Forum ana sayfa HUKUKİ PAYLAŞIM FORUMLARI Kanun Şerhleri Türk Ceza Kanunu Şerhi TAKDİRİ İNDİRİM NEDENLERİ - TCK 62. Md.

TAKDİRİ İNDİRİM NEDENLERİ - TCK 62. Md.

5237 Sayılı Türk Ceza Kanununun madde sıralı, gerekçeli, açıklamalı ve içtihatlı şerhinden oluşan paylaşım forumu...

admin Kullanıcı avatarı
Site Yöneticisi

Mesajlar: 28109



Ceza Genel Kurulu 2014/613 E. , 2015/35 K.

UYUŞTURUCU MADDE TİCARETİ SUÇU
MASUMİYET KARİNESİ


Uyuşturucu madde ticareti suçundan sanıklar M.. A.., N.. C.. ve H.. T..'ın 5237 sayılı TCK’nun 188/3, 62, 52 ve 53. maddeleri uyarınca 7 yıl 6 ay hapis ve 40.000 Lira adli para cezası ile cezalandırılmalarına ve hak yoksunluğuna ilişkin, Gaziantep 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 11.06.2013 gün ve 147-280 sayılı hükmün sanıklar müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine, dosyayı inceleyen Yargıtay 10. Ceza Dairesince 03.04.2014 gün ve 12972-2325 sayı ile onanmasına karar verilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 25.06.2014 gün ve 214253 sayı ile;
"14.03.2013 tarihinde 02.00 sıralarında kimlik ve adres bilgilerini vermek istemeyen bir şahsın verdiği bilgilere göre polis memurlarının tuttuğu tutanakta 'N..Mahallesi 2 nolu cadde üzerinde 105-107-109 ve yanında nosu olmayan bila sayılı ikametlerde madde maddesi alım-satımı ve sevkiyatının yapıldığı, ayrıca ...... plaka sayılı Jetta marka siyah otonun bu adresten 6 kg. madde maddesini numune olarak aldığını beyan etmesi üzerine söz konusu tutanağın tutulduğu,
14.03.2013 tarihinde saat 07.00 de nöbetçi Cumhuriyet savcısından alınan izinle belirtilen adreslerde arama yapılmış, 105 ve 109 nolu evlerde suç unsuruna rastlanılmamış, yine 107 nolu ikamette suç unsuruna rastlanılmamış ancak ikamet sahibi ile evin damına çıkıldığında duvar dibinde gizlenmiş olarak sanıklar N.. C.. ve H.. T.. bulunmuş, 109 nolu ikametin bitişiğinde bila sayılı ikamette yapılan aramada sanık M.. A..'in olduğu, bu şahsın Gaziantep 1. Ağır Ceza Mahkemesinin kararı ile uyuşturucu madde ticareti suçundan arandığı, ihbarda belirtilen ..... plaka sayılı arac üzerinde yapılan aramada herhangi bir suç unsuruna rastlanmadığı, devam eden aramada bila sayılı ikametin karşı tarafındaki boş arazide bir adet siyah market poşeti içinde bir kısmı yerlere dökülmüş madde maddesi ve yakınında üç adet telhis çuvalı içinde madde maddesi bulunarak 14.03.2013 tarihli tutanak tutulmuştur.
Dosya kapsamı ile; olay tarihinde kimliği belirsiz bir kişinin ihbarı ile belirtilen ikametlerde ve araç üzerinde arama yapılmış, herhangi bir suç unsuruna rastlanılmamış, polis tarafından çizilen krokide görüldüğü üzere ikametlere yakın dere yatağının 20 metre uzağında suça konu uyuşturucu maddeler bulunmuştur.
Ekspertiz raporunda belirtildiği üzere çuvallar üzerinde vücut izi bulunmamıştır. Sanıklar olayın başından beri ve ısrarla taziye için geldiklerini belirterek damda yakalanmadıklarını söylemişler, müşteki olarak ifadesi alınan M.. Y.. polislerin isteği üzerine imza attığını söylediği ifadesinden mahkemede dönmüştür. Sanıklar akrabalarına ait ölüm kaydını ibraz etmişlerdir.
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde; sanıkların üzerlerine atılı uyuşturucu madde ticaret yapmak suçunu işledikleri konusunda kesin, somut ve mahkûmiyetlerine yeterli deliller olmadığı” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.
CMK'nun 308/1. maddesi uyarınca inceleme yapan Özel Dairece 10.07.2014 gün ve 5713-5347 sayı ile, itiraz nedenlerinin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanıklara yüklenen uyuşturucu madde ticareti suçunun sabit olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamından;
14.03.2013 günü saat 02.00 sıralarında devriye görevi yapan polis aracına gelen isim ve adresini vermeyen bir kişinin N.... Mahallesi 2. Cadde üzerinde bulunan 105-107-109 ve 109 nolu ikametin yanında numarası bulunmayan evde madde ticareti yapıldığı, ayrıca ..... plakalı aracın bu adresten 6 kg. madde numunesi aldığı yönünde ihbarda bulunması üzerine tutanak düzenlenerek Cumhuriyet savcılığına bildirildiği ve alınan arama kararına istinaden ihbarda belirtilen adreslerde arama yapıldığı, 105 ve 109 nolu evlerde ve 107 nolu evin içinde herhangi bir suç unsuruna rastlanmadığı, ancak 107 nolu evin damına çıkıldığında duvar kenarında gizlenmiş olarak H.. T.. ve N.. C..’ın yakalandığı, 109 nolu evin bitişiğindeki numarasız evde yapılan aramada oturma odasındaki çekyatın altında bir adet ruhsatsız av tüfeği bulunduğu, üst katındaki yatak odasının kilitli olması nedeniyle zorlanarak açıldığında içeride M.. A..’in olduğunun, yapılan GBT sorgulamasında uyuşturucu madde ticareti suçundan arandığının tespit edildiği, ihbarda belirtilen ... plakalı aracın ise N... mahallesi 64. sokakta park halinde olduğu, yapılan araştırmada aracın N.. C.. adına kayıtlı bulunduğunun belirlendiği araçta, diğer sanıkların üzerinde ve ikametlerde yapılan aramada herhangi bir uyuşturucu maddeye rastlanmadığı, ancak sanık M..R..’e ait numarasız eve 20-25 metre mesafedeki boş arazide 1 adet siyah poşet içerisinde ve bunun 5 metre kuzeyinde 3 adet telhis çuval içerisinde poşetlenmiş toplam 55 paket madde ele geçirilerek sanıkların gözaltına alındığı,
Ekspertiz raporlarından, incelenen bitkilerin madde elde edilen kenevir bitkisi olduğu, ele geçirilen kenevirden 26.022,5 gram madde elde edilebileceği, kenevir bitkilerin sarılı olduğu poşetlerde yapılan incelemede vücut izine rastlanmadığı,
Anlaşılmaktadır.
Tanık kolluk görevlileri A..F.. Z..Ç.. T.. K..ve A..A..; ismini vermeyen bir kişinin ihbarı üzerine arama kararı alarak ihbara konu evlerde ve araçta arama yaptıklarını, Nazif ve Hasan'ı 107 nolu evin damında saklanırken, Muhammed'i de evinin kilitli olan yatak odasında yakaladıklarını, araçta ve şahısların üzerinde suç konusu ile ilgili bir şey bulmadıklarını, ancak gün aydınlanırken M.. R..'in evine yaklaşık 20 metre uzaktaki alanda 2-3 çuval madde bulduklarını, ihbarı yapan kişiyi tanımadıklarını beyan etmişler,
Tanık M.. Y.. kollukta; 14.03.2013 günü 04.30 sıralarında polislerin evinde arama yaptığını, evin içinde suç unsuru bir şey bulunmadığını, ancak beraber evin damına çıktıklarında iki şahsı duvar dibinde saklanırken bulduklarını söylemiş, mahkemede ise polislerin evde arama yaptıktan sonra dışarı çıktıklarını, evin damında kimsenin yakalanmadığı, sanıkları daha önce hiç görmediğini ifade etmiş,
Sanık M..R.. ağabeyinin eşinin vefatı nedeniyle on gündür köyde olduğunu, arama yapıldığı günden bir gün önce evine geldiğini, kayınbiraderi Nazif ile onun akrabası Hasan’ın da taziye için olay günü geldiklerini, geç olduğu için eşinin gitmelerine izin vermediğini, alt katta Nazif ve Hasan'ın, üst katta ise kendisinin yattığını, gece polisler geldiğinde çok yorgun olduğu için kapı sesini geç duyduğunu, kalkıp kapıyı açtığını, kapının kilitli olmadığını, herhangi bir şekilde gizlenmediğini, suçlamayı kabul etmediğini, ele geçen uyuşturucuyla ilgisinin olmadığını,
Sanıklar Nazif ve Hasan; sanık M.. R..'in evine taziye için geldiklerini, gece geç olunca ev sahibi izin vermediği için gitmeyip evde kaldıklarını, gece alt katta yatarken polislerin gelerek kendilerini yakaladığını, başka evin damında yakalanmadıklarını, ele geçen uyuşturucuyla ilgilerinin olmadığını savunmuşlardır.
5237 sayılı TCK’nun “Uyuşturucu veya Uyarıcı Madde İmal ve Ticareti” başlıklı 188. maddesinin 3. fıkrası; “Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satan, satışa arz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden, bulunduran kişi, beş yıldan onbeş yıla kadar hapis ve yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır” şeklinde iken 28.06.2014 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6545 sayılı Kanununun 66. maddesiyle; "Uyuşturucu veya uyarıcı maddeleri ruhsatsız veya ruhsata aykırı olarak ülke içinde satan, satışa arz eden, başkalarına veren, sevk eden, nakleden, depolayan, satın alan, kabul eden, bulunduran kişi, on yıldan az olmamak üzere hapis ve yirmibin güne kadar adlî para cezası ile cezalandırılır. Ancak, uyuşturucu veya uyarıcı madde verilen veya satılan kişinin çocuk olması hâlinde, veren veya satan kişiye verilecek hapis cezası on beş yıldan az olamaz" biçiminde değiştirilmiş olup, anılan madde uyarınca bir mahkumiyet hükmü kurulabilmesi için, her türlü şüpheden uzak, kesin ve yeterli kanıt elde edilmiş olması gerekmektedir.
Amacı, somut olayda maddi gerçeğe ulaşarak adaleti sağlamak, suçu işlediği sabit olan faili cezalandırmak, kamu düzeninin bozulmasını önlemek ve bozulan kamu düzenini yeniden tesis etmek olan ceza muhakemesinin en önemli ve evrensel nitelikteki ilkelerinden biri de, öğreti ve uygulamada; "suçsuzluk" ya da "masumiyet karinesi" olarak adlandırılan kuralın bir uzantısı olan ve Latincede; "in dubio pro reo" olarak ifade edilen "şüpheden sanık yararlanır" ilkesidir. Bu ilkenin özü, ceza davasında sanığın mahkumiyetine karar verilebilmesi bakımından gözönünde bulundurulması gereken herhangi bir soruna ilişkin şüphenin, mutlaka sanık yararına değerlendirilmesidir. Oldukça geniş bir uygulama alanı bulunan bu kural dava konusu suçun işlenip işlenmediği, işlenmişse sanık tarafından işlenip işlenmediği veya gerçekleştirilme biçimi konusunda bir şüphe belirmesi halinde de geçerlidir. Sanığın bir suçtan cezalandırılmasına karar verilebilmesinin temel şartı, suçun hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak kesinlikle ispat edilebilmesidir. Gerçekleşme şekli şüpheli veya tam olarak aydınlatılamamış olaylar ve iddialar sanığın aleyhine yorumlanarak mahkûmiyet hükmü kurulamaz. Ceza mahkûmiyeti; herhangi bir ihtimale değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalıdır. Bu ispat, toplanan delillerin bir kısmına dayanılıp diğer kısmı gözardı edilerek ulaşılan kanaate değil, kesin ve açık bir ispata dayanmalı ve hiçbir şüphe veya başka türlü oluşa imkân vermeyecek açıklıkta olmalıdır. Yüksek de olsa bir ihtimale dayanılarak sanığı cezalandırmak, ceza muhakemesinin en önemli amacı olan gerçeğe ulaşmadan hüküm vermek anlamına gelecektir.
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Her ne kadar ihbara konu edilen madde maddesi sanıklardan M..R..'in evinin 20 metre yakınında ele geçirilmiş ise de; sanık Muhammed'in evinde, sanık Nazif'in aracında ve her iki sanığın üzerinde yapılan aramalarda herhangi bir suç unsuruna rastlanılmamış olup, ele geçen uyuşturucu maddenin de sanıklara ait olduğunu gösterir somut bilgiler içermeyen ve kim tarafından da yapıldığı belli olmayan ihbar dışında, sanıkların yüklenen suçu işlemediklerine ilişkin savunmalarının aksine her türlü şüpheden uzak somut delil bulunmadığı gözetildiğinde, sanıkların atılı suçu işlediği hususu şüphe boyutunda kalmaktadır. Mahkumiyet hükmü kurulabilmesi için suçun her türlü şüpheden uzak bir şekilde sabit olması gerekmekte olup, aksi durumda evrensel bir ilke olan şüpheden sanık yararlanır ilkesi uyarınca, sanıkların beraatına hükmolunmalıdır.
Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kabulüne, Özel Daire onama kararının kaldırılmasına, yerel mahkeme hükmünün sanıkların uyuşturucu madde ticareti suçunu işlediklerine dair her türlü şüpheden uzak ve mahkumiyete yeterli delil bulunmadığı gözetilmeden mahkûmiyetine karar verilmesi isabetsizliğinden bozulmasına, ayrıca bozma nedeni gözönüne alınarak infaza başlanılmış olması halinde sanıkların cezasının infazının durdurulmasına ve tahliyelerine, başka bir suçtan hükümlü veya tutuklu olmadıkları takdirde derhal salıverilmeleri için yazı yazılmasına karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan üç Genel Kurul Üyesi; itirazın reddi gerektiği düşüncesiyle karşı oy kullanmışlardır.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının KABULÜNE,
2- Yargıtay 10. Ceza Dairesinin 03.04.2014 gün ve 12972-2325 sayılı onama kararının KALDIRILMASINA,
3- Gaziantep 2. Ağır Ceza Mahkemesinin 11.06.2013 gün ve 147-280 sayılı hükmünün, sanıkların uyuşturucu madde ticareti suçunu işlediklerine dair her türlü şüpheden uzak ve mahkumiyete yeterli delil bulunmadığı gözetilmeden mahkûmiyetlerine karar verilmesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,
4- Bozma nedenine göre infaza başlanılmış olması halinde sanıkların cezasının infazının durdurulmasına ve TAHLİYELERİNE, başka bir suçtan hükümlü veya tutuklu bulunmadıkları takdirde derhal salıverilmelerinin temini için YAZI YAZILMASINA,
5- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 10.03.2015 tarihinde yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.

