında Anayasanın 46. maddesinin uygulanmasıyla ilgili olarak Mahkeme, bu hükme göre, kamulaştırma bedellerinin kalan miktarına, ödememe sebebi ne olursa olsun, kamu alacaklarına uygulanan en yüksek faiz oranlarının eklendiğini kaydetmektedir. Yargıtay’ın yerleşik içtihadına göre, Anayasanın 46. maddesinde öngörülen faiz oranı, ancak kesinleşip de ödenmeyen kamulaştırma bedeli söz konusu olduğunda uygulanmaktadır. Oysa mevcut davada böyle bir durum söz konusu değildir. Kamulaştırma bedeli, karar tarihinde başvurana peşin olarak ödenmiştir. Bu nedenle ilgili kişi, iç hukukta Anayasanın 46. maddesinin uygulanmasını talep edemez. (bk. bu konuda, Yetiş ve diğerleri/Türkiye, No. 40349/05, § 46, 6 Temmuz 2010).

48.Kamulaştırma bedelinin değer kaybına uğradığına ilişkin şikâyet konusunda ise Mahkeme, kullanılan yöntemler ile izlenen amaç arasında makul bir orantılılığın varlığından ve başvurana ölçüsüz bir yük yüklenmediğinden emin olmalıdır.

49.Bu bağlamda Mahkeme, her türlü mülkiyete saygı hakkı ihlalinin, toplumun genel menfaatleri ile bireyin temel haklarının korunması arasında “adil bir denge” gözetmesi gerektiğini hatırlatmaktadır (bk. diğerleri arasından, Sporrong ve Lönnroth/İsveç, 23 Eylül 1982, § 69, A serisi No. 52). İhtilaflı tedbirin istenen “adil dengeye” uygun olup olmadığını ve özellikle başvurana orantısız bir yük yükleyip yüklemediğini belirlemek için, ulusal mevzuatta öngörülen tazminat düzenlemelerinin dikkate alınması gerekmektedir. Bu bağlamda Mahkeme, mülkün gerçek değeriyle orantılı makul bir tazminat ödenmediği sürece, bir mülkten mahrum bırakılmanın genelde aşırı bir müdahale teşkil edeceğini hatırlatmaktadır (Papachelas/Yunanistan [BD], No. 31423/96, § 48, AİHM 1999‑II).

50.Somut olayda Mahkeme, idarenin Kamulaştırma Kanunu’nun 27. maddesi uyarınca acele kamulaştırma usulüne başvurduğunu tespit etmektedir. Bu işlem sonucunda, Asliye Hukuk Mahkemesi 11 Haziran 2009 tarihinde başvurana hemen ödemesi yapılan 168.961 TL tazminat ödenmesine hükmetmiş ve idarenin taşınmaza el koymasına izin vermiştir. İdare daha sonra, kamulaştırma bedelinin tespit edilmesi ve taşınmazın tapu siciline idare adına kaydedilmesi amacıyla Kamulaştırma Kanunu’nun 10. maddesi tarafından öngörülen olağan kamulaştırma usulüne başvurmuştur. Bu işlem sonucunda başvurana 208.527 TL ek tazminat ödenmesine karar verilmiş ve taşınmazın mülkiyeti idareye devredilmiştir.

51.Mahkeme, başvurana ulusal mahkeme tarafından olağan kamulaştırma işlemi sonucunda verilen ek tazminata gecikme faizi eklenmediğini tespit etmektedir. Mahkeme, ulusal mahkemeye başvurulan tarihten karar tarihine kadar geçen süreçteki enflasyonun etkisi dikkate alındığında söz konusu tazminatın, değerinin yaklaşık % 14 oranında azaldığını saptamaktadır.

52.Kamulaştırma bedelinin değerinin azalması konusunda karar vermesi istenen Anayasa Mahkemesi, müdahalenin orantılı olup olmadığını söz konusu değer kaybını toplam kamulaştırma bedeline göre değerlendirilmesi gerektiğine kanaat getirmiştir.

53.Mahkeme, Anayasa Mahkemesi’nin bu yaklaşımı ile aynı fikirdedir. Mahkeme, tarafların acele kamulaştırma ve olağan kamulaştırma işlemlerinin tek ve aynı işlem olduğunu kabul ettiklerini ve bu bağlamda işlemlerin bir bütün olarak değerlendirilmesi gerektiğini tespit etmektedir. Mahkeme ikinci tazminat kısmının uğradığı değer kaybını toplam kamulaştırma bedeline (377.277 TL) göre değerlendirecektir. Nitekim bu değer kaybı % 7,7’ye tekabül etmektedir. Geriye, böyle bir değer kaybının başvurana aşırı bir yük oluşturup oluşturmadığının belirlenmesi gerekmektedir.

54.Mahkeme, Anayasa Mahkemesine göre bu şekildeki bir değer kaybı, başvuran üzerine orantısız ve aşırı bir yük getirmemiş olduğunu kaydetmektedir. Öte yandan, Anayasa Mahkemesi, başvuranın kamulaştırma bedelinin bir kısmını olağan kamulaştırma işleminden yaklaşık on bir ay önce alarak, tasarruf etme ve yatırıma dönüştürme imkânına sahip olduğunu düşünerek değer kaybının başvuran üzerinde meydana getirdiği yükün daha da hafiflediği kararına varmıştır.

