kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

İçtihatları Birleştirme BGK 1983/10 E, 1984/4 K.

"İçtihat Metni"

İskan mevzuatı çerçevesinde temlik ile tapu siciline tescil edilmiş olan taşınmazların daha sonra aynı mevzuat uyarınca başka bir kimseye temlik edilmesi halinde, 2510 sayılı İskan Kanununun 23. maddesine 3667 sayılı Kanun ile eklenen 3.fıkra hükmünün uygulanmasının. mümkün olup olmadığı, söz konusu hükmün uygulamalarında bu hükümde gösterilen bir yıllık hak düşürücü süre başlangıcının, taşınmazın iskan mevzuatına göre temlik edildiği tarih mi, yoksa temlik üzerine taşınmaza fiilen el konulduğu tarih mi olduğu yönünde Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Beşinci Hukuk Dairesi kararlan ile Yedinci Hukuk Dairesi kararlan arasındaki içtihat uyuşmazlığının giderilmesi Yargıtay Kanununun 45.maddesi hükmüne göre istenilmesi üzerine, Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunca konunun Yargıtay İçtihatları Birleştirme Büyük Genel Kurulu'nda görüşülmesine 15/12/1983 gün ve 122 sayı ile karar verilmiştir.

I- İçtihadı birleştirmeye konu olan Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun. 12/11/1980 gün ve 1229/2349 sayılı kararında, "iskan mevzuatına göre temlik ile tapu siciline tescil edilmiş olan. taşınmazların daha sonra aynı mevzuat uyarınca başka bir kimseye temlik edilmesi halinde, 2510 sayılı Kanunun 23.maddesine 3667 sayılı Kanun ile eklenen ve hak sahiplerinin temlik edilen kişi aleyhinde temlik gününden itibaren bir yıl içinde ayın davası açabileceği, bir yıldan sonra ancak bedel davası açabileceği yolundaki hükmünün uygulanamayacağı" belirtildiği ve Beşinci Hukuk Dairesi'nin 07/10/1955 günlü ve 5900/5324 sayılı kararında da aynı görüş benimsenmiş ve içtihat edilmiş olduğu halde, Yedinci Hukuk Dairesi'nin 31/05/1979 gün ve 4661/6235 sayılı ve 04/07/1980 gün, 4189/8141 sayılı kararlarında aksi görüşe yer verilerek her iki temlikin iskan mevzuatına göre yapılmış olması halinde de bir yıl içinde ayın davası açılmadığı takdirde ancak bedel davası açılabileceğinin içtihat edildiği görülmüştür. Daire kararlarının, Hukuk Genel Kurulu kararından önceye ait bulunması sebebiyle dairelerin görüşlerinde ısrar edip etmedikleri belli olmadığından içtihatların birleştirilmesine yer olmadığı yönündeki görüş çoğunlukla kabul edilmeyip içtihatlar arasında aykırılık bulunduğuna oybirliği ile karar verildikten sonra, ilk önce İskan Kanununun 23. maddesine 3667 sayılı Kanunla eklenen fıkra hükmünün iskan mevzuatına göre bir kimseye temlik edilen ve tapuya bağlanan taşınmazın sonradan ikinci kez gene iskan mevzuatına göre başka bir kimseye verilmiş olması halinde de uygulanıp uygulanmayacağı konusunun görüşülmesi Kurulca kabul edilerek Raportör Üyenin konu hakkındaki açıklamaları dinlenmiş ve yapılan görüşme sonunda aşağıda belirtilen sonuca varılmıştır.

2510 sayılı Kanunun 23.maddesine 3667 sayılı Kanun ile eklenen fıkra hükmüne göre iskan edilen kişiye verilen yer hakkında "müstehik" ancak bir yıl içinde ayın davası açabilecektir. Madde de yer alan "müstehik" sözcüğünün ne anlamda kullanıldığı 28/02/1945 gün ve 23/5 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile açıklığa kavuşturulmuş ve mülkiyet hakkı sahiplerinin de bu tür davaları açacakları kabul edilmiştir.

Söz konusu fıkra hükmünde, mülkiyet hakkının meydana geliş nedeni bakımından bir ayrım yapılmamıştır. 0 halde, Kanunun, konuluş amacına ve ruhuna uygun bulunan ve yoruma elverişli olmayan hükmünün daraltılması ve iskan mevzuatına dayanılarak edinilen mülkiyet haklarına konu olan taşınmazların bu hüküm dışında bırakılması olanaksızdır. Diğer yandan, aynı Kanunun 48. maddesinde, "18 Teşrinievvel 1912 tarihinden bu Kanunun neşri tarihine kadar Trakya'da iskan edilip tapusu verilmiş olan gayrimenkul sahiplerinden boş kalmış yerlere yeniden Hükümetçe iskan edilmiş olanlar namına tapu senedi verilir ve bunların eski kayıtlan terkin olunur. Bu gayrimenkullerin sahipleri zuhur eder ve başka yere iskan edilmediği de anlaşılırsa kendilerine yeni muhacir gibi toprak ve yapı verilir" denilmiştir. Bu hüküm de göstermektedir ki kanun koyucu, Devletin bir kimseye iskan hakkı olarak verdiği yeri boş kalmış düşüncesiyle bir başkasına temlik etmesi halinde, ikinci iskanın geçerli olacağını ilke olarak aynı kanun içinde benimsemiştir. Öte yandan 2510 sayılı Kanunun çıkarılması sırasında geçirdiği evreler gözönünde tutulursa 3667 sayılı Kanunun getirdiği fıkra hükmünün iskan mevzuatından doğan mülkiyet haklarına bir ayrıcalık tanımadığı sonucuna varılmak gerekir. Bilindiği gibi 2510 sayılı İskan. Kanunu Tasarısı 1934 yılında Hükümet tarafından 34 madde halinde Büyük Millet Meclisi'ne verilmiş ve Karma Komisyon"a havale edilmiştir. Kanunun diğer maddeleri Karma Komisyonda eklenmiş ve bu arada 48.maddesinde yer alan hüküm, ayrı sayı altında ve iki madde halinde sadece Trakya için değil tüm ülkede uygulanmak üzere düzenlenmiş ve fakat Adalet Komisyonunun "çift iskan olaylarının Trakya dışında görülmediği" gerekçesiyle değişiklik görüşü, Meclis'te kabul edilmiş ve 48.madde olarak kanunlaşmıştır. Zamanla, temlik edilmiş bulunan yerler üzerinde hak iddia edenlerin aradan uzun süreler geçmesine rağmen iskan hakkı sahibinin elinden taşınmazları dava yoluyla aldıkları, daha açık bir anlatımla 48. madde hükmü ile ikinci iskan sahibinin korunması düşünülen tehlikeler ile karşı karşıya kaldığı görülmüş ve daha geniş kapsamlı olarak 1939 yılında 3667 sayılı Kanun yürürlüğe konulmuştur. Konunun bu gelişim içinde değerlendirilmesi dahi 3667 sayılı Kanun ile getirilen fıkra hükmünde iskana dayanan tapulu taşınmazlara bir ayrıcalık tanınmadığını göstermektedir.

Olayda, "bir taşınmaz iki kez tapuya kayıt edilmiş ise, önceki günlü kayda değer verilir" kuralının da uygulama yeri yoktur. Çünkü 3667 sayılı Kanun ile getirilen fıkra hükmü, koşullan gerçekleştiği takdirde esasen ikinci kez yapılan temlik sonucu oluşan tapu kaydına değer tanımaktadır. Uyuşmazlık ise, bu fıkra hükmünün ikinci temlik nedeniyle oluşturulmuş bulunan tapu kaydı hakkında uygulanıp uygulanmayacağı konusundadır.

Devletin idari tasarrufla temlik ettiği taşınmazı ikinci bir idari tasarruf ile geri alma sonucu doğuracak biçimde yeniden bir başka kişiye temlik edip edemeyeceği hususu Hukuk Genel Kurulu kararını savunan Üyeler tarafından ileri sürülmüş ise de, sorunun bu açıdan ele alınması halinde kuşkusuz ikinci tasarrufun denetim yeri idari yargı olduğu için ikinci tasarruf idari yargı yerinde iptal edilmedikçe hüküm ifade edecektir.

Yukarda açıklanan gerekçeler ile iskan mevzuatı çerçevesinde temlik ile tapu siciline tescil edilmiş olan. taşınmazların daha sonra aynı mevzuat uyarınca başka bir iskan edilene temlik edilmesi halinde de 2510 sayılı İskan Kanununun 23.maddesine, 3667 sayılı Kanun ile eklenen 3.fıkra hükmünün uygulanmasının mümkün olduğuna karar verilerek, içtihat uyuşmazlığının ikinci bölümü müzakere edilmiştir.