İlkemiz, hukukun adaletli dağıtılabilmesi için yargı kararlarının paylaşımına daha çok önem vermektir.
kararara.com sitesi, paylaşılan kararların yargısal faaliyetlerde kullanılmasında herhangi bir hak ve sorumluluk kabul etmemektedir.

admin Kullanıcı avatarı
Site Yöneticisi

Mesajlar: 28109



Ceza Genel Kurulu 2014/170 E. , 2015/20 K.

OLASI KASTLA ÖLDÜRME
OLASI KAST - BİLİNÇLİ TAKSİR
NİŞAN TÖRENİ SIRASINDA HEDEF GÖZETMEKSİZİN İKİ ÜÇ EL HAVAYA ATEŞ ETMESİ
6136 SAYILI KANUNA AYKIRILIK
GENEL GÜVENLİĞİN TEHLİKEYE SOKULMASI
EN SON SÖZÜN SANIĞA VERİLMESİ KURALINA UYULMAMASI
SAVUNMA HAKKININ SINIRLANMASI


Sanık K.. A.. hakkında olası kastla öldürme suçundan açılan kamu davasının yapılan yargılaması neticesinde eylemin bilinçli taksirle ölüme neden olma suçunu oluşturduğu kabul edilerek 5237 sayılı TCK'nun 85/1, 22/3, 31/3, 62 ve 54. maddeleri uyarınca 5 yıl hapis cezası ile cezalandırılmasına ve müsadereye ilişkin, Çarşamba Ağır Ceza Mahkemesince verilen 19.10.2011 gün ve 285-179 sayılı hükmün sanık müdafii, katılanlar vekili ve Cumhuriyet savcısı tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 1. Ceza Dairesince 26.12.2012 gün ve 4421 - 9985 sayı ile;
“...Sanığın kalabalık nişan töreni sırasında, hedef gözetmeksizin, iki-üç el tabancayla havaya ateş ettiği sırada, çevrede bulunan kişi ya da kişilerin de isabet alıp yaralanabileceğini ya da ölebileceğini öngörmesine rağmen, atışlarına devam ettiği, bir ara tabancanın tutukluk yapması nedeniyle tabancayı yere parelele yakın vaziyette tuttuğu ve bu sırada da tetiğe basmak suretiyle yeniden ateş eden sanığın, kendisine yaklaşık 5,5 metre mesafede, sandalye üzerinde oturan ve aralarında hiçbir husumet bulunmayan maktulü baş bölgesinden tek isabetle vurup öldürmesi eyleminde, olası kastla hareket ettiğinin kabulü gerektiği halde, suç vasfında yanılgıya düşülerek bilinçli taksirle insan öldürme suçundan hüküm kurulması" isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.
Yerel mahkeme ise 27.02.2013 gün ve 28-35 sayı ile;
“...İlk olarak maktulün ölümüne yönelik eylemin nitelemesini yaptığımızda; gerek SSÇ'nin aşamalardaki anlatımı, gerek tanık B.. K..'nın 'Kadir silahı havaya doğru kaldırdı, 2 veya 3 el havaya doğru ateş etti, 2-3 el ateş edince silah tutukluk yaptı, bunun üzerine Kadir tabancayı yukarıdan indirerek bel hizasına yere parelel şekilde indirdi, bu sırada namlu karşısını gösteriyordu, diğer eliyle tabancanın olduğu ele hiç temas olmaksızın tabancayı tuttuğu elinin işaret parmağı tetiğe dokundu ve silah ateş aldı, bu sırada birinin vurulduğunu söylediler' şeklindeki beyanı, tanık M.. K..'nın 'bir anda baktığımda havaya iki el ateş etti, sonra tabancayı yere çapraz vaziyette tuttu, yani namlunun ucu yere çapraz vaziyette bakıyordu, tek eliyle silahı tutuyordu, namluyu yere doğru tuttuğunda bir patlama sesi daha duydum' şeklindeki beyanı, dosyadaki maddi deliller ve otopsi raporu, olay yeri inceleme raporu birlikte değerlendirildiğinde; SSÇ'nin kasten öldürme suçunu ya da olası kasıt ile adam öldürme suçunu işlediğine dair delil bulunmadığı, olası kasıt ile adam öldürme suçunun oluşması için SSÇ'nin 'olursa olsun - ölürse ölsün' mantığı ile hareket ederek herhangi birine hedef gözetmeksizin, ancak birilerinin de muhtemel ölümü sonucunu doğuracak şekilde kasten atış yapmasının gerekli olduğu; örneklemek gerekir ise SSÇ'nin nişan sırasındaki kalabalığı hiçe sayarak topluluk içerisinden bulunduğu yere göre yüksekte olan balkon, tepelik, dam gibi yerlere de isabet edebilecek şekilde oralarda da insanlar olduğunu bilerek ateş etmesi halinde ve birinin isabet alması halinde olası kastın varlığından bahsedilebileceği, yine bir Yargıtay kararında olduğu gibi kişinin balkona çıkıp üst kat balkonununda birilerinin olduğunu da bilmesi gerektiği halde balkondan yukarı doğru ateş etmesi sonucu üst balkondaki kişinin isabet almasında olası kastın varlığından bahsedilebileceği, yine düğünden örnek verecek olursak; kalabalık bir düğünde şahsın sarhoş vaziyette elindeki silahını sağa sola doğru rastgele ateşlemesinde olası kastın varlığından söz edilebileceği değerlendirilmekle olayımızda verilen örneklerinin hiç birisine uygun bir durum bulunmadığı, kezâ SSÇ'nin tabancanın tutukluk yapmasından sonraki davranışının eyleminin kasten yapılmış bir eylem olarak değerlendirilemeyeceği, ancak ağır bir kusurluluk durumundan söz edilebileceği sonucuna ulaşılmış, mekanizmada mermi bulunan silahı bu şekilde kalabalığın olduğu tarafa doğru tutmasının ve tutukluluk durumunu bu şekilde gidermeye çalışmasının 'neticenin öngörüldüğü ancak istenmediği' bir hukuki statüye uygunluk gösterdiği” gerekçesi ile önceki hükümde direnilmesine karar vermiştir.
Bu hükmün de Cumhuriyet savcısı ve katılan C.. B.. vekili tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının “bozma” istekli 12.03.2014 gün ve 138036 sayılı tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

CEZA GENEL KURULU KARARI
Sanık H.. A.. hakkında olası kastla öldürme suçundan kurulan beraat hükmü onanmak suretiyle kesinleşmiş ve sanık K.. A.. hakkında 6136 sayılı Kanuna aykırılık ve genel güvenliğin kasten tehlikeye sokulması suçlarından açılan kamu davalarının tefrikine karar verilmiş olup, inceleme sanık Kadir hakkında bilinçli taksirle ölüme neden olma suçundan kurulan hükümle sınırlı olarak yapılmıştır.
Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın bir kişinin ölümüne neden olma eylemini olası kastla mı, bilinçli taksirle mi gerçekleştirdiğinin belirlenmesine ilişkin ise de, Yargıtay İç Yönetmeliğinin 27. maddesi uyarınca öncelikle direnme hükmü kurulurken hazır bulunan sanığa son sözünün sorulmaması suretiyle savunma hakkının sınırlanıp sınırlanmadığı değerlendirilmiştir.
İncelenen dosya kapsamından;
Özel Dairenin bozma kararından sonra yerel mahkemece sanığın da hazır bulunduğu duruşmada, bozma ilamına karşı önce katılanlar ve vekillerinin diyeceklerinin tespit edildiği, sonra sanıktan sorulduğunda, sanığın “avukatım beyanda bulunacaktır” şeklinde açıklama yapması üzerine sanık müdafiine söz verildiği, sanık müdafiinin "direnilmesine karar verilsin" şeklindeki beyanının ardından en son iddia makamının görüşünün alındığı, hazır bulunan sanığa "son söz" hakkı tanınmadan duruşmaya son verilip direnme hükmünün kurulduğu anlaşılmaktadır.
1412 sayılı CMUK’nun 251. maddesine paralel düzenlemeler içeren 5271 sayılı CMK’nun 216. maddesinin son fıkrasında; “Hükümden önce son söz, hazır bulunan sanığa verilir” düzenlemesi yer almaktadır. Bu hüküm gereğince katılmış olduğu takdirde son söz mutlaka sanığa verilerek duruşma bitirilecektir. Ceza Genel Kurulunun 03.06.2014 gün ve 1207-309; 29.01.2013 gün ve 1406-30; 28.04.2009 gün ve 77-111; 29.01.2008 gün ve 193-7; 04.12.2007 gün ve 246-261; 25.04.2006 gün ve 3-124 ile 06.07.2004 gün ve 138-159; sayılı kararlarında da belirtildiği üzere; savunma hakkı ile yakından ilgili bulunan bu usul kuralı emredici nitelikte olup, uyulmaması kanuna mutlak aykırılık oluşturmaktadır. Ceza muhakemesinde sanığın en önemli hakkı savunma hakkı olup, hazır olduğu oturumda son söz sanığa verilmeden hüküm kurulması savunma hakkının sınırlanması sonucunu doğurmaktadır.
Temyiz merciince verilen bozma kararlarından sonra ilk derece mahkemelerince yargılamaya devam olunduğunda dava henüz sonuçlanmamış bulunduğundan, ilk defa hüküm kurulurken “son sözün sanığa verilmesi” kuralı, bozmadan sonra başlayan yargılamada da kamu davasının kesintisizlik ve süreklilik ilkesinin doğal sonucu olarak aynen geçerlidir. Kovuşturmanın sona erdirilmesi ve hükmün tesis ve tefhimine geçilmesi öncesinde, son konuşan tarafın hazır bulunan sanık olması gerektiği şeklinde anlaşılması gereken “en son sözün sanığa verilmesi" kuralına uyulmaması, bu durumlarda da 5271 sayılı CMK'nun 216. maddesinin 3. fıkrasına aykırılık oluşturacaktır.
Nitekim öğretide; "Son söz sanığındır. Son sözün sanığa verilmesi, müdafaa bakımından çok önemlidir. Bunun içindir ki son sözün hazır bulunan sanığa verilmemesi mutlak temyiz sebebi (hukuka kesin aykırılık) ve dolayısıyla bozma sebebi sayılmaktadır" (Nurullah Kunter, Feridun Yenisey, Ayşe Nuhoğlu, Ceza Muhakemesi Hukuku, 18. Bası, Beta Yayınları, İstanbul 2014, s. 1484); "Hüküm (karar) safhasına geçmeden önce son söz hazır bulunan sanığa verilmek zorundadır. Bu hüküm (CMK'nun 216/3) silahların eşitliği ve suçsuzluk karinesi ilkelerinin bir gereği olarak düzenlenmiş ve uyulması zorunlu emredici bir hükümdür... Son söz hakkının sanığa verilmesi, bozmadan sonraki yargılamada da uyulması zorunlu bir usul kuralıdır." (Yener Ünver, Hakan Hakeri, Ceza Muhakemesi Hukuku, 7. Bası, Adalet Yayınevi, Ankara 2013, cilt: 2, s. 146 ve 149) şeklinde görüşler ileri sürülmek suretiyle, duruşmada hazır bulunan sanığa mutlaka son sözün verilmesi gerektiği düşüncesi ittifakla benimsenmiştir.
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Bozmadan sonra yapılan yargılamada Cumhuriyet savcısının bozma ilamına ilişkin görüşünü açıklamasından sonra yargılamanın bitirilerek hükmün tefhim edildiği göz önüne alındığında, hazır bulunan sanığa son sözün verilmemesi 5271 sayılı CMK'nun 216/3. maddesine aykırılık oluşturduğundan, savunma hakkının sınırlanması sonucunu doğuran bu usule aykırılık nedeniyle yerel mahkeme direnme kararında isabet bulunmamaktadır.
Bu itibarla, direnme hükmünün hazır bulunan sanığa son sözün verilmemesi isabetsizliğinden diğer yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmelidir.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Çarşamba Ağır Ceza Mahkemesinin 27.02.2013 gün ve 28-35 sayılı direnme hükmünün, hazır bulunan sanığa son sözün verilmemesi isabetsizliğinden diğer yönleri incelenmeksizin BOZULMASINA,
2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 03.03.2015 tarihinde yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.
İlkemiz, hukukun adaletli dağıtılabilmesi için yargı kararlarının paylaşımına daha çok önem vermektir.
kararara.com sitesi, paylaşılan kararların yargısal faaliyetlerde kullanılmasında herhangi bir hak ve sorumluluk kabul etmemektedir.

admin Kullanıcı avatarı
Site Yöneticisi

Mesajlar: 28109



Ceza Genel Kurulu 2013/654 E. , 2015/75 K.

