Anayasa Mahkemesi: “Haksız el koyma sonucunda mal zarar görmüşse, zarar giderilmelidir”

Anayasa Mahkemesi el koyma tedbirinin uygulanması sonucu zararların giderilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verdi

Bireysel başvuruya konu olayda, Başvurucu şirketin Libya’ya ihraç edilmek istediği tekstil ürünlerine, beyannamede belirtilen eşyadan sayı ve nitelik olarak farklı olduğu, ayrıca FOB değerinin yüksek gösterildiği gerekçeleriyle gümrük makamlarınca el konuldu, ancak mal el konulduğu depoda beklemesinden kaynaklı zarara uğradı.

Olayla ilgili aldırılan bilirkişi raporunda ise ” dört yıl içinde renk, biçim ve kumaş özelliğinin değişmesi nedeniyle kadın ve çocuk giysilerinin bir bölümünün moda dışı kalmalarından ötürü piyasa değerinin düştüğü ifade edilmiştir. Rapora göre ancak belli oranda indirim yapılarak bu ürünlerin satılabilmesi mümkün olup fiyat indirimi ve emtianın ütülenip temizlenmesi için gerekli değer kaybının ise 42.431 TL olduğu” şeklinde tespitlere yer verildi.

Anayasa Mahkemesi bireysel başvuru üzerine verdiği kararında; “başvurucu el koyma sonucu üç yıl sekiz ay gibi süreyle eşyasından yoksun kalmış, üstelik el koyma süresince bu eşyanın değeri önemli ölçüde de azalmıştır. Başvurucu ise gerek asliye ticaret mahkemesinde gerekse de görevsizlik kararı üzerine idare mahkemesinde açtığı davalarda, değer kaybı ve düzeltme ile elden geçirme masraflarına yol açıldığından da açık olarak yakınmıştır. Ancak idari yargı mercileri gümrük makamlarının sorumluluğunu yalnızca el konulan eşyanın muhafazası ile sınırlandırmıştır. Halbuki 1918 sayılı mülga Kanun’un 23. maddesine göre doğrudan gümrük makamlarınca söz konusu eşyaya el konulmuş ve yapılan ceza kovuşturması neticesinde el koyma işleminin haksız olduğu anlaşılmıştır. Dolayısıyla el koyma işlemi yönünden gümrük makamlarının hiçbir sorumluluğu olmadığının kabul edilmesi makul olmadığı gibi derece mahkemelerinin idarenin sorumluluğunu sadece muhafaza ile sınırlı tutmaları başvurucunun el koyma nedeniyle uğradığı zararların karşılanamamasına yol açmıştır. Derece mahkemeleri, olay tarihi itibarıyla yürürlükte olan kanun hükümleri çerçevesinde el koyma işlemini uygulayan
gümrük makamlarının bu bakımdan sorumluluklarını irdelememiştir.” şeklinde tespitlere yer verdi.

Kararara Haber

13 Mart 2019 ÇARŞAMBA Resmi Gazete Sayı : 30713

ANAYASA MAHKEMESI KARARİ

Anayasa Mahkemesi Başkanlığından:
İKİNCİ BÖLÜM
KARAR

YETER DERİ TEKSTİL SANAYİ VE TİCARET A.Ş. BAŞVURUSU
Başvuru Numarası : 2015/8867
Karar Tarihi : 21/2/2019

Başkan : Engin YILDIRIM
Üyeler : Recep KÖMÜRCÜ
M. Emin KUZ
Rıdvan GÜLEÇ
Yıldız SEFERİNOĞLU
Raportör : Özgür DUMAN
Başvurusu : Yeter Deri Tekstil Sanayi ve Ticaret A.Ş.
Vekilleri : Av. Abdullah Yalçın SELAMOĞLU
Av. Yusuf ÖZMEN

I. BAŞVURUNUN KONUSU
1. Başvuru ceza soruşturması sırasında el koyma tedbirinin uygulanması sonucu
uğranılan zararların giderilmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının; yargılamanın uzun sürmesi
nedeniyle makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği iddialarına ilişkindir.

II. BAŞVURU SÜRECİ
2. Başvuru 27/5/2015 tarihinde yapılmıştır.
3. Başvuru, başvuru formu ve eklerinin idari yönden yapılan ön incelemesinden
sonra Komisyona sunulmuştu.
4. 2016/7221 numaralı bireysel başvuru dosyasının konu ve kişi yönünden hukuki
irtibatı nedeniyle 2015/8867 numaralı bireysel başvuru dosyası ile birleştirilmesine,
incelemenin 2015/8867 numaralı dosya üzerinden yürütülmesine karar verilmiştir.
5. Komisyonca başvurunun kabul edilebilirlik incelemesinin Bölüm tarafından
yapılmasına karar verilmiştir.
6. Başvuru belgelerinin bir örneği bilgi için Adalet Bakanlığına (Bakanlık)
gönderilmiştir. Bakanlık, başvuru hakkında görüş sunulmayacağını bildirmiştir.

III. OLAY VE OLGULAR
7. Başvuru formu ve eklerinde ifade edildiği şekliyle olaylar özetle şöyledir:

8. Başvurucu tekstil ürünleri alım ve satımı işi ile iştigal eden bir anonim şirkettir.

A. Ceza Soruşturması ve Kovuşturması Süreci

9. Başvurucu şirketin Libya’ya ihraç edilmek istediği tekstil ürünlerine,
beyannamede belirtilen eşyadan sayı ve nitelik olarak farklı olduğu, ayrıca FOB değerinin
yüksek gösterildiği gerekçeleriyle gümrük makamlarınca el konulmuş olup 15/7/1999
tarihinde zaptetme tutanağı ve 22/7/1999 tarihinde teslim tutanağı düzenlenmiştir.

10. İzmir Cumhuriyet Başsavcılığının 28/9/1999 tarihli iddianamesi ile şirketin
Yönetim Kurulu Başkanı T.Y. ile gümrük komisyoncusu olan O.N.G. hakkında toplu gümrük
kaçakçılığı suçundan ayn ayrı cezalandırılmaları talebiyle kamu davası açılmıştır.

11. Davanın görüldüğü İzmir 1. Ağır Ceza Mahkemesince davaya konu ürünler ile
ilgili olarak uzman bilirkişi raporu alınmıştır. Bilirkişilerce düzenlenen 26/9/2000 raporda,
dava konusu ürünlerin iddianın aksine yeni ve kullanılmamış oldukları, işçilik ve kumaş
cinsleri itibarıyla iyi ve kaliteli ürünler oldukları belirtilmiştir. Raporda ayrıca yapılan
karşılaştırmaya göre beyannamelerde gösterilen değerlerin belirlenen değerler ile uyumlu
olduğu açıklanmıştır.

12. Söz konusu bilirkişi raporu hükme esas alınarak 29/11/2000 tarihinde sanıkların
atılı suçtan beraatine karar verilmiştir. Mahkeme ayrıca suça konu eşyanın karar
kesinleştiğinde iadesine karar vermiştir. Kararın gerekçesinde, düzenlenen bilirkişi raporuna
göre sanıkların cezalandırılmalarına yeterli bir delil bulunmadığı belirtilmiştir.

13. Temyiz edilen hüküm Yargıtay 7. Ceza Dairesi tarafından 23/12/2002 tarihinde
onanmıştır. El konulan tekstil ürünleri Gümrük idaresi tarafından 10/3/2003 tarihinde
başvurucuya iade edilmiştir.

B. Delil Tespiti Süreci

14. Başvurucu İzmir 1. Asliye Ticaret Mahkemesinden delil tespiti talebinde
bulunmuş, bu Mahkemece yapılan keşif sonucu düzenlenen 10/4/2003 tarihli bilirkişi
raporunda, 225 çuval tekstil ürününün deponun en muhafazalı yerine konulduğu ve zaman
zaman ilaçlama yapılarak korunmasının sağlandığı, bu nedenle uyuşmazlığa konu eşyanın
kullanım özelliğini kaybetmediği belirtilmiştir. Raporda buna karşın dört yıl içinde renk,
biçim ve kumaş özelliğinin değişmesi nedeniyle kadın ve çocuk giysilerinin bir bölümünün
moda dışı kalmalarından ötürü piyasa değerinin düştüğü ifade edilmiştir. Rapora göre ancak
belli oranda indirim yapılarak bu ürünlerin satılabilmesi mümkün olup fiyat indirimi ve
emtianın ütülenip temizlenmesi için gerekli değer kaybının ise 42.431 TL olduğu
belirtilmiştir.