II- İçtihat aykırılığına neden olan ikinci konu, 2510 sayılı Kanunun 23.maddesine 3667 sayılı Kanunla eklenen 3.fıkradaki bir yıllık hak düşürücü sürenin, 1.fıkrada tanımı yapılan "temlik" tarihinden mi, yoksa taşınmaza Hazine veya iskan edilen kişi tarafından fiilen el konulduğu tarihten mi başlayacağı sorunudur.

Burada öncelikle şu yönün belirtilmesi gerekir ki; daha önce de 23.maddeye ilişkin içtihat aykırılığı belirmiş ve 28/02/1945 günlü, Esas: 1944/23, Karar: 1945/5 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile aykırılık giderilmiş ise de, o içtihadın konusu 23.maddeye göre bir yıl içinde açılması gereken ayın davasının tapulu taşınmazları da kapsayıp kapsamadığına ilişkin olup sonuçta, açılacak davanın tapulu ve tapusuz bütün taşınmazları kapsadığına karar verilmiştir. Bir yıllık hak düşürücü sürenin hangi tarihten itibaren işlemeye başlayacağı sorunu o içtihadı birleştirmenin konusu dışında olup ilk kez bu içtihadı birleştirme kararına konu olmaktadır.

2510 sayılı Kanunun 23.maddesinin 1.fıkrasında, bu kanun hükümlerine göre muhacirlere, mültecilere, göçebelere, naklolunanlara ve yerlilere dağıtılan yapı ve toprakların temlikine vali ve kaymakamların yetkili oldukları, dağıtış defter ve kararlarının vali ve kaymakamlarca onaylanmasının temlik sayılacağı, onaylı defter veya kararlardaki yüzölçümlerin geçerli olduğu belirtilmiştir. Bu maddeye 3667 sayılı Kanunla eklenen 2.fıkrada, bu suretle temlik edilmiş olan taşınmazlar hakkında açılacak ayın davalarında yeni malik ile birlikte Hazine'ye husumetin yöneltileceği; 3.fıkrada, temlik tarihinden itibaren bir sene geçtikten sonra müstehikler tarafından ancak Hazine aleyhine el koyma tarihindeki rayiç üzerinden bedel davası açılabileceği; 4.fıkrada, taşınmazın veya bedelin verilmesine hükmolunduğu takdirde yargılama giderlerinin sadece Hazine'ye yükletileceği açıklanmıştır.

İçtihat aykırılığı 3.fıkradaki, "temlik tarihi" sözünün anlamı ve dolayısıyla bir yıllık hak düşürücü sürenin başlangıcı ile ilgili bulunmaktadır. Yargıtay Hukuk Genel Kurulu'nun 14/10/1953 günlü, 6/232/105-115 sayılı ve Yargıtay Beşinci Hukuk Dairesi'nin 06/07/1954 günlü, 1666/4106 sayılı kararlarında,bu sürenin taşınmaza Hazine veya lehine temlik yapılan. kişi tarafından fiilen el konulduğu tarihten itibaren işlemeye başlayacağı kabul edildiği halde, Yargıtay Yedinci Hukuk Dairesi'nin 21/03/1978 günlü, 5755/3518 sayılı kararında sürenin temlik tarihinden başlayacağı görüşü benimsenmiştir. 26/03/1984 tarihli toplantıda kararlar arasında içtihat aykırılığı bulunduğu ve konunun sadece önceki ve sonraki iskan tapularının karşılaşması ile sınırlı olarak değil, tüm tapulu yerler bakımından incelenmesi oybirliğiyle kararlaştırıldıktan sonra işi esası ile ilgili görüşmelere geçilmiştir:

Görüşmeler sırasında, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ve Yargıtay Beşinci Hukuk Dairesi kararlan doğrultusunda görüşlerini açıklayan Üyeler özetle; 23.maddenin 3.fıkrasımn tayin ettiği bir senelik sürenin, davacının bilgisi dışında ve evrak üzerinde yapılmış olan temlik tarihinden değil, davacının taşınmazına Hazine veya lehine temlik yapılan kimse tarafından fiilen el konulduğu tarihten itibaren hesaplanmasının hukukun genel ve temel kurallarına, kanunun ruh ve maksadına uygun bulunduğunu belirtmişlerdir. Yargıtay Yedinci Hukuk Dairesi'nin içtihadı doğrultusunda görüşlerini açıklayan Üyeler ise özetle; yasa koyucunun sürenin başlangıcı olarak temlik tarihini kabul ettiğini, 23. maddenin ilk fıkrasında da temlikin vali veya kaymakamın dağıtış defterlerini tasdiki ile meydana geldiğini, tasdikin temlik olduğunun kabul edildiğini, kanunun bu açık hükümleri karşısında sürenin başlangıcının temlik tarihi olmadığının kabulüne olanak bulunmadığım, mahkemelerin kanun hükümlerini uygulamakla görevli olduklarını, yorum yolu ile de olsa kanunların açık hükümlerine aykırı bir uygulamaya girilemeyeceğini açıklamışlar.

Gerçekten, 23. maddenin sadece sözüne bakılacak olursa 3. fıkrada bir yıllık dava açma sürenin temlik tarihinden itibaren başlayacağı bildirilmiş ve 1. fıkrada da (dağıtış defter ve kararlarının altı vali ve kaymakamlarca tasdik edilmesi temliktir) denilmek suretiyle temlikin ne olduğu açıklanmış bulunduğuna göre, dava açmak için kabul edilen bir yıllık hak düşürücü sürenin 1. fıkra uyarınca evrak üzerinde yapılan temlik ile işlemeye başlayacağım kabul etmek gerektiği ileri sürülebilir. Ne var ki bu görüş sadece söze değer veren, hükmün. konuluş amacım ve ruhunu gözardı eden bir görüştür. Oysa, herhangi bir yasa hükmünün sadece sözü ile değil, hem sözü hem de ruhu ile birlikte mer'i olduğu Medeni Kanunun 1.maddesinde ifadesini bulan temel bir hukuk kuralıdır. Nitekim 27/03/1957 günlü, Esas: 1957/1, Karar: 1957/3 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında, "Kanun hükmünün manasını tayin etmekte ilk esas, metnin meydana geldiği sözlerden çıkan manadır ve ancak bu şekilde metne verilmesi gereken mana, hükmün kanuna konulmasıyla güdülen gayeye aykırı neticeler doğuracak olduğu takdirde, lafzından çıkan mana yerine, kanunun ruhundan çıkan manaya göre hüküm verilmesi gerektir ki bu durum, Medeni Kanunun 1. maddesinde kabul edilen, kanunun lafzıyla ve ruhuyla temas ettiği bütün meselelere tatbik olunacağı kaidesinin neticelerindendir" denilmiştir. Aynı görüş 9.3.1955 günlü, Esas: 1954/22, Karar: 1955/2 sayılı ve 4.2.1959 günlü, Esas: 1957/14, Karar: 1959/6 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararlarının gerekçelerinde; de benimsenmiş bulunmaktadır. 8.12.1982 günlü, Esas: 1982/4, Karar: 1982/4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının gerekçesinde; bir kanun hükmünün sözü ile özünün çatışması halinde sözünün üstün tutulacağı yolundaki görüş 1479 sayılı Bağ Kur Kanununun 70.maddesinde, iş mahkemesinin görev alanını tayin eden kuralın yorum yolu ile genişletilemeyeceğini anlatmak amacına yönelik ve sadece görevle ilgili olduğundan olayımızda uygulama yeri bulunmamaktadır. Bu nedenle, bir yasa hükmü ilk bakışta ne kadar açık görünürse görünsün, o hükmün bir de konuluş amacını, yani ruhunu araştırmak ve buna göre anlamım tesbit edip uygulamak, çağdaş hukuk anlayışının bir gereğidir. Aşağıda, konu bu açıdan ele alınıp incelenecektir.

2510 sayılı iskan Kanununda sadece Hazine'ye ait veya satın alınacak yahut kamulaştırma yolu ile Hazine'ye geçen taşınmazların iskan yolu ile tahsis, devir ve temliki öngörülmüştür (ek madde 8). Özel mülkiyet konusu olan yerlerin bu yasaya göre tahsis devir ve temliki söz konusu değildir. 23.maddenin 1.fıkrasında da Hazine'ye ait taşınmazların mülkiyetinin iskan olunan kişilere ne şekilde geçeceği açıklanmıştır. Vali ve kaymakamlarca dağıtış defter ve kararlarının onaylanması "temlik" sayılmış ve bu andan itibaren mülkiyet hakkının iskan olunanlara geçtiği kabul edilmiştir.