TAKSİRLE ÖLÜME NEDEN OLMA
ÖLÜMLE SONUÇLANAN İŞ KAZASINDA FABRİKA SAHİBİ VE İŞLETME MÜDÜRÜ OLAN SANIKLARIN KUSURLARI
FABRİKA SAHİBİ VE İŞLETME MÜDÜRÜNÜN İŞ GÜVENLİĞİ KURALLARININ UYGULANMASINI SAĞLAMAKLA VE DENETLEMEKLE YÜKÜMLÜ OLMASI
TAKSİR VE UNSURLARI
BİLİRKİŞİ RAPORLARININ MAHKEMEYİ BAĞLAYICI NİTELİKTE OLMAMASI


Taksirle ölüme neden olma suçundan sanık F.. D..'un 5237 sayılı TCK'nun 85/1, 62/1 ve 51/1. maddeleri uyarınca bir yıl sekiz ay, sanık M.. U..'un ise aynı kanun maddeleri gereğince bir yıl dokuz ay yirmi gün hapis cezasıyla cezalandırılmasına ve sanıkların cezalarının ertelenmesine ilişkin, Honaz Asliye Ceza Mahkemesince verilen 16.12.2009 gün ve 43-276 sayılı hükmün sanıklar müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 12. Ceza Dairesince 04.07.2012 gün ve 16621-16838 sayı ile;
"Ölenin görev alanında çatıyla ilgili hiçbir yetki ve sorumluluğu olmamasına rağmen branda çekme işini izlemek için çatıya çıkıp polyester kısma basarak beş metre yükseklikten düşmesi şeklinde gerçekleşen kazada, sanıkların atfı kabil kusurlarının olmaması karşısında, beraatları yerine cezalandırılmalarına hükmolunması" isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmiştir.
Yerel mahkeme ise 25.01.2013 gün ve 1028-57 sayı ile;
"Dosya kapsamına göre, sanıkların mermer fabrikasının sahibi ve işletme müdürü olup, iş güvenliği kurallarının uygulanmasını sağlamakla ve denetlemekle yükümlü oldukları, suçlamaları kabul etmeseler de, bilirkişi raporları doğrultusunda müteveffanın ölümüne yol açan kazanın meydana gelmesinde tali kusurlu olduklarından cezalandırılmaları gerektiği" şeklindeki gerekçeyle direnerek, önceki hükümde olduğu gibi sanıkların taksirle ölüme neden olma suçundan cezalandırılmalarına karar vermiştir.
Direnme hükmünün de sanıklar müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 19.09.2013 gün ve 114331 sayılı "bozma" istekli tebliğnamesiyle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; bir kişinin ölümüyle sonuçlanan iş kazasında fabrika sahibi ve işletme müdürü olan sanıkların herhangi bir kusurlarının bulunup bulunmadığının belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya muhtevasından;
Sanık F.. D..'un doksan kişinin çalıştığı bir mermer fabrikasının sahibi, sanık M.. G..'in işletme müdürü, ölenin ise yaklaşık altı yıldır aynı fabrikada fayans kesim bölümü sorumlusu olup çıkarılan mermerlerin kalitesini kontrol etmekle yükümlü bulunduğu, olay tarihinde çatıdan düşmesi neticesinde hayatını kaybettiği,
Ölenin kazanın meydana geldiği fabrikada çalışmaya başlamadan önce işe elverişlilik bakımından sağlık raporu aldığı, sözleşmesinde; "işyerindeki makine, alet ve teçhizatı usulüne uygun olarak ve özenle kullanmayı, görevi ile ilgili olmayan işlerle uğraşmamayı, kendisine teslim edilmemiş makine, alet ve edevatı kullanmamayı taahhüt eder" şeklinde, iş güvenliği talimatında; "bana verilen görevi, tarif edilen şekilde yapacağım, kendi işimden başka bir işe karışmayacağım, amirimin verdiği emre uyacağım" biçiminde hükümler bulunduğu, fabrika yönetimi tarafından görevlendirilen uzmanlardan "iş sağlığı ve güvenliği, iş kazaları ve kişisel koruyucular" konularında eğitim aldığı ve kendisine eğitim sertifikası verildiği,
İdari soruşturma aşamasında iş müfettişi tarafından düzenlenen raporda; makinelerin üzerine branda serme işleminin tehlikeli ve riskli olduğu, kısa süreli veya az bir iş yapılsa bile merdiven bulundurulması, makinelerin üzerinin seyyar merdiven veya platform kullanılarak örtülmesi gerektiği, bu nedenle iş kazalarını önlemek için gerekli tedbirleri almayan şirketin yüzde elli, üretim müdürü olarak aynı sorumlulukları taşıyan ölenin de yüzde elli oranında kusurlu olduklarının belirtildiği,
Soruşturma evresinde yapılan keşifte hazır bulunan makine mühendisi bilirkişinin; iş güvenliği talimatının ve tutanağının ağır ve tehlikeli işler kapsamında olan işyeri için yetersiz bulunduğu, işyerinde iş güvenliği bilincinin oluşmadığının anlaşıldığı, işverenin iş güvenliği ile ilgili tedbirlerin alınıp alınmadığını denetlemesi gerektiği halde, bu kontrolleri yapmadığı, denetim vazifesini yeterince yerine getirmediği, işletme müdürünün iş güvenliği talimatlarını kapsamlı olarak hazırlatıp uygun yerlere astırmadığı, ölenin çatıyla ilgili görevi olmamasına rağmen, vazifesiyle ilgili talimatlara uymadığı ve meslektaşlarının uyarılarını dinlemeyerek çatıya çıktığı, bu nedenlerle meydana gelen iş kazasında ölenin sekizde altı, işveren ve işletme müdürünün ise sekizde birer oranında kusurlu olduklarını beyan ettiği,
Elektrik yüksek mühendisi, inşaat yüksek mühendisi ve iş güvenliği uzmanı makine mühendisinden oluşan üç kişilik bilirkişi heyetinin; ölenin üretim şefi olup, mermer üretimini takip ve organize etmekle sorumlu bulunduğu, çalıştığı süre içerisinde aldığı eğitimlerle ilgili iş güvenliği eğitimi sertifikası ve iş güvenliği talimat tutanağı düzenlendiği, düşmesine sebep olan çatıdaki şeffaf çatı kaplama ışıklı panelinin keşif esnasında kırık vaziyette bulunduğunun görüldüğü, çatı işleri yapan tecrübeli işçi ve ustaların kırılgan şeffaf plastik kaplama panelinin üzerine basılmayacağını bilerek dikkatli davrandıkları, ölenin de belirtilen yerlere basmaması konusunda çatıdaki işçiyi uyardığı, işyerinin ağır ve tehlikeli iş kapsamında bulunduğu, önlem alınmasının ve güvenli çalışma şartlarının sağlanması gerektiği, çatıyla ilgili yeterli güvenlik önlemi alındığı takdirde güvenli çalışmanın mümkün olabileceği, ölenin çatıda şeffaf kırılgan malzemeden inşa edilen panel üzerine bastığı, kaplamanın kırılması neticesinde düştüğü, çatı işlerini yapmakla görevli olmadığı, çatı üzerinde nasıl yürünüp çalışıldığını, nereye basılması gerektiğini bilmediği, bu işlerde bilgi ve tecrübesi olmadığı halde, tedbirsiz şekilde ve hiçbir önlem almadan çatıya çıkmasının hatalı bulunduğu, kendisi ve diğer kişilerin güvenliklerinin olumsuz etkilenmemesi için azami dikkati göstermediği, vazifesinin dışında iş yaparak, aldığı eğitim ve talimatlara uymadığı, bununla birlikte işçi sağlığı ve güvenliğiyle ilgili tedbirlerin yeterince alınıp alınmadığını denetlemeyen, denetim ve gözetim görevini yerine getirmeyen işletme müdürü, iş güvenliği ile ilgili tedbirlerin alınıp alınmadığı konusunda yeterli denetim yapmayan ve çatıyı sağlam şekilde inşa ettirmeyen işyeri sahibinin de sorumlu olduğu olayda; ölenin çatıya çıkmaması hususunda meslektaşlarının uyarılarını dinlememesi, çatı işiyle ilgili bilgi, tecrübe ve vazifesi bulunmadığı halde tehlikeli yüksekliğe çıkması, çatıda çalışmanın riskli olduğunu işverene bildirmemesi, çatıda iş güvenliği tedbirlerinin alınmasını işverenden istememesi, iş güvenliği tedbirlerini almadan tedbirsiz bir biçimde çatıda dolaşması, dikkatsiz ve tedbirsizce çalışması nedeniyle sekizde üç, işletme müdürünün iş güvenliği talimatlarını kapsamlı ve risk durumuna göre hazırlatarak yazılı şekilde uygun yerlere astırmaması, eğitim programları düzenlememesi, çalışanları kendi haline bırakması, iş güvenliği bilincinin oluşması için çalışma yapmaması, iş kazalarını önlemek amacıyla alınması gereken diğer tedbirleri devamlı izlememesi nedeniyle sekizde iki, işyeri sahibinin çatıda güvenli çalışma ortamı sağlamaması, çatıdaki şeffaf kaplamayı düşmesini önleyecek şekilde profille güçlendirmemesi, iş güvenliği ve işçi sağlığı tedbirlerinin uygulanıp uygulanmadığını yeterince denetlememesi sebebiyle sekizde üç oranında kusurlu olduğunu dile getirdikleri,
Üç kişilik iş güvenliği uzman heyetinden alınan raporda; kazanın birinci sebebinin kırılma riski yüksek olan çatıda yapılacak çalışmada, çatının kırılıp çalışanların düşme riskine karşı gerekli tedbirin alınmaması, çatı merdiveni, emniyet kemeri, emniyet ipi gibi araçların kullanılmaması, cam, saç ve çimento harçlı levhalarla kaplanmış çatıların kırılması sonucunda çok sayıda kaza meydana geldiği, bu tür çatıların üzerinde tedbir almadan yürümenin tehlikeli olduğu, kaplamanın bir kısmının aydınlatma sağlamak amacıyla şeffaf yapıldığı, şeffaf kısmın üzerine basılması durumunda kırılmamasının mümkün olmadığı, çatının üzerinin tozla kaplı olması halinde bu kısımların fark edilmesinin zor olduğu, çatılara çıkıldığında düşme riskine karşı tedbir alınması gerektiği, olayda yeterli tedbirin alınmadığı, cam, saç ve çimento harçlı levhalardan yapılmış ya da eskimiş, yıpranmış veya dayanıklılığı azalmış çatılarda merdiven kullanılması, emniyet sağlanmadıkça çalışılmaması, yüksekliği üç metreden fazla olan, düşme ve kayma tehlikesi bulunan yerlerdeki çalışmalarda emniyet kemeri verilmesi ve kullanılması gerektiği, işverenin işyerinde, fen ve tekniğin getirdiği imkânlar nispetinde en sağlıklı ve en emniyetli makine ve tezgâh kullanmak, uygun çalışma teknikleri uygulamak, işçi sağlığı ve iş güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü tedbiri almak, araç ve gereçleri bulundurmak, çalışanları işçi sağlığı ve güvenliği konularında eğitmek, bilinçlendirmek, emniyetli çalışma alışkanlığı kazandırmak, denetlemek ve emniyetsiz şekilde çalışmalarını önlemekle yükümlü oldukları, somut olayda işçilere ve ölene iş güvenliği eğitimi verildiği beyan edilmekte ise de, çatıda yapılan çalışma esnasında herhangi bir tedbir alınmamasının, sadece ölenin değil diğer işçilerin de tedbir almamış olmalarının, bu konuda yeterli eğitim ve denetimin yapılmadığını, emniyet bilincinin oluşmadığını, emniyetli çalışma alışkanlığı kazandırılmadığını gösterdiği, kazanın diğer sebebinin, ölenin dikkatsiz ve tedbirsiz çalışması olduğu, çatıda şeffaf plakalara basılmasının tehlikeli olduğunu bildiği, hatta bu konuda yanındaki işçiyi uyardığı halde tedbir almadan çatıya çıktığı, dikkatsiz ve tedbirsiz davranmış bulunmasından dolayı önemli oranda kusurlu bulunduğu, buna göre; çimento harçlı levhayla üretilmiş ve kısmen şeffaf aydınlatma olan çatıda yapılan çalışma esnasında yeterli emniyet tedbirlerini aldırmamış, işçileri gereği gibi eğitip bilgilendirmemiş, bilinçlendirmemiş, emniyetli çalışma alışkanlığı kazandırmamış, denetlememiş, geniş manada bir denetim mekanizması oluşturmamış, emniyetsiz çalışmasını engellememiş olması nedeniyle işyeri sahibinin sekizde bir, işletme müdürünün sekizde iki, ölenin ise dikkatsiz ve tedbirsiz hareket etmiş olmasından dolayı sekizde beş oranında kusurlu olduğunu ifade ettikleri,
Anlaşılmaktadır.
Tanık Y.. K.. idari soruşturma aşamasında; ölenin üç senedir fabrika üretim müdürü olarak çalıştığını, olay günü fabrikaya yeni gelen makinelerin üzerine yağmura karşı korumak için branda çekilmesi konusunda kendisine talimat verdiğini, makinenin bulunduğu holün yanındaki binanın çatısına çıkarak brandayı yan taraftaki tokalara geçirmek gerektiğini, iş botu giydiğini, baretini taktığını, emniyet kemerini alıp yaklaşık altı metre yüksekliğindeki çatıya çıktığını, çatıda aydınlatma amaçlı şeffaf eternit bulunduğunu, işini bitirip inmek üzere iken ölenin çatıya geleceğini söylediğini, çatıya çıkıp yaptığı işe baktığını, merdivene doğru yürüdükleri sırada ölenin kendisini şeffaf kısımlara basmaması konusunda uyardığını, ikinci holün üzerine geldiklerinde bir ses duyduğunu, ölenin şeffaf eternite basıp düştüğünü, çatıya çok sık çıkılmadığını, bu nedenle fabrikada merdiven bulunmadığını, olay günü ölenin oruçlu olduğunu, çatıya çıktığı sırada ayağında ne olduğunu hatırlamadığını anlatmış,
Kollukta; makinelerin üstüne branda çekmek amacıyla fabrikanın çatısına çıktığını, ölenin de yanına geldiğini, onbeş dakika içinde işini bitirdiğini, inmek üzere merdivene doğru yürüdüğü sırada polyester malzemenin ek yerine basan ölenin, bu kısmın kırılması sonucunda beton zemine düştüğünü söylemiş,
Duruşmada; fabrikada tekniker olarak görev yaptığını, işçilerin yeni gelen makinede sıcak altında çalıştıklarını, hatta birinin bayıldığını, üretim müdürü olan ölenin çatıya branda çekilmesini istediğini, brandayı tek başına serdiğini, ölenin çatıya geldiği sırada işini bitirmek üzere olduğunu, çatıdan inmeye başladığı esnada bir ses duyduğunu, ölenin çatıdaki polyester kısmına basması neticesi kırılan yerden fabrikanın beton zeminine düştüğünü, çatının saç ve polyester kısımlarında aydınlatma olduğunu, makinelerin bulunduğu bölümde çatı olmadığını, işçiler sıcaktan etkilenmesin diye çatı ucuna branda ile ek yapıp gölge oluşturmaya çalıştığını, saç ve polyesterin aydınlatma kısımlarında toz bulunduğunu, nerede aydınlatma olduğunun fark edilemediğini, iç kısımlardan aydınlatmanın belli olduğunu, ancak çatıda gezerken tam olarak görülemediğini, ölenin polyester kısmı tozdan fark etmediğini ve üzerine basarak düştüğünü beyan etmiş,
Tanık M.. Ç..; ölenin fabrikanın üretim müdürü olarak görev yaptığını, çatıda yapılan işle ya da çatıyla ilgili herhangi bir sorumluluğu bulunmadığını, daha evvel çatıya hiç çıkmadığını, olay tarihinde oruçlu olduğunu, sahura kalkmadığı için çok acıktığını anlattığını, olaydan beş dakika önce ölenle görüştüklerini, kendisine çatıya çıkmamasını söylediğini ifade etmiş,
Tanık C.. K..; olay günü çatıya çıkacağını söyleyen ölene, "çıkma" şeklinde işaret yaptığını belirtmiş,
Tanık Mehmet Ali Ger; ölenin fabrikada ham kesim bölümü üretim müdürü olarak görev yaptığını, çatıya çıkması gerekmediğini, daha önce çatıya çıkmadığını, olay günü neden çatıya çıktığını bilemediğini dile getirmiş,
Sanık F.. D..; olayın meydana geldiği mermer fabrikasının sahibi olduğunu, işin başında işletme müdürü olan diğer sanık ile ona bağlı üretim müdürlerinin bulunduğunu, ölenin de söz konusu müdürlerden birisi olduğunu, kendisinin ara sıra uğrayıp kontrol ettiğini, olay tarihinde fabrikadaki odasında çalıştığı sırada kazayı öğrendiğini, çatıya gölgelik yapma gibi bir karar almadıklarını, ölenin fabrikada bakım işi yapan işçiye branda çekilmesi yönünde talimat verdiğini, işçinin çatıya branda çekmeye çıktığını, ardından ölenin de yanına gittiğini, bu durumdan haberi olmadığını, ölenin çatıya çıkma gibi bir vazifesi bulunmadığını, kendisi veya işletme müdürü tarafından da böyle bir görev verilmediğini,
