Foruma girişte hatalı şifre uyarısı ya da başkaca sorun yaşayan üyelerimiz bu bağlantıdan destek talebinde bulunabilirler.

HÜKMÜN BOZULMASININ DİĞER SANIKLARA ETKİSİ - CMK 306. MD.

5271 Sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun madde sıralı, gerekçeli, açıklamalı ve içtihatlı şerhinden oluşan paylaşım platformu...
Cevapla
Kullanıcı avatarı
Admin
Site Yöneticisi
Mesajlar: 29557
Kayıt: 22 Mar 2012 12:08
Meslek: Hukukçu
İletişim:

HÜKMÜN BOZULMASININ DİĞER SANIKLARA ETKİSİ - CMK 306. MD.

Mesaj gönderen Admin »

HÜKMÜN BOZULMASININ DİĞER SANIKLARA ETKİSİ

Madde 306
- (1) Hüküm, sanık lehine bozulmuşsa ve bu hususların temyiz isteminde bulunmamış olan diğer sanıklara da uygulanması olanağı varsa, bu sanıklar da temyiz isteminde bulunmuşçasına hükmün bozulmasından yararlanırlar.


İlkemiz, hukukun adaletli dağıtılabilmesi için yargı kararlarının paylaşımına daha çok önem vermektir.
kararara.com sitesi, paylaşılan kararların yargısal faaliyetlerde kullanılmasında herhangi bir hak ve sorumluluk kabul etmemektedir.
Kullanıcı avatarı
Admin
Site Yöneticisi
Mesajlar: 29557
Kayıt: 22 Mar 2012 12:08
Meslek: Hukukçu
İletişim:

Re: HÜKMÜN BOZULMASININ DİĞER SANIKLARA ETKİSİ - CMK 306. MD.

Mesaj gönderen Admin »

YARGITAY 12. Ceza Dairesi 2014/21776 E. , 2015/1645 K.

Mahkemesi :Asliye Ceza Mahkemesi
Suç : Taksirle öldürme
Hüküm : TCK'nın 85/1, 53/1-6 maddeleri uyarınca mahkumiyet



Taksirle öldürme suçundan sanıklar ... ve ... hakkında ... Asliye Ceza Mahkemesince yapılan yargılama sonucu 02.10.2012 gün ve 2012/99 E. 2012/167 K. sayı ile kurulan mahkumiyet hükümlerinin, sanık ...'nin temyizi üzerine Dairemizin 02.10.2012 gün ve 2013/22410 E. - 2013/27472 K. sayılı ilamıyla bozulması sonrasında, yerel mahkeme hükmü temyiz eden sanık ... yönünden dosyayı yeniden ele almış, henüz bozma kararına uyulup uyulmadığı yönünde bir karar verilmediği aşamada, hükme karşı süresinde temyiz isteminde bulunmamış olan diğer sanık ... müdafii 22.04.2014 havale tarihli talebi ile, sanık ... hakkında müdafisi olarak sanık lehine temyiz yasa yoluna başvurduklarını zannettiklerini, kendi dosyalarında temyiz dilekçesinin bulunduğunu, ancak Yargıtay'dan dönen dosyayı tetkik ettiklerinde temyiz dilekçelerinin dosya içerisinde bulunmadığını, bu sebeple kararın sanık ... hakkında kesinleştiği ve infaz aşamasına geldiğini farkettiklerini, her ne kadar dosyada temyiz isteklerine ilişkin dilekçe gözükmüyor ise de, CMK'nın 306. maddesi uyarınca diğer sanığın temyizi üzerine hükmün bozulmasından sanık ...'in de yararlanması gerektiğini, zira mezkür maddede “Hüküm, sanık lehine bozulmuşsa ve bu hususların temyiz isteminde bulunmamış olan diğer sanıklara da uygulanması olanağı varsa, bu sanıklar da temyiz isteminde bulunmuşcasına hükmün bozulmasından yararlanırlar” hükmü bulunduğu, sanık ... ve lehine karar bozulan diğer sanık ...'nin aynı suçtan yargılandıklarını ve aynı cezaya mahkum olduklarını, atılı suçun ve hükmedilen cezaların aynı neviden olduğunu, dolayısıyla amir hüküm olan CMK'nın 306. maddesinin sanık ... hakkında uygulanması imkanı bulunduğunu, belirtilen nedenlerle, sanık ... hakkındaki bozma ilamının, sanık ...'e teşmili açısından yeniden gözden geçirilerek, onun da bozma ilamından yararlandırılmasını talep etmiş, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının 11.11.2014 gün ve 12-2014/289003 sayılı tebliğnamesiyle, sanık ... hakkında verilen ek temyiz dilekçesinin sehven nazara alınmadan tebliğname düzenlenerek dosyanın Dairemize gönderildiği, Dairemizin 2013/22410 Esas sayılı kararı ile sanık ... hakkındaki kararın bozulduğu, sanık ...'ın suçu diğer sanık ... ile iştirak halinde işlediğinden bozma hükmünün CMK'nın 306. maddesi uyarınca, hakkındaki hüküm süresinde temyiz edilmeyen diğer sanık ...'e sirayet etmesi gerektiği belirtilerek, hükmün, bozma kararındaki nedenlerden dolayı sanık ... yönünden de bozulmasının istendiği, dosya içerisindeki Dairemize gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına verilen sanıklar müdafilerine ait ek temyiz dilekçesinin kayıt tarihinin 08.02.2013 olduğu ve sanık ... yönünden temyiz tarihinin bu tarih olarak kabul edilmesi gerektiği anlaşılmakla, dosya incelenerek gereği düşünüldü;
1412 sayılı CMUK'nın 325. maddesinde "Hüküm, cezanın tatbikinde kanuna muhalefet edilmesinden dolayı sanık lehine bozulmuşsa ve bozulan cihetlerin temyiz talebinde bulunmamış olan sanıklara da tatbiki kabil olursa bu sanıklar dahi temyiz talebinde bulunmuşcasına hükmün bozulmasından istifade ederler" hükmü öngörülmüştür.
Bozma ilamında hükmü temyiz etmeyen sanıkların da yararlanmasının Yargıtay kararında belirtilmesi zorunluluğu bulunmadığı gibi şartlarını içeren bir bozmanın kendiliğinden, herhangi bir hükme gerek kalmaksızın temyiz etmeyene de sirayeti yasa gereğidir ve Mahkeme tarafından bu hususun dikkate alınması gerekir.
Yargıtay'ın bozma kararında, bozmadan hükmü temyiz etmeyen sanığın yararlanması gerektiğinin belirtilmemesi bir eksiklik ya da yasaya aykırılık da olmadığından, bu konuda herhangi bir yasa yoluna da gidilemez.
Ayrıca, sirayetin kabul edilebilmesi için bozma kararına uyulması zorunlu olup aksinin kabulü, kanun yoluna başvuran için kabul edilmeyen bir bozma nedeninin, başvurmayan sanık lehine kabulü gibi çelişkili bir sonuç ve uygulamaya neden olur ki bu da hükmün konuluş amacına aykırı olur.
Açıklanan nedenlerle ve sanık müdafinin yokluğunda 02.10.2012 tarihinde verilen ve 17.10.2012 tarihinde tebliğ edilen hükmü 5320 sayılı Kanunun 8. maddesi uyarınca halen uygulanmakta olan 1412 sayılı CMUK’un 310/1. maddesinde öngörülen yasal bir haftalık süre geçtikten sonra 08.02.2013 tarihinde temyiz ettiğinin anlaşılması karşısında; aynı Kanunun 317. maddesi gereğince temyiz isteminin isteme aykırı olarak REDDİNE, 02.02.2015 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.
İlkemiz, hukukun adaletli dağıtılabilmesi için yargı kararlarının paylaşımına daha çok önem vermektir.
kararara.com sitesi, paylaşılan kararların yargısal faaliyetlerde kullanılmasında herhangi bir hak ve sorumluluk kabul etmemektedir.
Kullanıcı avatarı
Admin
Site Yöneticisi
Mesajlar: 29557
Kayıt: 22 Mar 2012 12:08
Meslek: Hukukçu
İletişim:

Re: HÜKMÜN BOZULMASININ DİĞER SANIKLARA ETKİSİ - CMK 306. MD.

Mesaj gönderen Admin »

YARGITAY Ceza Genel Kurulu 2011/16HD-777 E. , 2012/1819 K.

Tebliğname : 2011/337059
Yargıtay Dairesi : 16. Hukuk Dairesi
Mahkemesi : ANKARA 5. İcra Ceza