C. Tazminat Davası Süreci

15. Başvurucu 14/7/2003 tarihinde İzmir 3. Asliye Ticaret Mahkemesinde Maliye
ve Gümrük Bakanlığı aleyhine tazminat davası açmıştır. Dava dilekçesinde, ağır ceza
mahkemesince beraat kararı verildiği belirtilerek, el konulan tekstil ürünlerinin dört yıl koli
içinde kalması nedeniyle defolu hâle gelmesinin muhtemel olduğu ve kazanç kaybı, değer
kaybı, düzeltme ve elden geçirme masrafı gibi maddi zararların oluştuğu iddia edilmiştir.

16. İdare mahkemelerinin görevli olduğu gerekçesiyle 11/11/2004 tarihinde
görevsizlik kararı verilmiştir. Kararın gerekçesinde, 20/1/1993 tarihli ve 3864 sayılı mülga

Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair Kanun hükümleri çerçevesinde gümrük makamlarınca el
konulan eşyanın soruşturma sırasında tasfiye edilerek yargılama sonunda iade kararı
verilmesi hâlinde bedelinin faiz de işletilerek ödeneceği, bu iddianın ise idari yargı yerinde
ileri sürülmesi gerektiği belirtilmiştir.

17. Başvurucu bunun üzerine 17/2/2014 tarihinde İzmir 2. İdare Mahkemesinde
(Mahkeme) tam yargı davası açmıştır. Dava dilekçesinde, gümrük idaresince el konulan söz
konusu eşya iade edilmekle birlikte meydana gelen değer kaybı ve ticari kazanç kaybı
nedeniyle oluşan maddi zararın yasal faiziyle birlikte tazmin edilmesi talep edilmiştir.

18. Mahkeme 13/7/2005 tarihinde davanın süre aşımı nedeniyle reddine karar
vermiştir. Kararın gerekçesinde, davanın el koyma tarihi olan 22/7/1999 tarihinden itibaren
altmış gün içinde açılması gerektiği hâlde görevsizlik kararından sonra açılması nedeniyle
süre aşımından davanın reddi gerektiği belirtilmiştir.

19. Temyiz edilen karar Danıştay Onuncu Dairesince (Daire) 13/7/2007 tarihinde
bozulmuştur. Bozma kararının gerekçesinde, uyuşmazlıkta tazmini istenilen zararın davacı
şirkete ait mallara el konulmasından sonra söz konusu mallann koli içinde bekletilmesi
nedeniyle defolu hâle gelmesinden yani idareye teslim edilen malların gereği gibi
korunmaması eyleminden kaynaklandığı vurgulanmıştır. Daireye göre bu sebeple mallann
iade edildiği tarihe kadar meydana geldiği ileri sürülen değer düşüklüğü sonucu oluşan maddi
zararın, anılan malların iade edildiği tarihte öğrenildiğinin kabulü gerekir. Daire ayrıca el
konulan eşyanın bakım ve muhafazası için yapılması gerekenlerin idari eylem niteliğinde
olduğunu ve bu sebeple dava açma süresinin de 6/1/1982 tarihli ve 2577 sayılı idari
Yargılama Usulü Kanunu’nun 13. maddesine göre bir yıl olduğunu belirtmiştir. Daire sonuç
olarak davanın süre aşımı yönünden reddinde hukuki isabet bulunmadığını kabul etmiştir.

20. Mahkeme 27/11/2008 tarihinde davanın kısmen kabulüne kısmen reddine karar
vermiştir. Mahkeme başvurucunun ticari kazanç kaybı nedeniyle uğradığını belirttiği 457.569
TL tutarındaki zararın tazmini talebini süre aşımı yönünden reddetmiş ve bu davanın
22/7/1999 tarihinden sonra altmış gün içinde açılması gerektiğini belirtmiştir. Mahkeme
değer düşüklüğü nedeniyle meydana gelen 42.431 TL tutarındaki tazminat istemini ise kabul
etmiştir. Mahkemeye göre meydana gelen zararda davalı idare, eşyanın bakım ve muhafazası
için yapılması gerekenleri yapmaması sebebiyle kusurlu olduğundan bu zararı hizmet kusuru
ilkesine göre davacıya ödemek durumundadır.

21. Taraflarca temyiz edilen karar Daire tarafından 12/7/2011 tarihinde
bozulmuştur. Daire delil tespiti aşamasında alınan bilirkişi raporuna göre eşyanın muhafazası
sırasında gerekli koruma önlemlerini aldığını, bu sebeple idarenin eşyanın muhafazası ile
ilgili herhangi bir hizmet kusurunun ve tazmin sorumluluğunun bulunmadığını belirtmiştir.
Daire ayrıca eşyanın el konulup tutulması sonucu geçen süre içerisinde muhafazasından
dolayı meydana geldiği ileri sürülen zarar yönünden ise davanın süresinde açıldığını
belirttikten sonra açılan ceza davası nedeniyle eşyanın iadesi mümkün olmadığı için idarenin
hizmet kusurundan ve tazminat sorumluluğundan söz edilemeyeceğini vurgulamıştır.

22. Bozma kararına uyan Mahkeme 30/4/2014 tarihinde davanın reddine karar
vermiştir. Başvurucunun temyiz ettiği karar Daire tarafından 13/11/2014 tarihinde onanmıştır.

23. Başvurucu 27/5/2015 tarihinde bireysel başvuruda bulunmuştur.

24. Başvurucunun karar düzeltme talebi Daire tarafından 21/1/2016 tarihinde
reddedilmiştir.

IV. ILGILI HUKUK

A. Ulusal Hukuk

25. 7/1/1932 tarihli ve 1918 sayılı mülga Kaçakçılığın Men ve Takibine Dair
Kanun’un 26/7/1983 tarihli ve 2867 sayılı Kanun’un 6. maddesiyle değişik 21. maddesinin
ilgili kısmı şöyledir:

“Kaçak zannı ile tutulan giriş veya çıkış kaçağı eşyanın ve bunların naklinde kullanılan
araçların sahip veya taşıyıcılar’, eşyanın veya aracın zaptını müteakip;

A) Giriş kaçağı eşya ile her türlü kaçak eşyanın naklinde kullanılan yabancı
vasıtanın gümrük idaresince tespit edilecek gümrüklenmiş değerine,

B) Çıkış kaçağı eşya ile, her türlü kaçak eşyanın naklinde kullanılan millileşmiş veya
yerli nakil vasıtasının, mahallin en büyük mülki amiri veya görevlendireceği memurun
başkanlığında gümrük ve hazine yetkilileri ile belediye temsilcisi ve varsa ticaret odası
temsilcisinden oluşan heyet marifeti ile tespit edilen FOB değerine,

Muadil bir meblağı depozito ederek veya kanuni faizi de kapsayacak şekilde muteber
banka mektubu veya hazine tahvil ve bonolarını teminat göstererek, eşya ve aracın teslimini
gümrük idarelerinden veya yetkili ve görevli adli mercilerden isteyebilirler.

26. 1918 sayılı mülga Kanun’un 1/9/1956 tarihli ve 6846 sayılı Kanun’un 1.
maddesiyle değişik 23. maddesinin birinci fıkrası şöyledir:

“Cezai hükünıler faslının 1 inci kısmında yazılı suçlara mütaallik kaçak eşya müstesna
olmak üzere gerek hariçten gelsin ve gerek dahilde bulunsun kaçak eşya ve maddeler derhal
zaptolunur ve tutuldukları yere en yakın olan Hükümet merkezinde nıaznunun huzurunda
zabıta memuru ile ait olduğu gümrük ve inhisarlar memurlarından ve bulunmadığı yerlerde
mal memurlarından mürekkep bir heyet tarafından nevi ve aded miktarını bildiren bir zabıt
varakası tanzim ve imza olunur…”

27. 1918 sayılı mülga Kanun’un 2867 sayılı Kanun’un 10. maddesiyle değişik 27.
maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

“Kaçakçılık suçu, kaçakçılık,maksadıyla teşekkül vücuda getirenler ile idare edenler
veya teşekküle mensup olanlar tarafından işlenirse failler hakkında on seneden onbeş
seneye kadar ağır hapis cezasına hükmolunur.

Birinci fikradaki hal dışında iki veya daha fazla kimselerin toplu olarak kaçakçılık
yapmaları halinde sekiz seneden oniki seneye kadar ağır hapis cezasına hükmolunur.

Birinci ve ikinci fıkralarda hükmolunacak ağır hapis cezasıyla beraber tekel maddeleri
için CIF değeri ile birlikte hususi kanunlarındaki para cezaları veya resim tutarının, eşya
kaçakçılığı için de gümrüklenmiş değerinin dört mislinden ve yasak eşya ve maddeler için
de bunların değerinin altı mislinden aşağı olmamak üzere ağır para cezasına hükmolunur.
Kaçak eşya ve maddeler de müsadere edilir .