55.Mahkeme bu tespite katılmamaktadır. Mahkeme, Türkiye ile ilgili birçok dava kapsamında kamulaştırma bedelinin değer kaybetmesi konusunu daha önce de incelediğini hatırlatmaktadır (Yetiş ve diğerleri (yukarıda anılan), Güleç ve Armut (yukarıda anılan karar), Kurtuluş (yukarıda anılan karar) ve Bucak ve diğerleri/Türkiye ((kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 44019/09, 18 Ocak 2011). Mahkeme Yetiş ve diğerleri kararında % 14,68 ve % 43’lük değer kaybının ilgililere, kamu yararının gerekleri ile mülkiyet hakkının korunması arasında gözetilmesi gereken adil dengeyi bozan orantısız ve aşırı bir yük yüklediğine kanaat getirmiştir. Mahkeme buna karşın Güleç ve Armut ve Bucak ve diğerleri (yukarıda anılan kararlar) davalarında, kamulaştırma bedelinin % 10,74 kadar değer kaybetmesinin ilgililere orantısız ve aşırı bir yük getirmediğini kabul etmiştir. Mahkeme bunu kabul ederken, bir yandan tespit edilen oranın yukarıda anılan Yetiş ve diğerleri davasında gözlemlenen orandan daha düşük olduğunu ve diğer taraftan ise başvuranların söz konusu dönem boyunca mülkiyetlerini kullanmaya devam ettiklerini kaydetmiştir. Mahkeme, belirtilen dönemde başvuranların taşınmazlarını kullanmış olmalarının, başvuranların tazminatlarının değer kaybını tamamen olmasa da yeterince karşıladığına kanaat getirmiştir. Bununla birlikte, başvuranın acele kamulaştırma süreci sonunda taşınmazından mahrum kalması ve dolayısıyla belirtilen dönem boyunca taşınmazını kullanamaması nedeniyle iş bu dava koşullarının Güleç ve Armut ve Bucak ve diğerleri (yukarıda anılan kararlar) davalarına göre önemli farklılıklar gösterdiğini belirtmek gerekir.

56.Mahkeme mevcut dava koşullarının, Anayasa Mahkemesinin atıfta bulunduğu Arabacı/Türkiye ((kabul edilebilirlik hakkında karar), No. 65714/01, 7 Mart 2002) ve Kurtuluş (yukarıda anılan karar) davalarında da farklı olduğu kanaatindedir. Somut olayda kamulaştırma bedelinin uğradığı değer kaybı % 7,7’dir; Buradaki değer kaybı oranı, Anayasa Mahkemesi tarafından açıklanan davalarda (sırasıyla % 5 ve % 3,67) gözlemlenen değer kaybından daha yüksek bir orandır.

57. Anayasa Mahkemesi’nin, başvuranın olağan kamulaştırma işlemi başlamadan yaklaşık on bir ay önce kamulaştırma bedelinin bir kısmını alma, tasarruf etme ve yatırıma dönüştürme imkânına sahip olduğuna dair iddiasıyla ilgili olarak Mahkeme, başvuranın bu ilk ödemeyi aldığı andan itibaren taşınmazından mahrum kaldığı için bu iddiayı biraz spekülatif ve temelsiz bulmaktadır. Hükümetin zaman faktörünü dikkate alarak ödemeleri kıyaslamak gerektiğine dair iddiasıyla ilgili olarak Mahkeme, ilk tazminatın (168.961 TL), toplam tazminattan mahkemeye başvurulduğu tarihte güncellenen değerine göre değil de nominal (itibari) değerine göre hesaptan düşüldüğünü kaydetmektedir. Mahkeme bu durumun başvuranın lehine olduğunu kabul etmektedir. Mahkeme bununla birlikte, ilgilinin söz konusu dönemde mülkünü kullanamaması ve mülkiyetinden yoksun kaldığı andan itibaren taşınmazının değerine tekabül eden tutarın tamamını elde edemediği dikkate alındığında ilgilinin sağladığı kazancın önemli olmadığı kanaatindedir.

58.Öte yandan Mahkeme, Hükümetin söz konusu tarihten sonra belirlenen kamulaştırma bedelinde, idare el koyduktan sonra değer artışı yaşanmasından ötürü daha yüksek olduğuna dair iddiasının rastlantısal ve bu konuda hiçbir kesinlik olmadığı kanaatindedir. Her halükarda Kamulaştırma Kanunu’nun 10. maddesi tarafından öngörülen prosedüre açık bir şekilde gecikerek başvuran idarenin bizzat oluşturduğu bu durumdan Hükümet yararlanamaz.

59.Mahkeme yukarıdaki hususlar doğrultusunda, mahkemeye başvurulan tarihteki kamulaştırma bedeli değeri ile efektif ödeme yapıldığı sıradaki değer arasındaki farkın, gecikme faizinin olmamasına bağlanabileceği kanaatindedir. Bu fark, Mahkeme’nin, başvuranın, kamu yararının gerekleri ile mülkiyet hakkının korunması arasında gözetilmesi gereken adil dengeyi bozan orantısız ve aşırı bir yüke maruz kaldığına kanaat getirmesine neden olmuştur.

60.Dolayısıyla Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesi ihlal edilmiştir.