Şikayetçi vekilinin 26.04.2004 günlü şikayet dilekçesi üzerine sanıklar S.S., M. H. S. ve Ş. E.. hakkında Mersin C.Başsavcılığının 23.12.2004 gün ve 13942-9285 sayılı iddianamesi ile İİY'nın 333/a maddesi uyarınca cezalandırılması istemiyle açılan kamu davasının yapılan yargılaması sonucunda, Mersin 4. Asliye Ceza Mahkemesince 28.09.2005 gün ve 1874-1185 sayı ile verilen görevsizlik kararı üzerine dosyanın gönderildiği Ankara 8. İcra Ceza Mahkemesince 10.10.2007 gün ve 2099-2642 sayı ile;
Sanıklar S. S. ve M.H. S.’ın 2004 sayılı İİY’nın 333/a-1 maddesi uyarınca 1 yıl hapis ve 7.300 TL, sanık Ş. E.’in ise aynı Yasanın 333/a-son maddesi uyarınca 7.300 YTL adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.
Hükmün sanıklar ve müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 16. Hukuk Dairesince 02.03.2009 gün ve 3443-1148 sayı ile;
“1- Sanıklardan S. S..'a gıyabi kararın 23.11.2007 tarihinde tebliğ edilmesine rağmen, hükmü 1412 sayılı CMUK'nun 310/1. maddesinde öngörülen bir haftalık süre geçtikten sonra temyiz ettiğinden, 5320 sayılı Kanun'un 8. maddesiyle yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK'nun 317. maddesi uyarınca temyiz isteminin reddine,
2- Hükümden sonra 08.02.2008 tarih ve 26781 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5728 sayılı Yasa’nın 562. maddesiyle değişik 5271 sayılı CMK’nun 231. maddesinin 5. fıkrası hükmünün uygulanabilmesi için öncelikle anılan Yasanın 231. maddesinin 6. fıkrasının (C) bendinde belirtilen, 'suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi'nin gerekmesi, diğer taraftan İcra ve İflas Kanunu’nun 354. maddesinde 'Kanunun bu babında yazılı suçlardan takibi şikayete bağlı olanların müştekisi feragat eder veya borcun itfa edildiği sabit olursa dava ve bütün neticeleri ile beraber ceza düşer' hükmü ile sanığın üzerine atılı bulunan eylemin yaptırım altına alındığı İcra ve İflas Kanunu’nun 333/a maddesinde, 'alacaklının şikayeti'nin aranması karşısında, atılı suçtan dolayı 5271 sayılı CMK’nun 231. maddesinin 5. fıkrası uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilebilmesi mümkün değildir. Eş anlatımla, borçlu sanıklar alacaklının zararını giderdiğinde yani borçlarını ödediklerinde İcra ve İflas Kanunu’nun 354. maddesi uyarınca davanın ve bütün neticeleri ile cezanın düşmesine karar verilmesi zorunluluğu nedeniyle 5271 sayılı CMK’nun 231. maddesinin 5. fıkrasının somut olayımızda uygulama yeri bulunmamaktadır. Tebliğnamedeki bu yöndeki bozma düşüncesine açıklanan nedenlerle iştirak edilmemiştir.
3- Müşteki vekili 26.4.2004 havale tarihli şikayet dilekçesi ile .....Seyahat Limited Şirketini temsile yetkili olan sanıklar S.S., M. H. S., M. S., S.S. ve Ş. E. haklarında anılan şirkete ait araçları muvazaalı bir şekilde yine sanıklardan M. H. S., M. S. ve Ş. E.'in kurucusu ve ortağı bulundukları ........Seyahat Limited Şirketine sattıkları iddiasıyla İcra ve İflas Kanunu'nun 331. maddesiyle cezalandırılmaları istemiyle şikayette bulunmuş, yine Dairemizin 2009/581 esas sayılı dosyasının incelenmesinde ise aynı iddialarla 24.05.2004 havale tarihli dilekçe ile de sanık S. S.. dışındaki diğer sanıklar hakkında İcra ve İflas Kanunu'nun 331. maddesiyle cezalandırılmaları talebiyle şikayette bulunduğu ve Ankara 5. İcra Mahkemesince yapılan yargılama sonunda 10.10.2007 tarih, 2006/808 esas ve 2007/2633 sayılı kararla sanıklar S. S., M. H. S. ve Ş. E..'in İİK'nun 331/1 ve TCK'nun 52. maddesi gereğince cezalandırılmalarına karar verildiği, somut olayda ise mahkemece adı geçen sanıkların eyleminin İİK'nun 333/a maddesinde düzenlenen suç tipine uyduğu gerekçesiyle sanıklar S.S. ve M. S..'ın İİK'nun 333/a-1 maddesiyle 1'er yıl hapis ve 365 gün adli para cezası ile, diğer sanıklar M. S., S. S. ve Ş. E..'in ise İİK'nun 333/a-son maddesi uyarınca 365'er gün adli para cezasıyla cezalandırılmalarına karar verildiğinin anlaşılması karşısında öncelikle tarafları ve konusu aynı olan Ankara 5. İcra Mahkemesinin 2006/808 esas sayılı dosyası getirtilerek birleştirilmeleri gerekip gerekmediğinin tartışılmaması,
4- Suç tarihi itibariyle uygulanması gereken 2004 sayılı İcra ve İflas Kanunu'nun 'Ticari işletmede yöneticinin sorumluluğu' başlıklı 333/a-1. Maddesindeki 'Ticaret şirketlerinde hukuken veya fiilen yönetim yetkisine sahip olanların alacaklıları zarara uğratmak kastiyle ticari işletmenin borçlarını kısmen veya tamamen ödemeyerek alacaklıları zarara soktukları takdirde, bu işlem ve eylemlerin başka bir suç oluşturmaması halinde, alacaklının şikayeti üzerine altı aydan iki yıla kadar hapis ve dört milyar liradan dörtyüz milyar liyara kadar ....' cezalandırılacağı şeklindeki düzenlemeden de anlaşılacağı üzere, sanıkların işlem ve eylemlerinin 'başka bir suç oluşturmaması halinde' anılan maddenin uygulanması söz konusudur. Borçlu şirket ....Seyahat Limited Şirketi ortağı olan sanıkların haklarında Gölbaşı Asliye Hukuk Mahkemesinde açılan tazminat davasının yargılaması devam ederken ara kararı ile 33 HS 615, 33 HS 562, 33 HS 988, 33 HS 639, 33 HS 695, 33 TL 589 plaka sayılı araçların üzerine ihtiyati tedbir konulmasına karar verildiği tarihe yakın bir tarihte sanıklardan M..H. S., M. S. ve Ş. E..'in ....Seyahat Limited Şirketini kurdukları ve şirketin 13.5.2003 tarihinde tescil edildiği, 30.6.2003 tarihinde M.H. S. ve M. S.'ın ....Seyahat Limited Şirketindeki hisselerini S.S.'a devrettikleri, bu kararın 13.7.2003 tarihinde tescil edildiği, yukarıda plaka numaraları belirtilen ve haklarında ihtiyati tedbir kararı verilen anılan şirkete ait otobüslerin 10.6.2003, 12.6.2003, 18.6.2003 ve 23.6.2003 tarihlerinde noter kanalı ile sanıklardan M. H. S., M.S. ve Ş. E.'in kurucusu ve ortağı oldukları ....Seyahat Limited Şirketine satıldıkları, bu nedenle de araçlar üzerine ihtiyati tedbir konulamadığı anlaşılmaktadır. Hal böyle olunca sanıkların eylemlerinin İcra ve İflas Kanunu'nun 331. maddesinin 1. fıkrasında yaptırım altına alınan alacaklısını zarara uğratmak kasdiyle mevcudunu eksiltmek suçuna uyduğu gözetilmeksizin aynı yasanın 333/a maddesiyle cezalandırılmalarına karar verilmesi,
Kabule göre de;
5- 5252 sayılı TCK’nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 9/3.maddesinde yer alan 'lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak ortaya çıkan sonuçların birbiriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir' hükmü karşısında,'suç tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan 2004 sayılı İİK'nun 333/a maddesi ile 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5358 sayılı İİK’nun 333/a maddesi ve 765 ile 5237 sayılı TCK’larının ilgili hükümleri olaya uygulanıp, leh ve aleyhteki hükümleri ayrı ayrı ele alınarak, ortaya çıkan sonuçların birbiriyle karşılaştırılması, cezanın bireyselleştirilmesine ilişkin hükümlerin de kararın gerekçe bölümünde tartışılıp sonucuna göre lehe yasanın belirlenmesi gerekirken denetime olanak vermeyecek şekilde hüküm tesisi,
6- Ankara 5. İcra Mahkemesinin 2006/808 esas sayılı dava dosyasındaki nüfus kayıt örneğinden sanık Meral Sak’ın 21.10.2006 tarihinde öldüğünün anlaşılması karşısında 5237 sayılı TCK'nun 64. maddesinin 1. fıkrası uyarınca davanın düşürülmesi yerine İİK'nun 333/a-son maddesi gereğince 365 gün adli para cezasıyla cezalandırılmasına karar verilmesi” isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.
Bozmaya uyan Ankara 8. İcra Ceza Mahkemesince 01.10.2009 gün ve 213-294 sayı ile; dosyanın Ankara 5. İcra Mahkemesinin 2009/125 esas sayılı dosyası ile birleştirilmesine karar verilmiştir.
Şikayetçi vekilinin aynı iddialarla ilgili olarak 24.03.2004 günlü şikayet dilekçesi üzerine sanıklar S.S., M. H.S.ve Ş. E.. hakkında Mersin C.Başsavcılığının 23.06.2004 gün ve 6865-4615 sayılı iddianamesi ile alacaklısını zarara uğratmak kasdiyle mevcudunu eksiltmek suçundan açılan kamu davasının yapılan yargılamasında ise Mersin 3. Asliye Ceza Mahkemesince 30.09.2005 gün ve 1015-965 sayı ile verilen görevsizlik kararı üzerine dosyanın gönderildiği Ankara 5. İcra Ceza Mahkemesince 19.11.2007 gün ve 808-2633 sayı ile;
Sanıklar M. H.S. ve Ş. E..’in 2004 sayılı İİY’nın 331/1 ve 5237 sayılı TCY'nın 52. maddeleri uyarınca 1 yıl hapis ve 14.600 TL, sanık S. S..'ın ise 2004 sayılı İİY’nın 331/1, 5237 sayılı TCY'nın 52 ve 50/3. maddeleri uyarınca 29.200 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.
Hükmün sanıklar tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 16. Hukuk Dairesince 02.03.2009 gün ve 581-1147 sayı ile;
“Sanıklardan Ş.Everes’e gıyabi kararın 14.12.2007 tarihinde tebliğ edilmesine karşın 1412 sayılı CMUK'nun 310/1. maddesinde öngörülen bir haftalık süre geçtikten sonra hükmü temyiz ettiğinden, 5320 sayılı Yasanın 8. maddesiyle yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK'nun 317. maddesi uyarınca temyiz isteminin reddine,
Hükümden sonra 08.02.2008 tarih ve 26781 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren 5728 sayılı Yasa’nın 562. maddesiyle değişik 5271 sayılı CMK’nun 231. maddesinin 5. fıkrası hükmünün uygulanabilmesi için öncelikle anılan Yasanın 231. maddesinin 6. fıkrasının (c) bendinde belirtilen, 'suçun işlenmesiyle mağdurun veya kamunun uğradığı zararın, aynen iade, suçtan önceki hale getirme veya tazmin suretiyle tamamen giderilmesi'nin gerekmesi, diğer taraftan İcra ve İflas Kanunu’nun 354. maddesinde 'Kanunun bu babında yazılı suçlardan takibi şikayete bağlı olanların müştekisi feragat eder veya borcun itfa edildiği sabit olursa dava ve bütün neticeleri ile beraber ceza düşer' hükmü ile sanığın üzerine atılı bulunan eylemin yaptırım altına alındığı İcra ve İflas Kanunu’nun 331. maddesinde 'alacaklının şikayeti'nin aranması karşısında, isnat olunan suçtan dolayı 5271 sayılı CMK’nun 231. maddesinin 5. fıkrası uyarınca hükmün açıklanmasının geri bırakılması kararı verilebilmesi mümkün değildir. Eş anlatımla, borçlu sanıklar alacaklının zararını giderdiğinde yani borçlarını ödediklerinde İcra ve İflas Kanunu’nun 354. maddesi uyarınca davanın düşmesine karar verilmesi zorunluluğu nedeniyle 5271 sayılı CMK’nun 231. maddesinin 5. fıkrasının somut olayımızda uygulama yeri bulunmamaktadır. Tebliğnamedeki bu yöndeki bozma düşüncesine açıklanan nedenle iştirak edilmemiştir.
Sanıklar S.S.ve M. H. S.. hakkında kurulan mahkumiyet hükümlerine yönelik temyiz incelemesinde ise;
1-Müşteki vekili 24.05.2004 havale tarihli dilekçe ile ... Seyahat Limited Şirketini temsile yetkili olan sanıklar S.S., M.H. S., M.S. ve Ş. E.. haklarında anılan şirkete ait araçları muvazaalı bir şekilde yine sanıklardan M. H.S., M. S. ve Ş. E.'in kurucusu ve ortağı bulundukları ...Seyahat Limited Şirketine sattıkları iddiasıyla İcra ve İflas Kanunu'nun 331. maddesiyle cezalandırılmaları istemiyle şikayette bulunduğu, yapılan yargılama sonunda sanık S.. S..'ın İİK'nun 331/1, 5237 sayılı TCK'nun 52, 50/3, 52/4. maddeleri gereği 29.200 TL adli para cezasıyla, sanıklar Ş.. E..ve M.. H..S..'ın ise İİK'nun 331/1, 5237 sayılı TCK'nun 52, 52/4. maddeleri gereğince ayrı ayrı 1'er yıl hapis ve 14.600 TL adli para cezasıyla cezalandırılmalarına karar verilmiş olup, Dairemizin 2008/3443 esas sayılı dosyasının incelenmesinde ise müşteki vekilinin aynı iddialarla 26.04.2004 havale tarihli şikayet dilekçesi ile ... Seyahat Limited Şirketini temsile yetkili sanıklar S.S., M. H. S., M. S., S. S. ve Ş. E.haklarında anılan şirkete ait araçları muvazaalı bir şekilde yine sanıklardan M. H. S., M.S.ve Ş.E.'in kurucusu ve ortağı bulundukları .....Seyahat Limited Şirketine sattıkları iddiasıyla İcra ve İflas Kanunu'nun 331. maddesiyle cezalandırılmaları istemiyle şikayette bulunduğu, Ankara 8. İcra Mahkemesince yapılan yargılama sonunda adı geçen sanıkların eylemlerinin İİK'nun 333/a maddesinde düzenlenen suç tipine uyduğu gerekçesiyle sanıklar S.S. ve M. H. S.'ın İİK'nun 333/a-1. maddesiyle 1'er yıl hapis ve 365 gün adli para cezası ile, diğer sanıklar M.S., S. S. ve Ş. E.'in ise İİK'nun 333/a-son maddesi uyarınca 365'er gün adli para cezasıyla cezalandırılmalarına karar verildiğinin anlaşılması karşısında, öncelikle tarafları ve konusu aynı olan Ankara 8. İcra Mahkemesinin 2005/2099 esas sayılı dosyası getirtilerek birleştirilmesi gerekip gerekmediğinin tartışılmaması,
2- 5252 sayılı TCK’nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 9/3. maddesinde yer alan 'lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak ortaya çıkan sonuçların birbiriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir' hükmü karşısında, suç tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan 2004 sayılı İİK'nun 331. maddesi ile 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5358 sayılı Yasa ile değişik İİK'nun 331. maddesi ile 765 ve 5237 sayılı Kanunların ilgili hükümleri olaya uygulanıp, leh ve aleyhteki hükümleri ayrı ayrı ele alınarak, ortaya çıkan sonuçların birbiriyle karşılaştırılması, cezanın bireyselleştirilmesine ilişkin hükümlerin de kararın gerekçe bölümünde tartışılıp sonucuna göre lehe yasanın belirlenmesi gerekirken denetime olanak vermeyecek şekilde hüküm tesisi" isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.
Ankara 5. İcra Ceza Mahkemesinin 19.11.2007 gün ve 808-2633 sayılı ilamı ile hakkında verilmiş olan mahkumiyet kararını süresinden sonra temyiz ettiğinden bahisle istemi Yargıtay 16. Hukuk Dairesinin 02.03.2009 gün ve 581-1147 sayılı ilamı ile reddedilmek suretiyle hakkındaki mahkumiyet kararı kesinleşen sanık Şükrüye Everes yönünden 10.11.2009 günlü oturumda 5271 sayılı CYY’nın 306. maddesi uyarınca sirayeti kabul ederek bu sanık yönünden de hüküm kuran ve bozmaya uyan Ankara 5. İcra Ceza Mahkemesince 10.11.2009 gün ve 125-214 sayı ile;
Sanıklar M. H.S.ve Ş. E.’in 2004 sayılı İİY’nın 331/1 ve 5237 sayılı TCY'nın 52. maddeleri uyarınca 1 yıl hapis ve 14.600 TL, sanık Sezai Sak'ın ise 2004 sayılı İİY’nın 331/1, 5237 sayılı TCY'nın 52 ve 50/3. maddeleri uyarınca 29.200 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiş, sanıklar müdafii tarafından temyiz edilen hüküm dosyayı inceleyen Yargıtay 16. Hukuk Dairesince 10.06.2010 gün ve 1113-4226 sayı ile;
“5252 sayılı TCK'nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un 9/3. maddesinde yer alan 'lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak ortaya çıkan sonuçların birbiriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir' hükmü karşısında, suç tarihi olan 10.04.2002 ve 11.06.2003 itibarıyla yürürlükte bulunan 2004 sayılı İİK’nun 331. maddesinin birinci fıkrasında 3 ay hapis cezası öngörülmesi, suç tarihinde yürürlükte olan 2004 sayılı İİK’nun 331. maddesi ile 4949 sayılı Kanun ile değişik 2004 sayılı İİK’nun 331.maddesi ve 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5358 sayılı İİK’nun 331. maddesi, 647 sayılı Kanun, 765 sayılı TCK ile 5237 sayılı TCK’nun ilgili hükümleri olaya uygulanıp, leh ve aleyhteki hükümleri ayrı ayrı ele alınarak, ortaya çıkan sonuçların birbiriyle karşılaştırılması, cezanın bireyselleştirilmesine ilişkin hükümlerin de kararın gerekçe bölümünde tartışılıp sonucuna göre lehe yasanın belirlenmesi gerekirken, suç tarihinde yürürlükte bulunan İİK’nun 331. maddesi karşılaştırmaya esas alınmadan 4949 sayılı Yasa ile değişik İİK'nun 331. maddesi ile 5358 sayılı Yasa ile değişik 331. maddesinin karşılaştırılması yapılıp, yazılı şekilde hüküm tesisi" isabetsizliğinden bozulmuştur.
Bozmaya uyan Ankara 5. İcra Ceza Mahkemesince 21.09.2010 gün ve 137-161 sayı ile;
Sanıklar M.H.S. ve Ş.E..’in 2004 sayılı İİY’nın 331/1. maddesi uyarınca 1 yıl hapis, sanık S. S.'ın ise 2004 sayılı İİY’nın 331/1, 5237 sayılı TCY'nın 52 ve 50/3. maddeleri uyarınca 29.200 TL adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verilmiştir.
Hükmün sanıklar müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 16. Hukuk Dairesince 06.12.2010 gün ve 8573-7193 sayı ile;
“Sanık S. S. yönünden kurulan hükmün temyiz incelemesi sonunda;
5252 sayılı TCK'nun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanun'un 9/3. maddesinde yer alan 'lehe olan hüküm,önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak ortaya çıkan sonuçların birbiriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir' hükmü karşısında,
Bozma ilamına uyulmasına karar verildiği halde; suç tarihinde yürürlükte olan İİK'nun 331, 765 sayılı TCK'nun 522. maddeleri, 17.7.2003 tarihinde yürürlüğe giren 4949 sayılı Yasa ile değişik 331. madde ile, 5358 sayılı Yasa ile değişik İİK'nun 331. maddesinin her birinin üç ayrı uygulama yapılmak suretiyle karşılaştırılarak, leh ve aleyhteki hükümleri ayrı ayrı ele alınarak, ortaya çıkan sonuçların birbiriyle karşılaştırılması, cezanın bireyselleştirilmesine ilişkin hükümlerin de kararın gerekçe bölümünde tartışılıp sonucuna göre lehe yasanın belirlenmesi gerekirken, suç tarihinde ve daha sonra yürürlükte bulunan İİK'nun 331. maddesi karşılaştırmaya esas alınmadan 4949 sayılı Yasa ile değişik İİK'nun 331. maddesinin suç tarihi itibarıyla yürürlükte olduğundan bahisle yanlış uygulama yapılması,
Kabule göre de;
Hapis cezasından çevrilen adli para cezası ile gün para cezasından çevrili adli para cezalarının ödenmemesinin hukuki sonuçlarının farklı olmasına ve 5237 sayılı TCK'da cezaların içtimai müessesesinin düzenlenmemesine rağmen hükmedilen adli para cezalarının toplanmasına karar verilmesi,
2- Sanıklar M.H.S. ve Ş. E. hakkında kurulan hükme yönelik incelemede;
Bozma ilamına uyulmasına karar verildiği halde; suç tarihinde yürürlükte olan İİK'nun 331, 765 sayılı TCK'nun 22. maddeleri, 17.07.2003 tarihinde yürürlüğe giren 4949 sayılı Yasa ile değişik İİK'nun 331. maddesi ile 5358 sayılı Yasa ile değişik İİK'nun 331. maddesinin her birinin üç ayrı uygulama yapılmak suretiyle karşılaştırılarak, leh ve aleyhteki hükümleri ayrı ayrı ele alınarak, ortaya çıkan sonuçların birbiriyle karşılaştırılması, cezanın bireyselleştirilmesine ilişkin hükümlerin de kararın gerekçe bölümünde tartışılıp sonucuna göre lehe yasanın belirlenmesi gerekirken, suç tarihinde ve daha sonra yürürlükte bulunan İİK'nun 331. maddesi karşılaştırmaya esas alınmadan 4949 sayılı Yasa ile değişik İİK'nun 331. maddesinin suç tarihi itibarıyla yürürlükte olduğundan bahisle yanlış uygulama yapılması" isabetsizliklerinden bozulmasına karar verilmiştir.
Yerel mahkeme ise 05.04.2011 gün ve 31-44 sayı ile direnerek, önceki hükümdeki gibi karar vermiştir.
Bu hükmün de sanıklar müdafii tarafından temyiz edilmesi üzerine dosya, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının “dava zamanaşımının dolduğundan bahisle ortadan kaldırma” istekli 22.12.2011 gün ve 337059 sayılı tebliğnamesi ile Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
İnceleme, sanıklar S. S., M.H.S. ve Ş. E..hakkında kurulan hükümlerle sınırlı olarak yapılmıştır.
Özel Daire ile yerel mahkeme arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlık; lehe yasa değerlendirmesinin usulünce yapılıp yapılmadığının belirlenmesine ilişkin ise de;
1- Mersin C.Başsavcılığının 23.06.2004 gün ve 6865-4615 sayılı iddianamesi ile açılan kamu davasında, Ankara 5. İcra Ceza Mahkemesinin 19.11.2007 gün ve 808-2633 sayılı ilamı ile hakkında verilmiş olan mahkumiyet kararını süresinden sonra temyiz ettiğinden bahisle istemi Özel Dairenin 02.03.2009 gün ve 581-1147 sayılı ilamı ile reddedilmek suretiyle mahkumiyet kararı kesinleşen ve Ankara 5. İcra Ceza Mahkemesinin 10.11.2009 gün ve 125-214 sayılı kararı ile 1412 sayılı CYUY'nın 325. maddesi uyarınca bozmadan yararlanan sanık Şükrüye Everes'in sonradan kurulan hükümleri temyiz etmesinin olanaklı olup olmadığı,
2- Sanıklar S.S. ve M. H.S. yönünden her iki iddianameyle açılan kamu davaları ile sanık Ş. E. yönünden Mersin C.Başsavcılığının 23.12.2004 gün ve 13942-9285 sayılı iddianamesi ile açılan kamu davasında dava zamanaşımının gerçekleşip gerçekleşmediği öncelikle belirlenmelidir.
Birinci uyuşmazlık konusunun değerlendirilmesinde;
1412 sayılı CYUY'nın 5320 sayılı Yasanın 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan “Hükmün bozulmasının diğer maznunlara sirayeti” başlıklı 325. maddesi;“Hüküm, cezanın tatbikatında kanuna muhalefet edilmesinden dolayı maznun lehine olarak bozulmuşsa ve bozulan cihetlerin temyiz talebinde bulunamamış olan diğer maznunlara da tatbikı kabil olursa bu maznunlar dahi temyiz talebinde bulunmuşcasına hükmün bozulmasından istifade ederler” şeklinde,
Benzer düzenlemeyi içeren 5271 sayılı CYY'nın “Hükmün bozulmasının diğer sanıklara etkisi” başlıklı 306. maddesi ise; “Hüküm, sanık lehine bozulmuşsa ve bu hususların temyiz isteminde bulunmamış olan diğer sanıklara da uygulanması olanağı varsa, bu sanıklar da temyiz isteminde bulunmuşçasına hükmün bozulmasından yararlanırlar” biçiminde düzenlenmiş olup, hükmü temyiz etmeyenlerin veya temyiz istemi reddedilenlerin, temyiz edenlerden daha ağır bir ceza ile cezalandırılmaları adaletsizliğini gidermek amacı ile yasaya konmuştur. Bu suretle temyiz edenler lehine oluşacak durumdan, temyiz etmeyenlerin de istifadesi sağlanmış olacaktır. Bozmanın sirayetinde, yerel mahkeme hükmü, temyiz etmeyen sanık yönünden bozulmamakta, anılan maddeler uyarınca sanık, bozma kararının sonucundan yararlandırılmaktadır.
Uygulamada, Ceza Genel Kurulunun 12.07.1948 gün 163-121, 07.12.1987 gün 322-588 sayılı ve Özel Dairelerin yerleşmiş kararları ile, önceki hükmü temyiz etmeyen veya temyiz istemi reddedilen, ancak lehe bozmadan 1412 sayılı CYUY'nın 5320 sayılı Yasanın 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte olan 325. maddesi uyarınca faydalanan sanığın, bozmadan sonra yeniden kurulan hükmü temyize yetkisi bulunmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
Öğretide de; “Temyiz etmişcesine faydalanma kabul edilmesi, bu kimselerin bozmadan sonra verilecek yeni yeni sonkararları da temyiz edebilmelerinin kabul olunması demek değildir.” (Kunter-Yenisey, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, Onuncu Bası, s. 1085) denilmek suretiyle uygulamadaki bu görüş benimsenmiştir.
Bu bilgiler ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Mersin C.Başsavcılığının 23.06.2004 gün ve 6865-4615 sayılı iddianamesi ile açılan kamu davasının yapılan yargılaması sonucunda, Ankara 5. İcra Ceza Mahkemesinin 19.11.2007 gün ve 808-2633 sayılı ilamı ile hakkında mahkumiyet hükmü kurulan sanık Şükrüye Everes'in, hakkındaki mahkumiyet hükmüne yönelik temyiz isteminin, Yargıtay 16. Hukuk Dairesince 02.03.2009 gün ve 581-1147 sayılı karar ile süresinden sonra olması nedeniyle reddedilmesi üzerine, hükmün kesinleştiğinin anlaşılması karşısında; Ankara 5. İcra Ceza Mahkemesinin, diğer sanıklar hakkındaki bozmadan 1412 sayılı CYUY'nın 325. maddesi uyarınca yararlandırmak suretiyle sanık Ş.E..hakkında sonradan kurduğu 10.11.2009 gün ve 125-214 sayılı hükmü ile takiben kurduğu hükümleri sanık Şükriye Everes'in temyiz etme yetkisi bulunmamaktadır.
Bu itibarla, sanık Ş. E.. müdafiinin Ankara 5. İcra Ceza Mahkemesinin 10.11.2009 gün ve 125-214 sayılı hükmü ile bilahare kurduğu 21.09.2010 gün ve 137-161 ile 05.04.2011 gün ve 31-44 sayılı kararlarına yönelik temyiz istemlerinin reddine, dolayısıyla Ankara 5. İcra Ceza Mahkemesinin 21.09.2010 gün ve 137-161 ve 05.04.2011 gün ve 31-44 sayılı kararları ile Yargıtay 16. Hukuk Dairesinin 10.06.2010 gün ve 1113-4226 ve 06.12.2010 gün ve 8573-7193 sayılı bozma kararlarının sanık Ş. E.. yönünden hukuki değerden yoksun sayılmalarına, infazın Ankara 5. İcra Ceza Mahkemesinin 10.11.2009 gün ve 125-214 sayılı kararı üzerinden yapılmasına karar verilmelidir.
İkinci uyuşmazlık konusunun değerlendirilmesine gelince;
765 sayılı TCY’nın 102. maddesinde, yasalarda aksine bir hüküm bulunmadıkça kamu davasının maddede yazılı sürelerin geçmesiyle ortadan kalkacağı düzenlenmiş, aynı maddenin dördüncü fıkrasında da, beş seneden fazla olmamak üzere hapis ya da para cezalarını gerektiren suçlarda bu sürenin beş sene olacağı hüküm altına alınmıştır.
Kesen bir nedenin bulunması halinde aynı Yasanın TCY'nın 104/2. maddesi uyarınca zamanaşımı, kesilme gününden itibaren yeniden işlemeye başlayacak ve zamanaşımı, ilgili suça ilişkin olarak yasada belirlenen sürenin en fazla yarısına kadar uzayacaktır.
Ceza Genel Kurulunun 26.06.2012 gün ve 978-250 ile 23.01.2007 gün ve 254–5 sayılı kararları başta olmak üzere birçok kararında da vurgulandığı gibi, yargılama yapılmasına engel olup, davayı düşüren hallerden biri olan dava zamanaşımının yargılama sırasında gerçekleşmesi durumunda, yerel mahkeme veya temyiz mercii resen zamanaşımı kuralını uygulayarak kamu davasının düşmesine karar verecektir.
Bu açıklamalar ışığında uyuşmazlık konusu değerlendirildiğinde;
Suç tarihinin 11.06.2003 olduğu somut olayda, sanıkların işledikleri iddia olunan ve 2004 sayılı İİY’nın suç tarihinde yürürlükte bulunan 331. maddesinin birinci fıkrasında düzenlenmiş olan alacaklısını zarara uğratmak kastıyla mevcudunu eksiltmek suçunun 3 aydan 3 yıla kadar hapis cezasını gerektirmesi, 765 sayılı TCY’nın 102. maddesinin 4. fıkrasında, beş seneden fazla olmamak üzere hapis cezasını gerektiren suçlarda asli dava zamanaşımı süresinin 5 yıl olarak belirlenerek, aynı Yasanın 104/2. maddesinde ise bu sürenin kesen nedenlerin varlığı halinde en fazla 7 yıl 6 ay olabileceğinin hüküm altına alınmış olması karşısında, dosya içeriği itibariyle de daha ağır bir suçu oluşturma olasılığı bulunmayan eylemlerde 765 sayılı TCY’nın 102/4 ve 104/2. maddeleri uyarınca, 11.06.2003 olan suç tarihinden itibaren kesintili dava zamanaşımı süresinin yerel mahkeme direnme kararından önce 11.12.2010 tarihinde dolduğu anlaşılmaktadır.
Bu itibarla, yerel mahkeme direnme hükmünün sanıklar S. S. ve M.H.S. yönünden her iki iddianame ile açılan kamu davaları, sanık Ş. E..yönünden ise Mersin C.Başsavcılığının 23.12.2004 gün ve 13942-9285 sayılı iddianamesi ile açılan kamu davası yönünden dava zamanaşımının dolduğu gözetilmeden yargılamaya devam edilerek hüküm kurulması nedeniyle bozulmasına, ancak bu husus yeniden yargılama yapılmasını gerektirmediğinden 1412 sayılı CYUY'nın 5320 sayılı Yasanın 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte olan 322. maddesinin verdiği yetkiye dayanılarak kamu davasının, 765 sayılı TCY’nın 102/4, 104/2 ve 5271 sayılı Yasanın 223. maddeleri uyarınca düşmesine karar verilmelidir.
SONUÇ :
Açıklanan nedenlerle,
1- Sanık Ş. E.. müdafinin Ankara 5. İcra Ceza Mahkemesinin 10.11.2009 gün ve 125-214, 21.09.2010 gün ve 137-161 ile 05.04.2011 gün ve 31-44 sayılı kararlarına yönelik temyiz istemlerinin REDDİNE,
2- Ankara 5. İcra Ceza Mahkemesinin 21.09.2010 gün ve 137-161, 05.04.2011 gün ve 31-44 sayılı kararları ile Yargıtay 16. Hukuk Dairesinin 10.06.2010 gün ve 1113-4226 ile 06.12.2010 gün ve 8573-7193 sayılı bozma kararlarının sanık Ş. E. yönünden HUKUKİ DEĞERDEN YOKSUN SAYILMALARINA,
3- Ş. E. yönünden infazın Ankara 5. İcra Ceza Mahkemesinin 10.11.2009 gün ve 125-214 sayılı kararı üzerinden YAPILMASINA,
4- Ankara 5. İcra Ceza Mahkemesinin 05.04.2011 gün ve 31-44 sayılı direnme hükmünün sanıklar S. S. ve M. H.S.yönünden her iki iddianame ile açılan kamu davaları, sanık Ş. E. yönünden ise Mersin C.Başsavcılığının 23.12.2004 gün ve 13942-9285 sayılı iddianamesi ile açılan kamu davası yönünden dava zamanaşımının gerçekleştiği gözetilmeden yargılamaya devam edilerek hüküm kurulması nedeniyle BOZULMASINA,
Yeniden yargılamayı gerektirmeyen bu konuda, 1412 sayılı CYUY'nın 5320 sayılı Yasanın 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 322. maddesine göre karar verilmesi olanaklı bulunduğundan, sanıklar S.S. ve M.H.S. yönünden her iki iddianame ile açılan kamu davalarının, sanık Ş. E...yönünden ise Mersin C.Başsavcılığının 23.12.2004 gün ve 13942-9285 sayılı iddianamesi ile açılan kamu davasının 765 sayılı TCY’nın 102/4, 104/2 ve 5271 sayılı CYY’nın 223. maddeleri uyarınca DÜŞMESİNE,
5- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 31.10.2012 günü yapılan müzakerede oybirliğiyle karar verildi.
İlkemiz, hukukun adaletli dağıtılabilmesi için yargı kararlarının paylaşımına daha çok önem vermektir.
kararara.com sitesi, paylaşılan kararların yargısal faaliyetlerde kullanılmasında herhangi bir hak ve sorumluluk kabul etmemektedir.
Kullanıcı avatarı
Admin
Site Yöneticisi
Mesajlar: 29557
Kayıt: 22 Mar 2012 12:08
Meslek: Hukukçu
İletişim:

Re: HÜKMÜN BOZULMASININ DİĞER SANIKLARA ETKİSİ - CMK 306. MD.

Mesaj gönderen Admin »

Ceza Genel Kurulu 2011/6-249 E. , 2012/1 K.

HIRSIZLIK SUÇU
ADİL YARGILANMA HAKKI
MÜDAFİ ATANDIĞINDAN SANIĞIN HABERDAR EDİLMEMESİ
SANIĞA TEBLİGAT
UYARLAMA YARGILAMASI



Hırsızlık suçundan sanık Bayram’ın 765 sayılı Türk Ceza Yasasının 491/ilk ve 522. maddeleri uyarınca 1 yıl, sanık Mehmet’in ise aynı Yasanın 491/ilk, 522, 55/3 ve 40. maddeleri uyarınca 8 ay hapis cezası ile cezalandırılmalarına ve mahsuba ilişkin, Konya 2. Sulh Ceza Mahkemesince verilen 09.09.2004 gün ve 926–1085 sayılı hükmün, sanıklar müdafii tarafından sanık Mehmet yönünden temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 7. Ceza Dairesince 25.10.2005 gün ve 1681–19381 sayı ile;

“Hükümden sonra 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 12. maddesinin (b) fıkrası ile 765 sayılı Türk Ceza Kanunu bütün ek ve değişiklikleri ile birlikte yürürlükten kaldırılmış olup, aynı tarihte yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 7. maddesi uyarınca lehe olan yasa belirlenip, 5395 sayılı Çocuk Koruma Kanunu da gözetilerek sonucuna göre sanığın hukuki durumunun takdir ve değerlendirilmesinde zorunluluk bulunması” nedeniyle bozulmasına ve “bozmanın niteliğine göre CYUY’nın 325. maddesi uyarınca sanık Bayram Perçem’e sirayetine” karar verilmiştir.

Konya 2. Sulh Ceza Mahkemesince 30.12.2005 gün ve 1764–2071 sayılı görevsizlik kararıyla dosyanın gönderildiği Konya 7. Asliye Ceza Mahkemesince 14.12.2006 gün ve 287–797 sayı ile;

Sanık Mehmet Ersen hakkında açılan kamu davasının, 5271 sayılı CYY’nın 253 ve 5237 sayılı TCY’nın 73. maddeleri gereğince şikâyetten vazgeçme nedeniyle düşürülmesine, sanık Bayram Perçem’in ise 765 sayılı TCY’nın 491/ilk, 522, 40 ve 647 sayılı Yasanın 4. maddeleri uyarınca 240 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına ve mahsuba hükmolunmuştur.

Bu hükmün de sanıklar müdafii tarafından ve yalnızca sanık Bayram yönünden temyiz edilmesi üzerine dosyayı inceleyen Yargıtay 6. Ceza Dairesince 27.06.2011 gün ve 8880–8786 sayı ile;

“Suçun niteliği, cezanın türü ve süresine göre; hükümden sonra yapılan değişiklikler dikkate alınarak, 5271 sayılı CMK’nun 231. maddesi uyarınca hükümlünün hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesi zorunluluğu” nedeniyle diğer yönleri incelenmeksizin bozulmasına karar verilmiştir.

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı ise 26.08.2011 gün ve 25274 sayı ile;

“Sanık Bayram hakkında verilen ilk hüküm usulüne uygun tebligat yapılmaması karşısında henüz kesinleşmemiştir. Zira karar, sanık Mehmet savunmanının temyizinin sanık Bayram hakkında olduğu kabul edilse dahi sanığa atanan ve kendisinin haberdar olmadığı savunmanı tarafından temyiz edilmiş olmakla, Ceza Genel Kurulunun 18.03.2008 tarih ve 7–56 sayılı kararında belirtilen ‘kendisine zorunlu müdafi atandığından sanığın haberdar edilmediği durumlarda, zorunlu müdafie yapılmış olan tefhim ve tebliğ kendisine bağlanan hukuki sonuçları doğurmaz’ hükmü uyarınca henüz kesinleşmemiştir. Ceza Genel Kurulunun 18.09.2007 tarih ve 125–186 sayılı kararında da ‘lehe yasa değerlendirmesi kapsamında verilen bozma kararının, önceki hükmün kesinleşmiş olması halinde CMK’nın 325. maddesi yönünden hukuki değerden yoksun olacağı’ belirtilmiştir. Dosya kapsamı ele alındığında Yargıtay 7. Ceza Dairesince, verilen ilk hükmün CMK’nın 325. maddesi kapsamında bozulmasına işaret edilmesi doğru değildir.

Bu itibarla, mahkemece lehe yasa değerlendirmesi için verilen bozma kararı sonrası sonuçlandırılan ikinci hüküm yok hükmündedir. Yargıtay’ca temyiz incelemesinin ilk hüküm hakkındaki eksikler giderildikten sonra ve buna ilişkin yapılması gerekir” görüşüyle itiraz yasa yoluna başvurarak, Özel Daire kararının kaldırılmasına ve ilk hüküm yönünden tebligat eksikliği giderildikten sonra temyiz incelemesi yapılmak üzere dosyanın Özel Dairesine gönderilmesine karar verilmesi isteminde bulunmuştur.

Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilen dosya, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının kapsamına göre inceleme, sanık Bayram hakkında kurulan hükümle sınırlı olarak yapılmıştır.

Sanığın hırsızlık suçundan mahkûmiyetine karar verilen olayda, Özel Daire ile Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı arasında oluşan ve Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar;

1) Baroca görevlendirilen sanıklar müdafii Avukat Nazik’in 10.09.2004 tarihli temyizinin sanık Bayram ’ı de kapsayıp kapsamadığı,

2) Kendisine müdafi tayini zorunluluğu bulunmayan sanığa yerel mahkemece yanılgılı bir uygulama ile görevlendirilmiş bulunan müdafi huzurunda verilen hükmün kesinleşmesi için ayrıca sanığın kendisine de tebliğ edilmesinin gerekip gerekmediği, yerel mahkeme hükmünün Tebligat Yasasının 35. maddesi uyarınca sanığa tebliğinin geçerli olup olmadığı ve buna bağlı olarak hükmün kesinleşip kesinleşmediği,

Noktalarında toplanmaktadır.

İncelenen dosya içeriğinden;

Sanıklar Bayram ve Mehmet hakkında hırsızlık suçundan soruşturma başlatıldığı, sanık Bayram’ın 17.07.2001 günlü Cumhuriyet savcılığı ifadesi ve aynı tarihli sorgusunda, suç tarihi itibarıyla onsekiz yaşından büyük olmasına karşın yaşının küçük olduğu gerekçesiyle baroca görevlendirilen Avukat Mehmet’in hazır bulunduğu ve sanığın adı geçen müdafi huzurunda savunmasının alındığı,

Sanık Bayram’ın Cumhuriyet savcılığınca ifadesinin alındığı ve tutuklanması istemiyle sevk edildiği mahkemece sorgusunun yapıldığı tarihte yakalanamayan ve incelemeye konu olmayan sanık Mehmet hakkında ise gıyabi tutuklama kararı verildiği,

01.08.2001 tarihinde sanıklar hakkında hırsızlık suçundan kamu davası açıldığı, yerel mahkemece 07.08.2001 günü Konya Barosu Başkanlığına yazı yazılarak sanıklara soruşturma aşamasında görev yapan Avukat Mehmet’in müdafi olarak atanmasının istenildiği,

Konya Barosu Başkanlığınca 17.08.2001 tarihinde sanık Bayram müdafii olarak Avukat Mehmet’in görevlendirildiği,

Sanık Bayram ’ın 06.09.2001 tarihli sorgusunun, baroca tayin olunan Avukat Mehmet’in tebligata rağmen duruşmaya gelmemesi nedeniyle adliyede hazır bulunan ve mahkemece sanığın tutuklu olması nedeniyle resen görevlendirilerek “yaşı nedeniyle sanık müdafii olarak kabulüne” karar verilen ve bu durumu daha sonra baroya bildirilen Avukat Şenay huzurunda yapıldığı, hakları hatırlatılan sanığın, avukatının hazır olduğunu ve savunmasını yapacağını beyan ettiği,

Konya Barosu Başkanlığınca 07.09.2001 tarihli yazı ile sanık Bayram müdafii olarak Avukat Mehmet görevlendirilerek kendisine 20.11.2001 günlü duruşmanın tebliğ edildiğinin yerel mahkemeye bildirildiği,

31.10.2001 tarihli oturuma katılan ve sanıklar müdafii olduğu belirtilen, ancak ismi tutanağa geçirilmeyen avukatın, sanıklar arasında menfaat çatışması bulunduğunu, bu nedenle yeni bir müdafi atanması gerektiğini beyan ettiği,

Konya Barosunca 01.11.2001 tarihinde incelemeye konu olmayan sanık Mehmet müdafii olarak Avukat Nazik’in görevlendirildiği,

Yerel mahkemece 06.04.2004 tarihinde baroya yazı yazılarak, daha önce görevlendirilen sanık Mehmet müdafii Avukat Nazik ile sanık Bayram müdafii Avukat Mehmet’in 22.04.2004 tarihli duruşmada hazır edilmelerinin istenildiği,

Konya Barosu Başkanlığınca 08.04.2004 tarihinde, sanıklar Mehmet ve Bayram’a müdafi olarak Avukat Nazik’in görevlendirildiğinin ve görev yazısının da adı geçen avukata tebliğ edildiğinin yerel mahkemeye bildirildiği,

22.04.2004 günlü duruşmada sanıklar müdafiinin hazır bulunduğunun belirtildiği, ancak isminin tutanağa geçirilmediği,

09.09.2004 tarihli hükmün “sanıklar Mehmet müdafiinin yüzüne karşı” açıklaması ile kurulduğu,

Bu hükmün sanık Mehmet müdafii Avukat Nazik tarafından temyiz edildiği, temyiz dilekçesinin başında ve sonunda sanık Mehmet’in ismine yer verildiği, içeriğinde ise sanıkların isnat edilen suçu işlemediklerinden söz edildiği,

Sanık Bayram’a gerekçeli kararın ekli olduğu tebligatın yapılamaması nedeniyle hükmün, Tebligat Yasasının 35. maddesi uyarınca sanığın tüm aşamalarda beyan ettiği adresine tebliğe çıkarıldığı, tebligat parçasında; tebligatın 03.12.2004 günü anılan Yasa maddesi uyarınca yapıldığı ve en yakın komşusuna haber verildiğinin yazıldığı,

Anılan hükmün Özel Dairece, sanık Mehmet yönünden incelendiği ve sanık lehine olan yasanın belirlenmesi gerektiğinden bahisle bozularak, bozmanın sanık Bayram’a de sirayet ettirilmesine karar verildiği,

Bu aşamadan sonra davaya bakan sulh ceza mahkemesince görevsizlik kararı verilerek dosyanın asliye ceza mahkemesine gönderildiği, asliye ceza mahkemesinin istemi üzerine bu kez baroca sanıklar müdafii olarak Avukat Güneş’in görevlendirildiği, sanık Bayram ’ın savunmasının da adı geçen müdafi huzurunda alındığı,

Yapılan yargılama sonucunda incelemeye konu olmayan sanık Mehmet hakkındaki kamu davasının şikâyetten vazgeçme nedeniyle düşmesine, sanık Bayram’ın ise 765 sayılı TCY’nın 491/ilk, 522 ve 647 sayılı Yasanın 4. maddeleri uyarınca sonuç olarak 240 Lira adli para cezası ile cezalandırılmasına karar verildiği, sanıklar müdafii Avukat Güneş’in yalnızca sanık Bayram hakkındaki mahkûmiyet hükmünü temyiz ettiği,

Özel Dairece hükmün, “5271 sayılı Yasanın 231. maddesi uyarınca hükümlünün hukuki durumunun yeniden değerlendirilmesi” gerektiğinden bahisle bozulmasına karar verildiği,

Anlaşılmaktadır.