Sanık M.. U.. idari soruşturma aşamasında; ölenin tekniker olup, işe girdiği tarihten bu yana üretim müdürü olarak görev yaptığını, üretimle ilgili işi yürüttüğünü, bir hafta önce teknik işlerle görevli çalışana fabrikaya yeni gelen ve açıkta duran makinenin üstüne yağmura karşı korunmak için branda ya da naylon örtmesini söylediğini, ölene çatıya çıkması konusunda talimat vermediğini, çatıya çıktığından haberi olmadığını, görmesi halinde engel olacağını, çatı ya da çatıda yapılan işlerin ölenin sorumluluk alanında olmadığını, çatıda nadiren iş yapıldığını ve çatı üzerinde değil, yağmur oluklarının temizlenmesi amacıyla çatı kenarında çalışıldığını, çalışma sırasında iş botu, emniyet kemeri, baret ve halat kullanıldığını, aşağıda bir kişinin halatı bağlayıp düşme tehlikesine karşı beklediğini, bunların dışında çatıya çıkılmasının yasak olduğunu, hatta "çatıya çıkma" şeklinde uyarı levhaları bulunduğunu, olay günü üzeri örtülen makinenin yüksekliğinin bir buçuk metre olduğunu, merdiven kullanmaya gerek duyulmadığını, ölenin sağlık raporu aldığını, iş sağlığı ve güvenliği eğitim sertifikası da bulunduğunu,
Duruşmada; mermer fabrikasının işletme müdürü olduğunu, ölenin de üretim müdürü olarak görev yaptığını, uyarı levhalarını fabrikada sekiz ayrı yere astığını, çatıya çıkılmasının yasak olduğunu, çalışanları sürekli gözetlemesi ve kontrol altında bulundurmasının mümkün olmadığını, talimatlarda görev ve sorumluluk alanı dışında hareket etmeyeceği ve iş güvenliği uyarı levhalarına uyacağının yazılı olduğunu, ölenin çatıya çıkmaması hususundaki uyarılara rağmen hiçbir güvenlik önlemi almadan çatıya çıktığını, suçlamaları kabul etmediğini, olayda herhangi bir ihmali veya kusuru bulunmadığını savunmuştur.
Uyuşmazlığın isabetli bir hukuki çözüme kavuşturulabilmesi bakımından, öncelikle taksir ve unsurları üzerinde durulması gerekmektedir.
Kural olarak suç yalnızca kastla işlenebilir. Ancak kanunda açıkça gösterilen hallerde taksirle de işlenebileceği kabul edilmiştir. Failin cezalandırılabilmesi için, kanunda açık bir düzenleme bulunmasının zorunlu olduğu istisnai bir kusurluluk şekli olan taksir, 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 22/2. maddesinde; "dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırılık dolayısıyla bir davranışın, suçun yasal tanımında belirtilen neticesi öngörülmeyerek gerçekleştirilmesi" şeklinde tanımlanmıştır.
Arapça "kusur" kökünden türetilmiş bulunan taksir; kısaltma, bir işi eksik yapma, bir şeyi yapabilirken çekinip yapmama, kusur etme, kabahat ve günah anlamlarına gelmektedir. (Kayıhan İçel, Ceza Hukukunda Taksirden Doğan Sübjektif Sorumluluk, Cezaevi Matbaası, İstanbul 1967, s. 22) Hukuki anlamda ise; neticenin fail tarafından öngörülebilir olduğu halde öngörülmemesi şeklinde ortaya çıkabileceği gibi, öngörüldüğü halde istenmemesi şeklinde de olabilir. (Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökcen-Ahmet Caner Yenidünya, Türk Ceza Kanunu Şerhi, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 2. Baskı, c. 1, s. 590)
Taksir, öğreti ve yargısal kararlarda; "failin suç tipindeki neticeye yönelik kast içinde olmadan, fakat zorunlu olduğu özeni gösterdiği takdirde neticenin meydana gelmesi mümkün bulunmayan hallerde, tespit edilmiş suç tipini hukuka aykırı olarak ihlal etmesi; bir kimsenin dikkat ve özen yükümlülüğüne aykırı davranmak suretiyle istemediği ve fakat öngörülebilir bir neticeyi gerçekleştirmesi" şeklinde tanımlanmıştır. (Ayhan Önder, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayınevi, İstanbul 1992, c. 2, s. 336; Turan Tufan Yüce, Türk Ceza Hukuku Temel Kavramları, Turhan Kitapevi, Ankara 1984, s. 59; Faruk Erem, Türk Ceza Kanunu Şerhi, Seçkin Yayınevi, Ankara 1993, c. 1, s. 508; Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Türk Ceza Hukuku Genel Hükümler Seçkin Yayınevi, Ankara 2014, 7. Baskı, s. 172; Mehmet Emin Artuk-Ahmet Gökcen-Ahmet Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, Ankara 2014, 8. Baskı, s. 318; Hamide Zafer, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayınevi, İstanbul 2015, 4. Baskı, s. 254)
Suçun manevi unsurlarından olan kast gibi taksirde de, birlikte yaşamanın getirdiği kurallara uyulmaması söz konusudur. Toplumsal hayatta belli faaliyetlerde bulunan kişilerin başkalarına zarar vermemek için bir takım önlemler alma ve bazı davranış kurallarına uyma zorunlulukları bulunmaktadır. Bu kurallar birlikte yaşama mecburiyetinden doğabileceği gibi, devletin müdahalesiyle de ortaya çıkabilmektedir. Taksirli suç, bu kuralların ihlal edilmesi sonucu belirir. Taksirli suçta fail; dikkatli, tedbirli ve öngörülü davranmamış olduğu için ceza yaptırımı ile karşılaşır. Bu bakımdan sorumluluğun nedeni, öngörebilme imkân ve ödevinin varlığına rağmen, sonuca iradi bir hareketle neden olmaktan kaynaklanmaktadır.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 18.11.2014 gün ve 179-499; 18.02.2014 gün ve 10- 80; 25.03.2008 gün ve 43-62; 01.02.2005 gün ve 213-3; 23.03.2004 gün ve 12-68; 09.10.2001 gün ve 181-204 ile 21.10.1997 gün ve 99-202 sayılı kararlarında açıkça vurgulandığı ve öğreti ile uygulamada da kabul edildiği üzere taksirin unsurları;
1- Suçun taksirle işlenebilen bir suç olması,
2- Hareketin iradiliği,
3- Neticenin iradi olmaması,
4- Hareketle netice arasında nedensellik bağının bulunması,
5- Sonucun öngörülebilir olmasına rağmen öngörülmemiş olması,
Şeklinde kabul edilmektedir.
Neticenin gerçekleşmesinde, mağdurun taksirli davranışının da etkisinin bulunması halinde, diğer taksirli davranış nedensellik bağını kesmediği sürece bu durum failin taksirli sorumluluğunu ortadan kaldırmayacağı gibi taksirin vasfını da değiştirmeyecektir. 5237 sayılı Türk Ceza Kanununda kusurun derecelendirilmesi suretiyle herhangi bir ceza indirimi söz konusu olmadığından, bu hal ancak temel cezanın belirlenmesinde dikkate alınabilecektir.
Uyuşmazlığa konu somut olayda diğer şartların gerçekleştiği konusunda herhangi bir tereddüt olmaması nedeniyle, taksirin unsurları arasında gösterilen "hareketle netice arasında nedensellik bağının bulunması" şartının gerçekleşip gerçekleşmediği üzerinde durulmalıdır.
Taksirle gerçekleştirilen bazı fiillerin kanunda suç olarak tanımlanıp cezaî yaptırıma bağlanmasıyla, insanların gittikçe yoğunlaşan ve karmaşık hale gelen toplum hayatı içerisinde daha dikkatli davranmalarının temini amaçlanmaktadır. Kanun ve ortak hayat tecrübelerinin sonucu olarak kendisine toplum tarafından yüklenen dikkat ve özen mükellefiyetini ihlal eden ve bu hareketiyle öngörülebilir zararlı bir neticeye sebep olan kişinin taksirle işlenen suçlara ilişkin cezaî sorumluluğu benimsenmiş, fakat taksirden sözedilebilmesi için failin hareketi ile meydana gelen zararlı netice arasında nedensellik bağının varlığı aranmıştır. Diğer bir ifade ile bütün suçlarda olduğu gibi, taksirli suçlarda da fiil ile netice arasında nedensellik bağının bulunması cezalandırmanın şartını teşkil edecektir.
5237 sayılı TCK'nun 22. maddesinin dördüncü ve beşinci fıkraları;
"4) Taksirle işlenen suçtan dolayı verilecek olan ceza failin kusuruna göre belirlenir.
5) Birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda, herkes kendi kusurundan dolayı sorumlu olur. Her failin cezası kusuruna göre ayrı ayrı belirlenir" şeklinde düzenlenmiştir.
Madde gerekçesinde de; "Birden fazla kişinin taksirle işlediği suçlarda herkes kendi kusuru göz önünde bulundurulmak suretiyle sorumlu tutulur. Taksirli suçun kanuni tanımında belirlenen netice birden fazla kişinin karşılıklı olarak işledikleri taksirli fiiller sonucunda gerçekleşmiş olabilir. Örneğin bir trafik kazasında sürücü ile yaya veya her iki sürücü de taksirle hareket etmiş olabilir. Bu gibi durumlarda neticenin oluşumu açısından her kişinin taksirli fiili dolayısıyla kusurluluğu bir diğerinden bağımsız olarak belirlenmelidir. Aynı şekilde birden fazla kişinin katılımıyla gerçekleştirilen bir ameliyatın ölüm veya sakatlıkla sonuçlanması durumunda, ameliyata katılan kişiler müştereken hareket etmektedirler. Ancak tıbbın gereklerine aykırılık dolayısıyla ölüm veya sakatlıkla sonuçlanan bu ameliyatta işlenen taksirli suçun işlenişi açısından suça iştirak kuralları uygulanamaz. Kanunun suça iştirake ilişkin hükümleri, kasten işlenen suçlarda suçun işlenişine iştirak eden kişilerin sorumluluk statülerini belirlemektedir. Birden fazla kişinin katılımıyla yapılan ameliyat sırasında meydana gelen ölüm veya sakatlık neticeleri bakımından her bir kişinin sorumluluğu kendi kusuru göz önünde bulundurulmak suretiyle belirlenmelidir. Bu tespitte diğer kişilerin kusurlu olup olmadığı hususu dikkate alınamaz" açıklamalarına yer verilmiştir.
Zararlı neticenin, failin hareketinin mağdurun ya da üçüncü bir kişinin hareketi ile birleşmesi sonucunda meydana geldiği durumlarda, taksirle sorumluluk şartlarının bulunup bulunmadığının belirlenmesi açısından neticeye kimin sebebiyet verdiği, failin iradi hareketi ile netice arasındaki nedensellik bağının kesilip kesilmediğinin tespit edilmesi gerekmektedir. Mağdur ya da üçüncü kişinin hareketinin ya da bir başka nedenin neticenin tek sebebi olduğu veya zararlı neticenin yalnızca bu kişilerin kusurlu hareketlerinden kaynaklandığı durumlarda, failin hareketi ile netice arasındaki nedensellik bağının ortadan kalktığı kabul edilmelidir. Buna karşılık failin kusurlu hareketine mağdur ya da üçüncü bir kişinin kusurlu hareketinin eklendiği ve neticenin çeşitli kusurlu hareketlerin birleşmesinden meydana geldiği hallerde, nedensellik bağı kesilmeyip, TCK'nun 40. maddesine göre taksirli suçlarda iştirak ilişkisi de mümkün olmadığından, aynı kanunun 22. maddesinin dört ve beşinci fıkralarına göre herkes kendi kusurundan dolayı ve kusuruna göre sorumlu olacaktır.
Öğretide; "Üçüncü bir kişinin veya mağdurun hareketinin failin taksirli hareketine eklenmesi durumunda nedensellik ilişkisinin ortadan kalkıp kalkmadığı araştırılmalıdır. Eklenen hareketler kusurlu değilse, neticenin failin taksirli hareketinden kaynaklandığı kabul edilir. Diğer hareketler kusurlu ise bunların taksirin varlığını tamamen veya kısmen kaldırıp kaldırmadığına bakılmalıdır." (Nur Centel-Hamide Zafer-Özlem Çakmut, Ceza Hukukuna Giriş, Beta Yayınevi, 8. Baskı, İstanbul, 2014, s. 366); "Birden fazla kişinin birleşen fiilleri ile bir neticeye neden oldukları hallerde, bu faillerin hareketi ile netice arasındaki nedensellik ilişkisi özel önem taşır. Belirtelim ki bu hallerde her bir kişinin hareketi ile netice arasında nedensellik ilişkisinin bulunması ön koşuldur. Ekip halinde faaliyeti gösterenlerden birisine diğerlerini denetleme ve kişiler arasında koordinasyonu sağlama yükümlülüğü yüklenmiş ise kişi bu yükümlülüğe uygun davranmadığı için neticeye sebebiyet vermiş olabilir. Bu halde bu kişi neticeden sorumlu olur." (Hamide Zafer, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Beta Yayınevi, 4. Baskı, İstanbul, 2015, s. 254); "Failin kusurlu hareketine mağdurun kusurlu hareketi de eklenmiş ve netice bu iki kusurlu hareketin birleşmesinden meydana gelmişse (ortak kusur) failin sorumluluğu ortadan kalmış olmaz. Nitekim bu ihtimalde taksirler arasında takas söz konusu olmayıp, fail kusuru oranında taksirli suçtan cezalandırılır." (Mehmet Emin Artuk- Ahmet Gökçen-Ahmet Caner Yenidünya, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, 8. Baskı, Ankara, 2014, s. 341); "Birden çok kişinin davranışı birlikte neticeye sebebiyet vermiş ve tüm katılanlar özen yükümlülüğüne aykırı hareket etmişse netice objektif olarak isnad edilebilir ve herkes kendi taksirli fiilindendolayı kusuruna göre sorumlu olur. Bu gibi hallerde önceki taksirli hareket ile netice arasında illiyet bağı bulunmamasından veya kesilmesinden söz edilmesi doğru değildir." (Mahmut Koca-İlhan Üzülmez, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Seçkin Yayınevi, 7. Baskı, Ankara, 2014, s. 214); "Fail zaten taksirli hareket ediyor ve bir başkasının taksirli hareketi buna ekleniyorsa, failin hareketi ile netice arasındaki nedensellik bağı mevcut olmaya devam eder. Bu durumda mesele artık nedensellik bağı meselesi değil, failin ve üçüncü kişinini kusurunun tespiti meselesidir. Bir inşaatın yıkımı sırasında yoldan gelip geçenlere zarar verilmemesi hususunda gerekli tertibatı almayan, örneği yıkım alanını tahta perde ile çevirmeyen müteahhit, iki işçisinin binadan sökülen kalası dikkatsizce sokağa atmaları sonucu meydana gelen neticeden her iki işçisiyle beraber taksirinden dolayı sorumludur." (Hakan Hakeri, Ceza Hukuku Genel Hükümler, Adalet Yayınevi, 16. Baskı, Ankara, 2013, s.241) şeklinde görüşlere yer verilmiştir.
Bu açıklamalardan sonra, taksirle ölüme neden olma suçu ile iş sağlığı ve güvenliği konularıyla ilgili yasal düzenlemelerin de gözden geçirilmesi gerekmektedir.
TCK'nun "taksirle öldürme" başlıklı 85. maddesi;
"Taksirle bir insanın ölümüne neden olan kişi, iki yıldan altı yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.
Fiil, birden fazla insanın ölümüne ya da bir veya birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir veya birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise, kişi iki yıldan onbeş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır" şeklinde düzenlenmiş olup, maddenin birinci fıkrasında taksirle bir kişinin ölümüne neden olma suçu yaptırıma bağlanmıştır. Fiil birden fazla insanın ölümüne veya bir ya da birden fazla kişinin ölümü ile birlikte bir ya da birden fazla kişinin yaralanmasına neden olmuş ise fail maddenin ikinci fıkrası gereğince cezalandırılacaktır.