Aynı maddenin 3.fıkrasında yer alan ve bir yılık hak düşürücü sürenin başlangıcına esas olan "temlik tarihi" sözünün anlamına gelince; Hazine'nin iskan işleri dolayısıyla üçüncü kişilerin taşınmazlarına elatmak yetkisi ve maksadı bulunmasa da, uygulamada yanlışlıkla Hazine arazisidir diye kişilerin özel mülkiyetindeki taşınmazlara elatıldığı, iskan edilenlerin kendilerine tahsis, devir ve temlik edilen bu gibi yerlere yerleştikten senelerce sonra bir takım davalarla karşılaştıkları, eski tapu kayıtlan geçerli sayılarak o yerlerden men edildikleri, böylece sefalete düştükleri, iskan için sarfedilen emek ve paraların boşa gittiği görüldüğünden, yasa koyucu bu duruma son vermek amacıyla üçüncü kişilerin mülkiyet haklarına bir sınır getirmek ihtiyacını duymuştur (3667 sayılı Kanun ile ilgili Hükümet gerekçesi ve TBMM. Adliye ve İskan Kanunu Muvakkat Encümenleri raporlarından). işte bu düşünce ile, "müstehikler" tarafından açılacak "ayın davaları" temlik tarihinden itibaren bir yıllık hak düşürücü süre ile sınırlandırılmıştır. Kanunun gerekçesinde açıklandığı üzere amaç; taşınmaza yerleşen, imar ve ihya eden, işleten iskan edilenleri senelerce sonra açılacak davalara karşı korumaktır.

Taşınmaz, henüz esas malikinin tasarruf ve zilyetliğinde iken onun aleyhinde hak düşürücü sürenin işlemeye başlayacağı düşülemez. Bu nedenle 3.fıkradaki "temlik tarihi" sözü 1.fıkradaki gibi sadece evrak üzerinde yapılan bir işlemi değil, taşınmaza Hazine veya temlik olunan kişi tarafından fiilen el konulması gibi eylemli bir durumu ifade etmektedir. Evrak üzerinde Hazine yeridir diye temlik edilen yere fiilen el konulduktan sonra üçüncü kişilere yönelik ve onları ilgilendiren bir işlemin varlığı ortaya çıkar. 0 taşınmaz üzerinde hak iddia eden kişi, kendi taşınmazı ile ilgili bir işlem yapıldığım, ancak o andan itibaren öğrenmek olanağına kavuşmuş olur. Bundan sonra bir yıllık hak düşürücü süre işlemeye başlar. Taşınmaza el konulmadan vali veya kaymakamın sadece evrak üzerinde Hazine arazisidir diye bir yeri temlik etmesiyle üçüncü kişilerin dava açma süresinin işlemeye başlayacağım kabul etmek, hukuksal güvenlik ve kararlılık ilkesiyle çelişir ve Anayasa'nın teminatı altında bulunan mülkiyet hakkının özü ile bağdaşmaz.

Öte yandan, anılan Kanunun 23.maddesinin 2.fıkrası hükmüne göre açılacak davada Hazine ile birlikte yeni malikin de hasım gösterilmesi gerekmektedir. Davacı, taşınmazına el konulmadan husumeti kimlere yönelteceğini bilemeyeceği için, bu yönden de hak düşürücü sürenin taşınmaza fiilen el konulduğu tarihten başlaması gerekir. Aksi halde davacının bu süreden yararlanması mümkün olmaz ve bu durum giderek bir yıllık hak düşürücü sürenin fiilen kısaltılması ve yürürlükten kaldırılması sonucunu doğurur.

Açıklanan nedenlerle, 23.maddenin 3.fıkrasındaki "temlik tarihi sözünün aynı maddenin 1.fıkrası uyarınca Hazine'ye ait yerin mülkiyetinin iskan olunan. kişiye geçtiği tarihi değil, davacının taşınmazına Hazine veya lehine temlik yapılan kişi tarafından. fiilen el konulduğu tarihi ifade ettiği, bir yıllık hak düşürücü sürenin bu tarihten itibaren işlemeye başlayacağı kabul edilmiştir.

Sonuç: 1- İskan mevzuatı çerçevesinde temlik ve tapu siciline tescil olunan gayrimenkullerin daha sonra tekrar aynı mevzuat uyarınca başka birine temliki halinde 2510 sayılı Kanunun 23.maddesine 3667 sayılı Kanunla eklenen 3.fıkra hükmünün uygulanması gerektiğine, 20/02/1984 tarihli birinci ve 5.3.1984 tarihli ikinci toplantılarda gerekli 2/3 çoğunluk sağlanamadığından 26/03/1984 tarihli üçüncü toplantıda mevcudun salt çoğunluğuyla;

2- 2510 sayılı Kanunun 23.maddesine 3667 sayılı Kanunla eklenen 3.fıkrada yer alan bir yıllık hak düşürücü sürenin başlangıcının, iskan mevzuatı çerçevesinde temlik edilen gayrimenkule fiilen el koyma tarihi olduğuna, 26.3.1984 tarihli birinci ve 30.4.1984 tarihli ikinci toplantılarda gerekli 2/3 çoğunluk sağlanamadığından 14.5.1984 tarihli üçüncü toplantıda mevcudun salt çoğunluğuyla karar verildi.

KARŞI OY YAZISI

2510 sayılı Kanun uyarınca verilen. ve hele kanun gereği olarak muhacir, mülteci, göçebe veya naklolunan adına tapu siciline tescil edilen. taşınmazın, Kanunun 30. maddesi ile ek 18. maddesindeki koşullar gerçekleşmediği takdirde, vali ve kaymakam tarafından bilerek veya bilmeyerek başkasına temliki söz konusu olamaz. Iskan. Kanununun amacına ve çeşitli hükümlerine aykırı düşeceği kuşkusuz olan bu işlemin hukuki bir değerinin bulunmayacağı kanısındayım.

İskan, 2510 sayılı Kanunun 17.maddesinde belirtildiği üzere, bir aileye nüfus ve ihtiyacına göre, oturacak ev veya ev yeri, sanatkarlara ve tüccarlara ayrıca geçim getirecek dükkan veya mağaza yahut bu gibi yapı veya yeri ve mütedavil sermaye, çiftçilere de ayrıca kafi toprakla çift hayvanı, alet ve edevatı, tohumluk, ahır ve samanlık veya yeri vermekle yapılır.

Muhacirlerin, mültecilerin, göçebelerin, naklolunanların kanunun amacına uygun olarak iskan olunabilmeleri için vali ve kaymakamlar görevli kılınmışlardır.

Örneğin:

a) Bunların yerleştirilmelerine ayrılan veya bunlara verilen yapılar vali ve kaymakamın yazılı emri ile boşaltılır ve kendilerine teslim olunur.

b) Bu taşınmazlara vukubulacak tecavüzlerde de vali ve kaymakamlar zabıta marifetiyle tahliyeye yetkilidirler.

c) Bunların istihkaklarının eksik olarak vaktinde dağıtılıp teslim olunmasından ve müstahsil hale getirilmesinden vali ve kaymakamlar sorumludur.

Bu görev ve sorumlulukları. yüklenmiş vali ve kaymakamın iskan ettiği kimseye temlik ettiği ve tapuya da tescil ettirdiği taşınmazı, bu kez başkasına temlik etmesinin olanak dışı olacağı kuşkusuzdur. Kaldı ki, iskan edilene, taşınmazın yanında sermaye, hayvan, alet ve edevat, tohumluk vesaire de verilmektedir. Gaye, onun biran önce müstahsil haline gelmesini sağlamaktır. Bu olanaklar tanınan kişinin elinden taşınmazının alınarak başkasına temlik edilebileceğinin. kanun koyucu tarafından düşünülemeyeceği tabiidir.

Bu nedenlerle, 2510 sayılı Kanunun 23. maddesine 3667 sayılı Kanunla eklenen 3. fıkra hükmünün bu konuda uygulanma olanağı bulunmadığı kanısıyla içtihadı birleştirme kararının birinci bölümü için oluşan Ekseriyet görüşüne katılmamaktayım.

KARŞI OY YAZISI

I-A/D- İSKAN KANUNU'nun 3. fıkrasında, 'temlik tarihinden itibaren bir sene geçtikten sonra müstehikler tarafından ancak Hazine aleyhine vaziyet tarihindeki rayiç üzerinden bedel davası açılabilir" hükmü yer almıştır.

İçtihadı Birleştirme Kararının (I) sayılı Bölümünde, Yargıtay Büyük Genel Kurulu'na sunuluş biçimine ve orada yapılan tartışmalara tam bir sadakatle, "İskan mevzuatı çerçevesinde temlik ve tapu siciline tescil olunan taşınmazların daha sonra tekrar aynı mevzuat uyarınca başka birine temliki halinde" anılan fıkra hükmünün uygulanacağı belirtilmiş ve İçtihadı Birleştirme Kararının (SONUÇ) Bölümünde dahi aynı anlatımla içtihattaki aykırılığın giderildiği vurgulanmıştır.