Uyuşmazlık konularının sırasıyla değerlendirilmesinde yarar bulunmaktadır.

1) Baroca görevlendirilen sanıklar müdafii Avukat Nazik’in 10.09.2004 tarihli temyizinin sanık Bayram ’ı kapsayıp kapsamadığına ilişkin uyuşmazlığın değerlendirilmesinde;

Konya Barosu Başkanlığınca 08.04.2004 tarihinde mahkemeye yazı yazılarak, sanıklar Mehmet ve Bayram’a müdafi olarak Avukat Nazik’in görevlendirildiği ve görev yazısının da adı geçen avukata tebliğ edildiği bildirilmiş, 09.09.2004 günlü oturumda hüküm; “sanıklar Mehmet müdafiinin yüzüne karşı” açıklaması ile kurulmuş ve bu hüküm adı geçen müdafi tarafından temyiz edilmiştir. 10.09.2004 tarihli temyiz dilekçesi incelendiğinde temyiz dilekçesinin başında ve sonunda açıkça sanık Mehmet ’in ismine yer verildiği, içeriğinde ise sanıkların isnat edilen suçu işlemediklerinden söz edildiği görülmektedir. Temyiz dilekçesinin “temyiz eden” bölümünde yalnızca sanık Mehmet’in ismine yer verilmiş olması, “netice–i talep” kısmında yalnızca sanıktan bahsedilmesi ve söz konusu dilekçenin “sanık müdafii” olarak imzalanması karşısında, anılan temyizin yalnızca sanık Mehmet hakkında kurulan hükümle sınırlı olduğu kabul edilmelidir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan beş Genel Kurul Üyesi; “Avukat Nazik’in her iki sanık yönünden de savunma yaptığı, bu nedenle temyizin iki sanığı da kapsadığı” görüşü ile karşı oy kullanmışlardır.

2) Kendisine müdafi tayini zorunluluğu bulunmayan sanığa yerel mahkemece yanılgılı bir uygulama ile görevlendirilmiş bulunan müdafi huzurunda verilen hükmün kesinleşmesi için ayrıca sanığın kendisine de tebliğ edilmesinin gerekip gerekmediği, yerel mahkeme hükmünün Tebligat Yasasının 35. maddesi uyarınca sanığa tebliğinin geçerli olup olmadığı ve buna bağlı olarak hükmün kesinleşip kesinleşmediğine ilişkin uyuşmazlığın değerlendirilmesine gelince:

İncelemeye konu olayda sanıkların, mağdurun elindeki çantayı çekip almak şeklindeki eylemleri, 765 sayılı TCY’nın 491/ilk maddesindeki hırsızlık suçunu oluşturmakta, yaptırımı da 6 aydan 3 seneye kadar hapis; 5237 sayılı TCY’nda bu maddenin karşılığını teşkil eden 142/2–b maddesinde ise 3 yıldan 7 yıla kadar hapis cezası olarak öngörülmektedir. Sanıklara müdafi tayin edilen 08.04.2004 tarihi itibarıyla yürürlükte bulunan 1412 sayılı CYUY’nın 138. maddesi uyarınca suç tarihi itibarıyla onsekiz yaşından büyük olan sanık Bayram için bir müdafiin atanması zorunluluğu bulunmamakta olup, hüküm de 5271 sayılı CYY’nın yürürlüğe girmesinden önce kurulmuştur.

5271 sayılı CYY’nın 150. maddesinin 1, 2 ve 3. fıkraları birlikte değerlendirildiğinde, gerek sanığın mahkemeden talep etmesi üzerine baroca görevlendirilen müdafi ile zorunlu olarak atanan müdafi arasında; gerekse aynı Yasanın 2. maddesindeki tanıma bakıldığında, Ceza Yargılaması Yasası anlamında zorunlu veya istek üzerine atanan müdafi ile vekâletnameli müdafi arasında her hangi bir fark görülmemektedir. Bununla birlikte, 5271 sayılı Ceza Yargılaması Yasasında ve 1136 sayılı Avukatlık Yasasında baroca atanmış müdafilikle ilgili ayrıntılı bir düzenlemeye yer verilmemiş olup, 5271 sayılı CYY’nın 150/4. madde ve fıkrası ile bu konudaki ayrıntıların çıkarılacak yönetmelikle düzenleneceği belirtilmiş, bu bağlamda Ceza Muhakemesi Kanunu Gereğince Müdafi ve Vekillerin Görevlendirilmeleri ile Yapılacak Ödemelerin Usul ve Esaslarına İlişkin Yönetmelik 02.03.2007 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir.

Anılan Yönetmeliğin 5. maddesinin 3. fıkrasına göre sanıklara çıkarılmış olan duruşma davetiyesi “tebliğ tarihinden itibaren yedi gün içerisinde müdafii olup olmadığını bildirmesi, bildirimde bulunmadığı takdirde barodan müdafi görevlendirmesinin isteneceği” açıklamasını içermelidir.

Zorunlu müdafiin atanmış ve sanığın bunu kabul etmiş ya da bu atamaya karşı herhangi bir itirazda bulunmamış olduğu durumlarda; vekâletnameli müdafie yapılan tefhim ve tebliğde olduğu gibi, zorunlu müdafie yapılan tefhim ve tebliğin de kendisine bağlanan tüm hukuksal sonuçları doğuracağını kabul etmek gerekir. Başka bir deyişle, böyle durumlarda ayrıca asile tebligat yapılmasına gerek olmayacaktır.

Anılan Yönetmelik, somut olayda mahkemenin istemi üzerine baro tarafından müdafi görevlendirme tarihi olan 17.08.2001 ve hüküm tarihi olan 09.09.2004’den sonra 02.03.2007 tarihli Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. Bu nedenle somut olayda, zorunlu müdafiin çalışma, görevinin sona ermesi, sorumluluğunun sınırları ve sanıkla ilişkileri konusunda bu yönetmelik hükümlerinin uygulanma olanağı bulunmamaktadır.

Olaya başka bir açıdan bakıldığında;

Anayasanın 36. maddesinde yer alan; “herkes, meşru vasıta ve yollardan faydalanmak suretiyle yargı mercileri önünde davacı veya davalı olarak iddia ve savunma ile adil yargılanma hakkına sahiptir” şeklindeki düzenlemenin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin, “Adil Yargılanma Hakkı”nı düzenleyen 6. maddesinin 3. fıkrasının (b) ve (c) bentlerinde;

“Her sanık en azından aşağıdaki haklara sahiptir:

a) …

b) Savunmasını hazırlamak için gerekli zamana ve kolaylıklara sahip olmak,

c)Kendi kendini savunmak veya kendi seçeceği bir avukatın yardımından yararlanmak ve eğer avukat tutmak için mali olanaklardan yoksunsa ve adaletin selameti gerektiriyorsa mahkemece görevlendirilecek bir avukatın para ödemeksizin yardımından yararlanabilmek” biçimindeki düzenleme ile birlikte değerlendirilmesi neticesinde varılması gereken sonuç; savunma hakkının temel insan hakları arasında yer alan hak arama hürriyetinin gereği olduğu, avukat tutma hakkının da savunma hakkından ayrı düşünülemeyeceği gerçeğidir. Bu durumda mevzuatımızda zorunlu müdafilik sistemini öngören yasanın amacı, kendisini savunmak için yeterli maddi olanağı bulunmayanların bu hakkı kullanamamalarından kaynaklanabilecek olası hak kayıplarının önlenmesi dolayısıyla savunma hakkının etkin kullanılabilmesinin sağlanması suretiyle, adil yargılanmanın gerçekleştirilmesidir. Bunun doğal sonucu olarak, parası bulunan sanık nasıl ki vekâletname verdiği avukatı serbestçe tayin edebiliyorsa, parası olmayan sanığın da aynı şekilde avukatını serbestçe belirleyebilmesi, en azından kendisine tayin edilen avukatı beğenmediğinde değiştirme hakkının bulunması, daha da ötesi, görülmeye başlayacak davada kendisine bir avukat atandığının sanığa bildirilmesi gereklidir. Kendisine bir müdafi atandığını bilmeyen ya da müdafi atanmakla birlikte beğenmediği takdirde bu avukatın değiştirilmesini isteme hakkına sahip olmayan bir sanığın, bu avukatın tüm tasarruflarından sorumlu tutulması gerektiğini veya bu avukatın yaptığı tüm işlemleri peşinen kabul etmiş sayılacağını söylemek nasıl olanaklı değil ise, böyle bir durumda savunma hakkının tam anlamıyla kullanılabileceğini düşünmek de olası değildir.

Şu halde kendisine zorunlu müdafi atandığının sanığa bildirilmediği ve bu konudaki iradesine değer verilmediği ya da bu konudaki görüşünün dosya kapsamından anlaşılamadığı durumlarda, hükmün müdafi yanında sanığın kendisine de tebliğinin adil yargılanma hakkının gereği olduğu kabul edilmelidir. Özellikle vurgulamak gerekirse, bu durum tebligat hukuku ile değil, münhasıran vazgeçilemez ve gözardı edilemez nitelikteki savunma hakkı ve daha geniş anlamda da adil yargılanma hakkı ile ilgilidir. Bu nedenle çözümün tebligata ilişkin hükümler yerine, savunma hakkına ilişkin düzenlemelerde aranması gerekir.

Kendisine zorunlu müdafi atandığının sanığa bildirildiği ve sanığın buna itirazının bulunmadığı durumlarda, zorunlu müdafie yapılmış bulunan tefhim veya tebliğ işlemlerinin, aynen vekâletnameli müdafide olduğu gibi geçerli olacağı ve gerek tefhime, gerekse tebliğe bağlı olan sürelerin işlemeye başlayacağı hususunda duraksama bulunmamaktadır. Bu durumda Tebligat Yasasının 11. maddesi uyarınca işlem yapılması gerekeceğinden, tebligat asile değil müdafie yapılmalıdır. Aksi halde, zorunlu müdafiliğe yasanın arzu etmediği ölçüde simgesel bir anlam yüklenmiş olur ki, bu kabul birçok karmaşayı da birlikte getirecektir.

Konuya bu açıklamalar ışığında bakıldığında şu sonuçlara varılmaktadır:

1- Atamanın yapıldığı tarih itibarıyla yürürlükte olan usul hükümlerine göre tayin edilmiş zorunlu müdafie yapılan tefhim ve tebliğ, aynen vekâletnameli müdafie yapıldığında olduğu gibi hukuksal sonuç doğurur. Ancak bunun ön şartı, kendisine zorunlu müdafi atandığından sanığın haberdar edilmiş olmasıdır.

2- Kendisine zorunlu müdafi atandığından haberdar olan sanık buna itiraz etmez ise, zorunlu müdafiin yapmış olduğu ve kendisinin açıkça karşı çıkmadığı tüm tasarrufların sonuçlarına katlanmak durumundadır.

3- Kendisine zorunlu müdafi atandığından sanığın haberdar edilmediği durumlarda ise, zorunlu müdafie yapılan tefhim ve tebliğ, kendisine bağlanan hukuksal sonuçları doğurmaz.

Nitekim Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 18.03.2008 gün ve 7–56, 24.11.2009 gün ve 164–275 ile 12.07.2011 gün ve 155–172 sayılı kararları başta olmak üzere birçok kararı da bu doğrultudadır.

Bu aşamada sanık Mehmet hakkındaki lehe yasanın karşılaştırılması zorunluluğuna işaret eden bozmanın sanık Bayram ’a sirayetinin olanaklı olup olmadığı hususu da ele alınmalıdır.

5320 sayılı Yasanın 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CYUY’nın 325. maddesinde; “hüküm, cezanın tatbikinde kanuna muhalefet edilmesinden dolayı sanık lehine olarak bozulmuşsa ve bozulan cihetlerin temyiz talebinde bulunmamış olan diğer sanıklara da tatbiki kabil olursa bu sanıklar dahi temyiz talebinde bulunmuşçasına hükmün bozulmasından istifade ederler” hükmüne yer verilmiş, 01 Haziran 2005 tarihinde yürürlüğe giren 5271 sayılı CYY’nın 306. maddesinde de; “hüküm, sanık lehine bozulmuşsa ve bu hususların temyiz isteminde bulunmamış olan diğer sanıklara da uygulanması olanağı varsa, bu sanıklar da temyiz isteminde bulunmuşçasına hükmün bozulmasından yararlanırlar” şeklinde benzer bir düzenleme getirilmiştir.

Temyiz incelemesinin yapılabilmesi için kural olarak süre ve istek koşullarının yerine getirilmesi gerekir. Sanıklardan birinin talebi diğer sanıkların da isteği yerine geçemez. İlgililer tarafından yasa yoluna başvurulmadığı takdirde hüküm kesinleşecektir. Ancak yasa koyucu, temyiz etmeyen sanıkların, hükmü temyiz edenlerden daha ağır bir ceza ile cezalandırılmasını önlemek, adli yanılgılara engel olmak ve adaleti sağlamak için genel kuraldan ayrılmış, temyiz isteminde bulunulmuş gibi inceleme yapılmasında yarar görmüş ve bu amaçla “bozmanın sirayetini” kabul etmiştir. 1412 sayılı Yasanın 325. maddesi uyarınca, “cezanın uygulanmasında kanuna aykırılık nedeniyle hüküm bozulduğu takdirde, temyiz etmeyen sanıklar dahi temyiz isteminde bulunmuş gibi hükmün bozulmasından yararlanacaklardır.”

1412 sayılı CYUY’nın 325. maddesine benzer şekilde düzenlenmiş bulunan ve Türkiye Büyük Millet Meclisi Adalet Komisyonunca, “cezanın belirlenmesinde hukuka aykırılıktan dolayı” ibaresi metinden çıkartılmak suretiyle kabul edilen 5271 sayılı Ceza Yargılaması Yasasının 306. maddesinin uygulanma koşulları, anılan madde gerekçesinde; “mahkemece verilen hüküm, temyiz etmeyen sanık yönünden kesinleşir ve infaz edilebilir hâle gelir. Kural bu olmakla beraber aynı mahkemece aynı hükümle cezalandırılan sanıklar hakkında birbiriyle çelişen sonuçların doğmasının önlenmesi, adalet düşüncesiyle ve bazı koşullarda Yargıtay’ın bozma kararından temyiz etmeyen sanıkların da yararlandırılması uygun görülmüştür.

Bunun için;

1. Aynı mahkemece aynı kararla birden çok sanığın hükümlendirilmesi,

2. Sanıkların fiilinde 8 inci maddede tanımlanan nitelikte bağlantı bulunması,

3.Hükmün Cumhuriyet savcısı, katılan veya sanıklardan bir veya birkaçınca ve sanıkların tümünü kapsamayacak şekilde temyiz edilmiş olması,

4.Hükmün cezanın belirlenmesinde hukuka aykırılık nedeniyle sanık yararına bozulması,

5. Bu bozmanın hükmü temyiz etmeyen veya kendileriyle ilgili temyiz bulunmayan sanıklara da uygulanma olanağına sahip olması gerekecektir.

Suç unsurlarının oluşmaması, fiilin suç olmaması, cezanın azaltılması veya ortadan kaldırılmasını gerektiren nedenler de cezanın belirlenmesinde hukuka aykırılıktır.

Temyiz etmeyen deyimine; temyiz yoluna hiç başvurmayan, süresinden sonra başvuran, temyiz istemi reddolunanlar dâhildir.

Yargıtay, bozma kararında, temyiz etmeyen sanıklardan hangilerinin yararlanacağını gösterir; ancak gösterilmemiş olması yararlanmayı önlemez. Mahkeme kanun gereği olarak bu durumu gözetmek zorundadır.

Bu bozmayla temyiz yoluna başvurmayan sanıklar hakkında kesinleşen hüküm de ortadan kalkar, aynı sanıklarla ilgili olarak yeniden hüküm kurmak gerekir” şeklinde ifade edilmiştir.

Görüldüğü gibi, 1412 sayılı CYUY’nın 325 ve 5271 sayılı CYY’nın 306. maddesinde düzenlenen sirayet kurumunun; “aynı hükümle cezalandırılan sanıklar hakkında birbirileriyle çelişen hükümlerin verilmesinin önlenmesi ve temyiz yoluna başvurmamış bulunanlar aleyhine doğabilecek adaletsizliklerin önlenmesi” olmak üzere başlıca iki amacı bulunmaktadır.

Lehe olan yasanın saptanmasında başvurulacak yöntem, 5252 sayılı Yasanın “lehe olan hükümlerin uygulanmasında usul” başlıklı 9. maddesinin üçüncü fıkrasında; “lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların ilgili tüm hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir” şeklinde düzenlenmiş olup, bu hüküm uyarınca kesin yargı haline gelmiş bir hükümde uyarlama ya da bir diğer ifadeyle değişiklik yargılaması yapılması, önceki hükümde sabit kabul edilen olaya her iki yasanın ilgili tüm hükümleri birbirine karıştırılmaksızın uygulanmak suretiyle ayrı ayrı sonuçlar belirlenmesini ve bunların karşılaştırılmasını gerekli kılmaktadır.