4857 sayılı Kanunun, 30.06.2012 tarih ve 28339 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanununun 37. maddesi ile yürürlükten kaldırılan, fakat suç tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan 77. maddesi; "İşverenler işyerlerinde iş sağlığı ve güvenliğinin sağlanması için gerekli her türlü önlemi almak, araç ve gereçleri noksansız bulundurmak, işçiler de iş sağlığı ve güvenliği konusunda alınan her türlü önleme uymakla yükümlüdürler.
İşverenler işyerinde alınan iş sağlığı ve güvenliği önlemlerine uyulup uyulmadığını denetlemek, işçileri karşı karşıya bulundukları mesleki riskler, alınması gerekli tedbirler, yasal hak ve sorumlulukları konusunda bilgilendirmek ve gerekli iş sağlığı ve güvenliği eğitimini vermek zorundadırlar. Yapılacak eğitimin usul ve esasları Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanlığınca çıkarılacak yönetmelikle düzenlenir. ..."
11.01.1974 tarih ve 14765 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren ve suç tarihi itibariyle yürürlükte bulunan, ancak suç tarihinden sonra 23.07.2014 tarih ve 29069 sayılı Resmi Gazetede yayımlanan tüzükle yürürlükten kaldırılan İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğünün 3 ve 4. maddeleri ise;
"3- İşveren, işçilere yapmakta oldukları işlerinde uymaları gerekli sağlık ve güvenlik tedbirlerini öğretmek ve iş değiştirecek işçilere yenisinin gerektiği bilgileri vermek zorundadır.
4- İşverenin, işyerinde, teknik ilerlemelerin getirdiği daha uygun sağlık şartlarını sağlaması; kullanılan makinalarla alet ve edevattan herhangi bir şekilde tehlike gösterenleri veya hammaddelerden zehirli veya zararlı olanları, yapılan işin özelliğine ve fennin gereklerine göre bu tehlike ve zararları azaltan alet ve edevatla değiştirmesi iş kazalarını önlemek üzere işyerinde alınması ve bulundurulması gerekli tedbir ve araçları ve alınacak diğer iş güvenliği tedbirlerini devamlı surette izlemesi esastır" şeklinde düzenlenmiştir.
Bu hükümlere göre; işverenin, işyerinde iş sağlığı ve güvenliği için gerekli önlemleri alma, bu önlemlere uyulup uyulmadığını denetleme, işçileri yaptıkları işlerinde karşı karşıya oldukları mesleki riskler ile uyulması gerekli sağlık ve güvenlik tedbirleri hususunda eğitime tâbi tutma, yasal hak ve sorumlulukları noktasında bilgilendirme konularında yükümlülükleri bulunmaktadır. İşverenin işyerinden sorumlu bir vekil görevlendirdiği durumlarda ise işveren vekilinin bu yükümlülüklerden sorumlu olacağı izahtan varestedir.
30.06.2012 tarihinde yürürlüğe giren 6331 sayılı İş Sağlığı ve Güvenliği Kanununun 3. maddesinin ikinci fıkrasında, işveren adına hareket eden, iş ve işyerinin yönetiminde görev alan işveren vekilinin işveren sayılacağı açıkça vurgulanmış; "işverenin genel yükümlülüğü" başlıklı dördüncü maddesinde de, işveren veya vekillerinin yükümlülükleri, 4857 sayılı İş Kanunu ile İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği Tüzüğünün ilgili maddelerinde hüküm altına alınan yükümlülüklere benzer şekilde düzenlenmiştir.
Bu aşamada bilirkişilerin atanması, bilirkişi raporları ve bu raporların yargı mercileri nezdinde bağlayıcı olup olmadıkları üzerinde de durulması gerekmektedir.
Ceza Muhakemesi Kanununun "Bilirkişinin Atanması" başlıklı 63. maddesinde;
"1) Çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde bilirkişinin oy ve görüşünün alınmasına re'sen, Cumhuriyet savcısının, katılanın, vekilinin, şüphelinin veya sanığın, müdafiinin veya kanunî temsilcinin istemi üzerine karar verilebilir. Ancak hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukukî bilgi ile çözülmesi olanaklı konularda bilirkişi dinlenemez.
2) Bilirkişi atanması ve gerekçe gösterilerek sayısının birden çok olarak saptanması, hâkim veya mahkemeye aittir. Birden çok bilirkişi atanmasına ilişkin istemler reddedildiğinde de aynı biçimde karar verilir.
3) Soruşturma evresinde Cumhuriyet savcısı da bu maddede gösterilen yetkileri kullanabilir" şeklindeki düzenlemeye yer verilmiştir.
Bilirkişi, Ceza Muhakemesi Kanununa Göre İl Adlî Yargı Adalet Komisyonlarınca Bilirkişi Listelerinin Düzenlenmesi Hakkında Yönetmeliğin üçüncü maddesinde; "çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hâllerde oy ve görüşünü sözlü ya da yazılı olarak vermesi için başvurulan gerçek veya tüzel kişi" şeklinde tanımlanmıştır. Bu tanımdan hareketle denilebilir ki, sahip bulunduğu uzmanlık bilgisiyle mahkemeye bir ispat sorununda yardımcı olup, tanzim ettiği raporu delil değil, "delil değerlendirmesi aracı" olan bilirkişiye başvurmanın amacı, "çözümü uzmanlığı, özel veya teknik bilgiyi gerektiren hallerde görüş alınmasıdır." Bununla birlikte ceza muhakemesinde bilirkişi kendiliğinden bir rol edinemez. Bir sorunun ne zaman uzmanlığı ya da özel veya teknik bir bilgiyi gerektirip gerektirmediğine bilirkişi görevlendirmekle yetkili olan Cumhuriyet savcısı veya hâkim karar verecektir.
Anılan hükümler uyarınca hâkim, çözümü ancak özel veya teknik bir bilgi gerektiren hallerde bilirkişi dinleyebilir veya rapor isteyebilir. Hâkimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgi ile çözümü mümkün bulunan konularda ise bilirkişiye başvurmayacaktır. Kanun koyucunun uzmanlığa, özel veya teknik bir bilgiye ihtiyaç bulunduğunu baştan kabul ettiği "akıl hastalığı, parada sahtecilik, moleküler genetik inceleme" gibi hususlar dışında hâkimin bilirkişi raporu alması mecburiyeti bulunmadığı gibi, bilirkişi raporu da mahkemeyi bağlayıcı nitelikte değildir.
Ölümle sonuçlanan kazada sanıkların kusurlu olup olmadıkları hususunun uzmanlık gerektiren özel ve teknik bir konu olduğu açık ise de, bu konudaki bilirkişi raporunun hâkimin delilleri serbestçe takdir yetkisini elinden almayacağı bilinmektedir.
Nitekim bu husus, 2659 sayılı Adli Tıp Kurumu Kanununun 23/C–3 maddesinde; "Adli Tıp Genel Kurulu kararları nihai olmakla beraber mahkemelerin delilleri serbestçe takdir hususundaki yetkilerini kısıtlamaz" şeklinde hüküm altına alınmıştır.
Uyuşmazlık konusu bu açıklamalar ışığında değerlendirildiğinde;
Sanık F.. D..'un doksan işçinin çalıştığı bir mermer fabrikasının sahibi, sanık M..G..'in işletme müdürü, maden teknikeri olan ölenin ise altı yıldır aynı fabrikada fayans kesim sorumlusu olup, çıkan mermerin kalitesini kontrol etmekle yükümlü bulunduğu, çalışmaya başlamadan evvel işe elverişlilik bakımından sağlık raporu aldığı, iş sözleşmesinde; "işyerindeki makine, alet ve teçhizatı usulüne uygun olarak ve özenle kullanmayı, görevi ile ilgili bulunmayan işlerle uğraşmamayı, kendisine teslim edilmemiş makine, alet ve edevatı kullanmamayı taahhüt eder" şeklinde, iş güvenliği talimatında da; "verilen görevi, tarif edilen şekilde yapacağım, işimden başka bir işe karışmayacağım, amirimin verdiği emre uyacağım" biçiminde hükümler bulunduğu, "iş sağlığı ve güvenliği, iş kazaları ve kişisel koruyucular" konularında eğitim aldığı, sanıkların bütün çalışanlarla birlikte öleni de çalışma prensipleri ile riskleri başta olmak üzere işçi sağlığı ve iş güvenliği konularında bilgilendirdiği, buna karşın altı yıldır aynı fabrikada çalışan ve üretim müdürü olarak görev yapan ölenin, görev alanının dışında bulunan makinelerin üzerinin örtülebilmesi için çatıya branda serilmesi konusunda, bu işleri yapmakla görevli teknik elemana talimat verdiği, bununla yetinmeyerek diğer işçilerin ikazlarını gözardı edip, herhangi bir güvenlik önlemi almadan çatıya çıktığı, çatıda ayağında bot, kafasında baret, belinde emniyet kemeri ile çalışıp makinenin üstünü brandayla kapatma işini bitiren ve inmek üzere merdivene doğru yürümekte olan görevliyi kırılgan malzemeden yapılmış aydınlatmanın üzerine basmaması hususunda uyardığı, ancak kendisinin bu bölüme basması sonucunda yaklaşık altı metre yükseklikten beton zemine düşerek hayatını kaybettiği olayda; ağır ve riskli işler kapsamında olan, ancak daha önce iş kazasının yaşandığına ilişkin dosyada herhangi bir bilgi ya da belge bulunmayan fabrikada, işçi sağlığı ve iş güvenliğinin gerektirdiği önlemlerin alındığı, çalışanların mesleki riskler ve korunma yolları konularında yeterince bilgilendirildiği, gerekli yerlere uyarı levhaları asıldığı, bu bağlamda "çatıya çıkmak yasaktır" ikazının da bulunduğu, işçilere lüzumlu ekipmaların verildiği, olay tarihinde çatıda çalışan işçinin baret, bot ve emniyet kemeri kullandığı, bu bilgilendirme ve uyarılara rağmen, üretimden sorumlu olup, mermerlerin kalitesini kontrol etmekle görevli olan, çatı veya çatıda yapılan işle ilgili sorumluluğu bulunmayan ölenin, işletme müdürü ya da fabrika sahibinden talimat veya izin almadan ve gerekli malzemeleri de kullanmadan sorumluluk alanı dışında bulunan ve daha önce hiç çıkmadığı çatıya çıkarak çatıda çalışan işçiyi polyester malzemeden yapılmış aydınlatma kısımlarına basmaması konusunda ikaz etmesine rağmen, kendi dikkatsiz ve tedbirsiz davranışları sonucu aynı yere basarak düştüğü hususları göz önüne alındığında, neticenin ölenin kendi hareketi sonucu meydana geldiği, çatıya branda sermesi ya da yapılan işi kontrol etmek üzere çatıya çıkması hususunda ölene herhangi bir talimat vermeyen ve çalışanları sürekli gözetlemelerine imkân bulunmayan fabrika sahibi ve işletme müdürünün iş güvenliği ve işçi sağlığı konusunda yeterli önlem alınıp alınmadığını denetlemedikleri, uyarı levhalarını gerekli yerlere astırmadıkları veya fabrikada merdiven ya da seyyar bir platform bulundurmadıkları kabul edilse bile, bu hareketleriyle meydana gelen zararlı netice arasında nedensellik bağı bulunmadığı, çatıyla ilgili doğrudan bir faaliyet göstermeyen fabrikada çatı merdiveni ya da platform bulundurulmamasının da sonuca doğrudan etkili olmadığı, meydana gelen zararlı neticeye ölenin kendi hareketiyle sebebiyet verdiği, sanıklara izafe edilebilecek herhangi bir kusur bulunmadığı, sanıklara kusur yükleyen bilirkişi raporlarının da mahkemeyi bağlayıcı nitelikte olmadığı anlaşıldığından, sanıkların atılı suçtan beraatlarına karar verilmesi gerekmektedir.
Bu itibarla, yerel mahkeme direnme hükmünün, bir kişinin ölümüyle neticelenen iş kazasında sanıklara atfı kabil kusur bulunmadığı ve beraatlarına karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden bozulmasına karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Üyesi Doç. Dr. İ. Ş.;
"Ölenin çalıştığı işyerindeki görevi dikkate alındığında, üretimle doğrudan bağlantılı olan makinaların üzerinin dışa karşı korunmasına ilişkin çalışması, çatıya çıkması, göreviyle bağlantılıdır. Ölen, kendisi de kusurlu olsa bile, göreviyle bağlantılı çalışırken işverenin gerekli tedbirleri almaması nedeniyle hayatını kaybetmesinde işverene tam olarak kusursuz denilemez. Bir başka deyişle bu halde ölenin tam kusurlu olduğundan söz edilemez.
İşletme Müdürü M.. U..; 'Y.. K..'ya yağmur yağarsa diye makinaların üstünü yerden branda ile örtün şeklinde haftalar önce talimatım vardır' demesi, Y.. K..'nun ölenin kendisine aynı talimatı verdiğini, dikkatli olması yönünde uyarıda bulunduğunu belirtmesi karşısında ölenin adı geçen tanığın çatıya çıkması üzerine kendisinin de kontrol için çatıya çıkması sonrası kazanın meydana geldiği anlaşılmıştır.
Kazanın, çatıdaki şeffaf eternitin sağlam olmamasından kaynaklandığı bir gerçektir.
Çalışma Ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Baş İş Müfettişinin yaptığı inceleme sonrası yasal dayanaklarını ve gerekçelerini de göstererek raporunda ölen ile işverenin yüzde ellişer oranında kusurlu olduklarına ilişkin raporu bulunmaktadır.
Ayrıca daha sonra alınan birden çok bilirkişi raporlarının tamamında işverenin kusurunun gerekçeleriyle belirlenmiş olduğu da sabittir.
Bu raporların tamamında, kusur oranları farklı olsa da, işverenin kusursuz olduğuna ilişkin bir görüş bulunmamaktadır.
İşyerinin çalışma koşullarının hukuka uygun olup olmadığı, işin uzmanlarınca belirlenmesi gereken bir husustur. Çalışanların dikkat ve özen yükümlülükleri bulunmakla beraber işverenin de işyerinde yasada öngörülen tedbirleri almak mecburiyeti bulunmaktadır. İş Yasasının suç tarihinde yürürlükte olan düzenlemelerinde işverenin yükümlülüklerine yer verilmiştir. Çalışma Ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Baş İş Müfettişi raporunu bu maddelerdeki düzenlemelere dayandırmıştır.
Bu nedenlerle, bilirkişilerin raporlarında doyurucu gerekçelerle izah edildiği gibi, işveren, yasa ve diğer mevzuatlarda öngörülen gerekliliklere ve zorunluluklara uymaksızın gerekli önlemleri yeterince almaksızın insan çalıştırması karşısında, iş yerinde üretim müdürü olarak çalışan ölenin ölümünün işiyle çalışma ve kontrolle ilgili olması karşısında, sanıklara kusurları gözetilerek mahkumiyet kararı veren mahkeme kararının hukuka uygun olduğu, ..."
Genel Kurul Başkanı ve onsekiz Genel Kurul Üyesi de; "meydana gelen kazaya sanıkların fabrikaya sonradan alınan ve üretime başlayan makinaların bulunduğu mekânın üzerini bir şekilde kapatmaları gerekirken, ihmali ve duyarsız davranışları sonucu olarak, makinalarda çalışan işçilerin yağmur ve güneşten olumsuz etkilenmelerini önlemek ve makinaları koruma amacına yönelik çalışma sırasında ölene tam kusur atfedilmesini, işin uzmanları bilirkişiler de birbirini teyit eden raporlarıyla uygun görmeyip sanıkların ikinci derecede kusurlu olduklarını belirtmişlerdir bu itibarla yerel mahkeme mahkûmiyet hükmünün onanması gerektiği" düşüncesiyle karşıoy kullanmışlardır.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Denizli 8. Asliye Ceza Mahkemesinin 25.01.2013 gün ve 1028-57 sayılı direnme hükmünün, sanıklara atfı kabil kusur bulunmadığı ve beraatlarına karar verilmesi gerektiğinin gözetilmemesi isabetsizliğinden BOZULMASINA,
2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 24.03.2015 günü yapılan müzakerede yeterli yasal çoğunluk sağlanamadığından 31.03.2015 tarihinde yapılan ikinci müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.
İlkemiz, hukukun adaletli dağıtılabilmesi için yargı kararlarının paylaşımına daha çok önem vermektir.
kararara.com sitesi, paylaşılan kararların yargısal faaliyetlerde kullanılmasında herhangi bir hak ve sorumluluk kabul etmemektedir.