2. İhtilaflı taşınmazın hukuki niteliği ve tazminat tutarının hesaplanması

61. Mahkeme, taşınmazın hukuki niteliği hakkında öncelikle, başvuranın söz konusu şikâyeti Mahkeme önünde ilk kez 3 Aralık 2015 tarihinde kabul edilebilirlik ve esas hakkındaki görüşlerinde dile getirdiğini kaydetmektedir. Başvuran ilk başlarda, tarım arazisi için uygulanan hesaplama yönteminden şikâyet etmiş ancak arazisinin meyve bahçesi olarak nitelendirilmesi gerektiği konusunda iddiada bulunmamıştır. Her halükarda Mahkeme, bir ulusal mahkeme tarafından yapılmış olduğu iddia edilen filli veya hukuki hatalar konusunda, Sözleşme tarafından güvence altına alınan hak ve özgürlükleri ihlal etmediği sürece karar verme yetkisi olmadığını hatırlatmaktadır. Öte yandan, Sözleşme’nin 6. maddesi ile adil yargılanma hakkı güvence altına alınmış olsa da, değerlendirilmesinin öncelikli olarak iç hukukun ve ulusal mahkemelerin görevi olan delillerin kabul edilebilirliği veya değerlendirilmesi konusunu düzenlememektedir (García Ruiz/İspanya [BD], No. 30544/96, § 28, AİHM 1999‑I). Somut olayda Mahkeme taşınmazın nitelendirilmesi konusunda herhangi bir keyfilik görememektedir. Hâkimler, taşınmaz üzerindeki dikili ceviz ağaçlarının yaşına dair acele kamulaştırma usulü çerçevesinde taşınmaz üzerinde gerçekleştirilen keşif esnasında tespit edilen bulgular ve Ermenek İlçe Tarım Müdürlüğü tarafından kendilerine gönderilen bilgiler ışığında, ihtilaflı arazinin tarım arazisi olduğuna ve söz konusu bölgedeki ceviz ağaçlarının meyve verme yaşında, yani 8 yaşında olmaması nedeniyle meyve bahçesi olarak nitelendirilemeyeceğine kanaat getirmişlerdir. Mahkeme, söz konusu keşif yapıldığı sırada başvuranın olmadığının doğru olmasına rağmen ilgilinin acele kamulaştırma aşamasında ceviz ağaçlarına atfedilen yaşa hiçbir şekilde itiraz etmediğini kaydetmektedir. Dolayısıyla başvurunun bu kısmı açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3 ve 4. fıkraları uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.

62.Mahkeme yüksek verimli tarım ürünlerine ilişkin verilerin dikkate alınmamasından şikâyet etmesiyle ilgili olarak böyle bir durumun kamulaştırma bedeli miktarında bir düşüşe neden olabileceği ihtimalini reddedemeyeceğini hatırlatmaktadır; Ayrıca söz konusu kaybın tespit edilmiş olması ve başvurana ödenen miktarın kamulaştırılan mülkün değeri ile makul bir bağlantı içinde olmaması gerekmektedir (Papachelas, yukarıda anılan, § 49). Mevcut davada böyle bir durum söz konusu değildir.

63.Mahkeme, yüksek verimli tarım ürünlerine ilişkin verilerin dikkate alınmamasının nedeni olarak Hükümetin, söz konusu verilerin Ermenek ilçesi tarımsal verileriyle hiçbir ilgisi olmaması ve sadece komşu ilçelerinin verileriyle ilgili olduğunu söylediğini kaydetmektedir. Hükümetin verdiği rapordan da anlaşılacağı üzere, kamulaştırma bedeli, yüksek verimli tarım ürünlerine ilişkin veriler dikkate alınarak hesaplanmış olsaydı taşınmazın metre kare fiyatı, başvurana fiilen ödenen metre kare fiyatının 12,23 TL olmasına rağmen 12,04 TL olurdu. Dolayısıyla söz konusu verilerin dikkate alınmaması, başvuranın kayda değer bir zarar görmesine neden olmamıştır.

Başvuranın söz konusu rapordaki bulgulara itiraz edebilmesi ve fiilen uğradığı zararın ne kadar olduğunu kanıtlayabilmesi mümkün olmamıştır. Dolayısıyla başvurunun söz konusu kısmı açıkça dayanaktan yoksundur ve Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrasının a bendi ve 4 fıkrası uyarınca reddedilmesi gerekmektedir.

II. SÖZLEŞME’NİN 6. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

64.Başvuran Sözleşme’nin 6. maddesini ileri sürerek ulusal mahkemelerin acele kamulaştırma usulü kapsamında yokluğunda gerçekleşen keşfe dayandıkları gerekçesiyle adil yargılanma hakkının ihlal edildiğinden şikâyet etmektedir. Başvuran ayrıca, idarenin, taşınmazının sular altında kalmış olması nedeniyle yeniden değerlendirme olasılığının ortadan kalkmış olduğu halde acele kamulaştırma işleminden uzun bir müddet sonra olağan kamulaştırma işlemini başlatmış olmasından da şikâyet etmektedir.