Yasa koyucu, sonradan yürürlüğe giren yasa hükümleri uyarınca yapılacak uyarlama yargılaması ve sonuçlarını özel olarak düzenlemiş bulunduğundan, 1412 sayılı CYUY’nın 325 ve 5271 sayılı Yasanın 306. maddesi hükmünün lehe yasanın değerlendirilmesi gerekçesiyle yapılan bozmalarda uygulanması olanağı bulunmamaktadır. Her iki yargılamanın koşulları ve sonuçları birbirinden farklı olduğundan, haklarındaki hüküm kesinleşenlerle, yargılamaları devam edenlerin birlikte yargılanması da yasal olarak olanaklı değildir.

5252 sayılı Yasanın 9. maddesindeki ilkelere uygun olarak yapılacak uyarlama ile aynı suçun şerikleri hakkında farklı hükümlerin verilmesi ve adaletsizliğin giderilmesi yöntemi yasa koyucu tarafından özel olarak düzenlenmiş olduğundan, hakkaniyet, adalet ve usul ekonomisi mülahazalarıyla da olsa, yasa koyucunun açık bir düzenleme ile konuyu çözüme kavuşturduğu konularda, bu iradeye aykırı bir çözüm tarzı benimsenemez.

Yasa koyucu tarafından 5252 sayılı Yasanın 9. maddesinde uyarlama yargılaması açıkça düzenlenmemiş olsaydı, 1412 sayılı CYUY’nın 325 ve 5271 sayılı CYY’nın 306. maddeleri uyarınca hükmü temyiz etmemeleri veya temyiz istemlerinin reddine karar verilmek suretiyle haklarındaki hüküm kesinleşmiş bulunan hükümlülere, bozmanın sirayeti suretiyle, aynı suçun şerikleri arasında doğabilecek çelişkiler ve olası hak kayıplarının önlenmesi benimsenebilirdi. Ancak yasa koyucu, doğabilecek tüm olumsuzlukları giderecek tarzda yasal bir düzenleme yapmış bulunduğundan, sirayet suretiyle hükümlülerin yeniden yargılanarak haklarında hüküm tesisine olanak bulunmamaktadır.

Nitekim Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 18.09.2007 gün ve 125–186, 26.01.2010 gün ve 260–2 ile 30.11.2010 gün ve 229–240 sayılı kararlarında da aynı sonuca ulaşılmıştır.

Somut olay bu açıklamalar ışığında değerlendirildiğinde;

Sanık Bayram , Cumhuriyet savcılığında, tutuklanması istemiyle sevk edildiği sulh ceza mahkemesinde ve yargılama aşamasında savunmasını baroca atanan müdafii Av. Mehmet’ın huzurunda yapmıştır. Buna karşın kendisine daha sonra müdafi olarak atanan ve hüküm tefhim edilen Avukat Nazik’in görevlendirildiğinden haberdar edilmemiş, adı geçen müdafiin hazır bulunduğu hiç bir duruşmaya da katılmamıştır.

Mahkemenin istemi üzerine baroca görevlendirilen müdafie yapılan tefhim, kendisine müdafi atandığından haberi olmayan sanık açısından hukuki bir sonuç doğurmayacağından bu hükmün sanığın kendisine tebliğ edilmesi gerekmektedir. Olayımızda ise yokluğunda kurulan hüküm 03.12.2004 tarihinde sanığın tüm aşamalarda beyan ettiği adresine Tebligat Yasasının 35. maddesi uyarınca tebliğ edilmiştir.

Bu durum karşısında sanığın, kendisine zorunlu müdafi atandığından ve hakkındaki mahkûmiyet hükmünün varlığından haberdar olmadığından söz edilemeyeceğinden, Konya 2. Sulh Ceza Mahkemesince kurulan 09.09.2004 günlü hükmünün, sanık Bayram yönünden kesinleştiğinin kabulü gerekmektedir.

Diğer taraftan, incelemeye konu olmayan sanık Mehmet hakkındaki karar, 5237 sayılı Yasa hükümleri uyarınca sanığın hukuki durumunun değerlendirilmesi amacıyla bozulmuş olup, bu bozmanın, hakkındaki hüküm temyiz edilmeksizin kesinleşmiş olan sanık Bayram’a sirayeti olanaklı değildir. Bu aşamadan sonra, Cumhuriyet savcısının, sanığın veya varsa müdafiinin istemi üzerine veya yerel mahkemece dosya ele alınarak uyarlama yargılaması yapılması olanağı da bulunmaktadır.

Sanıklara ilişkin yargılama ile hükümlülere ilişkin uyarlama yargılamasının usulü ve sonuçlarının birbirinden tamamen farklı olması ve infazda doğabilecek sorunlar göz önüne alınarak hükümlü Bayram Perçem hakkında yerel mahkemece yapılan yargılama neticesinde kurulan sonraki hüküm ve bu hükme yönelik olarak Özel Dairece verilen bozma ilamına hukuksal sonuç bağlanamayacaktır.

Bu itibarla, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçeyle kabulüne, Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 25.10.2005 gün ve 1681–19381 sayılı kararından “CYUY’nın 325. maddesi uyarınca bozmanın sanık Bayram Perçem’e sirayetine” ilişkin bölümün çıkartılmasına, hukuki değerden yoksun bulunan ve yok hükmünde olan Konya 2. Sulh Ceza Mahkemesinin görevsizlik kararı ile Konya 7. Asliye Ceza Mahkemesinin 14.12.2006 günlü mahkûmiyet hükmü ve Yargıtay 6. Ceza Dairesinin bozma kararının sanık Bayram Perçem yönünden kaldırılmasına, sanık Bayram Perçem hakkındaki Konya 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 09.09.2004 tarihli hükmünün infazına karar verilmelidir.

SONUÇ:

Açıklanan nedenlerle;

1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının değişik gerekçeyle KABULÜNE,

2- Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 25.10.2005 gün ve 1681–19381 sayılı kararından “CYUY’nın 325. maddesi uyarınca bozmanın sanık Bayram ’e sirayetine” ilişkin bölümün ÇIKARTILMASINA,

3- Hukuki değerden yoksun bulunan ve yok hükmünde olan Konya 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 30.12.2005 gün ve 1746–2071 sayılı görevsizlik kararı ile Konya 7. Asliye Ceza Mahkemesinin 14.12.2006 gün ve 287–797 sayılı mahkûmiyet hükmü ve Yargıtay 6. Ceza Dairesinin 27.06.2011 gün ve 8880–8786 sayılı bozma kararının sanık Bayram Perçem yönünden KALDIRILMASINA,

4- Sanık Bayram hakkındaki Konya 2. Sulh Ceza Mahkemesinin 09.09.2004 gün ve 926–1085 sayılı hükmünün İNFAZINA,

5- Dosyanın mahalline gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına TEVDİİNE, 31.01.2012 günü yapılan müzakerede bir nolu uyuşmazlıklar yönünden oyçokluğu, iki nolu uyuşmazlık yönünden ise oybirliğiyle karar verildi.
İlkemiz, hukukun adaletli dağıtılabilmesi için yargı kararlarının paylaşımına daha çok önem vermektir.
kararara.com sitesi, paylaşılan kararların yargısal faaliyetlerde kullanılmasında herhangi bir hak ve sorumluluk kabul etmemektedir.
Kullanıcı avatarı
Admin
Site Yöneticisi
Mesajlar: 29557
Kayıt: 22 Mar 2012 12:08
Meslek: Hukukçu
İletişim:

Re: HÜKMÜN BOZULMASININ DİĞER SANIKLARA ETKİSİ - CMK 306. MD.

Mesaj gönderen Admin »

YARGITAY Ceza Genel Kurulu 2010/7-229 E. , 2010/240 K.

İtirazname : 2007/95214
Yargıtay Dairesi : 7. Ceza Dairesi
Mahkemesi : TUNCELİ Asliye Ceza