2- Yüksek Kurulu bu sonuca ulaştıran ve dolayısıyla, "SONUÇ" bölümüyle zorunlu bağlantı içerisinde bulunduğu belirgin olan GEREKÇELER'in bir kesimi, İçtihadı Birleştirme Kararına ilişkin teyp kayıtlarında ve kararın bizlerden Nusret Ozanalp tarafından 14.5.1984 tarihinden çok önce hazırlanıp Birinci Başkanca dahi tasvip görmüş olan (I) sayılı bendinin önceki metninde açıkça görüleceği üzere Şöyle belirlenmiştir: a)- Sözü edilen 3. fıkra hükmü açık ve mutlak niteliktedir ve yorum yoluyla, daraltılması olanaksızdır (Bkz., anılan metin 1 f. 2, c. 2). Derhal diyelim ki, yeniden oluşturulan metin, bu görüşten tam olarak ayrılmış söylenemez. Gerçekten şimdiki metinde de anılan esas, şu sözcüklerle dile getirilmiştir: "... Kanunun konuluş amacına ve ruhuna uygun bulunan ve y o r u m a elverişli olmayan hükmünün daraltılması... olanaksızdır. (Not: Burada, bu tür tasarrufların Çoğunluk iradesine aykırılığını ve varılan sonucu, bazı kez, inandırıcılıktan uzak kılma tehlikesini de kaydetmek gerekir). b) "Kanunların. açık olan metinlerine rağmen yorum yolu ile metne aykırı düşen bir uygulama kanun koyucunun yetki alanına TECAVÜZ olur ki, bu da Anayasa'ya aykırı düşer" (Bkz., anılan metin, 1 f. 2, c. 3). c) Hükmün, giderek, İskan Kanununda değişikliği oluşturan 3667 sayılı Yasanın konuluş amacı, bu son "temlik'ten yararlanmış olanları açılacak davalara karşı korumaktadır (Bkz., anılan metin, I, f. 2). d) Burada söz konusu olan temlik, İskan Kanunu hükümleri çevresinde gerçekleştirilen geçerli temliktir; yoksa, salt kağıt üzerinde yapılmış temlik değil (Bkz., anılan metin, I, f. 3. Not: Esasen. gene sözü edilen bant kayıtlarının da ortaya koyacağı üzere, temliklerin geçersizliği konusunda hiç bir itiraz ileri sürülmemiştir, tersine temliklerin geçerliği hususunda oybirliğinin varlığı belirtilmiştir).

3- Bilindiği üzere, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararlarının benzer konularda bağlayıcılığı, Yargıtay Kanununu 45/V. maddesiyle artık yasal çerçevede tartışılamaz bir nitelik kazanmıştır. Bu bağlayıcılığın sonuçla zorunlu bağlantı içerisinde olan gerekçeleri de kapsadığı konusunda hem yargısal, hem bilimsel görüşler birliktir. Soruna bu açıdan yaklaşıldığında, bu İçtihadı Birleştirme Kararının anılan gerekçelerinin bağlayıcılığı açık seçiktir. Hiç şüphesiz, bu kural bu olayda olduğu gibi, birbiriyle bağlantılı da bulunsalar bağımsız sayılmaları gereken içtihadı birleştirmelerin bir tek içtihadı birleştirmede işlem görmeleri ve birlikte görüşülmeleri (= İçtihadı birleştirmelerin. birleşimi) durumu halinde de geçerlidir. Tersi durumda, yöneldiği temel amaç "İçtihat aykırılıklarının giderilmesi" olan Yargıtay İçtihadı Birleştirme yolu ile yeni içtihat bağdaşmazlıkları yaratılmış ve böylece İçtihadı Birleştirme Kararının bizatihi varlığı bile kuşkulu duruma gelir ki, bunun istenmezliği ve Yargıtay Büyük Genel Kurulu'nun yüceliğine yakışmazlığı ortadadır.

4- Bu olgu ve gerçekler, İçtihadı Birleştirme Kararının (II) sayılı Bölümünün konusunu oluşturan bir yıllık hak düşürücü sürenin (belki de daha doğru bir deyimle, usuli sürenin) temlik tarihinden başlatılması gereğini doğal ve zorunlu kılmaktadır. Zira, madem ki metni yukarıya alınan 3. fıkra hükmünde, tartışılmaz bir açıklıkla, "ayın davası"nın temlik tarihinden itibaren bir yıl geçtikten sonra açılamayacağı buyrulmakta; mademki, bu hüküm açık ve mutlak nitelikte olup yorumla değiştirilemez ve madem ki, burada yasa hükümlerine uygun geçerli bir temlik işlemi söz konusudur, nasıl olur da anılan bir yıllık süre "temlik tarihi"nden değil de bir başka tarihten başlatılabilsin?

Böyle bir yaklaşıma olanak yoktur. Bu nedenle İçtihadı Birleştirme Kararı, aynı konuda hem "evet" hem de "hayır"; hem "ak" hem de "kara" demesi yönünden. (II) sayılı Bölümü ile özümsenemez niteliktedir.

B-1)- "Yasaların uygulanması" kavramı, "Yasaların yorumu" kavramından ayrımlıdır ve bu ayrım, öğretide de belirtilmiştir. Türk Kanunu Medenisi'nin, "Kanunu Medeninin tatbiki" kenar başlığını taşıyan 1.maddesinin 1.cümlesinde yer alan şu esas, Anayasamızın öngördüğü "Güçler ayrımı" çevresinde İskan Kanununun 23. maddesi için de geçerlidir: "Kanun, lafzile veya ruhile temas ettiği bütün maddelerde mer'idir". Demek ki, yasanın sadece sözü bile değindiği konularda uygulanmalıdır. Şüphesiz, aynı esas, yasanın özü için de geçerli sayılmalıdır. Her halde, açık olan yön, "veya" sözcüğünden dahi belirginlikle anlaşılacağı üzere yasanın uygulanabilmesi için sözünün ve özünün birlikte bulunmaları zorunlu olmayıp bunlardan yalnız birinin dahi değindiği konuda uygulanacağıdır. Hal böyle olunca, yasa belirgin olarak "temlik tarihinden itibaren bir sene geçtikten sonra" dediğine ve şu suretle, bir yıllık sürenin başlangıcı yasada hiç bir kuşku ve duraksamaya yer bırakmayacak bir belirginlikle gösterildiğine göre, olayımızda, bu hükmün uygulanma zorunluğu açıktır. Anayasamızın İçtihadı Birleştirme Kararlarına da uygulanması gereken 138/1.maddesi -II.maddesinde öngörülen esasla beraber, bu zorunluğu başkaca doğrulamaktadır. Anayasamızın bu 138. maddesinde 1981 Anayasası'nın 132.maddesine göre oluşturulmuş değişikliğin de yorum ile açık olan yasa hükümlerinin uygulanmaması olasılığını bertaraf etmek amacına yönelik bulunduğu açık seçiktir.

2- Derhal demeliyiz ki, İskan Kanunu m. 23/f.3'ün konuluş amacı az önce belirtildiği üzere, geçerli temlikten yararlananı korumak olduğu ve Devletin iskan politikasına egemen kaygılarla kişilerin mülkiyet haklan ikincil bir koruma alanına itildiği için, anılan fıkranın özü yönünden de gene aynı sonuca varılmalıdır. Esasen aynı maddenin içerisinde ve önceki 1. fıkrasında temlikin ne olduğunu belirleyen yasa koyucunun özle söz arasında bir bağdaşmazlık yaratacağını düşünmek, yasa koyucunun böylesine kaba bağdaşmazlıklara düşmeyeceği yollu hukuksal varsayıma, giderek, mantık kurallarına da aykırıdır. Yasa koyucunun nedeni açıklanmaz, böylesine bir çelişkiye düştüğünün kabul edilmezliği ortada olmakla birlikte, bir an için söz ve öz arasında bağdaşmazlığın varlığı varsayılsa bile, gene de aynı esasın özümsenmesi zorunludur.

08/12/1982 günlü, 4/4 esas, karar sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme kararı (Bkz., RG., Tarih: 22 Şubat 1983, Sayı: 17967, Sh: 41 vd.)ndan yapılmış şu alıntı, bunun nedenlerini belirgin olarak açıklayacak niteliktedir: "Şüphesiz bir yasa hükmü, konuluş amacına uygun bir biçimde yorumlanmalıdır. Kural olarak bir hükmün amacı olarak değerlendirilebilecek olan (özü)yle biçimini oluşturan (sözü) özdeştir ve ayrık olarak bunlar arasında bir bağdaşmazlık varsa, açık bulunan söze itibar olunması esastır. Yani, amacın açık olan anlatımla belirtilmiş bulunduğu varsayılır".

3- Bir başka Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı (Tarih: 10.5.1974, Sayı: 3/4; bu karar için bakınız, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararlan, Hukuk Bölümü, C: 5, Sh. 644 vd.)ndan yapılmış aşağıdaki alıntı da aynı anlamdadır: "Eğer bir metin okunur okunmaz anlaşılıyorsa, başka başka anlamlara olanak verecek şekilde yazılmamışsa, genişletilebilir sözcükler kullanılmamışsa, yoruma gitmeye imkan olmadığı gibi lüzum da yoktur".

Anılan her iki Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararındaki bu gerekçelerin sonuçla belirgin olan zorunlu bağlantılarından ötürü Yargıtay Kanununun 45. maddesi gereğince bağlayıcı nitelikte bulundukları tartışmasızdır.