65.Mahkeme, Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi çerçevesinde vardığı ihlal tespiti dikkate alındığında (yukarıdaki 61. paragraf), somut olayda ortaya konulan temel hukuki sorunu incelediği kanaatindedir. Dava konusu olay ve olgular ve tarafların iddiaları bütünüyle dikkate alındığında Mahkeme, Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamındaki şikâyetin kabul edilebilirliği ve de esası hakkında ayrı ayrı karar vermeye gerek olmadığını düşünmektedir (bk, benzer bir yaklaşım için, Kamil Uzun/Türkiye, No.37410/97, § 64, 10 Mayıs 2007).

II.SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA

66. Sözleşme’nin 41. maddesi şunu öngörmektedir.

“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”

A. Tazminat

67.Başvuran, 3 Aralık 2015 tarihinde rakama döktüğü ve bu tarihten itibaren güncellenmesini istediği maddi tazminat için 1.400.000 Türk lirası (TL) (yaklaşık 456.000 avro (EUR)) talep etmektedir.

Başvuran manevi tazminat olarak ise 20.000 avro talep etmektedir.

68.Hükümet bu iddialara karşı çıkmaktadır.

69.Mahkeme, başvuranın maruz kaldığı maddi tazminatı hesaplamak için, 3 Şubat 2012 tarihinde başvurana fiilen ödenen tutar ile kamulaştırma bedelinin, Asliye Hukuk Mahkemesine başvuru yapıldığı 17 Mayıs 2010 tarihinden itibaren paradaki değer kaybı göz önünde bulundurularak hesaplanmış olması halinde başvuranın almış olacağı miktar arasındaki farkın dikkate alınması gerektiğine kanaat getirmektedir.

70.Mahkeme, tazminat ödenirken aradan önemli bir sürenin geçmesi gibi değer kaybına neden olan unsurlar dikkate alınmadıysa, tazminatın uygun olma niteliği riske gireceğinden (Stan Greek Rafinerileri Stran ve Stratis Andreadis/Yunanistan, 9 Aralık 1994, § 82, seri A No. 301-B), söz konusu tutar, ödeme tarihinde kamulaştırma bedelinin uğradığı değer kaybı belirlendikten sonra enflasyonun etkilerini gidermek için güncelleştirilmesi gerektiğini hatırlatmaktadır (Scordino (No. 1) yukarıda anılan, § 258).

71.Mahkeme söz konusu unsurları göz önünde bulundurarak başvurana maddi tazminat için 11.700 avro ödenmesinin uygun olacağı kanaatindedir.

72. Mahkeme ihlal tespitinin, başvuranın dava konusu olaylar nedeniyle uğramış olduğu düşünülen manevi tazminatı gidermek için yeterli olduğu kanaatindedir.

B. Masraf ve Giderler

73.Başvuran ayrıca, herhangi bir rakam belirtmeden ve kanıtlayıcı belge sunmadan ulusal mahkemeler ve Mahkeme önünde yapılan masraf ve giderlerin ödenmesini talep etmektedir.

74.Hükümet, başvuranın talebini desteklemek için herhangi bir belge sunmadığını belirtmektedir.

75.Mahkeme’nin içtihadına göre, bir başvuran ancak gerçekliği, gerekliliği ve makul oranda oldukları ortaya konulan masraf ve giderlerinin tazminini elde edebilmektedir.

Somut olayda Mahkeme, kanıtlayıcı belge olmamasını dikkate alarak, başvuranın masraf ve giderlere ilişkin talebini reddetmektedir.

C. Gecikme faizi

76.Mahkeme gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredi kolaylıklarına uyguladığı faiz oranına üç puan eklenerek elde edilecek oranın uygun olduğu sonucuna varmaktadır.

BU GEREKÇELERLE MAHKEME, OYBİRLİĞİYLE,

1. Kamulaştırma bedelinin değer kaybetmesiyle ilgili Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamındaki şikâyetin kabul edilebilir ve ihtilaflı taşınmazın hukuki niteliği ve tazminat tutarının hesaplanmasıyla ilgili Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi kapsamındaki şikâyetlerin ise kabul edilmez olduğuna;

2. Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine;

3.Sözleşme’nin 6. maddesi kapsamındaki şikâyetin kabul edilebilirliği ve esası hakkında ayrıca karar vermeye gerek olmadığına;

4.İşbu kararın, tek başına olası manevi tazminat için yeterli adil tazmin teşkil ettiğine;

5. a) Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrasına uygun olarak, davalı Devlet’in kararın kesinleştiği tarihten itibaren üç ay içinde başvurana, her türlü vergi tutarı hariç, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere maddi tazminat için 11.700 avro (on bir bin yedi yüz avro) ödemesi gerektiğine;

b) Söz konusu sürenin bittiği tarihten başlayarak, ödemenin yapıldığı tarihe kadar, Avrupa Merkez Bankası’nın o dönem için geçerli olan faiz oranının üç puan fazlasına eşit oranda basit faiz uygulanmasına;

6.Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine;

karar vermektedir.

İşbu karar Fransızca dilinde tanzim edilmiş olup; Mahkeme İçtüzüğü’nün 77 §§ 2 ve 3. fıkraları uyarınca 6 Aralık 2016 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.