admin Kullanıcı avatarı
Site Yöneticisi

Mesajlar: 28109



Ceza Genel Kurulu 2013/474 E. , 2015/23 K.

ÇOCUĞUN CİNSEL İSTİSMARI
BASİT CİNSEL İSTİSMAR
ORTA İLE HAFİF DERECEDE SINIR ZEKA SEVİYESİ BULUNAN MAĞDURE


Çocuğun cinsel istismarı suçundan sanık M.. U..’nun 5237 sayılı TCK’nun 103/1, 43/1, 62 ve 53. maddeleri uyarınca 3 yıl 1 ay 15 gün hapis cezası ile cezalandırılmasına ve hak yoksunluğuna ilişkin, Üsküdar 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen 11.07.2008 gün ve 76-231 sayılı hükmün mağdure vekili ve sanık müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 14. Ceza Dairesince 14.01.2013 gün ve 7826-84 sayı ile onanmasına karar verilmiştir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 12.04.2013 gün ve 9511 sayı ile;
“…Adli Tıp Kurumu 6. İhtisas Kurulu raporunda orta ile hafif derecede sınır zekâ seviyesi bulunan mağdurenin ifadelerine ancak ana hatları ile kuvvetli delillerin bulunması durumunda itibar edilebileceği belirtilmesine rağmen, mağdurenin soyut ve çelişkili beyanlarının dosyadaki diğer delillerle desteklenmediği, yerel mahkeme hükmüne esas alınan tanık Orhan'ın beyanlarının da mağdurenin söylemlerine dayalı olduğu ve görgüye dayalı bir beyanının bulunmadığı, Üsküdar Adli Tıp Şube Müdürlüğünün düzenlediği rapor içeriğinin mağdure Tuba'nın iddialarını doğrulamadığı, babası müşteki İlyas'ın hazırlık soruşturması sırasındaki beyanında kızının isnat edilen eylemleri uydurmuş olabileceğine dair ifadesi ve sanığın evinde bulunan bilgisayarında yapılan incelemede porno görüntülerin bulunduğuna ilişkin bir tespitin yapılamaması gibi hususlar ile tüm dosya muhteviyatı nazara alındığında sanığın mahkûmiyetini gerektiren kesin ve inandırıcı delillerin bulunmadığı” görüşüyle itiraz kanun yoluna başvurmuştur.
CMK'nun 308. maddesi uyarınca inceleme yapan Yargıtay 14. Dairesince 13.05.2013 gün ve 4638-5798 sayı ile; itiraz nedeninin yerinde görülmediğinden bahisle Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; sanığın üzerine atılı çocuğun basit cinsel istismarı suçunun sabit olup olmadığının belirlenmesine ilişkindir.
İncelenen dosya kapsamından;
Mağdure T.. C..’ın 21.07.1996 doğumlu olup Üsküdar Kısıklı İlköğretim Okulu 6. sınıfında "kaynaştırma öğrencisi" olarak öğrenim gördüğü,
16.10.2007 günü sınıf öğretmeni olan tanık A.. Y..’in öğrencilerden okulun rehberlik servisi tarafından hazırlanan otobiyografi formunu doldurmalarını istediği, mağdurenin bu formda “Ailenizde ve okulda sizi devamlı tedirgin eden problemleriniz nelerdir?” sorusuna; “Bizim mahallede Mehmet diye biri var, o da bana oralarımı elliyor ve babam ağlıyor ve bir daha yapıyor ve bir tane daha yapıyor” şeklinde bir cevap yazdığı, ayrıca otobiyografi formunu doldurmadan önce öğretmeninin yanına giderek cinsel olarak istismar edildiğini ifade edip “forma bunları yazsam okur musunuz?” diye sorduğu, formu okuyan A..Y..’in okulun rehber öğretmeni tanık O.. S..’a durumu ilettiği,
17.10.2007 günü rehber öğretmen olan tanık O.. S..’ın mağdure ile görüştüğü, mağdurenin tanığa mahallelerinde bulunan 50-55 yaşlarında Mehmet isminde bir kişinin kendisini elle taciz ettiğini ve vücudunun bazı yerlerini ellediğini söylediği,
18.10.2007 tarihinde tanık O.. S..’ın mağdure ile tekrar görüştüğü, mağdurenin tanığa 2006 yılı yaz döneminde Mehmet’in kendisini elle taciz ettiğini, bunu birkaç kez tekrarladığını, evde kimse yokken kendisini eve götürdüğünü, “yavrum, fıstık” diye çağırıp bilgisayardan çıplak kadın resimleri gösterdiğini, VCD’den porno film izletip kendisini kucağına oturttuğunu, cinsel organını yaladığını ve vücudunun her yerini ellediğini belirttiği, bu yaşadıklarını daha önce niçin anlatmadığı sorulunca Mehmet'in “bunları babana anlatırsan baban kalp krizinden ölür” diye söylediğini, bu nedenle anlatamadığını ifade ettiği,
Tanık O.. S..’ın durumu okulun müdür yardımcısı olan tanık G.. K..’ya haber verdiği, tanık G.. K..’nın da 19.10.2007 ve 20.10.2007 tarihlerinde mağdure ile görüştüğü, mağdurenin bu tanığa da, mahallelerinde bulunan Mehmet adındaki 50-55 yaşları arasında emekli bir kişinin kendisine evde yalnız olduğu anlarda bilgisayar ve VCD’den porno görüntüler izletip cinsel organını yaladığını, bütün vücudunu ellediğini, kucağına alarak iç çamaşırını çıkardığını, kendisi de soyunarak cinsel organını cinsel organına temas ettirdiğini, daha sonra ters taraftan ilişkiye girdiğini, bu olaylar sırasında bacaklarına ve cinsel organına sümüksü bir sıvının bulaştığını, bu sıvıyı sanığın kağıt peçete ile temizlediğini, üzerini giydirip evine yolladığını, bazen canının yandığını, bunu sanığa söylediğinde sanığın “boş ver bir süre sonra geçer” diyerek geçiştirdiğini, yaşadıkları nedeniyle çok üzgün olduğunu, bir daha yaşamak istemediğini, geceleri uyuyamadığını, uyuduğunda rüyasında sanığın kendisine yaptıklarını gördüğünü, artık rahat uyumak istediğini anlattığı,
19.10.2007 tarihinde tanık O.. S..’ın son kez mağdure ile görüştüğü, tekrar tekrar sorduğunda mağdurenin ilk söylediklerinin aynılarını söylediği, bu olayı anlattığı için artık daha rahat olduğunu ve kendisini daha iyi hissettiğini belirttiği,
Okul müdürlüğünce mağdure tarafından doldurulan otobiyografi formunun adı geçen öğretmen tanıkların yaptığı görüşmelere ait tutanaklarla birlikte Cumhuriyet savcılığına gönderilerek suç duyurusunda bulunulduğu,
09.11.2007 tarihinde mağdurenin beyanlarında geçen bilgisayar ve CD’lerle ilgili delil elde etmek amacıyla usulüne uygun olarak mahkemeden alınmış karar üzerine sanığın evinde arama yapıldığı, evde bulunan toplama bilgisayar kasası ile 80 adet CD ve 1 adet USB cihazına el konulduğu,
Emniyet Müdürlüğü Dijital Veri İnceleme Bürosu görevlileri tarafından ele geçen dijital materyaller üzerinde yapılan inceleme sonucunda raporlarda; USB cihazının bozuk olduğu, ele geçen CD ve DVD içeriklerinde ve bilgisayarın hard diskinde soruşturma konusu olayla ilgili olabileceği düşünülen herhangi bir delile rastlanamadığı, ancak dosya arasında bulunan bu hard diskin imaj CD'si incelendiğinde içerisinde birçok pornografik resim bulunduğu, ayrıca CD inceleme tutanağında 17 numaralı CD içeriğinin porno film olarak zapta geçtiği, 78 numaralı CD'de ise “kuduruk forum” yazılı bir klasörün içinde “amateur blonde first anal” yazılı şifreli başka bir klasör olduğunun görüldüğü tespitlerine yer verildiği,
Üsküdar Adli Tıp Şube Müdürlüğünce düzenlenen 02.11.2007 tarihli adli raporda; mağdurenin 6. sınıfa gittiğini, özürlü bir abisi olduğunu, komşularından Mehmet'in kimse olmadığı zaman kendisini soyduğunu, cinsel organını yalattığını, arada üzerine boşaldığını, sonra onun ve kendi cinsel organını sildiğini, hem önden hem arkadan cinsel organını soktuğunu, arkadan soktuğunda poposunun acıdığını beyan ettiği, vücudunda travmatik bir lezyon görülmediği, kızlık zarının sağlam olduğu, eski ve yeni bir yırtık saptanmadığı, anüs ve sfinkterin doğal bulunduğu ancak bu yaşlarda yapılan fiili livata eylemlerinde herhangi bir iz kalmayabileceğinin belirtildiği,
Adli Tıp Kurumu 6. İhtisas Kurulunun 14.01.2008 tarihli raporunda; kendisinde orta ile hafif derece sınırında zekâ geriliği tespit edilen mağdurenin vermiş olduğu ve vereceği ifadelere ancak ana hatlarıyla ve kuvvetli delillerle desteklendiği takdirde itibar edilebileceğinin ve mağdurenin olay nedeniyle beden ve ruh sağlığı bozulmadığının mütalaa edildiği,
Marmara Üniversitesi Çocuk ve Ergen Psikiyatrisi Ana Bilim Dalı Başkanlığı tarafından düzenlenen 27.12.2007 tarihli raporda; mağdurenin 27.04.2005 tarihinden itibaren mental reterdasyon tanısı ile takipli olduğu, 07.12.2007 tarihinde cinsel istismara maruz kaldığı şikâyeti ile polikliniğe getirildiği, 07.12.2007 ve 10.12.2007 tarihlerinde yapılan muayenelerinde yaşına uygun görünümde olduğu, ilişki kurmaya istekli olduğu ancak sorulara kısık sesle ve yaşından beklenen düzeyin altında cevaplar verdiği, zekâ değerlendirmesi sonucunda orta derecede zihinsel gelişim geriliği saptandığı, yapılan görüşmede olaylar sonrasında sokağa çıkmak istemediğini, bahsi geçen kişiyi gördüğünde tedirgin olduğunu ve artık daha çabuk sinirlendiğini söylediği bilgilerine yer verildiği,
Anlaşılmaktadır.
Mağdure T.. C.. kollukta; okulun rehberlik servisi tarafından hazırlanan otobiyografi formuna başından geçen cinsel istismar olayını yazdığını, bunun üzerine öğretmenlerinin babasını okula çağırdıklarını, sanık Mehmet'in evine bilgisayarda oyun oynamak ve kızıyla konuşmak için zaman zaman yalnız, zaman zaman da ailesi ile birlikte gittiğini, sanığın evde kimse yokken iç çamaşırlarını çıkartıp cinsel organını kendi cinsel organına değdirdiğini, içine de soktuğunu, cinsel organını yaladığını, aynı şeyi kendisinden de yapmasını istediğini ancak yapmadığını, bu sırada bazen bacaklarına sümüksü bir sıvının aktığını, sanığın yedi yaşından beri kendisine böyle şeyler yaptığını, son iki yıldır sıklıkla olduğunu, en son ramazan ayında yine eve çağırıp aynı şeyleri tekrar yaptığını, sanığın ters yönden de cinsel ilişkiye girdiğini, bu olayların bazılarının evin bahçesinde bulunan kulübede gerçekleştiğini, cinsel muayenesinin yapılmasını istediğini, sanıktan şikayetçi olduğunu beyan etmiş,
Mahkemede; komşuları olması nedeniyle sanığı uzun zamandır tanıdığını, zaman zaman bilgisayarda oynamak için sanığın evine gittiğini, bilgisayarın şifresinin 5522 olduğunu, sanığın evde kimse yokken kapıları kilitleyerek çıplak kadın ve erkek görüntüleri izletip memelerini ellediğini, iç çamaşırlarını çıkartıp "yapma" dediği halde kendi cinsel organını cinsel organına ve poposuna sürttüğünü, cinsel organını yaladığını ancak muayenesinde temiz çıktığını, sanığın "bu yaptıklarımı annene babana anlatırsan annen tansiyon hastası, baban kalp hastası, onlara bir şey olur sonra yalnız kalırsın, sana kimse bakmaz" diye kendisini tehdit ettiğini, bu nedenle yaşadıklarını onlara anlatamadığını, sanığa iftira atmadığını söylemiş,
Mağdurenin babası tanık İ.. C.. aşamalarda; mağdurenin öz kızı olduğunu, 15 gün kadar tanık O.. S..'ın kendisini okula çağırarak kızının otobiyografi formuna komşuları Mehmet isimli şahı tarafından cinsel tacize maruz kaldığını yazdığını, sözlü olarak da kendilerine bu kişinin evde kimse yokken vücudunu ellediğini ve cinsel içerikli görüntüler izlettirdiğini ifade ettiğini ilettiğini, sanığı tanıdığını, ailece birbirlerine gelip gittiklerini, sanığın bu zamana kadar kızına özel bir ilgi gösterdiğine şahit olmadığını, sanığın kendi kızının da olduğunu, kızının sanığın evlerinde sanığın kızı ile bilgisayarda oyun oynadığını gördüğünü ancak bizzat sanığın kızı ile oynaması gibi bir durumun olmadığını, sanığın kızına cinsel istismarda bulunduğuna dair şüphe duymasına neden olacak bir husus sezmediğini, kızının bu olayı kendisine ve annesine anlatmadan neden öğretmenlerine anlattığına bir anlam veremediğini, olayın gerçek olup olmadığını bilmediğini, kızının yaklaşık 4 yıldan beri psikolojik tedavi görmekte olduğunu, en son 01.11.2007 günü kendisini doktora götürdüğünü, doktorun da kendisine bir şey söylemediğini, sanığın iddia edilen gibi bir şey yapabileceğini zannetmediğini, zira sanığın uzun yıllardan beri komşuları olduğunu, bu güne kadar hiçbir kötülüğünü görmediğini, kızının psikolojik rahatsızlığına bağlı olarak hayal gücüyle bu olayları uydurmuş olabileceğini, bu olaydan sonra kızı ile görüştüğünü ancak yazdıklarının doğru olduğunu söylediğini anlatmış,
Tanık O.. S..; mağdurenin komşuları olan motorcu Mehmet amca diye bahsettiği 50-55 yaşlarındaki birinin kimse yokken kendisini eve çağırdığını, bilgisayarda çıplak kadın resimleri gösterip cinsel organı üzerine oturttuğunu, vücudunun her yerini ellediğini söylediğini, mağdure ile üst üste 3 kez görüştüğünde konuyu ayrıntıları ile ve tekrarla anlatması üzerine durumu okul müdürüne ilettiğini, mağdure ile yaptığı görüşmelere ilişkin düzenlediği tutanak içeriklerinin doğru olduğunu belirtmiş,
Tanık Z.. U..; sanığın eşi olduğunu, mağdurenin bilgisayar bağımlısı biri olduğunu, bir gün mağdurenin babasının eşinin yanına gelerek kızına bilgisayar almak istediğini söylediğini, eşinin ona kızının küçük olduğunu bu nedenle daha sonra almasını tavsiye ettiğini, bunu duyan mağdurenin evlerine gelerek eşine kızıp elini kaldırarak "sen niye babama bilgisayar aldırmıyorsun" diye çıkıştığını, sonra da kaçtığını, mağdurenin psikolojik dengesinin bozuk olduğunu, kimse tarafından eve alınmadığını, kendi evlerine hiç yalnız gelmediğini, babası ile birlikte geldiklerini, kızının mağdurenin dersleri konusunda ona yardımcı olduğunu, bu sırada evde bilgisayarı da kullandıklarını, sanığın mağdure ile evde yalnız kalması gibi bir durumun olmadığını dile getirmiş,
Tanık M.. M..; sanığın eniştesi olduğunu, aynı evde birlikte kaldıklarını, iddia edilen olaylara ilişkin görgüye dayalı bir bilgisi olmadığını ancak sanığın kesinlikle böyle bir şey yapabileceğine kanaat getirmediğini, sanığın çevrede iyi bilinen bir kişi olduğunu, mağdurenin evde sanıkla bilgisayar oynaması gibi bir duruma şahit olmadığını, evdeki bilgisayarın kendisine ait olduğunu ifade etmiş,
Sanık M.. U.. ise; suçlamaları kabul etmediğini, mağdure Tuba’yı komşuları olması hasebiyle tanıdığını, mağdurenin ailesinin sevdiği ve saydığı insanlar olduğunu, ailece birbirlerine gelip gittiklerini, bir gün Tuba’nın babasının yanına gelerek kızının bilgisayar istediğini ancak maddi durumu iyi olmadığı için alamadığını söylediğini, Tuba'yı bilgisayar almaktan vazgeçirmek için yardımcı olmasını istediğini, kendisinin de Tuba’ya "bilgisayar yaşı küçük olanlara uygun değilmiş, sen bundan vazgeç senin yaşındakilerin bilgisayar kullanması uygun değil" diye söylediğini, bunun üzerine mağdurenin başparmağı ile işaret yaparak "terbiyesiz, benim yaşım büyük, ben sana gösteririm, benim babamı engelliyorsun" dediğini, bir ay olmadan başına bu işin geldiğini, suçlamaların asılsız olduğunu savunmuştur.