Sanıklar M.. Y..Z.. G.., A..K.. K.., H.. T..ve Y...M...’in, 1163 sayılı Yasanın 2/2, TCY’nın 59 ve 647 sayılı Yasanın 4 ve 6. maddeleri uyarınca 25 gün hapis ve 118.637.000 Lira ağır para cezasıyla cezalandırılmasına, hapis cezasının 25 gün süreyle il halk kütüphanesine devam etme tedbirine dönüştürülmesine ve ertelenmesine ilişkin, Tunceli Asliye Ceza Mahkemesince verilen 16.04.2004 gün ve 237-35 sayılı hüküm, sanıklar Y.. M.., Z... G...ve H... T..tarafından temyiz edilmekle dosyayı inceleyen Yargıtay 7. Ceza Dairesince 21.06.2006 gün ve 2915-12527 sayı ile;
“Hükümden sonra, 01.06.2005 tarihinde yürürlüğe giren 5252 sayılı Türk Ceza Kanununun Yürürlük ve Uygulama Şekli Hakkında Kanunun 12. maddesinin b fıkrası ile 765 sayılı Türk Ceza Kanunu bütün ek ve değişiklikleri ile birlikte yürürlükten kaldırılmış olup, aynı tarihte yürürlüğe giren 5237 sayılı Türk Ceza Kanununun 7. maddesi uyarınca lehe olan yasanın belirlenip sonucuna göre sanıkların hukuki durumlarının takdir ve değerlen¬dirilmesinde zorunluluk bulunması” nedenleriyle sair yönleri incelenmeksizin bozulmasına, 5320 sayılı Yasanın 8/1. maddesi gereğince yürür¬lükte bulunan 1412 sayılı CYUY’nın 325. maddesi gereğince bozmanın sanıklar M..Y...ve A...K..K...’a da sirayet ettirilmesine karar verilmiştir.
Tunceli Asliye Ceza Mahkemesince 16.01.2007 gün ve 243-11 sayı ile bu kez 5237 sayılı TCY hükümlerinin sanıklar lehine olmadığı kabul edilerek, tüm sanıkların yine aynı şekilde 1163 sayılı Yasanın 2/2, TCY’nın 59 ve 647 sayılı Yasanın 4 ve 6. maddeleri uyarınca 25 gün hapis ve 117 Lira adli para cezasıyla cezalandırılmasına, hapis cezasının 25 gün süreyle il halk kütüphanesine devam etme tedbirine dönüştürülmesine ve ertelenmesine,
“Sanıklar Y...M.., Z..ile sanık Y..müdafii ve s.. M... müdafiinin yüzüne karşı, diğer sanıkların yokluğunda, kararın tefhim/tebliğ tarihinden itibaren 7 gün içerisinde dilekçe ile yahut zabıt katibine yapılacak başvuru üzerine tutulacak tutanak ile yahut mahkememize gönderilmek üzere başka bir yargı merciine yapılacak müracaat ile temyizen Yargıtay’a müracaat yolu açık olmak üzere” karar verilmiştir.
Sanıklar Y..M.. ve M..Y..müdafileri tarafından temyiz edilen bu hüküm ise dosyayı inceleyen Yargıtay 7. Ceza Dairesince 21.09.2010 gün ve 16386-13075 sayı ile;
“Yargıtay CGK.nun 07.11.2006 gün ve 2006/6-213 Esas, 2006/229 Karar sayılı kararında belirtildiği üzere Anayasa'nın 40/2, 5271 sayılı CMK’nın 34/2, 231/2 ve 232/6. maddeleri uyarınca karar ve hükümlerde, başvurulabilecek yasa yolu, süresi, başvuru yapılacak mercii ve başvuru şekli tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça gösterilmesi gerekir. Sanıkların üçü hazır bulunduğu halde temyiz süresinin hükmün tefhim/tebliğinden itibaren başlayacağının belirtilmesi nedeniyle yasa yolu bildirimi usulsüz olup sanıklar M...Y... ve Y... M..'in temyizine göre yapılan incelemede,
Suç tarihi olan 01.07.2001 itibariyle temyiz inceleme gününde suç tarihinde yürürlükte bulunan 765 sayılı TCK’nun 102/4 ve 104/2. maddelerinde öngörülen zamanaşımı tamamlanmış bulunduğundan hükmün 5320 sayılı Yasanın 8/1.maddesi gereğince yürürlükte bulunan 1412 sayılı CMUK’nun 321. maddesi uyarınca bozulmasına, bozmanın hükmü temyiz etmeyen diğer sanıklara teşmiline, anılan madde uyarınca tüm sanıklar hakkındaki kamu davasının zamanaşımı nedeniyle ortadan kaldırılmasına” Daire üyesi O. K...’ın karşı oyuyla ve oyçokluğuyla karar verilmiştir.
Yargıtay C.Başsavcılığınca 09.11.2010 gün ve 95214 sayı ile;
“Sanıklar M...Y..., Y...M..., Z... Güçlü, A...K.. K... ve H..T.. haklarında 1163 sayılı Kanuna aykırılık suçları nedeniyle, 1163 sayılı Kanunun ek 2/2, 765 s.TCK’nun 59/2, 647 sayılı Kanunun 4-6. maddeleri gereğince sonuç olarak 117’şer YTL adli para cezası ve 25’er gün süre ile İl Halk Kütüphanesine devam etme tedbirine hükmolunarak, verilen ceza tüm sanıklar hakkında ertelenmiştir.
Hüküm 16.01.2007 tarihinde, sanıklar Y...M...müdafii ile sanık M... Y.., M.. Y.. müdafii ve sanık Z... G...'nün yüzüne karşı verilmiş, Y...ve M...müdafileri tarafından temyiz edilmiştir.
Mahkemece verilen kararda, temyiz yolu, mercii, şekli açıklanmış, ancak sürenin yedi gün olduğu belirtilmekle beraber, duruşmada bulunanlar ve bulunmayanlar bakımından kimin için olduğu açıklanmadan, tefhim/tebliğ tarihinden itibaren denilmek suretiyle tereddüt oluşturacak ifade kullanılmış ve belirsizlik doğuracak bir halin ortaya çıkmasına sebep olunmuştur.
Bu şekilde yapılan tebligat, Yüksek Yargıtay Ceza Genel Kurulu'nun 07.10.2008 gün, 2008/4-102-214 ve 05.05.2009 gün ve 2008/2-283-2009/114 sayılı kararlarında da belirtildiği üzere, muhatap üzerinde tereddüt oluşturacağından, usulüne uygun bir tebligat sayılamayacaktır.
Bu nedenlerle Yüksek Dairece öncelikle duruşmada bulunan sanık Z...ve hüküm kendilerine tebliğ edilen sanıklar A...K..K.. ve H...T...a, Z..için temyiz süresinin tefhim, diğer sanıklar için tebliğden itibaren başlayacağı açıklanarak tebliğ işlemlerinin yapılması sağlanmalıdır.
Öte yandan CMK’nun 306. maddesinde düzenlenen teşmil, mahkemece verilen ve temyiz eden lehine ortaya çıkacak lehe bir hukuki durumdan, adaleti sağlamak amacıyla hükmü temyiz etmeyen sanıkların da yararlandırılmasını sağlayan hukuki bir düzenlemedir.
Kısaca, aynı mahkemece birden çok sanık hakkında aynı kararla hüküm kurulması,
Sanıkların fiilinde bağlantı bulunması,
Hükmün, bir şekilde temyiz hakkı bulunan bir tarafça temyiz edilmiş olması,
Bu bozmanın hükmü temyiz etmeyen sanıklara da uygulanma olanağı bulunması,
Temyiz eden lehine bozmaya sebep olacak bir hukuka aykırılık sebebi bulunması hallerinde, hükmü temyiz etmeyen sanıklar bakımından, teşmile karar verilecektir.
Somut olayda, diğer şartlar bulunmakla birlikte, bozmanın hükmü temyiz etmeyen sanıklara dairece karar verilen biçimiyle uygulanma koşulları bulunmamaktadır.
Çünkü sanıklara usulüne uygun tebligat yapılmadığını kabul edersek, bu eksikliği gidermek gerekecektir.
Usulüne uygun tebligat bulunduğunun kabulü halinde, kendileriyle ilgili hükmü temyiz etmeyen sanıklar bakımından kesinleşmiş bir hüküm söz konusu olacak, hüküm tarihinde zamanaşımı süresi dolmamış olduğundan, temyiz etmeyen sanıklar bakımından hukuka aykırılık söz konusu olmayacaktır.
Tüm bu nedenlerle, öncelikle duruşmada bulunmayan sanıklar H...T..ve A..K... K...ile duruşmada hüküm tefhim edilen Z...'a yeniden tebligat yapılmasının sağlanması, sanıkların hükmü temyiz etmeleri halinde, hukuki durumlarının buna göre değerlendirilmesi, etmemeleri durumunda, yalnızca hükmü temyiz eden sanıklarla ilgili karar verilmesi yerine, temyiz eden sanıklar hakkında verilen bozma ortadan kaldırma kararının, hükmü temyiz etmeyen sanıklara teşmiline karar verilmesinin” isabetsiz olduğu gerekçeleriyle itiraz yasa yoluna başvurularak, Yargıtay 7. Ceza Dairesinin, 21.09.2010 gün ve 16386- 13075 sayılı kararının kaldırılması ile sanıklar Z... G..., A..K...K... ve H.. Taş'a tebligatların yapılmasından sonra temyiz incelemesi için dosyanın özel dairesine gönderilmesine karar verilmesi talep olunmuştur.
Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Ceza Genel Kurulunca değerlendirilmiş ve açıklanan gerekçelerle karara bağlanmıştır.
TÜRK MİLLETİ ADINA
CEZA GENEL KURULU KARARI
Özel Daire ile Yargıtay C.Başsavcılığı arasındaki uyuşmazlık, zamanaşımı nedeniyle verilen düşme kararının hükmü temyiz etmeyen sanıklara sirayetinin olanaklı olup olmadığı ve hükmü temyiz etmeyen sanıklara yasa yolu bildirimindeki eksiklik nedeniyle yeniden tebligat yapılıp yapılamayacağı noktalarında toplanmaktadır.
Dosyanın incelenmesinde;
Tunceli Asliye Ceza Mahkemesince ilk kez 16.04.2004 gün ve 237-35 sayı ile;
Sanıklar M...Y..., Z...G.., A..K.. K.., H...T... ve Y..M..’in 1163 sayılı Yasanın 2/2, TCY’nın 59 ve 647 sayılı Yasanın 4 ve 6. maddeleri uyarınca 25 gün hapis ve 118.637.000 Lira ağır para cezasıyla cezalandırılmasına, hapis cezasının 25 gün süreyle il halk kütüphanesine devam etme tedbirine dönüştürülmesine ve ertelenmesine karar verildiği, verilen bu hükmün, sanıklar Y...M..., Z.. G...ve H..T..tarafından temyiz edilmesi üzerine, Yargıtay 7. Ceza Dairesince 21.06.2006 gün ve 2915-12527 sayı ile lehe yasa değerlendirilmesi için bozulduğu ve bozmanın 5320 sayılı Yasanın 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte olan 1412 sayılı CYUY’nın 325. maddesi gereğince hükmü temyiz etmeyen sanıklar M... Y.. ve A.. K.. K..’a da sirayet ettirilmesine karar verildiği görülmektedir.
Yargıtay Ceza Genel Kurulunun 18.09.2007 gün ve 125-186 sayılı kararında ilkeleri açıklandığı üzere,
5320 sayılı Yasanın 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CYUY’nın 325. maddesi; “Hüküm, cezanın tatbikinde kanuna muhalefet edilmesinden dolayı sanık lehine olarak bozulmuşsa ve bozulan cihetlerin temyiz talebinde bulunmamış olan diğer sanıklara da tatbiki kabil olursa bu sanıklar dahi temyiz talebinde bulunmuş¬casına hükmün bozulmasından istifade ederler”
5271 sayılı CYY’nın 306. maddesi; “(1) Hüküm, sanık lehine bozulmuşsa ve bu hususların temyiz isteminde bulunmamış olan diğer sanıklara da uygulanması olanağı varsa, bu sanıklar da temyiz isteminde bulunmuşçasına hükmün bozulmasından yarar¬lanırlar” hükümlerini taşımaktadırlar.
Kural olarak temyiz incelemesinin yapılabilmesi için süre ve istek koşullarına uygun açılmış bir temyiz davasının varlığı gerekir. Sanıklardan birinin talebi, diğer sanıkların isteği yerine geçemez. İlgililer tarafından yasa yoluna başvurulmadığı takdirde hüküm kesinleşe¬cektir. Ancak yasa koyucu, temyiz etmeyen sanıkların, hükmü temyiz edenlerden daha ağır bir ceza ile cezalandırılmasını önlemek, adli yanılgılara engel olmak ve adaleti sağlamak için genel kural¬dan ayrılmış, temyiz isteminde bulunulmuş gibi inceleme yapılmasında yarar görmüş ve “bozmanın sirayetini” kabul etmiştir. CYUY’nın 325. maddesi uyarınca, “cezanın uygulan¬masında kanuna aykırılık nedeniyle hüküm bozulduğu takdirde, temyiz etmeyen sanıklar dahi temyiz isteminde bulunmuş gibi hükmün bozulmasından yararlanacaklardır”.
1412 sayılı CYUY’nın 325. maddesine benzer şekilde düzenlenmiş bulunan ve Adalet Komisyonunca, “cezanın belirlenmesinde hukuka aykırılıktan dolayı” ibaresi metinden çıkartılmak suretiyle 306. madde olarak kabul edilen, 5271 sayılı CYY’nın 306. maddesinin uygulanma koşulları gerekçesinde şu şekilde ifade edilmiştir; “Mahkemece verilen hüküm, temyiz etmeyen sanık yönünden kesinleşir ve infaz edilebilir hâle gelir. Kural bu olmakla beraber aynı mahkemece aynı hükümle cezalandırılan sanıklar hakkında birbiriyle çelişen sonuçların doğmasının önlenmesi, adalet düşüncesiyle ve bazı koşullarda Yargıtay’ın bozma kararından temyiz etmeyen sanıkların da yararlandırılması uygun görülmüştür.
Bunun için;
1. Aynı mahkemece aynı kararla birden çok sanığın hükümlendirilmesi,
2. Sanıkların fiilinde 8 inci maddede tanımlanan nitelikte bağlantı bulunması,
3. Hükmün Cumhuriyet savcısı, katılan veya sanıklardan bir veya birkaçınca ve sanıkların tümünü kapsamayacak şekilde temyiz edilmiş olması,
4. Hükmün cezanın belirlenmesinde hukuka aykırılık nedeniyle sanık yararına bozulması,
5. Bu bozmanın hükmü temyiz etmeyen veya kendileriyle ilgili temyiz bulunmayan sanıklara da uygulanma olanağına sahip olması gerekecektir.
Suç unsurlarının oluşmaması, fiilin suç olmaması, cezanın azaltılması veya ortadan kaldırılmasını gerektiren nedenler de cezanın belirlenmesinde hukuka aykırılıktır.
Temyiz etmeyen deyimine; temyiz yoluna hiç başvurmayan, süresinden sonra başvuran, temyiz istemi reddolunanlar dahildir.
Yargıtay, bozma kararında, temyiz etmeyen sanıklardan hangilerinin yararla¬nacağını gösterir; ancak gösterilmemiş olması yararlanmayı önlemez. Mahkeme kanun gereği olarak bu durumu gözetmek zorundadır.
Bu bozmayla temyiz yoluna başvurmayan sanıklar hakkında kesinleşen hüküm de ortadan kalkar, aynı sanıklarla ilgili olarak yeniden hüküm kurmak gerekir”.
Görüldüğü gibi, 1412 sayılı CYUY’nın 325 ve 5271 sayılı CYY’nın 306. madde¬sinde düzenlenen sirayet kurumunun başlıca iki amacı bulunmaktadır;
Bunlar; aynı hükümle cezalandırılan sanıklar hakkında birbiriyle çelişen hükümlerin verilmesinin engellenmesi ve temyiz yoluna başvurmayanlar aleyhine doğabilecek adaletsiz¬likleri önlemektir.
Uyarlama yargılaması ise, sonraki yasanın lehe hükümlerinin saptanması ve uygulanma koşullarının bulunup bulunmadığının belirlenmesi ile sınırlı ve kendine özgü bir yargılama olup, lehe yasa¬nın tespiti amacıyla yapılan yargılamada, önceki karar dışına çıkılamayacağı gibi, kesinleşen karardaki suça uygulanması olanağı bulunan 5237 sayılı Yasa hükümlerinin tamamının uygulanarak sonuçlarının karşılaş¬tırılıp lehe yasanın saptanması ile sınırlıdır.
Uyarlama yargılaması, kesinleşmiş ve infaz yeteneği bulunan hükümler ve hükümlüler için söz konusu olduğundan, aleyhe sonucu değiştirmeme ya da uygulamadaki adıyla kazanılmış hak ilkesine konu olmaz ve bu yargılamada, 5252 sayılı Yasanın 9. maddesinin 4. fıkrası uyarınca dava zamanaşımına ilişkin hükümler uygulanmaz.
Yasa koyucu, sonradan yürürlüğe giren yasa hükümleri uyarınca yapılacak uyarlama yargılaması ve sonuçlarını özel olarak düzenlemiş bulunduğundan, 1412 sayılı CYUY’nın 325. maddesi hükmünün, lehe yasanın değerlendirilmesi gerekçesiyle yapılan bozmalarda uygulanması olanağı bulunmamaktadır.
Her iki yargılamanın koşulları ve sonuçları birbirinden farklı bulunduğundan, haklarındaki hüküm kesinleşenlerle, yargılamaları devam edenlerin birlikte yargılanması yasal olarak mümkün değildir.
5252 sayılı Yasanın 9. maddesindeki ilkelere uygun olarak yapılacak uyarlama ile, aynı suçun şerikleri hakkında farklı hükümlerin verilmesi ve adaletsizliğin giderilmesi yöntemi yasa koyucu tarafından özel olarak düzenlenmiş bulunduğundan, hakkaniyet, adalet ve usül ekonomisi mülahazalarıyla da olsa, yasa koyucunun açık bir düzenleme ile konuyu çözüme kavuşturduğu konularda, bu iradeye aykırı bir çözüm tarzı benimsenemez.
Kuşkusuz yasa koyucu tarafından 5252 sayılı Yasanın 9. maddesinde uyarlama yargılaması açıkça düzenlenmemiş bulunsaydı, 1412 sayılı CYUY’nın 325 ve 5271 sayılı CYY’nın 306. maddeleri uyarınca, hükmü temyiz etmemeleri veya temyiz istemlerinin reddine karar verilmek suretiyle haklarındaki hüküm kesinleşmiş bulunan hükümlülere, bozmanın sirayeti suretiyle, aynı suçun şerikleri arasında doğabilecek çelişkiler ve olası hak kayıplarının önlenmesi benimsenebilirdi. Ancak yasa koyucu, doğabilecek tüm olumsuz¬lukları giderecek tarzda yasal bir düzenleme yapmış bulunduğundan, sirayet suretiyle hüküm¬lülerin yeniden yargılanarak haklarında hüküm tesisine olanak bulunmamaktadır.
Her iki yargılamanın usulü ve sonuçlarının birbirinden tamamen farklı olması ve infazda doğabilecek sorunlar nazara alınarak, hükümlüler hakkında yerel mahkemece yapılan yargılamanın uyarlama yargılaması niteliğinde kabul edilerek, sanıklar M..Y..ve A..K... K... haklarında verilen sonraki hükme hukuki sonuç bağlanması da olanaklı değildir.
Bu açıklamalar ışığında somut olay değerlendirildiğinde;
Sanıklar Y... M.., Z... G...ve H....T..haklarındaki hüküm, 5237 sayılı Yasa hükümleri kapsamında sanıkların hukuki durumunun değerlendirilmesi gerekçesiyle bozulmuş olup, bu bozmanın haklarındaki hükümler kesinleşmiş bulunan sanıklar M...Y...ve A...K... K..’a sirayeti olanaklı değildir.
Sanıklar Y...M.., Z.... G... ve H...T...ile ilgili duruma gelince;
5320 sayılı Yasanın 8. maddesi gereğince halen yürürlükte bulunan 1412 sayılı Yasanın 310. maddesinde, temyiz isteminin yüze karşı verilen kararlarda hükmün tefhiminden itibaren bir hafta içinde hükmü veren mahkemeye verilecek bir dilekçe ile veya zabıt kâtibine yapılacak beyanla olacağı, bu takdirde, beyanın tutanağa geçirilerek hâkime tasdik ettirileceği, yoklukta verilen kararlarda ise temyiz süresinin tebliğle başlayacağı belirtilmiş, 5271 sayılı CYY’nın 34/2, 231/2 ve 232/6. maddelerinde ise, hüküm ve kararlarda, başvurulacak yasa yolu, başvurunun yapılacağı mercii, yöntemi ve başvuru süresinin hiçbir duraksamaya yer vermeksizin açıkça belirtileceği hükümlerine yer verilmiş olup, bu hükümlere aykırılık anılan Yasanın 40. maddesi uyarınca eski hale getirme nedeni oluşturacaktır. Bu hükümler uyarınca, sürenin bildirilmemesi veya yanılgılı bildirilmesi halinde açıklamalı davetiye ile bu hususun tebliğinden sonra süreler başlayacak, yasa yolunun hiç bildirilmemesi, eksik veya yanlış bildirilmesi halinde ise, ilgililere yasa yolu bildirimi tam ve eksiksiz bir şekilde açıklamalı davetiye ile tebliğ edilmek suretiyle olası hak kayıpları engellenecektir.
Somut olayda yasa yolu bildirimi, “kararın tefhim/tebliğ tarihinden itibaren 7 gün içerisinde dilekçe ile yahut zabıt katibine yapılacak başvuru üzerine tutulacak tutanak ile yahut mahkememize gönderilmek üzere başka bir yargı merciine yapılacak müracaat ile temyizen Yargıtay’a müracaat yolu açık olmak üzere” şeklinde olup, bu bildirim, davanın hangi sujesi açısından sürenin ne zaman başladığını belirtilmemesi nedeniyle eksik ve yanılgılıdır, ancak bu eksik ve yanılgılı bildirim, zamanaşımı nedeniyle verilen bozma ve düşme kararının hükmü temyiz etmeyen sanıklar H..T..ve Z.. G...’ye sirayetini gerektirmemekte, ancak usulüne uygun ve açıklamalı yeni bir tebligat yapılmasını zorunlu kılmaktadır.
Bu nedenle Mahkemece verilen hükmün açıklamalı davetiye ile sanıklar H..T..ve Z... G..’ye tebliği, hükmü temyiz etmeleri halinde haklarındaki hüküm kesinleşmeyen diğer sanıkla birlikte durumlarının değerlendirilmesi, temyiz etmemeleri halinde ise yalnızca temyiz incelemesine konu ve hakkındaki hüküm daha önceden kesinleşmeyen sanık Y... M..’le ilgili inceleme yapılmak suretiyle hukuki durumunun belirlenmesi gerektiğinden, Yargıtay C.Başsavcılığı itirazının bu değişik gerekçe ile kabulüne karar verilmelidir.
Çoğunluk görüşüne katılmayan Kurul Üyesi M... T...
“Kooperatif yönetim kurulu üyesi olan 5 sanığın iştirak halinde olağan genel kurul toplantısını yapmamak suçundan dolayı Kooperatifler Kanunu'nun Ek 2/2.maddesi uyarınca cezalandırılmalarına ilişkin hükmün, sanıklardan yalnızca ikisi tarafından temyiz edilmesi ve temyiz incelemesi sırasında dava zamanaşımının gerçekleşmesi halinde kararın hükmü temyiz etmeyen, ancak bildirim eksikliği nedeniyle haklarındaki hüküm henüz kesinleşmemiş olan sanıklara tebliğinin gerekip gerekmediği ve zamanaşımı nedeniyle yapılan bozmanın, temyiz etmemiş olmakla birlikte haklarındaki hüküm henüz kesinleşmemiş bulunan şeriklere da teşmil edilip edilmeyeceği konularındaki hukuki sorunların itiraz konusu yapıldığı olayda, Sayın Başkanlık'ça önerilmesi üzerine çözülmesi gereken ön sorunun da incelenerek varılan sonuçlara aşağıdaki gerekçelerle katılmıyorum.
1-Lehe yasa değişikliğinin uygulanması amacıyla yapılan bozmanın suçu birlikte işleyen ancak hükmü temyiz etmeyen şeriklere sirayet edip etmeyeceği sorunu:
İtiraza konu karardan önce, yerel mahkemece verilen 16.04.2004 günlü mahkumiyet kararının, 3 sanık tarafından temyizi üzerine, dairemizin 21.06.2006 günlü kararı ile lehe yasa değişikliğinin gözetilmesi gerekçesiyle bozulduğu ve bozmanın hükmü temyiz etmeyen 2 sanığa da sirayet ettirilmesine karar verildiği anlaşılmaktadır. Ön sorun olarak ele alınan ve Yüksek Ceza Genel Kurulu çoğunluğunun vardığı; “Lehe yasanın uyarlanması amacıyla yapılan bozmanın, hükmü temyiz etmeyen şeriklere sirayet ettirilemeyeceği ve haklarındaki hüküm kesinleştiğinden bu sanıklar hakkında kurulan sonraki hükmün hukuki değerden yoksun olduğu” şeklindeki çözüme katılmıyorum. Şöyle ki;
“26.09.2004 gün ve 5235 sayılı Yasanın 8. maddesi uyarınca yürürlüğünü sürdüren 1412 sayılı CMUK'nun 325. maddesi; “Hüküm, cezanın tatbikinde kanuna muhalefet edilmesinden dolayı sanık lehine olarak bozulmuşsa ve bozulan cihetlerin temyiz talebinde bulunmamış olan diğer sanıklara da tatbiki kabil olursa bu sanıklar dahi temyiz talebinde bulunmuşcasına hükmün bozulmasından istifade ederler.” hükmünü taşımakta olup, re'sen gözetilmesi gereken bu kuralın işlerlik kazanabilmesi için birden çok sanık tarafından birlikte işlenen suçlardan dolayı aynı kararla verilen mahkûmiyet kararlarının, şeriklerden bir veya bir kaçı tarafından temyiz edilmesi ve sanık yararına olarak verilen bozma kararına, yerel mahkemece uyulması, bozmanın cezanın tatbikindeki yasaya aykırılıktan dolayı yapılması koşulları aranmaktadır.
Aynı mahkemece, aynı hükümle cezalandırılan sanıklar hakkında birbiriyle çelişen sonuçların doğmasının önlenmesi ve böyle durumlarda, yasa önündeki statüleri aynı olan sanıklara farkı cezalar uygulanmasının adalet duygularını zedeleyeceği endişesi ile konulmuş bu kuralın Yargıtayca da genişletilerek uygulandığı, diğer koşullar var ise, temyiz eden sanık yararına yapılan bozmalar ceza uygulamasından kaynaklanmasa da bozmanın temyiz etmeyen şeriklere de teşmil edildiği bilinmektedir. Aslında Yargıtay bozmasında yer almasa da, koşullarının varlığı halinde madde gözetilerek bozmaya uyan mahkemece, temyiz etmeyen sanıklar da, temyiz etmişler gibi bozmadan yararlandırılacaklar ve bunun doğal sonucu olarak da onlar hakkındaki hüküm de kesinleşmeyecek ve haklarında yeniden yargılama yapılıp hüküm kurulacaktır.
1412 sayılı Yasanın 325. maddesinin “cezanın tatbikinde kanuna muhalefet edilme¬sinden dolayı” yapılan bozmalarda uygulanabilir olan kuralının Yargıtayca da genişletilerek yorumlanması sonucunda yeni CMK’nun 306. maddesinde; “Hüküm, sanık lehine bozul¬muşsa...” denilerek bozmanın temyiz eden sanık yararına olması koşuluyla temyiz etmeyen şeriklere de teşmili kabul edilmiş, uygulama yasal hale getirilmiş bulunmaktadır. Tasarının 337.maddesinde yer alan “cezanın belirlenmesinde hukuka aykırılıktan dolayı” ibaresi, hükmün uygulanma alanını daralttığı için metinden çıkarılmış ve şimdiki 306. madde bu haliyle Adalet Komisyonunda kabul edildiği şekliyle yasalaşmıştır.
Kanımızca da, aynı suçu işleyen şerikler hakkında farklı cezalar uygulanmasının adalete aykırılık oluşturması olasılığını önlemeye yönelik kuralın geniş yorumlanarak, tüm lehe bozmalarda uygulanması yasanın amacına uygun olacaktır.
Hükümden sonra yürürlüğe giren ve sanık yararına kurallar taşıyan yasaların geriye yürüyeceğini kabulle sanıkların bu değişikliklerden yararlandırılması evrensel ilkesi karşısında 325. maddenin yeni yasanın uygulanması amaçlı bozmalarda da gözetilmesi gerektiğini düşünmekteyim. Çünkü, yeni yasanın yürürlüğe girmesi üzerine, eski hükmü yalnızca bu nedenle bozan Yargıtay Dairesi, yeni yasanın sanık yararına olduğunu, en azından böyle bir olasılık bulunduğunu kabul etmekte ve hükmü temyiz eden sanık yararına bozmaktadır. Nitekim Yargıtayın kimi ceza daireleri, “yasa bozması” diye adlandırılan bu bozmalarda, bozmayı, temyiz etmeyen şeriklere de teşmil etmektedirler.
Bozma üzerine yapılan yargılama ile kesinleşen hükümler sonrasında yeni yasanın uygulanması için yapılan “uyarlama yargılaması” arasındaki; uyarlama yargılamasında zamanaşımının gözetilmemesi, kazanılmış hak olmayacağı, yeni kanıt sunulamaması gibi farklar gözetildiğinde, “temyiz etmeyenler hakkındaki hüküm kesinleşmiştir, uyarlama yargılaması ile adaletsizlikler giderilir” biçiminde oluşturulabilecek görüşlerin de yasaya uygun olmadığı kanısındayım.”
Bu durum karşısında, teşmil sonucu haklarında yeniden hüküm kurulan sanıklar M....Y.. ve A..K... K. ile ilgili hükümlerinde hukuken geçerli olduklarını düşünmekteyim.
2-Bildirim eksikliğinin, hükmün kesinleşmesine engel olup olamayacağı sorunu:
Yargıtay C.Başsavcılığı ve Yüksek Ceza Genel Kurulu çoğunluğunun da kabul ettiği gibi;
“Yargıtay CGK’nun 07.11.2006 gün ve 2006/6-213 Esas, 2006/229 Karar sayılı kararında belirtildiği üzere Anayasa'nın 40/2, 5271 sayılı CMK'nın 34/2, 231/2 ve 232/6. maddeleri uyarınca karar ve hükümlerde, başvurulabilecek yasa yolu, süresi, başvuru yapılacak mercii ve başvuru şekli tereddüde yer vermeyecek şekilde açıkça gösterilmesi gerekir. Sanıkların üçü hazır bulunduğu halde temyiz süresinin hükmün tefim/tebliğinden itibaren başlayacağının belirtilmesi nedeniyle yasa yolu bildirimi usulsüzdür.
Bunun sonucu olarak da, temyiz etmeyen sanıklar açısından da hüküm henüz kesinleşmemiştir.
3-Dava zamanaşımının gerçekleşmesi halinde, kararın, temyiz etmeyen ancak haklarındaki hüküm henüz kesinleşmemiş olan diğer sanıklara tebliğ edilip edilmeyeceği ve buna bağlı olarak anlatılan durumda zamanaşımı nedeniyle yapılan bozmanın temyiz etmeyen sanıklara da teşmil edilip edilmeyeceği sorunu:
Bilindiği gibi, hüküm sırasında gerçekleştiği halde yanlışlıkla gözetilmeyen zaman¬aşımı nedeniyle bozma kararlarının hükmü temyiz etmeyen şeriklere de teşmili, Yargıtayın tartışmasız kabul görmüş uygulamasıdır. Bunun nedeni, daha hüküm verilmeden gerçekleşen ve öncelikle gözetilmesi zorunlu zamanaşımının tüm sanıkların cezalandırılmasına engel olacağı ve bu bakımdan hukuken aynı konumdaki sanıklar arasındaki farklı uygulamaların giderilmesidir. Zaten CMUK’nun 325. maddesinin amaçladığı da budur.
Henüz zamanaşımı gerçekleşmeden haklarındaki hüküm kesinleşen şeriklerin statüleri, “mahkûm”a dönüştüğünden ve onlar için artık dava değil, ceza zamanaşımı uygulaması söz konusu olduğundan, temyiz incelemesi sırasında gerçekleşen zamanaşımı nedeniyle yapılan bozmanın bunlara sirayet etmemesi de doğrudur.
Ancak; temyiz incelemesi sırasında gerçekleştiği anlaşılan zamanaşımından, hükmü temyiz etmemiş ve fakat hakkındaki hüküm henüz kesinleşmemiş olan suç ortaklarının durumu ne olacaktır?
Yüce Genel Kurul, bu kişilere hükmün yasaya uygun biçimde kanun yolları, süresi ve yöntemi hatırlatılarak yeniden tebliğ edilmesini kararlaştırırken, onların yine de temyiz etmemesi halinde mahkûmiyet hükmünün kesinleşeceğini kabul etmekte ve bir anlamda hükümlerin kesinleşme tarihini mahkûmiyet hükmünün tarihine yani geriye yürütmektedir ki bunun kabulü mümkün görülmemektedir.
Çünkü kesinleşinceye kadar dava zamanaşımı gerçekleşmiş hiçbir hükmün, hiçbir halde kesinleşmesi ve infazı; “zamanaşımı her türlü normun önünde gelir ve gözetilmesi zorunludur.” ilkesi karşısında olanaklı değildir. Yanlışlıkla böyle bir kesinleştirme yapılsa dahi Savcının bu yanlışlığı infaz sırasında alacağı kararla düzeltmesi zorunludur.
Dairemiz, anlatılan düşüncelerle, inceleme sırasında gerçekleşen zamanaşımı nede¬niyle verdiği bozma kararını, hükmü temyiz etmeyen, ancak haklarındaki hükmün kesinleş¬mediğini saptadığı ve bu nedenle sanık statüsünde olup temyiz edenlerle aynı durumda olan şeriklere de CMUK’nun 325. maddesi uyarınca sirayet ettirmiş ve onlar hakkındaki mahkû¬miyet hükmünü de ortadan kaldırmıştır. Karar hukuka uygundur.
Açıklanan nedenlerle itirazın reddine karar verilmesi düşüncesiyle sayın çoğunluğun kararına katılmıyorum.” gerekçeleriyle itirazın reddi yönünde oy kullanmıştır.
SONUÇ:
Açıklanan nedenlerle;
1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığı itirazının saptanan bu DEĞİŞİK GEREKÇE İLE KABULÜNE,
2- Yargıtay 7. Ceza Dairesinin 21.09.2010 gün ve 16386-13075 sayılı kararının KALDIRILMASINA,
3- Dosyanın karar doğrultusunda işlem yapılması için Özel Dairesine gönderilmek üzere, Yargıtay C. Başsavcılığına TEVDİİNE, 30.11.2010 günü yapılan müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.
İlkemiz, hukukun adaletli dağıtılabilmesi için yargı kararlarının paylaşımına daha çok önem vermektir.
kararara.com sitesi, paylaşılan kararların yargısal faaliyetlerde kullanılmasında herhangi bir hak ve sorumluluk kabul etmemektedir.
Kullanıcı avatarı
Admin
Site Yöneticisi
Mesajlar: 29557
Kayıt: 22 Mar 2012 12:08
Meslek: Hukukçu
İletişim:

Re: HÜKMÜN BOZULMASININ DİĞER SANIKLARA ETKİSİ - CMK 306. MD.

Mesaj gönderen Admin »

Ceza Genel Kurulu 2007/8-125 E., 2007/186 K.

HÜKMÜN GEREKÇESİ
HÜKÜM METNİNİN İÇERECEĞİ HUSUSLAR
VUSUKUN İHLALİ



Piyasaya sahte Amerikan doları sürmek suçlarından sanıklar Ayşe Y..... ve Fatih Y.....'nın 765 sayılı TCY'nın 316/4, 318, 59 ve 647 sayılı Yasanın 6. maddeleri uyarınca, sanık Nevzat K......'ın ise 765 sayılı TCY'nın 316/4, 318, 59 ve 81/1-3. maddeleri uyarınca cezalandırılmalarına ilişkin, Isparta Ağır Ceza Mahkemesince verilen 05.11.2002 gün ve 185-158 sayılı hüküm, sanık Fatih Y..... müdafii ve sanık Nevzat K...... tarafından temyiz edilmekle dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 20.06.2005 gün ve 9740-5255 sayı ile;

Sanık Nevzat K......'ın temyiz isteminin CYUY'nın 317. maddesi uyarınca reddine,

Diğer sanık Fatih Y..... hakkındaki hükmün ise, hukuki durumunun yeni yasalar çerçevesinde değerlendirilmesinde zorunluluk bulunduğu gerekçesiyle bozulmasına karar verilmiş,

Bozma sonucu evrak üzerinde inceleme yapan Yerel Mahkemece 28.07.2005 gün ve 243-210 sayı ile; sanıkların yine aynı şekilde cezalandırılmasına karar verilmiştir.

Sanıklar Ayşe Y..... ve Fatih Y..... müdafileri ile Nevzat K...... tarafından temyiz edilen hüküm dosyayı inceleyen Yargıtay 8. Ceza Dairesince 11.04.2007 gün ve 5663-2983 sayı ile;

Ayşe Y..... ve Nevzat K...... haklarındaki hükmün kesinleştiği, adı geçen sanıklar hakkında ancak, suç tarihinden sonra yürürlüğe giren yasalar yönünden talep üzerine yada resen uyarlama yargılaması yapılmasının mümkün olduğu yeniden kurulan 28.7.2005 tarihli hükmün hukuki değerden yoksun, yok hükmünde bulunduğu kabul edilerek, sanık Ayşe Y..... müdafii ile sanık Nevzat K......'ın temyiz isteklerinin CYUY'nın 317. maddesi uyarınca reddine,

Sanık Fatih Y..... hakkındaki hükmün ise; CYUY'nın 322. maddesi uyarınca hükümdeki "Suç konusu Isparta emanet memurluğunun 05.10.2001 tarih ve 2001/359 sırasında kayıtlı sahte paranın 765 sayılı TCK.nun 36. maddesi uyarınca müsaderesine" ibaresinden sonra "ve 5320 sayılı Yasanın 17. maddesi uyarınca T.C Merkez Bankasına gönderilmesine" denilmek suretiyle düzeltilerek onanmasına," karar verilmiştir.

Yargıtay C.Başsavcılığınca 29.05.2007 gün ve 200103 sayı ile;

1- Sanık Fatih Y..... hakkındaki hükmün birinci sayfasında katip imzası bulunmamasının

5271 sayılı Yasanın 219/1, 232/7. maddelerine aykırılık oluşturduğu ve belgelendirme değeri taşımadığı,

2- Sanıklar Ayşe Y..... ve Nevzat K...... yönünden ise; 1412 sayılı CYUY'nın 325. maddesi uyarınca haklarındaki hükmün kesinleşmediği ayrıca mahkemece sonradan yürürlüğe giren Yasa hükümlerinin değerlendirilmesi sonucu davanın esasını sonuçlandıran bir karar verildiği ve bu hükmün temyiz incelemesine tabi bulunduğu gerekçesiyle itiraz yasa yoluna başvurularak, Özel Dairenin 11.04.2007 gün ve 5663-2983 sayılı kararının kaldırılmasına,

Isparta Ağır Ceza Mahkemesinin, sanık Fatih Y..... hakkındaki 28.07.2005 gün ve 243-210 sayılı hükmünün bozulmasına,

Ayşe Y..... ve Nevzat K...... haklarındaki Isparta Ağır Ceza Mahkemesince verilen 28.07.2005 gün ve 243-210 sayılı hükümlerin ise temyizen incelenmesi için dosyanın Özel Dairesine gönderilmesine karar verilmesi isteminde bulunulmuştur.

Dosya Yargıtay Birinci Başkanlığına gönderilmekle, Yargıtay Ceza Genel Kurulunca okundu, gereği konuşulup düşünüldü.

TÜRK MİLLETİ ADINA

CEZA GENEL KURULU KARARI

1- Ceza Genel Kurulunca sabit kabul edilen uyuşmazlık konusu;

Piyasaya sahte Amerikan doları sürmek suçlarından sanıklar Ayşe Y....., Fatih Y..... ve Nevzat K......'ın 765 sayılı TCY'nın 316/4 ve 318. maddeleri uyarınca cezalandırılmalarına ilişkin, Isparta Ağır Ceza Mahkemesince verilen 05.11.2002 gün ve 185-158 sayılı hüküm, sanık Ayşe Y..... hakkında temyiz edilmeksizin, sanık Nevzat K...... yönünden ise temyiz isteminin reddine karar verilmek suretiyle kesinleşmiş, sanık Fatih Y..... hakkındaki hüküm ise, sanığın hukuki durumunun yeni yasalar kapsamında değerlendirilmesi isabetsizliğinden bozulmuş, Yerel Mahkemece bozmadan sonra, evrak üzerinde yaptığı inceleme sonucu, 765 sayılı Yasa hükümlerinin lehe olduğu gerekçesiyle, sanık Fatih Y..... ile haklarındaki hüküm kesinleşen Ayşe Y..... ve Nevzat K......'nın yine aynı şekilde cezalandırılmalarına karar verilmiş, Özel Dairece sanık Fatih Y..... hakkındaki hükmün düzeltilerek onanmasına, diğerleri hakkındaki hükümlerin ise hukuki değer taşımadığı gerekçesiyle incelenmeksizin iadesine karar verilmiş, Yargıtay C.Başsavcılığınca, sanık ve hükümlüler hakkında itiraz yasayoluna başvurularak, konunun Ceza Genel Kurulunca görüşülüp, çözümlenmesi isteminde bulunulmuştur.

2- Ceza Genel Kurulunca çözümlenmesi gereken uyuşmazlıklar;

a) Sanık Fatih Y..... hakkındaki hükmün birinci sayfasının tutanak kâtibi tarafından imzalanmaması suretiyle vusukun ihlal edilip edilmediği,

b) Sanık Fatih Y..... hakkındaki bozmanın, haklarındaki hükümler kesinleşen Ayşe Y..... ve Nevzat K......'a sirayetine (teşmiline) yasal olanak bulunup bulunmadığı,

c) Ayşe Y..... ve Nevzat K...... haklarında, sanık Fatih Y..... hakkındaki hükmün bozulmasından sonra verilen hükümlerin hukuki değer taşıyıp, taşımadığı noktalarında toplanmaktadır.

3- Sanık Fatih Y..... hakkındaki itiraz nedeninin değerlendirilmesi;

a) Yargıtay C.Başsavcılığı itirazında yer almamakla birlikte, Ceza Genel Kurulunca itiraz nedenlerine bağlı kalınmaksızın, itiraza konu hükmün her yönüyle incelenmesi gerektiğinden, öncelikle bozma üzerine, henüz kesinleşmeyen, dolayısıyla yargılaması devam eden bir dosyada evrak üzerinde inceleme yapılarak, sanık hakkında hüküm tesisinin olanaklı olup olmadığı değerlendirilmiştir.

5320 sayılı Yasanın 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CYUY'nın 326. maddesi gereğince, bozulmakla hüküm ortadan kalkmış bulunduğundan davaya yeniden bakacak mahkemece, ilgililerin bozmaya karşı diyeceklerinin saptanması ve duruşmaya ilişkin tüm kuralların uygulanması zorunludur.

Yerel Mahkemece, emredici bu usül hükümlerine uyulmaksızın, bozma üzerine evrak üzerinde yaptığı inceleme sonunda, sanık Fatih Y..... hakkında verdiği hüküm bu nedenle hukuka aykırıdır.

b) Sanık Fatih Y..... hakkındaki hükmün birinci sayfasının tutanak kâtibi tarafından imzalanmaması suretiyle vusukun ihlal edildiğine ilişkin itiraz nedenine gelince,

Ceza Yargılaması Yasasının "Duruşma tutanağı" başlığını taşıyan 219. maddesinde: duruşma için tutulan tutanağın mahkeme başkanı veya hâkim ile zabıt kâtibi tarafından imzalanacağı, mahkeme başkanının mazereti olduğunda, tutanağın en kıdemli üye tarafından imzalanacağı,

231. maddesinde: duruşmanın sonunda, 232. maddede belirtilen esaslar dahilinde hazırlanmış bulunan hüküm fıkrasının duruşma tutanağına geçirileceği ve bunun duruşmada okunacağı,

"Hükmün gerekçesi ve hüküm fıkrasının içereceği hususlar" başlığını taşıyan 232. maddesinin

4. fıkrasında ise; karar ve hükümlerin, bunlara katılan hâkimler tarafından imzalanacağı belirtilmektedir.

Bu yasal normlar birlikte değerlendirildiğinde; duruşma sürecini saptamak için tutulan tutanaklar ile duruşma tutanağına geçen son kararların gerekçe bölümü, gerekçenin sonradan yazılıp dosyaya konulması halinde ise hükmün, gerekçe bölümünü içeren sayfalarının mahkeme başkanı ile zabıt katibi tarafından imzalanması yeterli olup, tutanakların uygulamada ara kararı diye adlandırılan bölümleri ile son kararların hüküm fıkrası ve gerekçeli kararın sonradan yazılıp dosyasına konulması halinde ise hüküm fıkrasının yer aldığı sayfalarının karara katılan tüm hâkimler ve tutanağı yazan kâtiplerce imzalanması zorunludur.

İncelenen dosyada; Isparta Ağır Ceza Mahkemesince evrak üzerinde verilen ve iki sayfadan ibaret bulunan, evrak üzerinde inceleme yapılması ve başkaca bir tutanak düzenlenmemesi nedeniyle, hem duruşma tutanağı hemde gerekçeli karar niteliği taşıyan 28.07.2005 gün ve 243-210 sayılı hükmün ilk sayfasında tutanak kâtibinin imzasının bulunmaması, 5271 sayılı CYY'nın 219 ve 232. madde hükümlerine aykırılık oluşturmaktadır.

Bu itibarla Yargıtay C.Başsavcılığının bu sanık hakkındaki tek nedene dayalı itirazının ikinci nedenin de ilavesiyle kabulüne karar verilmelidir.