Stanley Naismith Julia Laffranque

Yazı İşleri Müdürü Başkan
İlkemiz, hukukun adaletli dağıtılabilmesi için yargı kararlarının paylaşımına daha çok önem vermektir.
kararara.com sitesi, paylaşılan kararların yargısal faaliyetlerde kullanılmasında herhangi bir hak ve sorumluluk kabul etmemektedir.
Kullanıcı avatarı
Admin
Site Yöneticisi
Mesajlar: 29557
Kayıt: 22 Mar 2012 12:08
Meslek: Hukukçu
İletişim:

Re: KAMULAŞTIRMASIZ ELATMA NEDENİYLE TAZMİNAT KONUSUNDA AİHM KARARLARI

Mesaj gönderen Admin »

AVRUPA İNSAN HAKLARI MAHKEMESİ

İKİNCİ BÖLÜM

KAHYAOĞLU VE DİĞERLERİ / TÜRKİYE

(Başvuru No.37203/05)

KARAR

STRAZBURG

31 Mayıs 2016


İşbu karar Sözleşme’nin 44 § 2 maddesinde belirtilen koşullar çerçevesinde kesinleşecek olup bazı şekli değişikliklere tabi tutulabilir.




Kahyaoğlu ve diğerleri / Türkiye davasında,

Başkan

Julia Laffranque,

Işıl Karakaş,
Nebojša Vučinić,
Valeriu Griţco,
Ksenija Turković,
Jon Fridrik Kjølbro,

Stéphanie Mourou-Vikström

ve Bölüm Yazı İşleri Müdürü Stanley Naismith’in katılımıyla Daire olarak toplanan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (İkinci Bölüm), 10 Mayıs 2016 tarihinde gerçekleştirdiği müzakereler neticesinde, anılan tarihte aşağıdaki kararı vermiştir:

USUL

1. Türkiye Cumhuriyeti aleyhine açılan davanın temelinde, bu devletin altı vatandaşı olan Aslan Kahyaoğlu, Hasan Kahyaoğlu, Osman Kahyaoğlu ve Celal Kahyaoğlu ve Mihlet Kahyaoğlu Kurt ve Saadet Kahyaoğlu Cuhalamak’ın (“başvuranlar”), 30 Eylül 2005 tarihinde İnsan Hakları ve Temel Özgürlüklerin Korunmasına ilişkin Sözleşme’nin (“Sözleşme”) 34. maddesi uyarınca yapmış oldukları (37203/05 No.lu) başvuru bulunmaktadır.

2.Başvuranlar Şanlıurfa Barosu’na bağlı Avukatlar A. Elçi ve O. Kaysı tarafından temsil edilmişlerdir. Türk Hükümeti ise (“Hükümet”) kendi görevlisi tarafından temsil edilmiştir.

3.Başvuru, 11 Aralık 2009 tarihinde Hükümete tebliğ edilmiştir.

OLAYLAR

4.Başvuranlar, sırasıyla 1960, 1954, 1965, 1958, 1966 ve 1955 doğumludurlar ve Şanlıurfa’da ikamet etmektedirler.

5. Başvuranlar, olayların meydana geldiği dönemde Şanlıurfa’da bulunan bir arazinin (733 no.lu parsel) hissedarlarıydı.

6.Belirlenemeyen bir tarihte, Savunma Bakanlığı (“Bakanlık”) tarafından söz konusu taşınmazla ilgili olarak kamulaştırmasız el atma kararı alınmıştır.

7. Kamulaştırma usulüne başvurulmaksızın, söz konusu taşınmazın bir kısmı üzerinden yüksek gerilim hattı geçirilmesi için Türkiye Elektrik İletim A.Ş. (“TEİAŞ”)[1] lehine ayni irtifak hakkı tesis edilmiştir.

8.Başvuranlara herhangi bir tazminat ödenmemiştir.

9.Mülkiyetlerinin işgal edildiğini öğrenen başvuranlar, 15 Kasım 2002 tarihinde taşınmazın fiili (de facto) kamulaştırılması nedeniyle sebep olunan zararın karşılanması amacıyla Şanlıurfa Asliye Hukuk Mahkemesinde (“Asliye Hukuk Mahkemesi”) tazminat davası açmışlardır.

10.Asliye Hukuk Mahkemesi 10 Nisan 2003 tarihinde, TEİAŞ hakkında açılan davayı, Bakanlık hakkında açılan davadan ayırdıktan sonra başvuranlar lehine karar vermiştir.

11.Asliye Hukuk Mahkemesi, söz konusu taşınmazın değerinin tespitine yönelik bilirkişi raporuna dayanarak, ihtilaf konusu taşınmazın Hazine adına kaydedilmesi karşılığında, başvuranların her birine, 15 Kasım 2002 tarihinden itibaren yasal gecikme faiziyle birlikte 262.430.000.000 eski Türk lirası tutarında tazminat verilmesi (TRL, olayların meydana geldiği dönemde yaklaşık 147.515 avro (EUR)), gerektiği kanaatine varmıştır.

12.Asliye Hukuk Mahkemesi, TEİAŞ lehine irtifak hakkı tesisinin taşınmazın değerinde %9 oranında bir kayba sebep olduğu gerekçesiyle yaptığı hesaplamadan %9 oranında bir indirim yapmıştır.

13.Yargıtay 25 Temmuz 2003 tarihinde kesinleşen söz konusu kararı onamıştır.

14.Başvuranlar, TEİŞ’ a karşı açtıkları dava kapsamında kamulaştırma bedellerinin geri kalan %9’luk kısmının ödenmesini istemişlerdir.