5237 sayılı TCK'nun "Çocukların cinsel istismarı" başlıklı 103. maddesinin suç tarihinde yürürlükte bulunan hali;
“(1) Çocuğu cinsel yönden istismar eden kişi, üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır. Cinsel istismar deyiminden;
a) Onbeş yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan çocuklara karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış,
b) Diğer çocuklara karşı sadece cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen başka bir nedene dayalı olarak gerçekleştirilen cinsel davranışlar,
Anlaşılır.
(2)Cinsel istismarın vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi durumunda, sekiz yıldan onbeş yıla kadar hapis cezasına hükmolunur.
(3) Cinsel istismarın üstsoy, ikinci veya üçüncü derecede kan hısmı, üvey baba, evlat edinen, vasi, eğitici, öğretici, bakıcı, sağlık hizmeti veren veya koruma ve gözetim yükümlülüğü bulunan diğer kişiler tarafından ya da hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle veya birden fazla kişi tarafından birlikte gerçekleştirilmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır.
(4) Cinsel istismarın, birinci fıkranın (a) bendindeki çocuklara karşı cebir veya tehdit kullanmak suretiyle gerçekleştirilmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır.
(5) Cinsel istismar için başvurulan cebir ve şiddetin kasten yaralama suçunun ağır neticelerine neden olması hâlinde, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanır.
(6) Suçun sonucunda mağdurun beden veya ruh sağlığının bozulması hâlinde, onbeş yıldan az olmamak üzere hapis cezasına hükmolunur.
(7) Suçun mağdurun bitkisel hayata girmesine veya ölümüne neden olması durumunda, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunur” şeklindedir.
Maddede çocuğun cinsel istismarı tanımlanmış olup, birinci fıkraya göre cinsel istismar deyiminden; onbeş yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan çocuklara karşı gerçekleştirilen her türlü cinsel davranış ile diğer çocuklara karşı cebir, tehdit, hile veya iradeyi etkileyen bir başka nedene dayalı olarak gerçekleştirilen cinsel davranışlar anlaşılmaktadır.
Maddenin ilk fıkrasında çocuğun cinsel istismarı suçunun temel şekli, ikinci fıkrasında ise cinsel istismarın vücuda organ veya sair bir cisim sokulması suretiyle gerçekleştirilmesi, suçun temel şekline nazaran daha ağır cezayı gerektiren nitelikli hal olarak yaptırıma bağlanmıştır.
Üçüncü fıkrada; suçun üstsoy, ikinci veya üçüncü derecede kan hısımı, üvey baba, evlat edinen, vasi, eğitici, öğretici, bakıcı, sağlık hizmeti veren veya koruma ve gözetim yükümlülüğü bulunan diğer kişiler tarafından ya da hizmet ilişkisinin sağladığı nüfuz kötüye kullanılmak suretiyle veya birden fazla kişi tarafından birlikte gerçekleştirilmesi nitelikli hal olarak sayılmıştır. Buna göre çocuğa karşı cinsel istismar eylemi, çocuğun anne-babası, dedesi ve büyük annesi gibi üst soyu, kardeş gibi ikinci derece kan hısımı, amca, dayı, teyze, hala gibi üçüncü derece kan hısımı, üvey baba, evlat edinen tarafından işlenirse verilecek ceza yarı oranında artırılacaktır.
Dördüncü fıkrada, cinsel istismarın onbeş yaşını tamamlamamış veya tamamlamış olmakla birlikte maruz kaldığı fiilin hukukî anlam ve sonuçlarını algılama yeteneği gelişmemiş olan kişilere karşı cebir veya tehdit kullanmak suretiyle gerçekleştirilmesi, cezanın artırılmasını gerektiren nitelikli hâl olarak kabul edilmiştir. Ancak bunun için, uygulanan cebrin en fazla kasten yaralama suçunun temel şeklini oluşturacak boyutta olması gerekir. Bu bakımdan, beşinci fıkraya göre, cinsel istismar için başvurulan cebir ve şiddetin kasten yaralama suçunun ağır neticelerine neden olması hâlinde, ayrıca kasten yaralama suçuna ilişkin hükümler uygulanacaktır.
Altı ve yedinci fıkralarda ise suçun neticesi sebebiyle ağırlaşmış hâlleri düzenlenmiştir. Çocukların cinsel istismarı suçunun işlenmesi suretiyle mağdurun beden veya ruh sağlığının bozulmasına neden olunması, daha ağır ceza ile cezalandırılmayı gerektirmektedir. Keza, söz konusu suçun işlenmesi sonucunda mağdurun bitkisel hayata girmesi veya ölümü hâlinde, ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına hükmolunacaktır. Ancak, bu durumlarda, netice sebebiyle ağırlaşmış suçlar dolayısıyla sorumluluk için aranan şartların gerçekleşmesi gerekir.
TCK'nun 103. maddesinde Özel Daire onama kararından sonra yapılan ve 28.06.2014 tarihli Resmi Gazetede yayımlanarak yürürlüğe giren 6545 sayılı Kanunun 59. maddesi ile yapılan değişiklik sonucu;
Maddenin birinci fıkrasında çocuğun cinsel istismarı suçunun müeyyidesi 3 yıldan 8 yıla kadar hapis iken bu ceza 8 yıldan 15 yıla kadar hapis cezasına çıkartılmış, fıkraya; “Cinsel istismarın sarkıntılık düzeyinde kalması hâlinde üç yıldan sekiz yıla kadar hapis cezası verilir. Sarkıntılık düzeyinde kalmış suçun failinin çocuk olması hâlinde soruşturma ve kovuşturma yapılması mağdurun, velisinin veya vasisinin şikâyetine bağlıdır” şeklinde bir bölüm ilave edilerek, cinsel istismarın sarkıntılık düzeyinde kalması halinde faile daha az ceza verilmesi öngörülmüş,
İkinci fıkrasında nitelikli cinsel istismar suçunun cezası 8 yıldan 15 yıla kadar hapis iken alt sınırı 16 yıldan az olmamak üzere artırılmış,
Üçüncü fıkrasında cezayı artıran nedenler tekrar 5 bend halinde düzenlenerek genişletilmiş,
Dördüncü fıkrası; “Cinsel istismarın, birinci fıkranın (a) bendindeki çocuklara karşı cebir veya tehditle ya da (b) bendindeki çocuklara karşı silah kullanmak suretiyle gerçekleştirilmesi hâlinde, yukarıdaki fıkralara göre verilecek ceza yarı oranında artırılır” şeklinde değiştirilmiş,
Suçun sonucunda mağdurun ruh veya beden sağlığının bozulması halinde artırım öngören düzenleme yürürlükten kaldırılmıştır.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Doğrudan kolluğa veya adli makamlara müracaat etmeyen mağdurenin öğrenim gördüğü ilköğretim okulunun rehberlik servisi tarafından hazırlanan otobiyografi formundaki "ailenizde ve okulda sizi devamlı tedirgin eden problemleriniz nelerdir?” şeklindeki soruya cevaben komşuları olan sanık tarafından maruz bırakıldığı cinsel istismar olayını yazması, mağdurenin yazdığı bu formu okuyan öğretmenlerinin ayrı tarihlerde mağdure ile yaptıkları görüşmelerde mağdurenin istikrarlı ve tutarlı bir biçimde bilgisayarda oyun oynamak için evine gittiği sanığın kendisine pornografik görüntüler izletip vücudunun çeşitli bölgelerini ve cinsel organı ellemek, cinsel organını yalamak ve cinsel organını sürtmek suretiyle istismarda bulunduğunu anlatması, okul idaresinin suç duyurusunda bulunması üzerine sanık hakkında soruşturmaya başlanılması, mağdurenin Üsküdar Adli Tıp Şube Müdürlüğünde ve Marmara Üniversitesi Tıp Fakültesinde de kendisini muayene eden doktorlara aynı hususları söylemesi, gerek soruşturma gerekse kovuşturma aşamasında özde değişmeyen biçimde ayrıntılı ve birbirleriyle uyumlu anlatımlarda bulunması, sanığın evinde usulüne uygun olarak yapılan arama sonucunda elkonulan bilgisayar ve CD'lerde mağdurenin anlatımlarını doğrulayacak şekilde birçok pornografik görüntünün bulunduğunun belirlenmesi, sanık ile mağdurenin ailelerinin uzun zamandan beri komşu olup 11 yaşındaki mağdurenin sanığa iftira atması için bir nedenin bulunmaması, Adli Tıp Kurumu 6. İhtisas Kurulu tarafından orta ile hafif derece sınırında zekâ geriliği tespit edilen mağdurenin vermiş olduğu ve vereceği ifadelere kuvvetli delillerle desteklendiği takdirde itibar edilebileceğinin belirtilmesi hususları birlikte gözönüne alındığında; sanığın üzerine atılı çocuğun zincirleme şekilde basit cinsel istismarı suçunun sabit olduğunun kabulü gerekmektedir.
Diğer taraftan, sanığın eylemlerinin sarkıntılık düzeyini aşarak basit cinsel istismar boyutuna ulaşmış olması nedeniyle TCK'nun 103. maddesinde 6545 sayılı Kanunla yapılan değişikliğin sanık lehine sonuç doğurmadığı anlaşıldığından bu konuda lehe yasa değerlendirmesi yapılmasına gerek görülmemiştir.
Bu itibarla, sanığın mahkûmiyetine ilişkin yerel mahkeme hükmü ile bu hükmün onanmasına dair Özel Daire kararı isabetli olup, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının reddine karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan Genel Kurul Üyesi M.Reşat Koparan;
"İtiraza konu (yerel mahkemenin mahkûmiyet kararının) onama kararı her şeyden önce iç hukukumuzun bir parçası olan İnsan Hakları ve Ana Hürriyetleri Korumaya Dair Avrupa Sözleşmesinin 6/2. maddesinde güvence altına alınan masumiyet karinesini açıkça ihlal etmektedir.
Masumiyet karinesi gereği, bir mahkemenin yargılama görevini yaparken işe sanığın atılı suçu işlemiş olduğu önyargısıyla başlamamasını gerektirir. İspat yükü iddia makamındadır. Varolan her tür kuşkunun da sanık lehinde yorumlanması zorunludur.
İspat yükünün iddia makamından alınıp savunmaya yüklenmesi dahi masumiyet karinesinin ihlali anlamına gelir.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı'nın usul ve yasaya uygun olan itirazının reddine dair Yargıtay Ceza Genel Kurulunun çoğunluk görüşü de ne yazık ki bu ihlalin sürdürülmesine cevaz vermektedir.
Yargıtay Başsavcılığı'nın itirazına konu olayda verilen mahkûmiyet kararı sadece ve sadece hayatın olağan akışına uygun düşmeyen kendi içinde tutarsız, güçlü yan delillerle de hiçbir şekilde desteklenmeyen 'orta ile hafif derece sınırında zeka seviyesine' sahip mağdure beyanına dayandırılmıştır.
Mağdure T.. C.. 21.07.1996 doğumlu olup suç tarihi (23.10.2007 tarihi öncesi) itibariyle 11 yaşlarındadır. Soruşturma ve kovuşturma evresinde aldırıldığı karar içerinden anlaşılan Üsküdar Adli Tıp Şube Müdürlüğünün ve akabinde Adli Tıp 6.İhtisas Kurulunun raporlarında açıklandığı üzere; orta ile hafif derecede sınır zeka seviyesi bulunan mağdurenin ifadesine ancak ana hatları ile kuvvetli delillerin bulunması durumunda itibar edilebilecektir.
Mağdurenin soruşturma evresinde kollukta sosyal hizmet uzmanı ve vekil huzurunda alınan 02.11.2007 tarihli ifadesinde '...aynı mahallede oturan ve komşuları olan şüphelinin ikametine zaman zaman bilgisayar oynamak için gittiğini, şüphelinin evde kimsenin olmadığı zamanlarda pantolonunu ve iç çamaşırlarını çıkardığını ,eliyle cinsel organına temas ederek zaman zamanda cinsel organını şüphelinin yaladığını,kendi cinsel organınıda yalamsını istediğini ancak bunu yapmadığını,şüphelinin kendi cinsel organının cinsel organına değdirerek zaman zaman da içine soktuğunu,bazende bacaklarına şüphelinin cinsel organında çıkan sümüksü bir şeyin geldiğini ...' belirtmektedir.
Mağdurenin kovuşturma evresinde alınan ifadesinde ise özetle 'sanığı uzun zamandır komşusu olduğu için tanıdığını, evine birkaç kez gittiğini, sanığın da kendi evlerine gelip gittiğini, yalnız hiç gitmediğini, kendisine bu pisliği yaptığını ve tecavüz ettiğini, üstü başı giyinikken göğüslerini ellediğini, kapıları kilitlemek suretiyle pantolonunu ve külotunu çıkartıp yapma dediği halde cinsel organına sokmak sureti ile pislik yaptığını, ayrıca cinsel organını yaladığını ve sürttüğünü. Kapılar kilitli olduğu için kaçamadığını, kimseye söylememesi hususunda tehdit ettiğini…' belirtiği görülmektedir.
Bu beyan bile kendi içinde çelişkilidir. Çünkü mağdure 'yalnız hiç gitmediğini' belirtmekte, buna rağmen kapıların kapatılıp kilitlendiği ve içeride cinsel istismara maruz kaldığını belirtmektedir. Hem yerel mahkeme hem de ilgili ceza dairesinde bu basit çelişki üzerinde durulmamış ve tartışılmamıştır.
Orta ile hafif derecede sınır zeka seviyesi bulunan mağdurenin (kendi inçinde çelişkili ve anlam bütünlüğü bulunmayan )beyanı kesin ve inandırıcı delillerle desteklenmemiştir. Yerel mahkemece mahkûmiyet hükmü kurulurken de çelişkili mağdure beyanlarını destekleyen diğer maddi delillerin neler olduğu gerekçede belirtilip tartışılmamıştır.
Yerel mahkemece verilen karar (kabule göre dahi) hatalıdır. Çünkü mağdurenin çelişkili ve kendi içinde anlam bütünlüğü taşımayan soruşturma ifadesinde sanığın cinsel organını kendi cinsel organına soktuğunu belirtmektedir. Yerel mahkeme mağdurenin beyanlarının doğru olduğu fikrinden hareketle hüküm kurduğuna göre TCK'nun 103/2. maddesine göre uygulama yapmak durumundadır.
Oysa, yerel mahkeme doğru kabul ettiği mağdure beyanına rağmen TCK'nun 103/2 maddesi ile değil aynı maddenin 1. fıkrası ile uygulama yapmıştır. Bunu yaparken de herhangi bir gerekçe göstermemiştir.
Yukarıda belirtilen nedenlerle çelişik ve yetersiz gerekçeye dayalı olarak verilen mahkumiyet kararının ve bu kararın onanmasına dair verilen Yargıtay 14 CD'nin 14.01.2013 T, 7826-84 sayılı onama kararının masumiyet karinesini ihlal ettiği anlaşılmakla Yargıtay Başsavcılığının 12.04.2013 T, 2009/9511 sayılı itirazınının kabul edilmesi görüşünde olduğumdan sayın çoğunluk görüşüne muhalifim" düşüncesiyle,
Çoğunluk görüşüne katılmayan onaltı Genel Kurul Üyesi de; benzer düşüncelerle itirazın kabulü gerektiği yönünde karşı oy kullanmışlardır.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının REDDİNE,
2- Dosyanın, mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 24.02.2015 günü yapılan birinci müzakerede yeterli çoğunluk sağlanamadığından, 03.03.2015 günü yapılan ikinci müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.
İlkemiz, hukukun adaletli dağıtılabilmesi için yargı kararlarının paylaşımına daha çok önem vermektir.
kararara.com sitesi, paylaşılan kararların yargısal faaliyetlerde kullanılmasında herhangi bir hak ve sorumluluk kabul etmemektedir.