(Ek:5/6/1985 – 3217/4 md.) İkinci fikranın uygulanmasını gerektiren durumlarda;
mal veya eşyanın özel kanunlarla veya ihracat rejimi kararlanyla memlekete ithal veya
ihracı yasaklanmamış olmakla birlikte gümrüklenmiş piyasa değerinin otuz milyon
(31.316.000.000.) lirayı geçmemesi ve tekele tabi maddelerden olmaması halinde ikinci
fikradaki ağır hapis cezasına hükmedilmeyip sadece üçüncü fikraya göre ağır para cezasına
ve mal veya eşyanın müsaderesine karar verilir. Bu ,fikradaki miktarı, Başbakanlık Hazine
ve Dış Ticaret Müsteşarlığı tarafından yayınlanan Toptan Eşya Fiyatları Yıllık
İndeksi’ndeki artışlar oranında artırmaya Bakanlar Kurulu yetkilidir. Bu kararlar Resmi
Gazete’de yayımlanır.

28. 1918 sayılı mülga Kanun’un 33. maddesinin ilgili kısmı şöyledir:

“25,26 ve 27 nci maddelerdeki kaçakçılık cürümlerine veya teşekküllerine, faillerinin
hal ve sıfatlarını bilerek her ne şekilde olursa olsun yardım edenler hakkında asıl suçluların
o maddeler hükmünce görecekleri cezaların yarısı hükmolunur.

(Ek: 12/6/1979-2248/27 nıd.; Değişik: 26/7/1983-2867/13 md.) Bu Kanunda öngörülen
suçlar işlendiği tarihte girişte tekel kaçağı maddelerin hususi kanunlarında yazılı para
cezası veya resmi ile CIF değeri toplamı, gümrük kaçağı eşyanın gümrüklenmiş değeri,
bunların çıkışında ve yerli tekel mallarında FOB değeri pek fahiş ise mahkeme fiile mahsus
olan cezayı yarısına kadar artırır ve eğer hafif ise yarısına ve eğer pek hafif ise üçte birine
kadar eksiltir.Eğer fail bu Kanunda yazılı suçlardan dolayı mükerrir ise, cezası indirilmez.”

29. 1918 sayılı mülga Kanun’un 29/6/2001 tarihli ve 4704 sayılı Kanun’un 1.
maddesiyle değişik 45. maddesinin birinci arası şöyledir:

“Gümrük kapıları ve yolları dışındaki yerlerden memleket dışına eşya çıkaranlar veya
bunları çıkartmak için gümrüklere verdikleri beyannamelerde cins, nevi, miktar, menşe,
gönderileceği yer ve ticari eşya için ihracat amacıyla yapılan satışla gerçekte ödenen veya
ödenecek fiyat bakımından yanlış beyanda bulunanların, bu filleri bir menfaat temini
amacıyla işlemeleri halinde temin edilen veya edilecek olan menfaatin beş katına kadar ağır
para cezasına hükmolunur. Hükmolunacak ağır para cezası beş milyar liradan az olamaz.”

30. 1918 sayılı mülga Kanun’un 2867 sayılı Kanun’un 18. maddesiyle değişik 47.
maddesi şöyledir:

“Kaçak eşya ve madde naklinde bilerek kullanılan veya buna teşebbüs edilen her türlü
nakil vasıtalarmın da müsaderesine hükmolunur.

Müsaderesi icabeden nakil vasıtaları, tahkikat sırasında zaptedilerek en yakın
gümrük veya iııhisarlar idaresine teslim edilir.”

31. 4/12/2004 tarihli ve 5271 sayılı Ceza Muhakemesi Kanunu’nun 141. maddesinin
(1) numaralı fıkrasının ilgili kısmı şöyledir:

“Suç soruşturması veya kovuşturması sırasında

Eşyasına veya diğer malvarlığı değerlerine, koşulları oluşmadığı halde elkonulan
veya korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer malvarlığı
değerleri amaç dışı kullanılan veya zamanında geri verilmeyen,

Kişiler, maddi ve manevi her türlü zararlarını, Devletten isteyebilirler.”

32. 23/3/2005 tarihli ve 5320 sayılı Ceza Muhakemesi Kanununun Yürürlük ve
Uygulama Şekli Hakkında Kanun’un 6. maddesinin (1) numaralı fıkrası şöyledir:
“(1) Ceza Muhakemesi Kanununun 141 ili; 144 üncü maddeleri hükümleri, 1 Haziran
2005 tarihinden itibaren yapılan işlemler hakkında uygulanır.”

B. Uluslararası Hukuk

33. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’ne (Sözleşme) ek 1 No.lu Protokol’ün
“Mülkiyetin korunması” kenar başlıklı 1. maddesi şöyledir:

“Her gerçek ve tüzel kişinin mal ve mülk dokunulmazlığına saygı gösterilmesini isteme hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve
hakkı vardır. Bir kimse, ancak kamu yararı sebebiyle ve yasada öngörülen koşullara ve
uluslararası hukukun genel ilkelerine uygun olarak mal ve mülkünden yoksun bırakılabilir.
.
Yukarıdaki hükümler, devletlerin, mülkiyetin kamu yararına uygun olarak
kullanılmasını düzenlemek veya vergilerin ya da başka katkıların veya para cezalarının
ödenmesini sağlamak için gerekli gördükleri yasaları uygulama konusunda sahip oldukları hakka halel getirmez.”
hakka halel getirmez.”

34. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM), el koyma ve müsadere yoluyla
yapılan müdahalelerin sonuçlarını da kararlarında tartışmaktadır. Buna göre AİHM, her el
koyma ve müsaderenin muhakkak bir zarara yol açtığını kabul etmektedir. Ancak AİHM, el
koyma ve müsaderenin Sözleşme’ye ek 1 No.lu Protokol’ün 1. maddesine göre adil olabilmesi
için mülkün sahibinin güncel zararının kaçınılmaz olandan daha fazla olmaması gerektiğini
sıklıkla vurgulamaktadır (Raimondo/İtalya, B. No: 12954/87, 22/2/1994, Ş 33;
Borzhonov/Rusya, B. No: 18274/04, 22/1/2009, Ş 61; Jucys/Litvanya, B. No: 5457/03,
8/1/2008, Ş 36).

35. Bu bağlamda Borzhonov/Rusya kararında, el konulan otobüsün yapılan kanun
değişikliğiyle sahibine iadesi gerektiği halde kamu makamlarının altı yıl boyunca hareketsiz kalması kaçınılmaz olandan daha ağır bir zarar olarak görülmüştür (Borzhonov/Rusya, ŞŞ
kalması kaçınılmaz olandan daha ağır bir zarar olarak görülmüştür (Borzhonov/Rusya, ŞŞ
61-63). East/West Alliance Limited/Ukrayna (B. No: 19336/04, 23/1/2014) kararında
başvurucunun mülkünden on yıl boyunca yoksun kalmasına yol açan el atma tedbirinin
mülkiyet hakkına ölçüsüz bir müdahale olduğu sonucuna varılmıştır (East/West Alliance
Limited/Ukrayna, ŞŞ 166-218). Vendittelli/İtalya (B. No: 14804/89, 18/7/1994) karannda bir
suç isnadı kapsamında başvurucunun taşınmazına konulan tedbirin hükümden sonra gerek de
kalmadığı halde on bir ay daha uygulanmaya devam edilmesi ölçüsüz bir müdahale olarak
görülmüştür ( Vendittelli/İtalya, §§ 31-40).

36. Jucys/Litvanya kararında ise başvurucunun kaçakçılık suçundan beraat ettiğini
belirten AİHM, başvurucunun kürklerine el konulan ceza kovuşturmasında uyuşmazlığın 8,5
yıl süren bir yargılama sonucunda çözülebildiğini vurgulamıştır. AİHM’e göre yargılamanın

uzun sürmesinde başvurucuya düşen bir ihmal da bulunmamaktadır. AİHM sonuç olarak
asılsız bir ceza kovuşturması geçirdikten sonra başvurucunun en azından bu mallannın
semerelerinden uzun yıllar yararlanamadığını belirterek müdahalenin başvurucuya şahsi
olarak aşırı bir külfet yüklediği kanaatiyle mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar vermiştir
(Jucys/Litvanya, ާ 34-39).
37. Diğer taraftan JGK Statyba Ltd ve Guselnikovas/Lithvanya (B. No: 3330/12,
5/11/2013) kararında, başvurucunun taşınmazının satışını veya başka suretle devredilmesini
kısıtlayan bir tedbirin uygulanması, mülkiyet hakkına müdahale olarak görülmüştür. AİHM,
başvuruyu mülkiyetin kamu yararına kullanımının kontrolüne ilişkin üçüncü kural
çerçevesinde incelemiş ve müdahalenin meşru bir amacı olsa dahi özellikle tedbirin devam
ettiği süre boyunca başvurucu şirket yönünden yol açtığı olumsuz ekonomik sonuçların ve
meydana gelen kısıtlamaların dikkate alınması gerektiğini vurgulamıştır. AİHM sonuç olarak
diğer unsurlar yanında müdahaleye konu tedbirin on yılı aşkın bir süreden beri devam etmiş
olduğuna dikkat çekerek başvurucunun mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin ölçülü
olmadığına karar vermiştir (JGK Statyba Ltd ve Guselnikovas/Lithvanya, ާ 111-145).