Gerçi, (II) sayılı bölümde ilk kez anılan 08/12/1982 günlü Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının salt görevle ilgili bulunduğu görüşüne yer verilmiştir. Ne var ki, bu İçtihadı Birleştirme Kararının tümüyle dahi incelendiğinde bu görüşün. tartışılmaz bir biçimde yanlış bulunduğunu, gerçekte 8.12.1982 günlü İçtihadı Birleştirme Kararından yapılan alıntının yasaların yorumuna ilişkin genel bir kuralı vurguladığı gerçeği belirgin olarak ortaya çıkar. Bundan başka, gene (II) sayılı bölümde anılan 27/03/1957 günlü İçtihadı Birleştirme Kararında vurgulanan ve yasaların uygulanmasına ilişkin bulunan alıntıda, temelde söylediklerimizin değişik anlatımından ibarettir. Özellikle de İskan Kanunun 23. maddesinin konuluş amacıyla ruhu arasında bir bağdaşmazlığın varlığından söz etmenin olanaksızlığım belirtmek gerekir. Görüşmelerde bant kayıtlarından anlaşılacağı üzere, sözü edilen bu İçtihadı Birleştirme Kararlarından hiç söz edilmemesi, bunun kanıtıdır. Görüşümüze göre, İçtihadı Birleştirme Kararı tartışmalarında hiç anılmayan bir yönün ona gerekçe alınması isabetli sayılamaz.

4- Son kez, anılan 10.5.1974 günlü Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararından yapılmış alıntı, şu gerçeği dahi açıkça vurgulamaktadır: Yasa metni, şayet kuşku ve duraksamadan arınmış bir biçimde belirgin bulunmaktaysa yoruma gidilemez. Yoruma gitmenin olanaksız bulunduğu durumlarda da, yorumun bir türü olan öze dayalı yorumdan söz edilemez. Gerçekten. yoruma gitme olanağı bulunmalıdır ki, yorumda sözün mü, yoksa özün mü uygulanacağı düşünülebilinsin. Bu yönden, sanki yorumu gerektiren kuşkulu ve duraksamalı bir durum varmışçasına yasa metninin, yasanın amacı çevresinde yorumlanması gereğine dayanan ve aksi görüşü, adeta çağdışı bulan sayın ÇOĞUNLUK'un anlayışına da katılmak olanaksızdır.

5- Genel olarak yıllanmalarda başlangıç tarihi, olayın ve failin öğrenildiği tarih değil, muacceliyet tarihidir. Bu yön, Borçlar Kanununun 128.maddesinde kurallaştırılmıştır. Kural bu olduğu için yasa koyucunun Öğrenmeyi yıllanmanın başlangıcı olarak istisnaen öngördüğü durumlar, tüm yasalarda açıkça belirtilmiştir. Sadece Medeni Kanun ile Borçlar Kanununun yıllanmaya ilişkin hükümlerini gözden geçirmek, bu yönün aydınlığa kavuşması için yeterlidir. Bu esas, yıllanmanın bir türü olan hak düşürücü süreler ile usuli sürelerde de geçerlidir. Nitekim, 2613 sayılı Yasanın 22/H maddesinde öngörülen sürenin başlangıç tarihinin tescilden başlayacağı yönü, yasa metnine uygun olarak 7.12.1955 günlü ve 10/23 esas, karar sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararında açıkça gösterilmiştir. Bu bakımdan, İskan Kanununun 23. maddesinin 3. fıkrasındaki bir yıllık sürenin elkoyma tarihinden başlayacağı yollu görüşün yasal bir dayanağı yoktur. Özellikle, İskan Kanununun konuluş amacı ve Hükümet tasarısında üç yıl olarak kabul edilmişken T.B.M.M.'nde bir yıla indirilmiş bulunması, bu yönü tartışılamaz bir biçimde açığa çıkarmaktadır. Bu husus, böyle bir düşüncenin Anayasaya aykırı olmadığı yollu düşünce ile birlikte 28.2.1945 günlü ve 23/5 esas, karar sayılı Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararına ilişkin görüşmelerdeki konuşmalarda da açıkça belirtilmiştir (Bkz., Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararlan, Hukuk Bölümü, C. 3, Sh. 68 vd.).

6- Elkoyma tarihinden anılan 3. fıkrada söz edilmiş bulunması bir gerçektir. Ne ki, madde metninde elkoymadan ayın davası dolayısıyla değil, bedel davası yönünden söz edilmiştir. Gerçekten fıkra hükmünde (vaz'iyed tarihindeki rayiç üzerinden bedel davası açılabilir) sözcükleri, bu yönü açıkça ortaya koymaktadır.

Burada ayın davası açma hakkını yitiren müstehikin bu hakkının bedel davasına dönüştüğünü ve bu bakımdan, bir yıllık süreyi geçirmekle ayın davası açma hakkından yoksun kalan müstehikin tüm haklarını yitirmiş olduğu şeklindeki düşünceye yer verilemeyeceğini belirtmekte dahi yarar vardır.

7- Sayın Çoğunluk, bir yıllık sürenin başlangıç tarihi olarak elkoyma tarihini esas alırken ikinci temlikin kağıt üzerinde gerçekleştirildiği esasından hareket etmektedir. Şu duruma göre, olağan ve yasaya uygun bir biçimde yapılmış temlikler bakımından bu Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının uygulanmaması gerekir. Bunun karşıt kavramından geçerli temlikler içtihadı birleştirmenin kapsamı dışında bırakılmışlardır. Bizce, içtihadı birleştirmenin sunuluş ve tartışma biçimine göre böyle bir ayırım yapılmasına olanak yoktur. Şayet, Sayın ÇOGUNLUK, temlik işlemlerinin evrak üzerinde gerçekleştirildiği kamsındaysa, böyle bir anlayışa, bu Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının (I) sayılı bölümündeki açıklamalar engeldir ve bu yön, bant kayıtlarının gösterdiği gibi, görüşmelerde en çarpıcı bir anlatımla vurgulanmıştır. Söz konusu 23. madde metni ise, böyle bir anlayışa kesinlikle dayanak olmaktan uzaktır; giderek, anılan madde metni tüm temliklerin eylemli olarak taşınmazın tesliminden sonra gerçekleştirildiği anlamındadır. Nitekim sözü edilen maddenin ilk cümlesinde "bu Kanun hükümlerine göre muhacirlere... ve yerlilere... dağıtılan yapı ve topraklardan söz edilmiş bulunması bu yönün belirgin bir kanıtıdır. Esasen vali veya kaymakamlarca tasdik edilen defterlerin (dağıtış defteri) olarak adlandırılması da bu noktaya yöneliktir. Tevzi defterlerine ilişkin Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararı dahi bu yönü belirgin olarak vurgulamıştır. Bundan ötürü, elkoyma olmaksızın temlik işlemi gerçekleştirilemeyeceği için bir yıllık sürenin temlik tarihinden değil de elkoyma tarihinden başlatılması, gerçekte mülkiyet hakkı çerçevesinde Sayın ÇOĞUNLUK'ca hukukça korunması istenen müstehiklerin aleyhindedir.

Diyelim ki, eğer İskan Kanununun belirlediği biçimde işlemler gerçekleştirmeden yapılmış temlikler yok hükmündedir ve yok hükmünde oldukları için de böyle temliklere ilişkin açılacak ayın davalarını belirli bir zaman. kesiti ile sınırlamanın olanağı yoktur.

Açıkladığımız bu düşüncelerle, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Kararının ikinci bölümü ile ilgili ve anılan bir yılık sürenin elkoyma tarihinden itibaren başlayacağı yollu kesimine karşıyız.

KARŞI OY YAZISI

İçtihat aykırılığına neden. olan konulardan birincisi, daha önce iskan yolu ile muhacir ve mültecilere tahsis ve temlik olunan bir taşınmazın sonradan yanlışlıkla Hazine yeridir diye bir başkasına iskanen tahsis ve temlik edilmesi durumunda ilk iskan hakkı sahibinin 2510 sayılı iskan Yasasının 23.maddesine 3667 sayılı Yasa ile eklenen 3.fıkrada öngörülen bir yıllık hak düşürücü süre içinde istihkak davası açmaması halinde mülkiyet hakkının sona erip ermeyeceği; başka bir ifade ile, iki iskan tapusunun karşılaşması durumunda 23/3. madde hükmünün uygulanıp uygulanamayacağı sorunudur.

2510 sayılı Yasanın 23.maddesinin 3.fıkrasında, iskanen verilen tapulu taşınmazlarla diğer tapulu taşınmazlar arasında herhangi bir ayırım yapılmaksızın ilk tapu sahiplerinin bir yıl içinde istihkak davası açmamaları halinde taşınmazın elkoyma tarihindeki rayiç bedelinin istenebileceği hükmü yer almıştır.