15. Asliye Hukuk Mahkemesi, başvuranların her birinin uğradığı gerçek zararı 27.350.113.969 TRL (olayların meydana geldiği dönemde yaklaşık 15.373 EUR) olarak değerlendirmiştir.

16. Ancak mahkeme 27 Nisan 2004 tarihli bir kararıyla, başvuranların her birine tahmini gerçek zarara göre 21.272.310.969 TRL (olayların meydana geldiği dönemde yaklaşık 12.733 EUR) daha az olmak üzere 6.077.803.000 TRL (olayların meydana geldiği dönemde yaklaşık 3.638 EUR) ödeme yapılmasına karar vermiştir.

17.Mahkeme bu kanaate varırken, kamulaştırma yoluyla idare lehine irtifak hakkı kurulması nedeniyle ihtilaflı taşınmazda oluşacak değer kaybı oranının taşınmazın gerçek değerinin %2’sinden daha fazla olamayacağına dair Yargıtay’ın yerleşik içtihadına atıfta bulunmuştur.

18.Yargıtay, başvuranlar tarafından temyiz edilen anılan kararın usul ve yasaya uygun olduğuna kanaat getirerek 20 Ekim 2004 tarihinde onamıştır.

19.Yargıtay 7 Nisan 2005 tarihinde, başvuranların yaptığı karar düzeltme talebini reddetmiştir.

HUKUKİ DEĞERLENDİRME

I. SÖZLEŞME’YE EK 1. NO.LU PROTOKOL’ÜN 1. MADDESİNİN İHLAL EDİLDİĞİ İDDİASI HAKKINDA

20. Başvuranlar, irtifak hakkı tesisi nedeniyle gerçek zararlarının taşınmaz malın değerinin %9’una tekabül etmesine rağmen ulusal mahkemelerin, kendilerine ödenmesi gereken tazminat bedelini taşınmazın değerinin %2’siyle sınırlandırılmasını Sözleşme’nin 6. maddesi ve Sözleşme’ye Ek 1.No.lu Protokol’ün 1. maddesindeki hükümlere aykırı olduğunu iddia etmektedirler.

21.Hükümet bu iddiaya karşı çıkmaktadır.

22.Mahkeme öncelikle, şikâyetin başvuranlar tarafından yapıldığı şekliyle, sadece Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi çerçevesinde incelenmesi gerektiği kanaatindedir. Söz konusu hüküm şu şekildedir:

“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.

Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.”

A. Kabul Edilebilirlik Hakkında

23. Hükümet herhangi bir kabul edilemezlik itirazında bulunmamıştır.

24. Mahkeme, başvurunun Sözleşme’nin 35. maddesinin 3. fıkrası anlamında açıkça dayanaktan yoksun olmadığını ve başka herhangi bir kabul edilemezlik gerekçesinin bulunmadığını tespit ederek, bu başvurunun kabul edilebilir olduğuna karar vermiştir.

B. Esas Hakkında

25. Başvuranlar, mal ve mülkiyetlere saygı hakkının ihlal edilmesinden şikâyet etmekte ve kendilerine ödenmesi gereken kamulaştırma bedelinden %7 oranında bir kesinti yapılmasından yakınmaktadırlar.

26.Hükümet, ihtilaflı mülkiyetten yoksun bırakma nedenini kamu yararı olduğunu ve kamulaştırmasız el etme nedeniyle ulusal mahkemeler tarafından tazminat kapsamında belirlenen meblağların söz konusu taşınmazın değerine tekabül eden bir bedel olduğunu ileri sürmektedir. Hükümet bu bağlamda, başvuranlara ödenecek tazminatların bilirkişi raporuna dayanılarak objektif bir şekilde değerlendirildiğini eklemektedir. Böylece, Hükümetin görüşüne göre, adil denge gözetilmiş dolayısıyla da şikayet edilen durum Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesindeki hükümlere aykırı değildir.

27.Mahkeme, Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesinin yapısıyla ve söz konusu hükümde yer alan üç farklı kuralla ilgili içtihadına atıfta bulunmaktadır. (bk. örneğin, J.A. Pye (Oxford) Ltd ve J.A. Pye (Oxford) Land Ltd/Birleşik Krallık [BD], No. 44302/02, § 52, AİHM 2007‑III).

28.Müdahalenin varlığı hususunda Mahkeme, başvuranların taşınmazına fiilen el atılması durumunun mülkiyetten yoksun bırakma niteliğinde olduğuna kimsenin itiraz etmediğini belirtmektedir.

29.Müdahalenin yasallığı açısından ise Mahkeme, başvuranların taşınmazlarının idare tarafından kamulaştırma hükümlerine aykırı bir biçimde kullanılmasına itiraz etmediklerini kaydetmektedir.

Mahkeme, söz konusu yoksun bırakılmanın meşru amaç izlediğine itiraz edilmediğini belirtmektedir.
31.Dolayısıyla, Mahkeme bu konulara değinmeyecektir. Ancak somut olayda Mahkeme, idarenin başvuranların mülkiyetlerine saygı gösterilmesi hakkından yararlanmalarına müdahalede bulunmasının yasal olmadığını kaydetmek istemektedir. Nitekim kamulaştırmasız el atma idareye bir taşınmazı işgal etme, mülkün malikini kesin olarak değiştirme imkânı vermekte ve sonuç olarak, bu sayede taşınmazın devrini bildirmek için tapuda herhangi bir resmi işlem yapılmaksızın, taşınmazın idare tarafından iktisap edilmesine neden olmaktadır. İdareye hukuki kamulaştırma kurallarının ötesine geçme imkânı sağlayan bu yöntem, davacılara öngörülemez ve keyfi bir sonuç sunma tehlikesi taşımaktadır. Söz konusu uygulama, yeterli derecede hukuki güvence temin edecek ve gerektiği şekilde gerçekleştirilen bir kamulaştırmanın alternatifini oluşturacak nitelikte değildir (Sarıca ve Dilaver/Türkiye, No. 11765/05, § 45, 27 Mayıs 2010).