4- Ayşe Y..... ve Nevzat K...... hakkındaki itiraz nedenlerine gelince,

Sanık Fatih Y..... hakkındaki bozma nedeninin, diğer şeriklere sirayetine olanak bulunup bulunmadığı,

a) İlgili hükümler;

5320 sayılı Yasanın 8. maddesi uyarınca halen yürürlükte bulunan 1412 sayılı CYUY'nın 325. Maddesi; "Hüküm, cezanın tatbikinde kanuna muhalefet edilmesinden dolayı sanık lehine olarak bozulmuşsa ve bozulan cihetlerin temyiz talebinde bulunmamış olan diğer sanıklara da tatbiki kabil olursa bu sanıklar dahi temyiz talebinde bulunmuşcasına hükmün bozulmasından istifade ederler."

5271 sayılı CYY'nın 306. Maddesi; "(1) Hüküm, sanık lehine bozulmuşsa ve bu hususların temyiz isteminde bulunmamış olan diğer sanıklara da uygulanması olanağı varsa, bu sanıklar da temyiz isteminde bulunmuşçasına hükmün bozulmasından yararlanırlar."

b) Hükümlerin uygulanma koşulları;

Temyiz incelemesinin yapılabilmesi için kural olarak süre ve istek koşullarının yerine getirilmesi gerekir. Sanıklardan birinin talebi, diğer sanıklarında isteği yerine geçemez. İlgililer tarafından kanun yoluna başvurulmadığı takdirde hüküm kesinleşecektir. Ancak yasa koyucu, temyiz etmeyen sanıkların, hükmü temyiz edenlerden daha ağır bir ceza ile cezalandırılmasını önlemek, adli yanılgılara engel olmak ve adaleti sağlamak için genel kuraldan ayrılmış, temyiz isteminde bulunulmuş gibi inceleme yapılmasında yarar görmüş ve "bozmanın sirayetini" kabul etmiştir. CYUY.nın 325. maddesi uyarınca, "cezanın uygulanmasında kanuna aykırılık nedeniyle hüküm bozulduğu takdirde, temyiz etmeyen sanıklar dahi temyiz isteminde bulunmuş gibi hükmün bozulmasından yararlanacaklardır."

1412 sayılı CYUY'nın 325. maddesine benzer şekilde düzenlenmiş bulunan ve Adalet Komisyonunca, "cezanın belirlenmesinde hukuka aykırılıktan dolayı" ibaresi metinden çıkartılmak suretiyle 306. madde olarak kabul edilen, 5271 sayılı CYY'nın 306. maddesinin uygulanma koşulları gerekçesinde şu şekilde ifade edilmiştir; "Mahkemece verilen hüküm, temyiz etmeyen sanık yönünden kesinleşir ve infaz edilebilir hâle gelir. Kural bu olmakla beraber aynı mahkemece aynı hükümle cezalandırılan sanıklar hakkında birbiriyle çelişen sonuçların doğmasının önlenmesi, adalet düşüncesiyle ve bazı koşullarda Yargıtay'ın bozma kararından temyiz etmeyen sanıkların da yararlandırılması uygun görülmüştür.

Bunun için;

1. Aynı mahkemece aynı kararla birden çok sanığın hükümlendirilmesi,

2. Sanıkların fiilinde 8 inci maddede tanımlanan nitelikte bağlantı bulunması,

3. Hükmün Cumhuriyet savcısı, katılan veya sanıklardan bir veya birkaçınca ve sanıkların tümünü kapsamayacak şekilde temyiz edilmiş olması,

4. Hükmün cezanın belirlenmesinde hukuka aykırılık nedeniyle sanık yararına bozulması,

5. Bu bozmanın hükmü temyiz etmeyen veya kendileriyle ilgili temyiz bulunmayan sanıklara da uygulanma olanağına sahip olması gerekecektir.

Suç unsurlarının oluşmaması, fiilin suç olmaması, cezanın azaltılması veya ortadan kaldırılmasını gerektiren nedenler de cezanın belirlenmesinde hukuka aykırılıktır.

Temyiz etmeyen deyimine; temyiz yoluna hiç başvurmayan, süresinden sonra başvuran, temyiz istemi reddolunanlar dahildir.

Yargıtay, bozma kararında, temyiz etmeyen sanıklardan hangilerinin yararlanacağını gösterir; ancak gösterilmemiş olması yararlanmayı önlemez. Mahkeme kanun gereği olarak bu durumu gözetmek zorundadır.

Bu bozmayla temyiz yoluna başvurmayan sanıklar hakkında kesinleşen hüküm de ortadan kalkar, aynı sanıklarla ilgili olarak yeniden hüküm kurmak gerekir."

Görüldüğü gibi,1412 sayılı CYUY'nın 325 ve 5271 sayılı CYY'nın 306. maddesinde düzenlenen sirayet kurumunun başlıca iki amacı bulunmaktadır;

Bunlar; aynı hükümle cezalandırılan sanıklar hakkında birbiriyle çelişen hükümlerin verilmesinin engellenmesi ve temyiz yoluna başvurmayanlar aleyhine doğabilecek adaletsizlikleri önlemektir.

c) Uyarlama yargılaması, koşulları ve sonuçları;

5252 sayılı Yasanın "Lehe olan hükümlerin uygulanmasında usul" başlıklı 9. maddesinin üçüncü fıkrasında; "Lehe olan hüküm, önceki ve sonraki kanunların ilgili bütün hükümleri olaya uygulanarak, ortaya çıkan sonuçların birbirleriyle karşılaştırılması suretiyle belirlenir." şeklinde lehe yasanın saptanmasında başvurulacak yöntem düzenlenmiş olup,

Bu hüküm uyarınca, kesin yargı haline gelmiş bir hükümde değişiklik yargılaması yapılması, önceki hükümde sabit kabul edilen olaya her iki yasanın ilgili tüm hükümleri birbirine karıştırılmaksızın uygulanmak suretiyle ayrı ayrı sonuçlar belirlenmesini ve bunların karşılaştırılmasını gerekli kılmaktadır.

Kesin yargı haline gelmiş bir hükümde sonradan yürürlüğe giren ve lehte hükümler içeren yasaya dayalı bulunan değişiklik yargılamasında, her iki yasanın ilgili tüm hükümleri, önceki hükümde sabit kabul edilen olaya uygulanmak suretiyle belirlenmeli, bu belirleme herhangi bir inceleme, araştırma, kanıt tartışması ve takdir hakkının kullanılmasının gerekmediği;

Eylemin suç olmaktan çıkarılması,

Ceza sorumluluğunun kaldırılması,

Önceki hükümle belirlenen cezanın bir değerlendirme ve takdir gerektirmemesi gibi hallerde,

Evrak üzerinde;

Bu üç hal dışında ise duruşma açılarak değerlendirme yapılmasını zorunlu kılmaktadır.

Ancak duruşma açılarak yargılama yapılsa da, bu yargılamanın sonraki yasanın lehe hükümlerinin saptanması ve uygulanma koşullarının bulunup bulunmadığının belirlenmesi ile sınırlı ve kendine özgü bir yargılama olduğu unutulmamalı, lehe yasanın tespiti amacıyla yapılan yargılamada, önceki karar dışına çıkılmamalı, kesinleşen karardaki suça uygulanması olanağı bulunan 5237 sayılı Yasa hükümlerinin tamamının uygulanarak bulunacak cezaların karşılaştırılıp lehe yasanın saptanması ile yetinilmelidir.

Uyarlama yargılaması, kesinleşmiş ve infaz yeteneği bulunan hükümler ve hükümlüler için söz konusu olduğundan, aleyhe sonucu değiştirmeme ya da uygulamadaki adıyla kazanılmış hak ilkesine konu olmaz ve bu yargılamada, 5252 sayılı Yasanın 9. maddesinin 4. fıkrası uyarınca dava zamanaşımına ilişkin hükümler uygulanmaz.

5- Ceza Genel Kurulunca ulaşılan sonuç;

Sanık Fatih Y..... hakkındaki hüküm, 5237 sayılı Yasa hükümleri kapsamında sanığın hukuki durumunun değerlendirilmesi gerekçesiyle bozulmuş olup, bu bozmanın haklarındaki hükümler kesinleşmiş bulunan Ayşe Y..... ve Nevzat K......'a sirayeti mümkün değildir.

Yasa koyucu, sonradan yürürlüğe giren yasa hükümleri uyarınca yapılacak uyarlama yargılaması ve sonuçlarını özel olarak düzenlemiş bulunduğundan, 1412 sayılı CYUY'nın 325. maddesi hükmünün, lehe yasanın değerlendirilmesi gerekçesiyle yapılan bozmalarda uygulanması olanağı bulunmamaktadır.

Her iki yargılamanın koşulları ve sonuçları birbirinden farklı bulunduğundan, haklarındaki hüküm kesinleşenlerle, yargılamaları devam edenlerin birlikte yargılanması yasal olarak mümkün değildir.

5252 sayılı Yasanın 9. maddesindeki ilkelere uygun olarak yapılacak uyarlama ile, aynı suçun şerikleri hakkında farklı hükümlerin verilmesi ve adaletsizliğin giderilmesi yöntemi Yasa koyucu tarafından özel olarak düzenlenmiş bulunduğundan, hakkaniyet, adalet ve usül ekonomisi mülahazalarıyla da olsa, Yasa koyucunun açık bir düzenleme ile konuyu çözüme kavuşturduğu konularda, bu iradeye aykırı bir çözüm tarzı benimsenemez.

Kuşkusuz Yasa Koyucu tarafından 5252 sayılı Yasanın 9. maddesinde uyarlama yargılaması açıkça düzenlenmemiş bulunsaydı, 1412 sayılı CYUY'nın 325 ve 5271 sayılı CYY'nın 306. maddeleri uyarınca, hükmü temyiz etmemeleri veya temyiz istemlerinin reddine karar verilmek suretiyle haklarındaki hüküm kesinleşmiş bulunan hükümlülere, bozmanın sirayeti suretiyle, aynı suçun şerikleri arasında doğabilecek çelişkiler ve olası hak kayıplarının önlenmesi benimsenebilirdi. Ancak Yasa Koyucu, doğabilecek tüm olumsuzlukları giderecek tarzda yasal bir düzenleme yapmış bulunduğundan, sirayet suretiyle hükümlülerin yeniden yargılanarak haklarında hüküm tesisine olanak bulunmamaktadır.

Her iki yargılamanın usülü ve sonuçlarının birbirinden tamamen farklı olması ve infazda doğabilecek sorunlar nazara alınarak, hükümlüler hakkında yerel mahkemece yapılan yargılamanın uyarlama yargılaması niteliğinde kabul edilerek, Ayşe Y..... ve Nevzat K...... haklarında verilen sonraki hükmü hukuki sonuç bağlanması da mümkün değildir.

Bu itibarla, Yargıtay C.Başsavcılığının, Ayşe Y..... ve Nevzat K...... haklarındaki itiraz nedenlerinin reddine karar verilmelidir.

Çoğunluk görüşüne katılmayan Kurul Üyesi M. Tatar; "26.09.2007 gün ve 5235 sayılı Yasanın 8. maddesi uyarınca yürürlüğünü sürdüren 1412 sayılı CMUK'nun 325. maddesi; "Hüküm, cezanın tatbikinde kanuna muhalefet edilmesinden dolayı sanık lehine olarak bozulmuşsa ve bozulan cihetlerin temyiz talebinde bulunmamış olan diğer sanıklara da tatbiki kabil olursa bu sanıklar dahi temyiz talebinde bulunmuşcasına hükmün bozulmasından istifade ederler." hükmünü taşımakta olup, re'sen gözetilmesi gereken bu kuralın işlerlik kazanabilmesi için birden çok sanık tarafından birlikte işlenen suçlardan dolayı aynı kararla verilen mahkumiyet kararlarının, şeriklerden bir veya birkaçı tarafından temyiz edilmesi ve sanık yararına olarak verilen bozma kararına, yerel mahkemece uyulması, bozmanın cezanın tatbikindeki yasaya aykırılıktan dolayı yapılması koşulları aranmaktadır.

Aynı mahkemece, aynı hükümle cezalandırılan sanıklar hakkında birbiriyle çelişen sonuçların doğmasının önlenmesi ve böyle durumlarda, yasa önündeki statüleri aynı olan sanıklara farklı cezalar uygulanmasının adalet duygularını zedeleyeceği endişesi ile konulmuş bu kuralın Yargıtayca da genişletilerek uygulandığı, diğer koşullar var ise, temyiz eden sanık yararına olarak yapılan bozmalar ceza uygulamasından kaynaklanmasa da bozmanın temyiz etmeyen şeriklere de teşmil edildiği bilinmektedir.

Aslında Yargıtay bozmasında yer almasa da, koşullarının varlığı halinde madde gözetilerek bozmaya uyan mahkemece, temyiz etmeyen sanıklar da, temyiz etmişler gibi bozmadan yararlandırılacaklar ve bunun doğal sonucu olarak da onlar hakkındaki hüküm de kesinleşmeyecek ve haklarında yeniden yargılama yapılıp hüküm kurulacaktır.

1412 sayılı Yasanın 325. maddesinin "cezanın tatbikinde kanuna muhalefet edilmesinden dolayı" yapılan bozmalarda uygulanabilir olan kuralının Yargıtayca da genişletilerek yorumlanması sonucunda yeni CMK'nun 306. maddesinde; "Hüküm, sanık lehine bozulmuşsa…

…." denilerek bozmanın temyiz eden sanık yararına olması koşuluyla temyiz etmeyen şeriklere de teşmili kabul edilmiş, uygulama yasal hale getirilmiş bulunmaktadır.

Tasarının 337. maddesinde yer alan "cezanın belirlenmesinde hukuka aykırılıktan dolayı" ibaresi, hükmün uygulanma alanını daralttığı için metinden çıkarılmış ve şimdiki 306. madde bu haliyle Adalet Komisyonunda kabul edildiği şekliyle yasalaşmıştır.

Kanımızca da, aynı suçu işleyen şerikler hakkında farklı cezalar uygulanmasının adalete aykırılık oluşturması olasılığını önlemeye yönelik kuralın geniş yorumlanarak, tüm lehe bozmalarda uygulanması yasanın amacına uygun olacaktır.

Hükümden sonra yürürlüğe giren ve sanık yararına kurallar taşıyan yasaların geriye yürüyeceğini kabulle sanıkların bu değişikliklerden yararlandırılması evrensel ilkesi karşısında 325. maddenin yeni yasanın uygulanması amaçlı bozmalarda da gözetilmesi gerektiğini düşünmekteyim. Çünkü, yeni yasanın yürürlüğe girmesi üzerine, eski hükmü yalnızca bu nedenle bozan Yargıtay Dairesi, yeni yasanın sanık yararına olduğunu, en azından böyle bir olasılık bulunduğunu kabul etmekte ve hükmü temyiz eden sanık yararına bozmaktadır. Nitekim Yargıtayın kimi ceza daireleri, "yasa bozması" diye adlandırılan bu bozmalarda, bozmayı, temyiz etmeyen şeriklere de teşmil etmektedirler.

Bozma üzerine yapılan yargılama ile kesinleşen hükümler sonrasında yeni yasanın uygulanması için yapılan "uyarlama yargılaması" arasındaki; uyarlama yargılamasında zamanaşımının gözetilmemesi, kazanılmış hak olmayacağı, yeni kanıt sunulamaması gibi farklar gözetildiğinde, "temyiz etmeyenler hakkındaki hüküm kesinleşmiştir, uyarlama yargılaması ile adaletsizlikler giderilir" biçiminde oluşturulabilecek görüşlerin de yasaya uygun olmadığı kanısındayız.

Açıkladığımız düşünceler ışığında somut olaya baktığımızda;

Yüksek 8. Ceza Dairesinin sanık Fatih hakkındaki bozmasının "sanık yararına" olduğunun kabulü ile bozma kararında belirtilmese bile, yerel mahkemece bozmaya uyularak, bozmanın hükmü temyiz etmeyen sanıklar Ayşe ve Nevzat'a da teşmil ettirilip, onlar hakkında da hüküm kurulması doğrudur. Bu durumda teşmil nedeniyle haklarındaki ilk hüküm kesinleşmemiş olan ve halen sanık statüsünde bulunan adı geçen sanıklar hakkındaki 2. hükmü hukuki değerden yoksun ve yok hükmünde kabul ederek temyiz isteklerini reddeden daire kararının kaldırılmasını isteyen itirazın bu bölümünün de kabulü gerektiği kanısı ile sayın çoğunluğun aksine kararına katılmıyorum."

Görüşleriyle,

Diğer altı Kurul Üyesi ise, sonradan verilen hükmün, uyarlama hükmü olarak kabul edilmesi gerektiği,

Gerekçeleriyle,

Bu yöne ilişen itirazın kabulü yönünde oy kullanmışlardır.

SONUÇ : Açıklanan nedenlerle;

A) 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, sanık Fatih Y..... hakkındaki itirazının KABÜLÜNE,

2- Yargıtay 8. Ceza Dairesinin, sanık Fatih Y..... hakkındaki 11.04.2007 gün ve 5663-2983 sayılı kararının KALDIRILMASINA,

3- Sanık Fatih Y..... hakkındaki 28.07.2005 gün ve 243-210 sayılı hükmün, evrak üzerinde inceleme yapılması ve 5271 sayılı CYY'nın 219 ve 232. maddelerine aykırılığı isabetsizliklerinden BOZULMASINA,

B) 1- Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığının, hükümlüler Ayşe Y..... ve Nevzat K...... haklarındaki itirazının REDDİNE,

C) Dosyanın yerine gönderilmek üzere Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığına tevdiine, sanık Fatih Y..... yönünde ilk müzakerede oybirliğiyle, hükümlüler Ayşe Y..... ve Nevzat K...... haklarında ise 18.09.2007 tarihinde yapılan ikinci müzakerede oyçokluğuyla karar verildi.
İlkemiz, hukukun adaletli dağıtılabilmesi için yargı kararlarının paylaşımına daha çok önem vermektir.
kararara.com sitesi, paylaşılan kararların yargısal faaliyetlerde kullanılmasında herhangi bir hak ve sorumluluk kabul etmemektedir.
Cevapla
  • Benzer Konular
    Cevaplar
    Görüntüleme
    Son mesaj