Sadece metnin yazılışına bakılacak olursa, iskanen verilen tapularla öteki tapular arasında, bu hükmün uygulanması yönünden bir ayırım yapmaya olanak bulunmadığı söylenebilir. Ancak bir yasa hükmü uygulanırken onun sözü ile birlikte özünün, yani konuluş amacının da gözönünde bulundurulması gerekir. Bir hükmün, içinde bulunduğu yasadan soyutlanarak tek başına değil, yasanın diğer hükümleriyle birlikte ele alınarak anlamı saptanmalıdır.

23.maddenin 3.fıkrası hükmü iskan edilen kişiler lehine konulmuş bir hükümdür. Söz konusu hükmün eski ve yeni iskan hakkı sahipleri arasında da işletilmesi hükmün konuluş amacına aykırı düşer.

2510 sayılı Yasanın 48. maddesinde, bu yasanın yürürlüğünden önce Trakya'da iskan edilip tapusu verilmiş olan taşınmazların sahiplerinden boş kalan yerlere yeniden Hükümetçe iskan edilmiş olanlara tapu senedi verileceği ve eski kayıtların terkin olunacağı, bu taşınmazların eski sahipleri çıkarsa ve başka yere iskan edilmediği anlaşılırsa kendilerine yeniden muhacir gibi toprak ve yapı verileceği hükmü bulunmaktadır. Bu hükümden de anlaşıldığı gibi yasa koyucu önceki iskan hakkı sahiplerinin haklarını saklı tutmuştur. Yanlışlıkla toprağı başkasına tahsis ve temlik edilen önceki iskan hakkı sahibinin hakkının saklı tutulmadığı, bu hüküm karşısında savunulamaz.

2510 sayılı Yasaya; 16/06/1970 günlü, 1306 sayılı Yasa ile eklenen ek 18.madde hükmü uyarınca iskan hakkı sahibi ancak geçerli bir özrü olmaksızın verilen araziyi üst üste üç yıl işletmezse mahkeme kararı ile taşınmazı geri alınabilir. Bunun dışında, kendisinin bu haktan yoksun bırakılması mümkün değildir. Bu madde hükmü gözetilmeksizin, yanlışlıkla taşınmazı başka birisine yemden iskanen temlik edildi ve bir yıl içinde dava açılmadı diye önceki iskan hakkı sahibinin yeri geri alınamaz. Ek 18.madde hükmü 23/3.maddeye nazaran daha özel bir hüküm niteliğindedir. İskanen verilen yerler hakkında öncelikle ek 18.maddenin uygulanması gerekir.

Açıklanan nedenlerle önceki iskan tapulan hakkında 23.maddenin 3.fıkrası hükmünün uygulanamayacağı görüşünde olduğumuzdan Sayın Çoğunluğun bu konudaki görüşüne katılmıyoruz.

KARŞI OY YAZISI

2510 sayılı Yasanın 23.maddesi aynen.: "Bu Kanun hükümlerine göre muhacirlere, mültecilere, göçebelere, naklolunanlara ve yerlilere dağıtılan yapı ve toprakların temlikine vali ve kaymakamlar selahiyetlidirler. Dağıtış defter veya kararlarının altı, vali ve kaymakamlarca tasdik edilmesi temliktir" hükmünü ortaya koymuş, 15 Temmuz 1939 tarih ve 3667 sayılı Yasa ile aynı maddeye eklenen fıkrada ise: "Temlik tarihinden itibaren bir sene geçtikten sonra müstehikler tarafından ancak Hazine aleyhine vaz'iyed tarihindeki rayiç üzerinden bedel davası açılabilir" kuralına yer verilmiştir. Burada çözümlenmesi gereken sorun, hak sahiplerinin bir yıl içinde açmak zorunda oldukları ayın davasında, sürenin hangi tarihten itibaren işleyeceği meselesidir. Başlangıç tarihinin belirlenmesinde uyulması gereken ilkenin saptanmasında, yasanın gerçek amacının araştırılıp ortaya çıkarılması ve o doğrultuda olaya uygulanmasındaki hukuksal zorunluluk söz götürmez. Öte yandan, çağımızda, yasaların sorunlara ve olaylara uygulanmasında amaçsal yorum ilkesinin benimsenmesi gereği hem öğretide, hem de yargısal kararlarda kabul edilmiş gerçeklerdendir. Şüphesiz sözden ziyade amaca değer verilmesi, yasa maddelerinin yorumlanmasında, o yasanın diğer tüm maddelerinin ifade ettiği anlamların ve yasanın çıkarılmasına etken olan ihtiyaçların gözönünde tutulması gereği tartışılamaz. Bundan ayrı olarak, yasaların yorumunda yasama belgelerinden dahi yararlanılabileceği açık-seçiktir. Şimdi, yorumla ilgili olarak yapılan yukarıdaki açıklamaların ışığında, acaba anılan Yasanın 23. maddesinde öngörülen bir yıllık dava açma süresinin temlik tarihinden mi, yoksa elkoyma tarihinden itibaren mi işleyeceğinin amaçlandığının tartışılması önem taşımaktadır.

Öncelikle 23.maddenin lafzına baktığımızda bir yıllık dava açma süresinin temlik tarihinden itibaren işlemeye başlayacağı, hiç bir kuşku ve duraksamaya yer bırakılmayacak biçimde açık ve seçik olarak ifade edildiği görülür. Yasanın ne diğer maddelerinde ve ne de yasama belgelerinde bu sürenin elkoyma tarihinden itibaren işlemesi gerekeceğine dair herhangi bir hüküm bulunmaktadır. Öyleyse yasanın lafzına göre, bir yıllık sürenin temlik tarihinden itibaren işlemeye başlayacağı, kaymakam veya valinin onayı temlik tarihi sayıldığına göre "onay = temlik" tarihini sürenin başlangıcı olarak kabul etmek zorunludur. Birtakım düşüncelerle lafzın gözardı edilmesi, Medeni Kanunumuzun 1. maddesi hükmünü ihmal etme sonucunu doğurur. Zira, bu madde öncelikle lafzın mer'i olduğunu, giderek ruhunun da uygulanacağını hükme bağlamıştır. Şüphesiz yasanın lafzı ile ruhunun çatışması halinde ruhuna değer verileceği hukuksal gerçeklerdendir. Bu durumda ve gerekse yasa maddelerinin değişik anlamlara geldiği sezinleniyorsa yorum kuralına başvurulması gerekeceği ortadadır. Ancak şu gerçeği de gözden uzak tutmamalıdır. "Eğer yasa metinleri, amacı açıkça ortaya koyuyorsa o halde yorum yoluna gidilemez ve giderek yorum suretiyle yeni hükümler getirilemez. Aksi halde, güçler ayrılığı ilkesini benimseyen Anayasamız ihmal edilmiş olur". Yorum yolu ile yeni hükümler koymak yasama organının görevine giren bir işi üstlenmek sonucunu ortaya çıkarır. Oysa, gerek 1924, gerek 1961 ve gerekse 1982 tarihli Anayasalarımız, yürütme, yargı ve yasama organlarının birbirlerinin yetkilerine el atmalarını kesinlikle engellemiştir. Diğer organların olduğu gibi yargı organının da yetki sınırını aşmamaya, özellikle yasama organının yetki alanına girmemeye özen göstermelidir. Mahkemeler, yasaları yöntemince uygularken, o hükmün ihtiyaçları karşılamadığı, ya da kendi açısından yanlış vazedildiği sonucuna varırsa yapacağı iş, olması gereken yem bir hüküm koymak değil, tersine yasayı amacına uygun olarak olduğu gibi uygulamaktan ibarettir. Başka bir ifade ile yasalar olaylara uygulanırken, duygusallıktan kaçınmalı, bana göre bu böyle olmalıdır gibi bir duygudan uzaklaşılarak kanun ve hukuk çevresinde kalınmalıdır. Tersi durumlarda Anayasamızda yetkileri sınırlanan güçler arasında kargaşalık ve giderek toplumda istikrarsızlık ve güvensizlik ortamı yaratılmış olur. Unutulmaması gereken husus, olması gereken hukuk araştırılırken bunun kişiden kişiye değişeceğidir. İskan Kanununun 23. maddesinin sözünden, sürenin temlik tarihinden itibaren işlemeye başlaması gerekeceğinin anlaşıldığı yukarıda açıklanmıştı. Acaba, yasanın ve maddenin konuluş amacı nedir? Başka bir anlatımla, yasa koyucuyu böyle bir yasa çıkarmaya yönelten ihtiyaç ne olmak gerekir? Maddenin özü ile sözü arasında herhangi bir çatışma mevcut mudur? Hemen söylemek gerekirse, yasa koyucunun asıl amacı muhacirleri, mültecileri ve göçebeleri bir an önce taşınmaz sahibi yapmak, dolayısıyla onların kendilerine tahsis edilen yerlerden her an atılma tehlikesinden uzak bir şekilde yaşamalarını sağlamak içindir. Öbür yandan, memlekette istikrarın ve güven duygusunun da gözönünde bulundurulduğu söz götürmez. 0 halde, yasa koyucu burada anılan maddede sayılan kişilerin menfaatlerine, taşınmaz sahiplerininkine nazaran öncelik tanımıştır. Bu arada Hazine tarafından mülk sahiplerine el koyma tarihindeki rayiç değerin verileceği hükmünü koymakla yasa koyucu, taşınmaz sahibinin. de çıkarlarını korumuş ve kendileriyle muhacirlerin menfaatleri arasında hakkaniyete uygun bir denge kurmuştur. Nitekim, içtihadı birleştirmeye konu olan ve Çoğunluk tarafından benimsenen HGK.nun 12/11/1980 gün ve 1978/1229 esas ve 1980/2349 karar sayılı ilamında, 2510 sayılı Yasanın amacı şöylece açıklanmıştır: "Meseleye bu açıdan bakıldığında anılan yasanın yararlandırdığı kişi ve aileleri koruyucu ve özellikle onların yerleşim ve toprak sahibi olmalarını sağlayıcı hükümler taşıdığı görülmektedir. Bu düzenleyici hükümlerin bir gereğinin de yerleşmiş istikrar ve Devlet güvenini temine yönelik olduğu anlaşılmaktadır. Bunun içindir ki Devlet, bu yasadan yararlanan kişiye tahsis ve temlik ettiği taşınmazın onun elinden çıkmasını önleyici yönde uzun ve kısa vadeli hükümlere yer vermiştir" hükmü ortaya konmuştur. Bu gerekçenin taşıdığı anlamdan çıkan ve sonuca göre dahi, anılan maddede öngörülen bir yıllık dava açma süresinin temlik tarihinden itibaren işlemesi gerekeceğinin ve bu sürenin göçmenler lehine bilhassa kısa tutulduğunun amaçlandığı anlaşılmaktadır.