32.Öte yandan, söz konusu dava koşullarında ulusal mahkemeler tarafından verilen ihtilaf konusu tazminatın Sözleşme’ye Ek. 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi anlamında orantılı olup olmadığına karar vermek germektedir.

33.Somut olayda Mahkeme başvuranlara verilen tazminatın, söz konusu taşınmaz malın değerinin %2’si ile sınırlı olduğunu söylemektedir. Oysa TEİAŞ lehine irtifak hakkı tesis edilmesi nedeniyle ulusal mahkemeler tarafından bilirkişi raporuna dayanarak belirlenen ilgililerin uğradığı gerçek zarar, gerçekte %9’dur. (paragraf 12 yukarıda)

34.Mahkeme, Yargıtay içtihadının söz konusu sınırlamanın yasal dayanağı olarak gösterildiğini kaydetmektedir. Olayların meydana geldiği dönemde Yargıtay’a göre, irtifak hakkı tesis edilmesi nedeniyle verilecek tazminat, irtifak hakkı konusu teşkil eden taşınmaz malın gerçek değerinin %2’sini geçemez (paragraf 17 yukarıda).

35. Mahkeme’nin, ulusal mahkemelerin yerine geçmek gibi bir görevinin olmamasına ve irtifak hakkı tesisine bağlı olarak daha düşük bir değer biçme kıstaslarını dikkate almak zorunda olmamasına rağmen bu kriterlerin haksız ve makul olmayacak şekilde uygulanmamasını sağlaması gerekmektedir (Gereksar ve diğerleri/Türkiye, No. 34764/05, 34786/05, 34800/05 ve 34811/05, § 55, 1 Şubat 2011).

36.Mevcut davanın kaynağındaki durumu, somut olarak (in concreto) inceleyen Mahkeme, başvuranların hak kazandıkları toplam tazminatın %7’sini alamadıklarını tespit etmektedir. Hükümet, bu kesinti konusuna herhangi bir açıklama getirmemiştir.

37.Mahkeme, Yargıtay tarafından konulan ve farklı durumların göz önünde bulundurulmaması gibi bir dezavantaj içeren katı ilkenin, başvuranların mülkiyetlerini kaybetmeleri nedeniyle oluşan zararlarının tamamen giderilmesini isteme haklarına engel olduğunu kaydetmiştir.

38.Ayrıca ulusal mahkemeler, başvuranların iddialarını hangi sebeplerle reddettiklerini ve tazminat miktarının taşınmazın değerinin %2’si ile sınırlandırılmasının gerekçelerini açıklamamışlardır. Bu meşru beklenti karşılanmamıştır. Başvuranların iddialarına cevap verebilecek nitelikte herhangi bir açıklama yapılmamıştır.

39.Mahkeme, yukarıdaki açıklamalar ışığında başvuranlara verilecek tazminat miktarına getirilen sınırlandırmanın, kamu yararı ile ilgililerin haklarının korunması zorunluluğu arasındaki adil dengeyi tehlikeye sokacak nitelikte olduğuna kanaat getirmektedir.

40.Dolayısıyla Sözleşme’ye Ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesi ihlal edilmiştir.

II. SÖZLEŞME’NİN 41. MADDESİNİN UYGULANMASI HAKKINDA

41. Sözleşme’nin 41. maddesi aşağıdaki gibidir.

“Eğer Mahkeme bu Sözleşme ve Protokollerinin ihlal edildiğine karar verirse ve ilgili Yüksek Sözleşmeci Taraf’ın iç hukuku bu ihlalin sonuçlarını ancak kısmen ortadan kaldırabiliyorsa, Mahkeme, gerektiği takdirde, zarar gören taraf lehine adil bir tazmin verilmesine hükmeder.”

42.Başvuranların her biri maddi tazminat kapsamında 58.631,31 Türk lirası (TRY[2]), (yaklaşık 17.700 avro - EUR) ve manevi tazminat kapsamında ise 5.000 EUR talep etmektedirler. Başvuranların her biri ayrıca masraf ve harcamalar kapsamında 4.989,77 TRY (yaklaşık 1.500 EUR) istemektedirler. Başvuranlar kanıt olarak Mahkeme önünde açılan davaya ilişkin yapılan tercüme masrafları ve avukatlık ücretiyle ilgili faturaları sunmuşlardır.

43.Hükümet bu iddialara karşı çıkmaktadır.

44.Mahkeme maddi tazminat konusuyla ilgili olarak, ihlal tespitinde bulunulan bir kararın davalı devlete, ihlale son vermeyi ve bu bağlamda ortaya çıkan sonuçları mümkün olduğunca ihlalden önceki duruma dönebilmeyi sağlayacak şekilde ortadan kaldırma yönünde bir hukuki yükümlülük getirdiğini hatırlatmaktadır (Iatridis/Yunanistan (adil tazmin) [BD], No. 31107/96, § 32, AİHM 2000‑XI).