admin Kullanıcı avatarı
Site Yöneticisi

Mesajlar: 28109



3. Ceza Dairesi 2015/6994 E. , 2015/11759 K.

EŞE KARŞI KASTEN YARALAMA SUÇU
EKSİK CEZA TAYİNİ


Mahalli mahkemece verilen hükümler temyiz edilmekle evrak okunarak;
Gereği görüşülüp düşünüldü;
1)Sanık hakkında tehdit suçundan kurulan mahkumiyet hükmüne yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde;
Yapılan yargılamaya, toplanan ve karar yerinde açıklanan delillere, mahkemenin kovuşturma sonucunda oluşan inanç ve takdirine, gösterilen gerekçeye ve uygulamaya göre sanığın temyiz itirazlarının reddiyle hükmün istem gibi ONANMASINA,
2)Sanık hakkında kasten yaralama suçundan kurulan mahkumiyet hükmüne yönelik temyiz itirazlarının incelenmesinde;
Yerinde görülmeyen diğer temyiz itirazlarının reddine, ancak;
a) Eşine karşı yaralama suçunu gerçekleştiren sanık hakkında 5237 sayılı TCK'nin 86/1. maddesi uyarınca belirlenen temel cezanın TCK'nin 86/3-a maddesi gereğince artırılmaması suretiyle eksik ceza tayini,
b)Kabule göre de; sanık hakkında 5237 sayılı TCK'nin 86/1. maddesi gereğince hükmolunan 1 yıl hapis cezasından TCK'nin 87/3. maddesi gereğince 1/3 oranında artırım ile 1 yıl 4 ay hapis cezası yerine 2 yıl hapis cezası, aynı yasanın 29. maddesi gereğince 1/4 oranında indirim ile 1 yıl hapis cezası yerine 1 yıl 6 ay hapis cezası ve 62. maddesi gereğince 1/6 oranında indirim ile 10 ay hapis cezası yerine 1 yıl 3 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına karar verilmek suretiyle eksik ceza tayini,
Bozmayı gerektirmiş, sanığın temyiz itirazları bu itibarla yerinde görülmüş olduğundan, hükmün bu sebeplerden 1412 sayılı CMUK'un 326/son maddesi uyarınca sanığın ceza miktarı bakımından kazanılmış hakları saklı kalmak kaydı ile 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi ile yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK'un 321. maddesi uyarınca istem gibi BOZULMASINA, 01.04.2015 gününde oybirliğiyle karar verildi.
İlkemiz, hukukun adaletli dağıtılabilmesi için yargı kararlarının paylaşımına daha çok önem vermektir.
kararara.com sitesi, paylaşılan kararların yargısal faaliyetlerde kullanılmasında herhangi bir hak ve sorumluluk kabul etmemektedir.

ÖncekiSonraki


  • POPULER KONULAR

Dön Türk Ceza Kanunu Şerhi