V. İNCELEME VE GEREKÇE
38. Mahkemenin 21/2/2019 tarihinde yapmış olduğu toplantıda başvuru incelenip
gereği düşünüldü:
A. Makul Sürede Yargılanma Hakkının ihlal Edildiğine ilişkin iddia
39. Başvurucu, 2016/7221 numaralı dosya ile birleşen 2015/8867 numaralı bireysel
başvuru dosyasında yalnızca makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri
sürmüştür.
40. Bireysel başvurular sonrasında 31/7/2018 tarihli ve 30495 sayılı Resmi
Gazete’de yayımlanan 25/7/2018 tarihli ve 7145 sayılı Kanun’un 20. maddesiyle 9/1/2013
tarihli ve 6384 sayılı Avrupa İnsan Hakları Mahkemesine Yapılmış Bazı Başvuruların
Tazminat Ödenmek Suretiyle Çözümüne Dair Kanun’a geçici madde eklenmiştir.

41. 6384 sayılı Kanun’a eklenen geçici maddeye göre yargılamaların uzun sürmesi,
yargı kararlarının geç veya eksik icra edilmesi ya da icra edilmemesi şikâyetiyle Anayasa
Mahkemesine yapılan ve bu maddenin yürürlüğe girdiği tarih itibarıyla Anayasa Mahkemesi
önünde derdest olan bireysel başvuruların başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle verilen
kabul edilemezlik kararının tebliğinden itibaren üç ay içinde yapılacak müracaat üzerine
Adalet Bakanlığı İnsan Hakları Tazminat Komisyonu Başkanlığı (Tazminat Komisyonu)
tarafından incelenmesi öngörülmüştür.
42. Ferat Yüksel (B. No: 53984/00, 30/3/2004, Ş 37) kararında Anayasa
Mahkemesi yargılamaların makul sürede sonuçlandırılmadığı ya da yargı kararlarının geç
veya eksik icra edildiği ya da hiç icra edilmediği iddiasıyla 31/7/2018 tarihinden önce
gerçekleştirilen bireysel başvurulara ilişkin olarak Tazminat Komisyonuna başvuru yolunun
ilk bakışta ulaşılabilir ve ihlal iddialarıyla ilgili başarı şansı sunma ve yeterli giderim sağlama
kapasitesi olduğunu değerlendirmiştir. Buna göre Tazminat Komisyonuna başvuru yolu
tüketilmeden yapılan başvurunun incelenmesinin bireysel başvurunun ikincil niteliği ile
bağdaşmayacağı sonucuna vararak başvuru yollarının tüketilmemiş olması nedeniyle kabul
edilemezlik kararı vermiştir (Ferat Yüksel, ŞŞ 27-36).

43. Mevcut başvuruda söz konusu karardan ayrılmayı gerektiren bir durum
bulunmamaktadır.

44. Açıklanan gerekçelerle başvurunun bu kısmının, diğer kabul edilebilirlik
koşulları yönünden incelenmeksizin başvuru yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul
edilemez olduğuna karar verilmesi gerekir.

B. Mülkiyet Hakkının ihlal Edildiğine ilişkin iddia

1. Başvurucunun iddiaları

45, Başvurucu şirket, idare tarafından el konulan eşyanın haksız olarak dört yılı
aşkın bir süre depoda tutulması nedeniyle maddi olarak zarara uğradığını belirtmiştir.
Başvurucu şirket, yetkililerinin ceza davasında beraatine karar verilmiş olmasına ve idarenin
şirket mallarına el konulmasında kusurlu olduğunun belirlenmesine rağmen uğranılan maddi
kayıpların karşılanmadığına vurgu yapılmıştır. Başvurucu bu gerekçeyle açtığı davanın
reddedildiğini belirterek adil yargılanma hakkının ihlal edildiğini ileri sürmüştür.

2. Değerlendirme

46. Anayasa’nın “Mülkiyet hakkı” kenar başlıklı 35. maddesi şöyledir:

“Herkes, mülkiyet ve miras haklarına sahiptir.
Bu haklar, ancak kamu yararı amacıyla, kanunla sınırlanabilir.
Mülkiyet hakkının kullanılması toplum yararına aykırı olamaz.”

47. Anayasa Mahkemesi, olayların başvurucu tarafından yapılan hukuki
nitelendirmesi ile bağlı olmayıp olay ve olguların hukuki tavsifini kendisi takdir eder (Tahir
Canan, B. No: 2012/969, 18/9/2013, Ş 16). Öncelikle başvurucu 2015/8867 numaralı bireysel
başvuru dosyası ile birleşen 2016/7221 numaralı dosyada aynı zamanda makul sürede
yargılanma hakkının da ihlal edildiğini ileri sürmüştür. Ancak 2015/8867 numaralı dosya
yönünden de aynı şikayette bulunulmasından ve yukarıda da bu şikayet yönünden başvuru
yollarının tüketilmemesi nedeniyle kabul edilemez olduğuna karar verilmesinden dolayı konu
hakkında ayrıca bir değerlendirme yapılmasına gerek görülmemiştir.

48. Başvurucu şirket, adil yargılanma hakkının da ihlal edildiğini ileri sürmekte ise
de ceza soruşturması kapsamında başvurucunun eşyası hakkında uygulanan el koyma tedbiri
nedeniyle mal varlığı yönünden zarara *atıldığı yönündeki şikayetin esas itibarıyla
mülkiyet hakkını ilgilendirdiği anlaşıldığından başvurucunun bu şikayetinin mülkiyet
hakkının ihlali iddiası kapsamında incelenmesi gerektiği değerlendirilmiştir.

a. Kabul Edilebilirlik Yönünden

49. Bireysel başvuru yoluyla Anayasa Mahkemesine başvurabilmek için öncelikle
olağan kanun yollarının tüketilmiş olması gerekir (Ayşe Zıraman ve Cennet Yeşilyurt, B. No:
2012/403, 26/3/2013, ŞŞ 16, 17).

50. 5271 sayılı Kanun’un 141. maddesinin (1) numaralı fıkrasının (j) bendinde,
eşyasına veya diğer mal varlığı değerlerine koşulları oluşmadığı halde el konulan veya
korunması için gerekli tedbirler alınmayan ya da eşyası veya diğer mal varlığı değerleri amaç
dışı kullanılan ya da zamanında geri verilmeyen kişilere tazminat talebinde bulunabilme
imkanı tanınmaktadır (bkz. § 31).

51. Anayasa Mahkemesi, ceza soruşturması veya kovuşturması sırasında yargı
organlarınca şüphelilerin eşyasına ya da mal varlığı değerlerine ilişkin olarak el koyma
tedbirinin uygulandığı durumlarda bunun hukuka aykırı olduğu iddialarına ilişkin olarak
bireysel başvurunun incelendiği tarih itibanyla asıl dava sonuçlanmamış da olsa
Yargıtay içtihatlarına atıf yaparak- 5271 sayılı Kanun’un 141. maddesinde öngörülen
tazminat davası açma imkanının tüketilmesi gereken etkili bir hukuk yolu olduğu sonucuna
varmıştır (ıVuray Işık, B. No: 2014/7561, 28/9/2016, §§ 60-69; Sinan Aydın Aygün (2), B. No:
2014/922, 16/6/2016, ާ 61-69).

52. Somut olayda da şikayet edilen el koyma işlemi bir ceza soruşturması
kapsamında uygulanmıştır. Bununla birlikte 5320 sayılı Kanun’un 6. maddesinin (1) numaralı
fikrasma göre 5271 sayılı Kanun’un 141 ila 144. maddeleri hükümlerinin 1/6/2005 tarihinden
itibaren yapılacak işlemler hakkında uygulanması öngörülmüştür. Başvuru konusu olayda ise
el koyma işlemi 15/7/1999 tarihinde yapılmıştır. Dolayısıyla başvurucunun anılan hükümlere
göre ağır ceza mahkemesinde tazminat davası açabilmesi mümkün görünmemektedir.

53. Başvurucunun genel hükümlere göre asliye ticaret mahkemesinde Maliye ve
Gümrük Bakanlığına karşı açtığı davada ise idari yargı yerlerinin görevli olduğu gerekçesiyle
görevsizlik kararı verilmiş, idare mahkemesi de karşı görevsizlik kararı vermeyerek esasını
incelediği davanın reddine karar vermiştir. Bu karar da Danıştay tarafindan onanmış ve karar
düzeltme isteğinin reddiyle kesinleşmiştir. Dolayısıyla başvurucunun bireysel başvuru öncesi
tüketebileceği başka bir hukuk yolu bulunmadığına göre açıkça dayanaktan yoksun olmadığı
ve kabul edilemezliğine karar verilmesini gerektirecek başka bir nedeni de bulunmadığı
anlaşılan mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın kabul edilebilir olduğuna karar
verilmesi gerekir.

b. Esas Yönünden

Mülkün Varlığı

54. Anayasa’nın 35. maddesiyle güvenceye bağlanan mülkiyet hakkı, ekonomik
değer ifade eden ve parayla değerlendirilebilen her türlü mal varlığı hakkını kapsamaktadır
(AYM, E.2015/39, K.2015/62, 1/7/2015, § 20). Somut olayda başvurucu şirketin ihraç etmek
istediği sırada gümrük makamlannca el konulan tekstil ürünlerinin başvurucu yönünden mülk
teşkil ettiğinde kuşku bulunmamaktadır.

ii. Müdahalenin Varlığı ve Türü

55. Malikin, mülkünü kullanma, semerelerinden yararlanma ve mülkü üzerinde
tasarruf etme yetkilerinden herhangi birinin sınırlanması, mülkiyet hakkına müdahale teşkil
eder (Recep Tarhan ve Afife Tarhan, B. No: 2014/1546, 2/2/2017, § 53). Anayasa
Mahkemesi daha önce bir suç isnadına bağlı olarak uygulanan el koyma tedbirinin, mülkten
geçici süreyle de olsa yoksun bırakma sonucuna yol açmasından dolayı mülkiyet hakkına

müdahale teşkil ettiğini kabul etmiştir (Hanife Ensaroğlu, B. No: 2014/14195, 20/9/2017, §
52). Diğer taraftan somut olayda başvurucunun eşyasına bir ceza soruşturması sürecinde
kaçak olduğu şüphesiyle ve muhtemel bir müsadereyi güvence altına almak için el
konulmuştur. Bu durumda müdahalenin belirtilen amacı da gözetildiğinde mülkiyetin kamu
yararına kullanımının düzenlenmesine ilişkin üçüncü kural çerçevesinde incelenmesi
gerekmektedir (benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. Hanife Ensaroğlu, § 52; Onur Tur
Uluslararası Nakliyat Ltd. Şti., B. No: 2015/947, 15/11/2018, § 52).

iii. Müdahalenin ihlal Oluşturup Oluşturmadığı

56. Anayasa’nın 13. maddesi şöyledir:

“Temel hak ve hürriyetler, özlerine dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili
maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak kanunla sınırlanabilir. Bu
sınırlamalar, Anayasanın sözüne ve ruhuna, demokratik toplum düzeninin ve lâik
Cumhuriyetin gereklerine ve ölçülülük ilkesine aykırı olamaz.”

57. Anayasa’nın 35. maddesinde mülkiyet hakkı sınırsız bir hak olarak
düzenlenmemiş, bu hakkın kamu yararı amacıyla ve kanunla sınırlandırılabileceği
öngörülmüştür. Mülkiyet hakkına müdahalede bulunulurken temel hak ve özgürlüklerin
sınırlandırılmasına ilişkin genel ilkeleri düzenleyen Anayasa’nın 13. maddesinin de
gözönünde bulundurulması gerekmektedir. Dolayısıyla mülkiyet hakkına yönelik
müdahalenin Anayasa’ya uygun olabilmesi için müdahalenin kanuna dayanması, kamu yararı
amacı taşıması ve ayrıca ölçülülük ilkesi gözetilerek yapılması gerekmektedir (Recep Tarhan
ve Afife Tarhan, § 62).

(1) Kanunilik

58. Mülkiyet hakkına yönelik müdahalelerde ilk incelenmesi gereken ölçüt kanuna
dayalı olma ölçütüdür. Bu ölçütün sağlanmadığı tespit edildiğinde diğer ölçütler bakımından
inceleme yapılmaksızın mülkiyet hakkının ihlal edildiği sonucuna varılacaktır. Müdahalenin
kanuna dayalı olması, müdahaleye ilişkin yeterince ulaşılabilir, belirli ve öngörülebilir kanun
hükümlerinin bulunmasını gerektirmektedir (Türkiye İş Bankası A.Ş. [GK], B. No:
2014/6192, 12/11/2014, § 44; Ford Motor Company, B. No: 2014/13518, 26/10/2017, § 49;
Necmiye Çiftçi ve diğerleri, B. No: 2013/1301, 30/12/2014, § 55).

59. Başvuru konusu olayda el koyma tedbirinin 1918 sayılı Kanun’un 23.
maddesine dayanılarak uygulandığı görülmektedir. Bu hükmün öngörülebilir, açık ve
ulaşılabilir mahiyette olduğunda tereddüt bulunmamaktadır. Dolayısıyla müdahalenin
kanunilik koşulunu taşıdığı anlaşılmaktadır.

(2) Meşru Amaç

60. Anayasa’nın 13. ve 35. maddeleri uyarınca mülkiyet hakkı ancak kamu yararı
amacıyla sınırlandırılabilmektedir. Kamu yararı kavramı, mülkiyet hakkının kamu yararının
gerektirdiği durumlarda sınırlandırılması imkanı vermekle bir sınırlandırma amacı olmasının
yanı sıra mülkiyet hakkının kamu yararı amacı dışında sınırlanamayacağını öngörerek ve bu
anlamda bir sınırlama sınırı oluşturarak mülkiyet hakkını etkin bir şekilde korumaktadır.
Kamu yararı kavramı, devlet organlarının takdir yetkisini de beraberinde getiren bir kavram
olup objektif bir tanıma elverişli olmayan bu ölçütün her somut olay temelinde ayrıca

değerlendirilmesi gerekir (Nusrat Külah, B. No: 2013/6151, 21/4/2016, ŞŞ 53, 56; Yunis
Ağlar, B. No: 2013/1239, 20/3/2014, ŞŞ 28, 29).

61. Kaçak olduğu şüphesiyle uygulanan el koyma tedbirinin, muhtemel bir
müsaderenin güvence altına alınması ve caydırıcılığın sağlanması gibi amaçları
bulunmaktadır. Bunun yanında kaçak olduğu şüphesiyle eşyaya el konulması yoluyla suçtan
gelir elde edilmemesi, suçla ilgili veya bizatihi suç teşkil eden eşyanın ülke ekonomisi, kamu
düzeni ve güvenliği ile toplum ve çevre sağlığı bakımından arz ettiği tehlikelerin önlenmesi
de hedeflenmektedir (Bekir Yazıcı [GK], B. No: 2013/3044, 17/12/2015, Ş 64; Hanife
Ensaroğlu, § 59). Dolayısıyla söz konusu amaçlar dikkate alındığında başvurucunun
mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin kamu yararına dayalı meşru bir amacının olduğu
kuşkusuzdur.

(3) Ölçülülük

(a) Genel ilkeler

62. Son olarak kamu makamlarınca başvurucunun mülkiyet hakkına yapılan
müdahaleyle gerçekleştirilmek istenen amaç ile bu amacı gerçekleştirmek için kullanılan
araçlar arasında makul bir ölçülülük ilişkisinin olup olmadığı değerlendirilmelidir.

63. Ölçülülük ilkesi elverişlilik, gereklilik ve orantılıhk olmak üzere üç alt ilkeden
oluşmaktadır. Elverişlilik öngörülen müdahalenin ulaşılmak istenen amacı gerçekleştirmeye
elverişli olmasını, gereklilik ulaşılmak istenen amaç bakımından müdahalenin zorunlu
olmasını yani aynı amaca daha hafif bir müdahale ile ulaşılmasının mümkün olmamasını,
orantılılık ise bireyin hakkına yapılan müdahale ile ulaşılmak istenen amaç arasında makul
bir dengenin gözetilmesi gerekliliğini ifade etmektedir (AYM, E.2011/111, K.2012/56,
11/4/2012; E.2014/176, K.2015/53, 27/5/2015; E.2016/13, K.2016/127, 22/6/2016, Ş 18;
Mehmet Akdoğan ve diğerleri, B. No: 2013/817, 19/12/2013, Ş 38).

64. Buna göre mülkiyet hakkını sınırlandıran bir tedbirin uygulanmasının
Anayasa’nın 13. ve 35. maddelerine göre ölçülü olabilmesi için bu tedbirin öngörülen kamu
yararı amacını gerçekleştirmeye elverişli olması ve bu tedbirin uygulanması dışında aynı
amacı gerçekleştirmeye yarar daha elverişli başka bir aracın da bulunmaması gerekmektedir.
Suçla mücadele alanında hangi tedbirlerin gerekli olup olmadığının değerlendirilmesi
öncelikli olarak ilgili kamu makamlarının yetkisindedir. Bu alanda ne gibi tedbirlerin
alınması gerektiği hakkında sorumlu ve yetkili merciler daha isabetli karar verebilecek
konumdadır. Bu nedenle hangi tedbirin uygulanacağının belirlenmesi hususunda idarelerin
belli ölçüde takdir yetkisi bulunmaktadır. Ne var ki seçilen aracın gerekliliğine ilişkin olarak
idarelerin sahip olduğu takdir yetkisi sınırsız değildir. Tercih edilen aracın müdahaleyi
ulaşılmak istenen amaca nazaran bariz bir biçimde ağırlaştırması durumunda Anayasa
Mahkemesince müdahalenin gerekli olmadığı sonucuna ulaşılması mümkündür. Ancak
Anayasa Mahkemesinin bu kapsamda yapacağı denetim, seçilen aracın isabet derecesine
yönelik olmayıp hak ve özgürlükler üzerinde oluşturduğu müdahalenin ağırlığına dönüktür
(benzer yöndeki değerlendirmeler için bkz. Hamdi Akın İpek, B. No: 2015/17763, 24/5/2018,
Ş 108; Hanife Ensaroğlu, § 67).

65. Orantılılık ilkesi gereği kişilerin mülkiyet hakkının sınırlandırılması halinde
elde edilmek istenen kamu yararı ile bireyin haklan arasında adil bir dengenin kurulması
gerekmektedir. Bu adil denge, başvurucunun şahsi olarak aşırı bir yüke katlandığının tespit

edilmesi durumunda bozulmuş olacaktır. Anayasa Mahkemesi müdahalenin orantılılığını
değerlendirirken bir taraftan ulaşılmak istenen meşru amacın önemini, diğer taraftan da
müdahalenin niteliğini, başvurucunun ve kamu otoritelerinin davranışlarını gözönünde
bulundurarak başvurucuya yüklenen külfeti dikkate alacaktır (benzer yöndeki
değerlendirmeler için bkz. Arif Güven, B. No: 2014/13966, 15/2/2017, Ş Ş 58, 60).

66. Anayasanın 35. maddesi usule ilişkin açık bir güvenceden söz etmemektedir.
Bununla birlikte mülkiyet hakkının gerçek anlamda korunabilmesi bakımından bu madde
Anayasa Mahkemesinin çeşitli kararlarında da ifade edildiği üzere mülk sahibine
müdahalenin kanun dışı veya keyfi ya da makul olmayan şekilde uygulandığına ilişkin
savunma ve itirazlarını sorumlu makamlar önünde etkin bir biçimde ortaya koyabilme
olanağının tanınması güvencesini kapsamaktadır. Bu değerlendirme ise uygulanan sürecin
bütününe bakılarak yapılmalıdır (başvurucuya diğer unsurlar yanında ayrıca etkin bir
savunma hakkı tanındığından müdahalenin ölçülü görüldüğü kararlar için bkz. Eyyüp Baran,
B. No: 2014/8060, 29/9/2016, ŞŞ 75-95; Fatma Çavuşoğlu ve Bilal Çavuşoğlu, B. No:
2014/5167, 28/9/2016, Ş Ş 74-89. Buna karşılık aynı koşulun yargılama sürecinde
sağlanamaması nedeniyle müdahalenin ölçüsüz görüldüğü kararlar için bkz. Mahmut Üçüncü,
B. No: 2014/1017, 13/7/2016, ŞŞ 79-102; Arif Güven, ŞŞ 57-72).

67. Ayrıca mülkiyet hakkına müdahaleye yol açan tedbirlerin keyfi veya
öngörülemez biçimde uygulanmaması gerekmektedir. Aksi takdirde mülkiyet hakkının etkin
bir biçimde korunması mümkün olmaz. Bu sebeple kamu makamlarınca başvurucunun
eylemi ile tedbire yol açan kanuna aykırılık arasında bağlantı olduğunu gösterir makul bir
değerlendirme yapılmalıdır. Bu bağlamda el koyma veya müsadere gibi tedbirler yoluyla
mülkiyet hakkına yapılan müdahalelerin bireyin menfaatleri ile kamunun yararı arasında
olması gereken adil dengeyi bozmaması için suça veya kabahate konu eşyanın malikinin
davranışı ile kanunun ihlali arasında uygun bir illiyet bağının olması ve iyi niyetli eşya
malikine eşyasını -tehlikeli olmaması kaydıyla- geri kazanabilme olanağının tanınması veya
iyi niyetli malikin bu nedenle oluşan zararının tazmin edilmesi gerekmektedir (Bekir Yazıcı,
ŞŞ 31-80; Hanife Ensaroğlu, Ş 66; Hamdi Akın İpek, § 115).

68. Bunun yanında söz konusu tedbir gerek kapsamı gerekse de süresi itibarıyla
orantılı olarak uygulanmalıdır. Kamu yararı amacı doğrultusunda mülkle ilgili olarak bu ve
benzeri tedbirlerin uygulanmasının zarara yol açması ise kaçınılmazdır. Ancak bu zararın
kaçınılmaz olandan ağır veya aşırı sonuçlara da yol açmaması ya da oluşması durumunda
böyle bir zararın kamu makamlarınca makul bir sürede, uygun yöntem ve vasıtalarla
gideriminin sağlanması gerekmektedir. Buna göre kamu makamlarının kanuna dayalı olarak
ve ilgili kamu yararı amacı doğrultusunda mülkiyet hakkına müdahale teşkil eden tedbirler
uygulaması ve bu tedbirlerin belirli bir süre devam etmesi ancak bireyin mülkiyet hakkının
korunmasının gerekliliklerine uyulduğu takdirde ölçülü görülebilir (Hanife Ensaroğlu, § 67).

69. Suçla mücadele bağlamında ihtiyaç duyulan tedbirlerin alınması ve bu tedbirler
kapsamında somut olayda olduğu gibi araçlar üzerinde belirli bir süreyle hukuki tasarruflarda
bulunulmasının sınırlandırılması bakımından kamu makamlarının geniş bir takdir yetkisi
mevcut ise de bu tedbirlerin uygulanmasının mülk sahibine kaçınılmaz olandan aşırı bir
külfet de yüklememesi gerekmektedir. Bu doğrultuda mülkiyet hakkına yönelik olarak
uygulanan tedbir süreçlerinde kamu makamlarının makul derecede ivedilik ve özen
koşullarına uygun hareket etmeleri beklenir. Diğer bir deyişle tedbiri uygulayan kamu
makamlarının söz konusu tedbirin başvurucunun mülkiyet hakkına etkilerini de gözetmesi ve

ölçüsüz bir müdahaleye yol açmaması gerekmektedir (Onur Tur Uluslararası Nakliyat Ltd.
Şti., § 66).

(b) ilkelerin Olaya Uygulanması

70. Somut olayda başvurucu şirketin ihraç etmek istediği tekstil ürünlerine kaçak
olduğu şüphesiyle gümrük makamlarınca 15/7/1999 tarihinde el konulmuş ve başvurucu
şirketin yetkilileri hakkında toplu kaçakçılık suçunu işledikleri iddiasıyla ceza davası açılmış,
ağır ceza mahkemesi konu hakkında düzenlenen bilirkişi raporunu hükme esas alarak
29/11/2000 tarihinde sanıkların beraatine karar vermiştir. Bu hüküm Yargıtayca 23/12/2002
tarihinde onanarak kesinleştikten sonra, el konulan söz konusu tekstil ürünleri 10/3/2003
tarihinde Gümrük İdaresince başvurucu şirkete iade edilmiştir.

71. Başvuruya konu olayda el koyma tedbirinin uygulanmasının kaçak eşyanın
piyasada dolaşımının ve kaçakçılıktan gelir elde edilmesinin önlenmesi ve muhtemel bir
müsaderenin güvence altına alınmasını sağlama amacını gerçekleştirmeye elverişli olduğu
kuşkusuzdur.

72. Gereklilik ölçütü yönünden ise öncelikle ülke ticaretinin ve güvenliğinin
korunması ve kontrolü ile haksız rekabetin önlenmesi için kaçakçılıkla mücadelede etkinliğin
artırılması gayesiyle kaçak eşyaya el konularak müsadere edilmesi bakımından kamu
makamlarının belirli bir takdir yetkisinin olduğu kabul edilmelidir. Bununla birlikte bu takdir
yetkisi çerçevesinde yapılan müdahale yönünden kamu makamlarının Anayasa’nın 35.
maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının korunmasının gerektirdiği güvenceleri
de sağlamaları zorunludur.

73. Somut olayda ise el koyma işleminin gümrük makamlarınca fiili olarak yapılmış
olduğu ve yapılan yargılama neticesinde ise ağır ceza mahkemesince söz konusu eşyanın
kaçak olmadığı tespit edilmesine rağmen yaklaşık iki yıl bir ay boyunca fiilen el koyma
işlemine devam edildiği görülmektedir. Buna göre ağır ceza mahkemesi gerekçeli kararındaki
açık tespite rağmen eşyayı hemen iade etmemiş, bunun yerine hüküm kesinleştiğinde eşyanın
iadesine karar vermiştir. Dolayısıyla müdahalenin gerekli olup olmadığı tartışmalıdır.
Bununla birlikte müdahalenin niteliği gereği orantıhhk ölçütü yönünden değerlendirme
yapılması gerekmektedir.

74. Başvuruya konu olayda başvurucu şirkete ait ürünlerin kaçak eşya niteliğinde
olmadığı, yapılan ceza yargılaması sırasında alınan bilirkişi raporu ve bu rapora dayalı ilk
derece mahkemesinin kararı ile ortaya konulmuş, Yargıtay Dairesi de bu hükmü onamıştır.
Nitekim bu yargılama neticesinde başvurucu şirketin yetkililerinin de beraatine karar
verilmiştir.

75. Anayasa Mahkemesi daha önce kural olarak mülk sahibinin davranışları ile el
koyma veya müsadere tedbirlerinin uygulanmasına yol açan kanuna aykırılık arasındaki
ilişkinin tedbiri uygulayan kamu makamlarınca ortaya konulması gerektiğini belirtmiştir.
Ancak Anayasa Mahkemesi aynı kararlarında böyle bir ilişki mevcut olmasa dahi kamu
yararının gerektirdiği kimi durumlarda el koyma veya müsadere gibi tedbirlerin
uygulanmasının öngörülebileceğini kabul etmiştir (Arif Güven, § 68; başvurucu mahküm
edilmemekle birlikte milli ekonominin korunması ve karayollarının güvenliği için aracın
müsaderesinin etkin bir tazminat yolunun varlığı nedeniyle ölçülü görüldüğü karar için bkz.
Bekir Yazıcı, §§ 66-80).

76. Diğer bir deyişle müsaderenin bir suç isnadına bağlı olarak uygulandığı
durumlarda yöntemince yapılan ceza soruşturması ve kovuşturması neticesinde müsadere
kararı verilebilmesi için davanın mahkumiyet ile sonuçlanması gerekmekle birlikte mülkün
kanun dışı yollarla ele geçirildiği veya kanuna aykırı faaliyetlerde kullanıldığı gibi kimi
durumlarda mahkümiyetten bağımsız olarak da el koyma veya müsadere tedbirleri
uygulanabilir. Buna göre söz konusu tedbirler özellikle yolsuzluk, kara paranın önlenmesi,
kaçakçılık veya uyuşturucu madde ticareti gibi ciddi suçların önlenmesi kapsamında sadece
suçtan elde edilen gelirler ve mal varlıklarının ait olduğu şüpheli veya sanıklar yönünden
değil aynı zamanda bu gelirler ve mal varlıklarının devredildiği veya kazandınldığı iyi niyetli
olmayan üçüncü kişiler yönünden de uygulanabilir.

77. Ancak somut olayda ağır ceza mahkemesince başvurucuya ait eşyanın
müsaderesine karar verilmediği gibi aksine bu eşyanın iadesi yönünde hüküm tesis edilmiştir.
Ceza mahkemesince verilen beraat kararındaki gerekçe dikkate alındığında başvurucunun
mülkiyet hakkına el koyma suretiyle yapılan müdahalenin ölçülü olabilmesi için, uğradığı
zararlarının giderilmiş olması gerekmektedir. Zira yukarıda da değinildiği üzere müdahalenin
ölçülü olabilmesi için iyi niyetli eşya malikine eşyasını -tehlikeli olmaması kaydıyla- geri
kazanabilme olanağının tanınması veya iyi niyetli malikin bu nedenle oluşan zararının tazmin
edilmesi gerekmektedir (bkz. Ş 67). Bu ilke belirli durumlarda ceza yargılaması neticesinde
beraate karar verilmesi durumunda da uygulanmalıdır. Nitekim Anayasa Mahkemesi Bekir
Yazıcı kararında, gümrük makamlarının kusursuz sorumluluğuna yönelik konu hakkındaki
Danıştay içtihadının varlığı nedeniyle böyle bir tazminat yolunun varlığını gözeterek
müsadere yoluyla mülkiyet hakkına yapılan müdahaleyi ölçülü görmüştür (Bekir Yazıcı, ŞŞ
66-80).

78. Ayrıca Anayasa Mahkemesinin el koyma nedeniyle mülkiyet hakkının ihlal
edildiği yönündeki başvurularda açık olarak belirttiği üzere her el koyma kaçınılmaz olarak
zarara yol açar. Ancak bu kaçınılmaz olanın üzerinde bir zarara yol açılması durumunda
mülkiyet hakkına yapılan müdahale başvurucuya aşırı bir külfet yükler.

79. Somut olayda ise başvurucunun eşyasına ilk olarak gümrük makamlarınca el
konulmuş, ancak gümrük makamlarının ihbarı üzerine başlatılan ceza soruşturması ve
yargılaması sonucunda bu eşyanın kaçak olmadığı açıkça anlaşılmıştır. Netice olarak bütün
bu süreçte başvurucuya ait söz konusu eşyaya yaklaşık üç yıl sekiz ay boyunca gümrük fiilen
el konulmuştur.

80. Başvurucu yargılama sonunda kendisine eşyası teslim edilmesine karşın haksız
yere yapılan el koyma yüzünden uğradığı zararların giderilmediğinden yakınmış, ancak bu
taleple açılan dava idare mahkemesince reddedilmiştir. Danıştay bozma kararına uyan idare
mahkemesi, gümrük makamlarının yalnızca el konulan eşyanın muhafazası ile sorumlu
olduğunu ve somut olayda da bu muhafaza işleminin özenle yerine getirilmiş olduğunun
tespit edildiği gerekçesiyle hizmet kusurunun bulunmadığını belirterek davanın reddi
gerektiği sonucuna varmıştır. Bu gerekçe, başvurucunun talebiyle yapılan delil tespiti üzerine
alınan bilirkişi raporunda da gümrük makamlannın eşyanın muhafazası ile ilgili bir
kusurunun olmadığı yönündeki tespite dayandığından, muhafaza yönünden yapılan şikayetler
bakımından makul bir değerlendirme olarak görülebilir.

81. Bununla birlikte aynı bilirkişi raporunda el konulan tekstil ürünlerinin dört yıl
içinde renk, biçim ve kumaş özelliğinin değişmesi nedeniyle kadın ve çocuk giysilerinin bir
bölümünün moda dışı kalmalarından ötürü piyasa değerinin düştüğü ifade edilmiştir. Üstelik

rapora göre ancak belli oranda indirim yapılarak bu ürünlerin satılabilmesi mümkün olup
fiyat indirimi ve emtianın ütülenip temizlenmesi için gerekli değer kaybı ise 42.431 TL’dir.

82. Bu tespitlere göre başvurucu el koyma sonucu üç yıl sekiz ay gibi süreyle
eşyasından yoksun kalmış, üstelik el koyma süresince bu eşyanın değeri önemli ölçüde de
azalmıştır. Başvurucu ise gerek asliye ticaret mahkemesinde gerekse de görevsizlik kararı
üzerine idare mahkemesinde açtığı davalarda, değer kaybı ve düzeltme ile elden geçirme
masraflarına yol açıldığından da açık olarak yakınmıştır. Ancak idari yargı mercileri gümrük
makamlarının sorumluluğunu yalnızca el konulan eşyanın muhafazası ile sınırlandırmıştır.
Halbuki 1918 sayılı mülga Kanun’un 23. maddesine göre doğrudan gümrük makamlarınca
söz konusu eşyaya el konulmuş ve yapılan ceza kovuşturması neticesinde el koyma işleminin
haksız olduğu anlaşılmıştır. Dolayısıyla el koyma işlemi yönünden gümrük makamlarının
hiçbir sorumluluğu olmadığının kabul edilmesi makul olmadığı gibi derece mahkemelerinin
idarenin sorumluluğunu sadece muhafaza ile sınırlı tutmaları başvurucunun el koyma
nedeniyle uğradığı zararların karşılanamamasına yol açmıştır. Derece mahkemeleri, olay
tarihi itibarıyla yürürlükte olan kanun hükümleri çerçevesinde el koyma işlemini uygulayan
gümrük makamlarının bu bakımdan sorumluluklarını irdelememiştir.

83. Üstelik başvurucu o zamanki adıyla Maliye ve Gümrük Bakanlığı aleyhine dava
açarken tazminat talebini sadece gümrük makamlarının muhafaza sorumluluğu ile sınırlı da
tutmamıştır. Başvurucunun belirtilen tarih itibarıyla adli makamların sorumluluğu yönünden
5271 sayılı Kanun’un 141. ve devamı maddelerine göre dava açamadığı ve aynca genel
hükümlere göre asliye ticaret mahkemesinde açılan davada verilen görevsizlik kararı üzerine
davanın idari yargı yerinde görüldüğü de dikkate alınmalıdır.

84. Sonuç olarak başvurucunun ihraç etmek istediği tekstil ürünlerine kaçak eşya
olduğu şüphesiyle Gümrük İdaresince el konulmuş ancak yapılan ceza soruşturması ve
kovuşturması neticesinde bu ürünlerin kaçak olmadıkları tespit edilmiştir. Gümrük
makamlarının belirtilen tespitleriyle bu eşyaya yaklaşık üç yıl sekiz ay boyunca fiili olarak el
konulmuş, başvurucu bu süre boyunca eşyasından yararlanamamış ve bu eşyanın geçen
sürede değer kaybına uğradığı da tespit edilmiştir. Bu süreçte fiilen el koyma dışında daha
hafif bir aracın da tercih edilmediği görülmektedir. Buna rağmen herhangi bir tazminat da
ödenmediğine göre el koyma suretiyle mülkiyet hakkına yapılan müdahalenin başvurucuya
şahsi olarak aşırı bir külfet yüklediği açıktır. Buna göre başvurucunun mülkiyet hakkının
korunması ile kamu yararı arasında olması gereken adil denge başvurucu aleyhine bozulmuş
olup müdahale ölçüsüzdür.

85. Açıklanan gerekçelerle Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan
mülkiyet hakkının ihlal edildiğine karar verilmesi gerekir.

C. 6216 Sayılı Kanun’un 50. Maddesi Yönünden

86. 30/3/2011 tarihli ve 6216 sayılı Anayasa Mahkemesinin Kuruluşu ve Yargılama
Usulleri Hakkında Kanun’un 50. maddesinin (1) ve (2) numaralı fıkraları şöyledir:

“(1) Esas inceleme sonunda, başvurucunun hakkının ihlal edildiğine ya da
edilmediğine karar verilir. ihlal kararı verilmesi hâlinde ihlalin ve sonuçlarının ortadan
kaldırılması için yapılması gerekenlere hükmedilir…

(2) Tespit edilen ihlal bir mahkeme kararından kaynaklanmıssa, ihlali ve sonuçlarını
ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere dosya ilgili mahkemeye gönderilir.
Yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmayan hâllerde basvurucu lehine
tazminata hükmedilebilir veya genel mahkemelerde dava açılması yolu gösterilebilir.
Yeniden yargılama yapmakla yükümlü mahkeme, Anayasa Mahkemesinin ihlal kararında
açıkladığı ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldıracak şekilde mümkünse dosya üzerinden karar
verir.”

87. Bireysel başvuru kapsamında bir temel hak ve hürriyetin ihlal edildiğine karar
verildiği takdirde ihlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırıldığından söz edilebilmesi için temel
kural, mümkün olduğunca eski hale getirmenin, yani ihlalden önceki duruma dönülmesinin
sağlanmasıdır. Bunun için ise öncelikle devam eden ihlalin durdurulması, ihlale konu kararın
veya işlemin ve bunların yol açtığı sonuçların ortadan kaldırılması, varsa ihlalin sebep olduğu
maddi ve manevi zararların giderilmesi, ayrıca bu bağlamda uygun görülen diğer tedbirlerin
alınması gerekmektedir (Mehmet Doğan [GK], B. No: 2014/8875, 7/6/2018, § 55).

88. İhlalin ve sonuçlarının ortadan kaldırılması için yapılması gerekenlere
hükmedilmeden önce ihlalin kaynağının belirlenmesi gerekir. Buna göre ihlal; idari eylem ve
işlemler, yargısal işlemler veya yasama işlemlerinden kaynaklanabilir. İhlalin kaynağının
belirlenmesi uygun giderim yolunun belirlenebilmesi bakımından önem taşımaktadır
(Mehmet Doğan, Ş 57).

89. İhlalin idari eylem ve işlemden kaynaklandığı durumlarda 6216 sayılı Kanun’un
50. maddesinin (1) numaralı fıkrası uyarınca Anayasa Mahkemesi her somut olayın
koşullarını dikkate alarak yapılması gerekenlere hükmeder. Idari eylem ve işleme karşı
başvurulacak kanun yolları varsa ve bu yollar tüketildikten sonra yapılan bireysel başvurunun
incelenmesi sonucu ihlal tespiti yapılmışsa yeniden yargılama yoluyla ilgili mahkemenin
tespit edilen ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırma imkanının bulunduğu durumlarda kararın
bir örneğinin ihlali ve sonuçlarını ortadan kaldırmak için yeniden yargılama yapmak üzere
ilgili mahkemeye gönderilmesine hükmedilebilir.

90. Buna göre Anayasa Mahkemesince ihlalin tespit edildiği hallerde yargılamanın
yenilenmesinin gerekliliği hususundaki takdir derece mahkemelerine değil ihlalin varlığını
tespit eden Anayasa Mahkemesine bırakılmıştır. Derece mahkemeleri ise Anayasa
Mahkemesinin ihlal kararında belirttiği doğrultuda ihlalin sonuçlarını gidermek üzere
gereken işlemleri yapmakla yükümlüdür (Mehmet Doğan, Ş 59).

91. Başvurucuya ait eşyaya kaçak olmadığı halde gümrük makamlarınca el
konulduğunun belirlenmesine rağmen tazminat ödenmemesi nedeniyle mülkiyet hakkının
ihlal edildiği sonucuna varılmıştır. Dolayısıyla somut başvuruda ihlalin idari bir işlemden
kaynaklandığı anlaşılmaktadır.

92. Ancak somut olayda bu idari işlem nedeniyle uğranılan zararların giderimi için
hukuki bir yol mevcut olup derece mahkemelerinin başvurucunun tazminat talebini
reddetmesi nedeniyle ihlalin sonuçları giderilememiştir.

93. Bu durumda mülkiyet hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan kaldırılması için
yeniden yargılama yapılmasında hukuki yarar bulunmaktadır. Buna göre yapılacak yeniden
yargılama ise 6216 sayılı Kanun’un 50. maddesinin (2) numaralı fıkrasına göre ihlalin ve
sonuçlarının ortadan kaldırılmasına yöneliktir. Bu kapsamda derece mahkemelerince
yapılması gereken iş, öncelikle ihlale yol açan mahkeme kararının ortadan kaldırılması ve

nihayet ihlal sonucuna uygun yeni bir karar verilmesinden ibarettir. Bu sebeple kararın bir
örneğinin yeniden yargılama yapılmak üzere İzmir 2. İdare Mahkemesine gönderilmesine
karar verilmesi gerekir.

94. Dosyadaki belgelerden tespit edilen makul sürede yargılanma hakkının ihlal
edildiğinin şikayeti yönünden yapılan yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde
bırakılmasına; ihlal kararının ilgili olduğu 226,90 TL harç ve 2.475 TL vekalet ücretinden
oluşan toplam 2.701,90 TL tutarındaki yargılama giderinin ise başvurucuya ödenmesine karar
verilmesi gerekir.

VI. HÜKÜM
Açıklanan gerekçelerle;
A. 1. Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın başvuru
yollarının tüketilmemesi nedeniyle KABUL EDILEMEZ OLDUĞUNA,
2. Mülkiyet hakkının ihlal edildiğine ilişkin iddianın KABUL EDILEBILIR
OLDUĞUNA,
B. Anayasa’nın 35. maddesinde güvence altına alınan mülkiyet hakkının IHLAL
EDILDIĞINE,
C. Kararın bir örneğinin mülkiyet hakkının ihlalinin sonuçlarının ortadan
kaldırılması için yeniden yargılama yapılmak üzere İzmir 2. İdare Mahkemesine
(E.2014/252, K.2014/712) GÖNDERİLMESİNE,
D. Makul sürede yargılanma hakkının ihlal edildiği şikayeti yönünden yapılan
yargılama giderlerinin başvurucu üzerinde BIRAIULMASINA; ihlal kararının ilgili olduğu
226,90 TL harç ve 2.475 TL vekalet ücretinden oluşan toplam 2.701,90 TL tutarındaki
yargılama giderinin ise BAŞVURUCUYA ÖDENMESINE,
E. Ödemenin, kararın tebliğini takiben başvurucunun Hazine ve Maliye
Bakanlığına başvuru tarihinden itibaren dört ay içinde yapılmasına, ödemede gecikme olması
halinde bu sürenin sona erdiği tarihten ödeme tarihine kadar geçen süre için yasal FAIZ
UYGULANMASINA,
F. Kararın bir örneğinin Adalet Bakanlığına GÖNDERİLMESİNE 21/2/2019
tarihinde OYBIRLIĞIYLE karar verildi.

Başkan Üye Üye
Engin YILDIRIM Recep KÖMÜRCÜ M. Emin KUZ

Üye Üye
Rıdvan GÜLEÇ Yıldız SEFERİNOĞLU

Bir cevap yazın