45.Mahkeme somut olayda, kamu yararı ile başvuranların haklarının korunması zorunluluğu arasındaki adil dengeye riayet edilmediği kanaatine varmıştır (paragraf 41 yukarıda). İlgililerin maruz kaldığı zarar, gerçekten elde etmeleri gereken tutar ile kendilerine ödenen tutar arasındaki farka tekabül etmektedir. Bu fark, 27 Nisan 2004 tarihinde 21.272.310.969 TRL’dir (yukarıda 16. paragraf). Tazminat ödenirken aradan önemli bir sürenin geçmesi gibi değer kaybına neden olan unsurlar dikkate alınmadıysa, tazminatın uygun olma niteliği riske gireceğinden (Stan Greek Rafinerileri Stran ve Stratis Andreadis/Yunanistan, 9 Aralık 1994, § 82, seri A No. 301-B), bu tutarlar enflasyon etkilerinin karşılanması için güncelleştirilmelidir (Scordino/İtalya (No. 1) [BD], No. 36813/97, § 258, AİHM 2006‑V).

46.Söz konusu unsurları göz önünde bulundurun Mahkeme, maddi tazminat olarak başvuranların her birine 15.800 EUR ödenmesinin uygun olacağını düşünmektedir.

47.Manevi tazminatla ilgili olarak Mahkeme, Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğiyle ilgili şikâyet edilen durumun ilgililerin adil tazmin adı altında belli bir manevi zarara uğramasına neden olduğunu düşünmektedir. Dolayısıyla Sözleşme’nin 41. maddesinin de gerektirdiği gibi Mahkeme hakkaniyete uygun bir şekilde başvuranların her birine manevi tazminat olarak 1.500 EUR ödenmesine karar vermektedir.

48.Öte yandan Mahkeme’nin içtihadına göre masraf ve giderlerle ilgili olarak bir başvurana yalnızca masraf ve giderlerinin doğruluğunu, gerekliliğini ve ödenen miktarların makul olduğunu ispatlamak kaydıyla bu masraflar iade edilebilmektedir (Nikolova/Bulgaristan [BD], No. 31195/96, § 79, AİHM 1999-II). Mahkeme elinde bulunan belgeleri ve yukarıda açıklanan kriterleri dikkate alarak, tüm masraflar için başvuranların her birine 500 EUR ödenmesinin makul olduğu kanısındadır.

49.Mahkeme, gecikme faizi olarak, Avrupa Merkez Bankası’nın marjinal kredilere uyguladığı faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek oranın uygun olduğuna karar vermektedir.

BU GEREKÇELERLE, MAHKEME OYBİRLİĞİYLE,

1. Başvurunun kabul edilebilir olduğuna;



2. Sözleşme’ye Ek 1. No.lu Protokol’ün 1. maddesinin ihlal edildiğine;



3. a) Davalı devletin, işbu kararın Sözleşme’nin 44. maddesinin 2. fıkrası uyarınca kesinleşeceği tarihten itibaren üç ay içerisinde, ödeme tarihinde geçerli olan döviz kuru üzerinden Türk lirasına çevrilmek üzere, başvuranların her birine aşağıdaki miktarları ödemekle yükümlü olduğuna:

i. Ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere maddi tazminat olarak 15.800 EUR (on beş bin sekiz yüz avro) ödenmesine,

ii. Ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere manevi tazminat olarak 1.500 EUR (bin beş yüz avro) ödenmesine,

iii. Başvuranlarca ödenmesi gereken her türlü vergi tutarı hariç olmak üzere, masraf ve giderler için, 500 avro (beş yüz avro) ödenmesine;

b) Yukarıda anılan sürenin bitiminden itibaren ve ödeme tarihine kadar, gecikme faizi olarak Avrupa Merkez Bankası’nın kısa vadeli kredilere bu süre boyunca uyguladığı marjinal faiz oranına üç puan eklemek suretiyle elde edilecek basit faiz oranının uygulanmasının uygun olduğuna;

4. Adil tazmine ilişkin kalan taleplerin reddine



karar vermiştir.



İşbu karar, Fransızca dilinde tanzim edilmiş; ardından Mahkeme İçtüzüğü’nün 77. maddesinin 2. ve 3. fıkraları uyarınca 31 Mayıs 2016 tarihinde yazılı olarak tebliğ edilmiştir.

Stanley NaismithJulia Laffranque
Yazı İşleri Müdürü Başkan








[1] Elektrik Dağıtım Anonim Şirketi

[2] 1 Ocak 2005 tarihinde eski Türk lirasının (TRL) yerini yürürlüğe giren yeni Türk lirası (YTL) almıştır. 1 YTL, 1 milyon TL’ye karşılık gelmektedir.
İlkemiz, hukukun adaletli dağıtılabilmesi için yargı kararlarının paylaşımına daha çok önem vermektir.
kararara.com sitesi, paylaşılan kararların yargısal faaliyetlerde kullanılmasında herhangi bir hak ve sorumluluk kabul etmemektedir.
Cevapla
  • Benzer Konular
    Cevaplar
    Görüntüleme
    Son mesaj