Bundan ayrı olarak, Çoğunluk görüşüne etken olan "bir kimsenin haberi olmadan mülkünün elinden alınmasının düşünülemeyeceği" görüşü ile "sürenin el koyma tarihinden itibaren işlemesi gerekeceğine" dair görüş arasında da çelişiklik bulunmaktadır. Zira, Çoğunluğu el koyma tarihine götüren gerekçenin doğal sonucu "ıttıla" tarihi olmalıydı. Her zaman, taşınmaza el konulması sahibinin ıttılaım "öğrenmesini" gerekli kılmayabilir. Örneğin, elkoyma tarihinde hak sahibi yurt dışında yaşamaktadır. Başka nedenlerle de el koymayı öğrenememiş olabilir. Bir yandan mülkiyet hakkının korunması, mülkiyet hakkının. kutsallığı, habersiz olarak taşınmazın sahibinin elinden alınamayacağı gibi görüşleri içtihadı birleştirme kararına dayanak almak, diğer taraftan "ıttıla" yerine "el koyma" tarihini kabul etmek savunulan görüşe kuvvet kazandırmamaktadır.

Sonuç: 2510 sayılı İskan Kanununun 23.maddesinde öngörülen bir yılık hak düşürücü sürenin. başlangıç tarihi açıkça temlik tarihi olarak kabul edilmesine karşın, bu sözcüğün "el koyma tarihini" amaçladığı şeklindeki Çoğunluk görüşüne katılamıyorum.

KARŞI OY YAZISI

2510 sayılı Kanunun 23. maddesine, 3667 sayılı Kanunun 3. maddesi ile eklenen 3. fıkradan kaynaklanan içtihat uyuşmazlığı iki safhada müzakere ve karara bağlanmıştır.

Söz konusu madde hükmü aynen: "Bu kanun hükümlerine göre muhacirlere, mültecilere, göçebelere, nakil olunanlara ve yerlilere dağıtılan yapı ve toprakların temlikine vali ve kaymakamlar selahiyetlidirler. Dağıtış defter veya kararlarının altı vali veya kaymakamlarca tasdik edilmesi temliktir. Tasdik defterlerindeki veya kararlarındaki miktarlar muteberdir.

Bu suretle temlik edilmiş olan gayrimenkuller hakkında vukubulacak ayni davalarda hasım taraf yeni malik ile birlikte Hazinedir.

Temlik tarihinden itibaren bir sene geçtikten sonra müstehikler tarafından ancak Hazine aleyhine vaziyed tarihindeki rayiç üzerinden bedel davası açılabilir.

Ayın veya bedelin verilmesine hüküm olunduğu takdirde mahkeme masrafları yalnız Hazineye yükletilir" şeklinde tedvin edilmiş bulunmaktadır.

Buna göre: 1- iskan mevzuatı çerçevesinde temlik ile tapu siciline tescil edilmiş olan gayrimenkullerin daha sonra tekrar aynı mevzuat uyarınca başka birine temliki halinde 2510 sayılı Kanunun 23. maddesinin 3. fıkrası hükmünün uygulanmasının mümkün olup olmadığı,

2- Genel olarak bu hükümde gösterilen bir yıllık hak düşürücü sürenin başlangıcının ne olacağı uyuşmazlık konusudur.

A) Söz Konusu Kanunun 23/3. Madde Hükmünün İskan Mevzuatı Çerçevesinde Mükerrer Temlik İşlemlerinde Uygulama Alanı Bulup Bulamayacağı Sorunu

İçtihat aykırılığına neden olan kararların mahiyetleri icabı sorun, münhasıran her iki tarafın da haklarının tapu siciline müseccel bulunması haliyle, kısıtlı olarak incelenmesi gerekmiştir. Görülüyor ki, buradaki sorun son tefvizden veya tahsisten önceki tapunun da iskan mevzuatı çerçevesinde oluşması halinde hangi iskan hakkı sahibinin daha çok korunmaya değer olduğu noktasındadır. Şuna da işaret etmek gerekir ki, 5613 sayılı Kanunun 6. maddesi hükmü gereği söz konusu hükümler bütün iskan işlerinde uygulama alam bulmaktadır.

Medeni Kanunun genel prensiplerine göre, 633. maddede gösterilenler dışında, gayrimenkul mülkiyeti tapu siciline tescil ile iktisap edilir veya terkin. ile yitirilir. Fakat, İskan Kanununun 23.maddesi Medeni Kanunun 633.maddesi hükmüne benzer bir istisnai kural getirmiştir. Bu kurala göre, iskan işleminin vali veya kaymakamca onanması anında mülkiyet hakkı iskan olunana geçer. Bu kural her iki iskan hakkı sahibine de bu yönden aynı güçte mülkiyet hakkı bahşetmektedir. Olayda, salim bir sonuca varmak için Medeni Kanunun 1. maddesinde belirtildiği gibi kanunun lafzıyla veya ruhuyla temas ettiği bütün meseleleri ortaya koymak, yoruma gitmek gerekmiştir. Yorum yapılırken yasama belgeleri önemli bir ışık kaynağı oluşturmaktadırlar. 3667 sayılı Kanunun 3. maddesine ilişkin Hükümet gerekçesinde aynen: "verilecek toprakların müstehikleri namına temliki ve verilen topraklar üzerinde istikrarın temini maksadı ile 2510 sayılı Kanun 23. maddesine fıkra ilavesi suretiyle tadil edilmiştir. Müstehiklere tahsis edilen araziyi yeni malikleri senelerce işlettiği, imar-ihya ettiği halde senelerce sonra ortaya çıkan bir şahs-ı salisin bu topraklar üzerinde hak iddiası ile ikame-i dava etmesi veya men'i müdahale kararı alması ve ona mukabil zavallı göçmenin, köylünün haklarını takip edememesi bu toprakların ellerinden. alınmasına sebep olmaktadır" denmektedir. Bu konuda adliye encümeni raporunda da benzer görüşe yer verilmiştir. Görülüyor ki, söz konusu hükmün vaz'ı amacı iskan edilenleri korumak ve istikrarı temin etmektir.

Kanun vazıı, aynı Kanunun 48.maddesini tedvin ederken mükerrer iskan ve temlik hadisesini Trakya'ya münhasır olarak düzenlemiştir. Denebilir ki, daha sonra bu düzenleme yurdun bütününe 3667 sayılı Kanunun 3. maddesi ile teşmil edildi. Bu fikri kabul etmek mümkün değildir. Eğer öyle olsa idi 3667 sayılı Kanunun 3. maddesi ile 2510 sayılı Kanunun 23. maddesi değil, 48. maddesi tadil edilir, bu maddenin 1. fıkrasında yer alan "18 Teşrinievvel 1912 tarihinden bu kanunun neşri tarihine kadar Trakya'da" cümlesi kanundan çıkarılarak bir genelleme yapılırdı. Kanun vazıı bu şekilde bir tadile gitmediğine göre 3667 sayılı Kanunun 3. maddesi münhasıran hakkı iskan mevzuatına dayanmayanlar amaçlanarak yürürlüğe konulmuştur.

Kanuna, 1306 sayılı Kanunla eklenen ek 8. maddede tahsis, devir ve temlik edilecek toprakların hangileri olduğu tadadi şekilde gösterilmiştir. Bunlar arasında kamulaştırılacak veya satın alınacak araziler bulunduğu halde, yanlışlıkla dahi olsa el konan özel mülkiyet konusu topraklar bulunmamaktadır. 0 halde, prensip özel mülkiyet konusu toprağın istimlak edildikten veya satın alındıktan sonra tefviz veya tahsis edilmesidir. Her ne kadar 28.2.1945 tarih, 23/5 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararında kanunun bu hükmünün tapulu dahi olsa özel mülkiyete ait topraklan kapsadığı kabul edilmiş ise de söz konusu içtihadı birleştirme kararının 1982 Anayasası karşısında mer'i olup olmadığım tartışmak gerekmektedir.

1982 tarihli Anayasa'nın 11. maddesi, Anayasa hükümlerinin yasama, yürütme ve yargı organlarını bağlayacağı yönündedir. Şu halde, 28.2.1945 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararı mer'i Anayasa hükümlerine aykırılık gösteriyorsa, artık Anayasaya rağmen o içtihadı birleştirme kararının bağlayıcılığından söz edilemez.

1982 tarihli Anayasamızın; "herkes mülkiyet ve miras haklarına sahiptir, bu haklar ancak kamu yaran amacı ile kanunla sınırlanabilir" şeklindeki 35. maddesi ve kamulaştırma bedelinin peşin ödeneceğine, muayyen hallerde bedelin ödenme şeklinin kanunla düzenleneceğine, küçük çiftçinin toprak bedelinin behemahal peşin ödenmesi gerektiğine dair 46. maddesi ile 28.2.1945 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararının çatıştığı kanaatindeyim. Yukarda arz edildiği gibi Anayasamızın 11. maddesindeki amir hükme istinaden, 28.2.1945 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararı, bu meselenin hallinde ihmal edilmesi gerekmektedir. Aksi halde, esasen Kanunun ek 8. maddesi ile istimlak edildikten sonra tefviz veya tahsis edilmesi gereken mülkiyet hakkına Anayasanın 35 ve 46. maddesine aykırı olarak el konmasına imkan tanınmış, Anayasa teminatı altında olan mülkiyet hakkının özü zedelenmiş olur.

Adliye mahkemeleri kanunun açık hükmünün iptali için Anayasa Mahkemesi'ne müracaat etmeden, (bu hüküm Anayasaya aykırıdır) tatbik etmiyorum demelerine 152. madde engel ise de, kanun hükmünün yoruma imkan bıraktığı hallerde o hükmü Anayasaya aykırı bir sonuç vermeyecek surette yorumlamak zorundadırlar. Olayımızda, 2510 sayılı Kanunun 23. madde hükmünün, tartışmanın bu bölümü için yoruma müsait olduğu ortadadır.

Yukarıda da arz edildiği gibi, söz konusu 23/3. maddenin vaz'ı sebebi iskan olunanı korumaktır. İhtilaflı içtihatlarda her iki tarafta iskan olunan kişilerdir. Birinin diğerine tercihi için bu sıfatlarından başka sebeplerin bulunması gerektiği açıktır. Şu durumda korunması gerekenin tesbiti için en iyi yol iyiniyetli olanın tesbiti olsa gerektir. Eğer ilk tefviz veya tahsis üzerine gayrimenkul tapu siciline tescil olunmuş ise, sicilin aleniliği prensibinden hareketle artık ikinci tefviz veya tahsis üzerine hak iddiasında bulunanı iyiniyetli olarak kabul etmek mümkün değildir. Bu durumda, Medeni Kanunun 2, 3, 928 ve 931. maddeleri hükümleri çerçevesinde korunmaya layık olan, 2510 sayılı Kanunun 48. maddesinde gösterilen ve Trakya'da iskan edilip tapusu verilmiş, fakat verilen araziyi boş bırakmış olanların dışında, ilk iskan edilen veya topraklandırılan kişidir. Bu kişiler hakkında 2510 sayılı Kanunun 23. maddesine, 3667 sayılı Kanunun 3. maddesi ile eklenen 3. fıkra hükmü uygulanamaz. Esasen 2510 sayılı Kanunun 48. maddesinde gösterilenlerin durumu ile ilk topraklandırılan veya ıskan edilen olmasına rağmen. hakkı tapu siciline tescil edilmemiş kişilerin halleri bu tartışmaların konusu dışındadır.

B) İskan Kanununun 23/3. Maddesinde Yer Alan Bir Yıllık Hak Düşürücü Sürenin Başlangıcının Ne Olduğu Sorunu

Söz konusu hak düşürücü sürenin başlangıcını vaz'iyed tarihine götüren görüşler, kaynağını ilk malikin malumatı dışında ve evrak üzerinde yapılmış olan tahsis ve temlik işlerinden haberdar olamayacağı endişesinden almaktadır.

Gerçekten 4753 sayılı Kanuna kadar yapılan işlemlerin ilan edileceği yönünden kanunlarda bir hüküm bulunmamaktaydı. Fakat iskan mevzuatından bulunduğu 16.4.1978 tarihli, 5/1 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile kabul edilen ve 2510 sayılı Kanuna istinaden çıkarılmış olan, 7.4.1938 tarih, 2/8455 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konan Tevzii Arazi Talimatnamesi; 17.8.1940 tarihli, 2/14177 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ile yürürlüğe konan Arazi Tevzi Talimatnamesi; mahallinde tevzi cetvellerinin asılması suretiyle işlemlere alenilik getirmiş olup, 4753 sayılı Kanunun 16. maddesi de açıkça gazete ile ilanı öngörmüştür. Bu bakımdan söz konusu endişelere katılmak mümkün değildir.

Kanunun metni, kanımızca bu konuda hiç bir duraksamaya elvermeyecek açıklıktadır. "Temlik tarihinden itibaren bir sene geçtikten sonra" denmek suretiyle kanun vazıı sürenin başlangıcım tayin etmiştir. Temlik tarihinin ne olduğu yönü de maddenin 1. fıkrasında tarif edilmiştir: "Vali veya kaymakamın bu yöndeki defter veya kararı tasdiki temliktir" denmiştir. Şu durumda, temlik tarihi de söz konusu tasdik tarihidir.

Çoğunluğa dahil bazı sayın Üyeler, söz konusu hükümlerin. açık olmadığı, yoruma elverişli bulunduğu iddialarını maddenin 2. fıkrasında yer alan ayni davanın yeni malik ile birlikte Hazine'ye karşı açılabileceği hükmüne dayanarak ortaya koymuşlardır. Böylece yeni malik bilinmeden dava açılamayacağını bunun da işleme muttali olmakla mümkün olabileceğini savunmuşlardır. Yukarıda da arzettiğim gibi Tevzii Arazi Talimatnamesi'nin 7. maddesi, Toprak Tevzi Talimatnamesi'nin 55. maddesi,tevzi işlerine aleniyet getirmiştir. ilgilinin arazinin kime verildiğini öğrenmemesi veya öğrenememesi söz konusu olamaz^ Türkiye Cumhuriyeti'nde şimdiye kadar mer'i olmuş bütün Anayasalarda, halen mer'i Anayasa'nın 74.maddesinde olduğu gibi, vatandaşların kendileri ile ilgili konularda idareden dilekçe ile bilgi isteme hakkı daima mahfuz tutulmuştur. Bu yolla dahi hasmı her zaman öğrenmek kabildir. Şu halde, hasmı bilmemek veya bilememek söz konusu değildir. Ve bu görüş kanun metninin yoruma elverişli olduğunu gösterecek nitelikte kabul edilemez.

Anayasamızın 138.maddesi hakimin vicdani kanaatlerine uygun karar verebileceğini belirtmiş ise de; vicdani kanaatin Anayasaya, kanun ve hukuka uygun düşmesi gerektiğini vurguladığı, bu maddenin 1961 Anayasası'ndan benzer hükmünü teşkil eden 132.madde ile karşılaştırılmasından açıkça ortaya çıkmaktadır. Şu halde, hakkaniyet veya tashih etme kaygısıyla kanunu bir tarafa koyarak karar ittihazı mümkün değildir. Esasen böyle bir davranış kuvvetler ayrılığı prensibine dayanan demokratik hukuk devleti fikri ile de bağdaşmaz. Kanunu tashih görevi yasama organına mevdu demokratik bir hak ve görevdir.

Kanun metninde yer alan "vaz'iyed tarihi" sözleri ise ayni hakkı isteme imkanım kayıp eden malike ödenecek tazminatın hesabında gözönüne alınacaktır.

Bu sebeplerle, sayın Çoğunlukça hak düşürücü sürenin başlangıcının gayrimenkule (vaz'ıyed) el koyma tarihi olduğu yöndeki kabule iştirak edemiyorum.

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA