kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

İçtihatları Birleştirme BGK 1983/9 E, 1984/2 K.

"İçtihat Metni"

Asliye hukuk mahkemelerince verilen kararların yasal süre geçtikten sonra temyiz edilmesi veya temyiz kabiliyetinin bulunmaması halinde HUMK.nun 2494 sayılı Kanunla değişik 432/4. maddesi hükmü uyarınca temyiz isteminin reddine yerel mahkemece karar verilmeden dosyanın Yargıtay'a gönderilmesi durumunda dosyanın mahalline geri çevrilmesi gerektiği veya doğrudan da temyiz isteminin reddine karar verilebileceği hususunda, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ile Dördüncü, Dokuzuncu, Onuncu ve Onikinci Hukuk Daireleri kararlan arasında içtihat uyuşmazlığının meydana gelmesi nedeniyle içtihatların birleştirilmesi, Onuncu Hukuk Dairesi Başkanlığı'nın 3.10.1983 gün ve 182/

191 sayılı yazısı ile buna ilişkin Daire kararlarına dayanılarak istenilmiş ve konu böylece 2497 sayılı Yargıtay Kanununun 16/5 ve 45/1. maddeleri uyarınca gündeme alınmış bulunmakla, Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kurulu'nda Raportör Üyenin açıklaması dinlendikten ve kararlar arasında aykırılığın varlığı saptandıktan sonra işin esası görüşülmüştür.

1 - İÇTİHAT AYKIRILIĞININ GİDERİLMESİ ISTEMİNDE DAYANILAN KARARLARDA BELİREN GÖRÜŞLERİN ÖZETİ

1) Hukuk Genel Kurulu'nun 24 2.1982 gün, 3/115-183; Dördüncü Hukuk Dairesi'nin 20.6-1983 gün. 5648/6326 sayılı; 7.7.1983 gün, 6370/6873 sayılı; Dokuzuncu Hukuk Dairesi'nin 1.8.1983 gün, 4345/6358 sayılı ve Onuncu Hukuk Dairesi'nin 9.6.1983 gün, 2943/3121 sayılı; 5.7.1983 gün, 3489/3685 sayılı kararlarında; verilen kararların yasal süre geçtikten sonra temyiz edilmesi veya temyiz kabiliyetinin bulunmaması halinde temyiz isteminin reddine yerel mahkemece karar verilmeden dosyanın Yargıtay'a gönderilmesi durumunda, HUMK.nun 2494 sayılı Kanunla değişik 432/4-5. maddeleri uyarınca işlem yapılmak üzere dosyanın mahalline geri çevrilmesi hükme bağlanmıştır.

2) Dokuzuncu Hukuk Dairesi'nin 30.6.1983 gün, 3670/6035 sayılı; 1.8.1983 gün, 5770/6293 sayılı; Onuncu Hukuk Dairesi'nin 5.10.1982 gün, 4450/4066 sayılı ve Onikinci Hukuk Dairesi'nin 14.3.1983 gün, 815/1863 sayılı; 5.4.1983 gün, 1388/2606 sayılı kararlarında ise, yasal süre geçtikten sonra temyiz edilen veya esasen temyiz kabiliyeti bulunmayan ve fakat yerel mahkemece temyiz istemi reddedilmeden doğrudan Yargıtay'a gönderilen dosyalarla ilgili olarak inceleme yapılmış ve temyiz istemlerinin reddine karar verilmiştir.

Şu duruma göre, Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ile Özel Daire kararlan ve hatta aynı Dairelerin çeşitli kararları arasında uyuşmazlık bulunmaktadır ve Yargıtay Kanununun 16 ve 45. maddeleri uyarınca uyuşmazlığın (içtihat aykırılığının) giderilmesi gerekmektedir.

II - İÇTİHADI BİRLEŞTİRMENİN KONUSU

Asliye mahkemelerinden verilen hükümlerin temyizine ilişkin bulunduğu hususu gerek doktrinde ve gerekse uygulamada tartışmasız olan HUMK.nun 432. maddesinin 2494 sayılı Kanunla değişik 4. ve 5. fıkralarında aynen;

"Temyiz, kanun süre geçtikten sonra yapılır veya temyizi kabil olmayan bir karara ilişkin olursa kararı veren mahkeme temyiz isteminin reddine karar verir ve Yargıtay'a göndermek için yatırılan parayı kullanarak red kararın kendiliğinden ilgiliye tebliğ eder.

Bu red kararı, tebliğinden itibaren yedi gün içinde temyiz edilebilir, temyiz edildiği ve gerekli giderler de yatırıldığı takdirde dosya kararı veren mahkemece Yargıtay'a yollanır. Yargıtay'ın ilgili Dairesi temyiz isteminin reddine ilişkin kararı bozarsa ilk temyiz dilekçesine göre temyiz istemini inceler" denilmektedir.

İşte, asliye hukuk mahkemelerinden verilen kararların yasal süre geçtikten sonra temyiz edilmesine veya esasen temyiz kabiliyeti bulunmamasına rağmen yerel mahkemece temyiz isteminin reddine karar verilmeden dosyanın Yargıtay'a gönderilmesi durumunda, HUMK.nun yukarıda açıklanan 432/4-5. maddesi uyarınca gerekli işlemler yapılmak üzere dosyanın mahalline mi geri çevrilmesi gerektiği yoksa Yargıtay'ın da doğrudan temyiz isteminin reddine karar verebileceği hususu içtihadı birleştirmenin konusunu oluşturmaktadır.

III - İÇTİHADI BİRLEŞTİRMENİN GEREKÇESİ

Hemen söylemek gerekir ki, asliye hukuk mahkemelerince verilen kararların yasal süre geçtikten sonra temyiz edilmesi ya da esasen temyiz kabiliyeti bulunmayan bir karara ilişkin olması halinde temyiz isteminin reddine yerel mahkemece karar verilmesi gerektiği hususu tartışmasızdır. Bu konuda herhangi bir aykırı görüş söz konusu değildir. O halde bütün sorun yerel mahkemenin şu ya da bu nedenle görevini ifa etmemesi halinde, "temyiz isteminin reddine karar verilmesi"ne ilişkin kanun hükmünün mahkeme yerine, Yargıtay'ca mı yerine getirileceği yoksa bu görevin ifası için, dosyanın mahalline geri mi çevrilmesi gerektiği hususlarından kaynaklanmaktadır. Görülmektedir ki, içtihadı birleştirmenin konusu yönünden uyuşmazlığın çözümü öncelikle kanun koyucunun amacının ve dolayısıyla yerel mahkeme ile Yargıtay'ın görev sınırlarının ve bu sınırların kapsamının açıklıkla belirlenmesine bağlı bulunmaktadır.

Şöyle ki;

A) HUMK.nun 2494 sayılı Kanunla yapılan değişiklikten önce hükümlere karşı başvurma yollarını düzenleyen üçüncü babının "Temyiz" başlıklı birinci faslında ve buna paralel hükümler oluşturan Yargıtay Kanununda benimsenen ana ilkenin temyiz incelemesinin hem esas ve hem de usul yönünden Yargıtay'ca ifa edilmesine ilişkin bulunduğu kuşkusuzdur. Ancak, bu ana ilkenin istisnası olarak Tapulama Kanununun 66., İcra ve İflas Kanununun 365. maddelerinde temyiz isteminin reddine karar verilmesi konusunda yerel mahkemelerin görevi kabul edilmişti. Öte yandan, 5.1.1949 tarihli ve 32/1 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı ile de, "posta ücretinin süresinde verilmemesinden ötürü temyiz edilmemiş sayılmasına karar vermek yetkisinin Yargıtay'a değil mahalli mahkemeye ait olduğu" hükme bağlanmıştı. Bilindiği gibi, 16.7.1981 tarihli ve 2494 sayılı Kanunla HUMK.nun 35. maddesinde değişiklik yapılmış, yeni iki madde eklenmiş ve bir madde de yürürlükten kaldırılmıştır. İşte, içtihadı birleştirmenin konusunu oluşturan 432. madde de, değiştirilen maddeler arasında bulunmaktadır. Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun değiştirilmesinin ana amacının davalara sürat kazandırılması ve davaların uzamasının önlenmesinin yanı sıra Yargıtay'ın iş yükünün de azaltılması bulunduğu ve bu nedenle kanunun "temyiz" faslındaki bir çok maddelerde değişiklik öngördüğü tartışmasızdır. 2494 sayılı Kanun bu amaçla yem 'bir sistem getirmiş, Tapulama Kanununun 66., İcra ve İflas Kanununun 365. maddelerinde kabul edilen temel ilkeyi genelleştirerek ve uygulamada birleştirerek kanun yolu incelemesinde yerel mahkemelere istisnai bazı görevler yüklemiştir. Başka bir ifade ile 2494 sayılı Kanunla HUMK.nun 432. maddesine eklenen 4. ve 5. fıkralar temyiz incelemesinin Yargıtay'ca yerine getirilmesine ilişkin temel ilkenin kanun koyucunun bilinçli olarak amaçladığı açık bir istisnadır. Bu nedenledir ki, temyiz isteminin reddine karar vermek yetkisinin yerel mahkemeye tanınmış olması halinde ana ilkenin zedelenmiş bulunup bulunmadığı yolundaki düşünce ve endişelerin yargının dışında yasama organına ait olmasından dolayı bu içtihadı birleştirmenin kapsamı içinde görüşülmesi ve tartışılması yolu benimsenmemiştir.

B) İçtihadı birleştirme istemine esas olan ve yukarıda özetlenen Hukuk Genel Kurulu ve Daire kararlarındaki farklı görüşler daha çok söz konusu 432. maddenin yorumlanmasından ve bu yorumlarda değişik sonuçlara ulaşılmasından kaynaklanmaktadır. Şüphe yok ki, Hukuk Usulünde kıyas ve yorumun mümkün bulunduğu doktrinde ittifak gösteren bir görüştür. Uygulamada da aynı düşünce benimsenmiş, çeşitli Yargıtay kararlarında yoruma dayanılmış ve hatta 7.6.1935 tarihli, 92/16 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararı, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun yorumlanması sonucu ittihaz edilmiştir. Ne var ki, HUMK.nun 2494 sayılı Kanunla değişik 432/4. maddesi hükmü hiç bir yorumu gerektirmeyecek kadar açık ve kesindir. Anılan fıkra, temyiz isteminin yasal süre geçtikten sonra yapılması ya da temyizi kabil olmayan bir karara ilişkin bulunması halinde yerel mahkemenin temyiz isteminin reddine karar vermekle yükümlü bulunduğunu tereddütsüz ifade etmiş ve hatta red kararından sonraki prosedürü çok ayrıntılı bir biçimde açıklamıştır. Kanunun yerel mahkemenin bu yükümlülüğü yerine getirmemesi halinde ne olacağını ayrıca hükme bağlamamış bulunmasını bir kanun boşluğu olarak kabul eden düşüncelere katılmak mümkün değildir. Asıl ve doğal olan hakimin. kanun hükmünü yerine getirmesidir. Bundan dolayıdır ki, hakimin kanun hükmünü yerine getirmesi, yani temyiz isteminin reddine karar vermesi sonucu ortaya çıkacak gelişmeler ve bundan sonra ne yapılması gerektiği bir sonraki fıkrada açıkça gösterilmiştir. Kanun koyucunun benimsediği bir ilkeyi ve yüklediği görevi hakimin yerine getirmeyeceğim önceden düşünmesi, kabul etmesi ve böyle bir ihtimale karşı tamamlayıcı ek hükümler öngörmesi düşünülemez. Bilinen kanun yapma tekniğine de uygunluğu ileri sürülemez. Hakim görevini yerine getirmemiş, şu ya da bu nedenle bir kanun hükmünü uygulamaktan kaçınmış ise, üst kanun yolu merciinin görevi kanun boşluğundan söz etmek değil, hakimin. kanun hükümlerini yerine getirmesini sağlamaktır. Zaten kanun yolu incelemesinin temel felsefesi de budur. Bütün bu düşüncelere rağmen bir an için kanun boşluğu bulunduğu ve dolayısıyla kıyas veya yoruma gidilmesi gerektiği düşünülse dahi, 5.12.1977 tarihli ve 4/4 sayılı İçtihadı Birleştirme Kararının mahkemelerin görevinin kamu düzeni ile ilgili olup kıyas veya yorum yoluyla genişletilip değiştirilemeyeceğine ilişkin bağlayıcı ilkesi karşısında olayımızda bu yolun kapalı bulunduğunun kabulü kaçınılmazdır. HUMK.nun 432. maddesinde temyiz isteminin reddine karar verilmesini öngören hükmün bir görev olmadığı ve dolayısıyla maddeyi yorumlamanın 5.12.1977 tarihli İçtihadı Birleştirme Kararı ile çatışmayacağı biçimindeki düşünceler, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 142. maddesi hükmü karşısında geçerli ve kabule şayan görülmemiştir. HUMK.nun 432. maddesi göreve ve kamu düzenine ilişkin emredici bir kuraldır. Bu maddede görev, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın anılan 142. maddesine paralel ve bu maddedeki usule uygun olarak yalnızca ilk mahkemelere verilmiştir. Kanun koyucunun amacının nitelik ve kapsamı ve hatta sisteme uygun bulunup bulunmadığı tartışmaları, öngörülen yükümlülüğün "görev" olması niteliğini değiştirici ya da etkileyici mahiyette değildir.

C) Yapılan görüşmeler sırasında konu, 2797 sayılı Yargıtay Kanunu açısından da ele alınmış, anılan maddenin Yargıtay'a ön inceleme yetkisi verdiği ve hatta HUMK.nun 432/4. maddesi hükmünü bir anlamda ortadan kaldırdığı yolunda düşünceler ileri sürülmüş ise de, bu yoldaki görüşler Çoğunluk tarafından benimsenmemiş ve kabule şayan görülmemiştir. Gerçekten Yargıtay Kanununun 40. maddesinde, Yargıtay'a gelen dosyalarda temyiz isteminin süresi içinde olup olmadığının ya da hükmün temyiz kabiliyeti bulunup bulunmadığının bir ön inceleme konusu yapılması gerçekleştiği takdirde dosyaların Daire ve Genel Kurullarda öncelikle incelenip karara bağlanması öngörülmüştür. Ancak bu hükümden, HUMK.nun 432/4. maddesinin ortadan kaldırıldığı anlamını çıkarmak mümkün değildir. Aksine, HUMK.nun 432. maddesi Yargıtay Kanununun 40. maddesini tamamlayarak yani Yargıtay ön incelemesinin hangi koşul ve unsurların gerçekleşmesi halinde yapılabileceğini belirleyerek, daha uygun bir deyimle ön incelemenin biçimini düzenleyerek konuya açıklık ve bütünlük sağlamıştır. Başka bir anlatımla Yargıtay'ın temyiz isteminin süresine ya da hükmün temyiz kabiliyeti bulunup bulunmadığına ilişkin ön inceleme yetkisi HUMK.nun 432/4-5. maddesinde öngörülen prosedüre bağlı olarak açık bir istisna hükmü ile sınırlanmıştır. Sözü geçen 432. maddenin 4. ve 5. fıkraları birlikte incelendiğinde ve hatta sistemi oluşturan 434. ve diğer takip eden maddeler gözönünde tutulduğunda yasanın öngördüğü biçim, kapsam, unsur ve koşullar özetle ve sırasıyla şunlardan ibarettir.

aa - Temyiz, kanuni süre geçtikten sonra yapılır veya temyizi kabil olmayan bir karara ilişkin olursa kararı veren mahkeme temyiz isteminin reddine karar verecektir.

bb - Bu red kararı, dosyanın Yargıtay'a gönderilmesi için yatırılan para kullanılmak suretiyle ilgiliye tebliğ edilecektir.

cc - İlgili dilerse, söz konusu red kararının tebliğinden itibaren yedi gün içinde temyiz edebilecektir. Bu ikinci temyiz vaki olduğu ve gerekli giderler de yatırıldığı takdirde dosya kararı veren mahkemece Yargıtay'a gönderilecektir.

İşte Yargıtay'ın, Yargıtay Kanununun 40. maddesinde öngörülen ön inceleme yetkisi bu andan itibaren yasal olarak söz konusudur. Aksi halde Yargıtay'ın inceleme görevine giren bir konu hiç bir şekilde mevcut değildir. Başka bir anlatımla, gerek temyiz kabiliyeti ve gerekse temyiz süresi yönünden Yargıtay'ın ister ön inceleme yoluyla isterse normal olarak herhangi bir inceleme yapabilmesi, önce yerel mahkemenin temyiz incelemesinin reddine ilişkin bir kararın bulunmasına, bunu takiben bu kararın ilgiliye tebliğ edilmesine ve nihayet anılan red kararının ilgili tarafından temyiz edilmesi koşullarına bağlıdır. Nitekim sözü geçen 432. maddenin son fıkrası uyarınca düzenlenen Yargıtay'ın inceleme biçimi de böyle bir sonuca ve anlamaya hak verdirecek doğrultudadır. Buna göre, Yargıtay önce ikinci temyiz dilekçesinin yedi günlük süre içerisinde verilip verilmediğine bakacak, süresinde ise bu kez davayı sonuçlandıran hükmün temyiz kabiliyeti bulunup bulunmadığını ya da süresinde temyiz edilip edilmediğini inceleyecek ve böylece yerel mahkemenin temyiz isteminin reddine ilişkin kararının yerinde olup olmadığım denetleyecek, uygun bulursa bu hükmü onayacak, aksi halde ilk temyiz dilekçesine göre temyiz istemini inceleyecektir. Kanunun son derece açık ve ayrıntılı bu hükümleri yeterince değerlendirilmeden ve Yargıtay'ın görevinin öncelikle yerel mahkemenin temyiz isteminin reddine ilişkin kararının denetlenmesi olduğu düşünülmeden ve ortada temyiz isteminin reddine ilişkin bir karar yoksa Yargıtay denetiminin de söz konusu olamayacağı gözönünde tutulmadan, yerel mahkemeye tanınan bir görevin Yargıtay tarafından da yerine getirilebileceği görüşü asıl Yargıtay Kanununun 40. maddesine aykırılık teşkil edecektir. Özetle, Yargıtay Kanununun 40. maddesi, HUMK.nun 432/4-5. maddesi hükmünü ortadan kaldırmamış ve aksine 432. madde hükmü belirlenen konularda Yargıtay ön incelemesine zaman, koşul, unsur ve kapsam yönünden. açıklık getirmiş, Yargıtay'ın şekli açıdan süre ve nitelik yönlerini inceleme yetkisinin kullanılma biçimini düzenlemiştir.

D) Kanun yolu incelemesinde 2494 sayılı Kanun, hem davalara sürat kazandırıp uzamayı önlemek ve hem de Yargıtay'ın iş yükünü azaltmak amacıyla yerel mahkemelere istisnai bazı görevler yükleyen yeni bir sistem getirmiştir. Kanunun amacı yorumlanırken 432. maddeyi tek başına ele almak ve sistemi görmezlikten gelmek mümkün değildir. HUMK.nun 427-444. maddelerini kapsayan "temyiz" faslında sistemin gereği olarak benzer ve birbirini tamamlayan değişiklikler yapılmıştır. 434. madde bunların en belirgin örneğini oluşturmaktadır. Anılan maddenin son fıkrasında temyiz harcının ve posta giderlerinin eksik ödenmesi halinde yerel mahkemeye gerekli ihtaratta bulunmak ve yerine getirilmemesi halinde hükmün temyiz edilmemiş sayılmasına karar vermek görevi verilmiş ve bu ikinci karara karşı temyiz yoluna başvurulması halinde 432. maddenin son fıkrasındaki prosedürün işletileceğine açık atıfta bulunmak suretiyle işaret edilmiştir. Görülmektedir ki, kanun yoluna başvurmada yerel mahkemeye görev yükleyen istisnai hüküm yalnızca 432. maddede değil, 434. maddede de vurgulanmak suretiyle kanun koyucunun yeni bir sistemi amaçladığı açıkça belli olmaktadır. 432. maddenin uygulanmasında yerel mahkemeye ait görevin. Yargıtay'ca da yerine getirilebileceğinin benimsenmesi halinde, bu kez 434. madde ve dolayısıyla tüm sistem boşlukta ve dayanıksız kalmış olacaktır. Şayet 434. madde uygulaması da 432. maddeye benzer bir yola dönüştürülür, yani Yargıtay temyiz harcının eksik olduğunu belirlediği takdirde ilgiliye tamamlaması aksi halde temyizden vazgeçilmiş sayılacağı hususunda ihtarat yapabilir biçiminde düşünülürse, bu takdirde de anılan maddeler dolaylı olarak yürürlükten kaldırılmış, kanun koyucunun amacı unutulmuş ve yeni bir yasal düzenleme gerçekleştirilmiş olur. İçtihadı birleştirme yoluyla yasal düzenlemenin geçersiz sayılması ya da işlemez hale getirilmesi, müessesenin amacını aşan bir yöntem biçimi oluşturur. İşte, bir kısım Üyelerce dayanılan Milli Güvenlik Konseyi Adalet Komisyonu'nun Yargıtay'ın da temyiz isteminin reddine karar verebileceği yolundaki gerekçesi bütün bu nedenlerle 2494 sayılı Kanunun amacıyla ve madde metniyle çatışmaktadır. Gerekçenin metinle çatışması halinde kanun metnine itibar edilmesi gerektiği tereddütsüzdür. Yasanın kabul amacına uygun düşmeyen bir gerekçe geçerli ve bağlayıcı sayılamaz.

E) Yargıtay'ın bir denetim mahkemesi olduğu ve içtihat mahkemesi hüviyetinde çalışması gerektiği tereddütten uzaktır. İşte 2494 sayılı Kanun sistemin temelini bu amacın gerçekleştirilmesine dayanmış, özellikle temyizin. süresinde yapılıp yapılmadığı konusunda gerekli soruşturmanın yerel mahkeme tarafından yerine getirilmesi olgusundan hareket etmiş ve nihayet Yargıtay'ın bir ilk mahkeme gibi soruşturma yapamayacağım düşünmüştür. Kaldı ki, Yargıtay'ın görevi benimsemesinin bir diğer sakıncası da, davada hükmün kapsamı ve hüküm veren mahkemenin niteliği yönünden karar düzeltilmesi yolunun kapalı olması halinde hatanın telafi yolunun kalmaması ve belki de bir hakkın kaybolma ihtimalinin varlığıdır.

F) Nihayet, Ceza Yargılamaları Usulünün Yargıtay'a da temyiz isteminin reddine karar verme olanağı tanınmasının emsal olup olamayacağı ve böylece Hukuk ve Ceza Usulleri arasında da eşit uygulama sağlanmış bulunup bulunmayacağı konusu görüşmelerin bir bölümünü oluşturmuştur. Ceza hukuku ile özel hukuk hükümleri arasında gerek kamu yaran ve gerekse bağımsız mahkemeler yoluyla Devletin cezalandırma hakkının varlığı açısından, kısacası hukuk felsefeleri yönünden. bağdaştırılmaz kesin ayrımlar söz konusudur. Bu nedenledir ki, işbu içtihadı birleştirmenin konusu ve sonucu hiç bir biçimde ceza usul hukukunu etkilemeyecektir. Kaldı ki, Ceza Usulünde Yargıtay'a da görev verilmiş bulunması CMUK.nun 317. maddesinde getirilen açık bir hüküm gereğidir. HUMK.nun da Yargıtay'a görev yükleyen böyle özel bir düzenlemenin mevcut bulunmaması, kanun koyucunun bilinçli ve amacına uygun davranışının doğal sonucudur.

Her ne kadar yapılan müzakereler sırasında bir kısım Üyeler, HUMK.nun 432. maddesinde öngörülen hususun görev olmayıp bir anlamda ödev, iş, yasal vekalet, yasal istinabe ya da bir yargı yolu ilişkisi bulunduğunu, maddenin yeterli açıklıktan yoksun olup yoruma ihtiyaç gösterdiğini, kanunun kamu düzeni ile ilgisi bulunmadığım, Yargıtay Kanununun 40. maddesinin ön inceleme yetkisini Yargıtay'a verdiğini, Milli Güvenlik Konseyi Adalet Komisyonu'nun Yargıtay'ın görevini benimseyen gerekçesinin bağlayıcı bulunduğunu, doğrudan Yargıtay incelemesinde meydana gelebilecek hataların tavzih yolu ile giderilebileceğini, CMUK.nun Yargıtay incelemesine olanak tanıdığım, böylece iki ayrı hukuk yolu arasında farklılık yaratılmaması gerektiğini, HUMK.nun 438. maddesinden yararlanmak suretiyle de inceleme yapılabileceğini, dosyanın mahalline geri çevrilmesinin hem davayı uzatacağını ve hem de Yargıtay'ın iş yükünü artıracağım, gerektiğinde Yargıtay'ın kendisine niyabeten mahalli mahkemeye tahkikat yaptırılabileceğini ileri sürmüş iseler de, bütün bu düşünceler yukarıda ayrıntılı bir biçimde açıklanan nedenler karşısında Çoğunluk tarafından yerinde görülmemiş ve yerel mahkemenin yasal görevini kaldırıcı değer ve ağırlıkta kabul edilmemiştir.

O halde, bütün açıklamalar karşısında asliye hukuk mahkemelerince verilen kararların yasal süre geçtikten sonra temyiz edilmesi veya esasen temyiz kabiliyeti bulunmaması halinde, yerel mahkemece temyiz isteminin reddine karar verilmeden dosyanın Yargıtay'a gönderilmesi durumunda HUMK.nun 2494 sayılı Kanunla değişik 432/4. maddesi hükmü uyarınca dosyanın. mahalline geri çevrilmesi gerektiğinin ve Yargıtay'ın kendisini yerel mahkeme yerine koyarak inceleme yapamayacağının kabulü gerekmektedir.

Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle, asliye hukuk mahkemelerince verilen kararların yasal süre geçtikten sonra temyiz edilmesi veya temyiz kabiliyetinin bulunmaması halinde, yerel mahkemece temyiz isteminin reddine karar verilmeden. dosyanın Yargıtay'a gönderilmesi durumunda Yargıtay'ca inceleme yapılamayacağına ve Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 2494 sayılı Kanunla değişik 432/4. maddesi hükmü uyarınca bu konuda bir karar verilmek üzere dosyanın mahalline geri çevrilmesi gerektiğine, 1.2.1984 günlü dördüncü toplantıda oyçokluğu ile karar verildi.

KARŞI OY YAZISI

HUMK.nun 432. maddesinde 2494 sayılı Kanunla yapılan değişiklik sonunda kabul edilen (Temyiz kanuni süre geçtikten sonra yapılır ve temyizi kabil olmayan bir karara ilişkin olursa, kararı veren mahkeme temyiz isteminin reddine karar verir) hükmünün kamu düzeni ile ilgili görev hükmü olduğu ve her nasılsa mahkemece karar verilmeden intikal etmiş dosyalarda Yargıtay'ın bu konuyu karara bağlayamayacağı şeklinde oluşan Çoğunluk görüşüne, Milli Güvenlik Kurulu İhtisas Komisyonu raporunun değerlendirilmesine aşağıdaki nedenlerden ötürü katılmamaktayım:

1- Bu konuda asıl görevin Yargıtay'a ait olduğunu vurgulayan Milli Güvenlik Konseyi İhtisas Komisyonu raporunun değerlendirilmesinde 2324 sayılı Anayasa Düzeni Hakkında Kanun ile Türkiye Cumhuriyeti Milli Güvenlik Konseyi Yasama Görevleri İçtüzüğünün gözönünde bulundurulması gerekir.

Sözü geçen Tüzüğün 5. maddesine göre, "Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri, lüzum gördüğü hallerde kanun tasan ve teklifleri üzerinde araştırma ve inceleme yapması için ihtisas komisyonları kurabilir. Bu komisyonlar çalışmalarının sonucunu rapor halinde Genel Sekreterliğe sunar, Genel Sekreterlik bu raporlan inceler nihai duruma getirir.

İhtisas komisyonları raporu, tasan ve tekliflerle birlikte basılıp yeteri kadar önce Konsey Üyelerine ve Bakanlar Kuruluna sunulur."

Tasan ve teklifin kabulünden yani kanunlaşmasından önce, Milli Güvenlik Konseyi Üyelerine (Takdim) yapıldığı, bu takdimde tasarı, teklif ve Genel Sekreterlikçe hazırlanan rapor hakkında bilgi verildiği, açıklamada bulunulduğu, direktifler alındığı, bilahare İçtüzüğün 6. ve takibeden maddeleri uyarınca gündem hazırlanarak tasarının kanunlaşması için gerekli yasama işleminin yapıldığı bir vakıadır.

Bu durum karşısında, HUMK.nun 432. maddesinde 2494 sayılı Kanunla yapılan değişiklik nedeniyle hazırlanan ve Milli Güvenlik Konseyi Genel Sekreterliği'nce incelenerek (nihai duruma getirilen) ve Milli Güvenlik Konseyi Üyelerine (sunulan) İhtisas Komisyonu raporundaki, asıl görevin Yargıtay'a ait olduğunu, Yargıtay'ca inceleme yapılarak karar verilebileceğini açıklayan ifade ve kabule özel değer vermek gerekir.

Genel Sekreterlikçe (nihai çekle getirilen) bu raporu, Anayasa Düzeni Hakkında Kanun ve Milli Güvenlik Konseyi Yasama İçtüzüğünden önceki veya sonraki dönemlerdeki Yasama Organı Adalet Komisyonları raporlan gibi değerlendirmek ve rapordaki kabulü gözardı etmek olanağı yoktur.

2- İçtihadı birleştirmenin konusunun, yerel mahkemeye verilmiş, kamu düzeni ile ilgili (görev) bulunduğunu ve bu görevin Yargıtay'a değil doğrudan doğruya mahkemeye ait olduğunu kabul ettiğimiz taktirde Yargıtay'ın, hükmün temyizi kabil olmadığı veya süre geçtiği görüşü ile nihai karara bağlamayarak bu konuda karar vermesi için mahkemesine iade ettiği dosyada hakim aksi görüşte olduğu taktirde sorunun ve bu aşamada bulunan ilamlarda İcra ve İflas Kanununun 36., HUMK.nun 443. maddesinde yazılı ve görev olarak Yargıtay'a ait bulunan (icranın geri bırakılması) istemlerinin nasıl çözümleneceği düşündürücü olduğu gibi bu tür uygulama kanunda yapılan değişikliğin amacına aykırı ve hak almada gecikmelere neden olacaktır.

3- Yargıtay'a intikal eden içlerin % 50'sine yakın. bir bölümünün tashihi kararı mümkün olmayacak şekilde kesin olarak karara bağlandığı gözönünde bulundurulduğu takdirde, Yargıtay'da temyiz süresinin geçtiği yolunda verilecek kararın belki hakkın ziyanına neden olacağı görüşüne katılmaya da olanak yoktur.

4- Asıl görevin Yargıtay'a ait olduğu, HUMK.nun 432. maddesinde yapılan değişiklik ile mahkemeye de bir olanak tanındığı, Yargıtay'ın temyiz dilekçesinin süresinde verilmediğini, hükmün temyiz edilemez olduğunu, temyiz edenin buna hakkı olmadığını gördüğü taktirde temyiz dilekçesini reddedebileceği ve bu hususun kanuna aykırı olmadığı görüşünde olduğumdan iki oy farkla ekseriyet kazanan Çoğunluk görüşüne karşıyım.

KARŞI OY YAZISI

1.a) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun 432. maddesinde yapılan değişiklik, temelde bu gün artık Anayasal bir niteliğe bürünmüş olan "çabukluk" ve "ucuzluk" ilkelerinin. gerçekleştirilmesi amacından kaynaklanmıştır. Bu yön, yakın geçmişin acı deneyimlerinden süzülerek yasama belgelerinde en açık anlatımla dile getirilmiştir. Bu konuda, bu tür işlerin basitliği ve rahatlatıcı inceleme kolaylığı gözönünde tutulunca yasa koyucunun ayrıca Yargıtay'ın yükünü azaltmak gibi bir amaç izlemediği açık seçiktir. Öbür yandan. yasa hükümlerinin konuluş nedenlerine aykırı bir biçimde uygulanamayacağı yönü içtihadı birleştirme kararlarımıza da geçmiş bir evrensel hukuk kuralıdır. Konuya bu açıdan yaklaşıldığında, maddede gerçekleştirilmiş Yargıtay yolu kapalı, ya da, Yargıtay'a başvurma süresi geçmiş kararlara yönelik temyiz istemleri yerel mahkemece her nasılsa red olunmayıp bunlara ait dosyaların kendisine gönderilmesi durumunda Yargıtay'ın red kararı verebilme yetkisini kaldırdığı yollu değerlendirmenin konuluş amacıyla bağdaşmazlığı ortadadır.

b) Bu bağdaşmazlığı belirgin kılmak için uzun açıklamalara gerek yoktur; maddenin bu gibi durumlarda öngörüldüğü zaman alıcı, gider gerektirici işlemler zincirini gözönüne getirmek ve yerel mahkemeye yönelik uygulamada yaşanmış isyan ettirici acı gerçekleri anımsamak yeterlidir. Özellikle, Yargıtay Kanununun 40. maddesinin kesin buyruğu gereğince temyiz olunan kararın temyiz edilebilir kararlardan olmadığım, ya da, temyiz süresinin geçmiş bulunduğunu saptadıktan sonra, Yargıtay'ın. adeta (ben maddi ve hukuki durumu saptadım, sen de red kararını ver) diye, dava dosyasını yerel mahkemeye göndermesinin batıcı tutarsızlığı burada düşünülmelidir.

c) "Kararın temyiz edilebilirliği" veya "temyizin yasal süreyi geçmezliği", Anayasa ve yasa gereğince Yargıtay'ın üstlenmiş bulunduğu "temyiz incelemesi" bütününün bir parçasıdır ve Yargıtay'ın bu incelemeyi yapabilmesinin ön koşuludur. Bu yönden, Yargıtay'ın anılan nedenlere dayanarak temyiz isteminin reddi yolunda karar verebilmesi doğaldır. Şu var ki, temyiz olunan karar, temyiz edilemez kararlardansa, ya da, temyiz edilebilir karar olmakla birlikte temyiz süresi geçmişse, dava dosyası Yargıtay'a gönderilmeyip yerel mahkemece gene Yargıtay'ın denetimi altında temyiz isteminin reddine karar verebilmesindeki yarar açıktır. 432. maddedeki değişiklik, işte bu olanağı getirmektedir. Daha açık bir anlatımla, Türk yasa koyucusu, hukuksal yardım çevresinde yerel mahkemeye bir tür yasal vekillik vermekte ve hukuk sözlüğündeki anlamıyla, yetki bahşetmektedir. Yoksa, madde konuluş amacına aykırı olarak Yargıtay'ın temyiz istemini red kararı verebilme yetkisini kaldırmamaktadır. CMUK.nun 315 ve 317. maddelerinde bu anlayış açıktır. Maddenin anlatımından da bunun tersine bir anlam çıkarmak mümkün değildir. Her halde yerel mahkemeye böyle bir yetki tanınması, Yargıtay'ın doğal olan bu yetkisini kaldırma anlamına gelmez.

ç) Nitekim, doğal nitelikteki bu yasal ve hukuksal gerçek Adalet Komisyonu Raporu'nda şu sözcüklerle vurgulanmıştır: "Temyizin kanuni süre geçtikten sonra yapılması veya temyizi kabil olmayan bir karara ilişkin olması durumunda, hükmü veren mahkemenin, temyiz isteminin. reddine karar vermeden, temyiz incelemesi için dosyayı Yargıtay'a göndermesi halinde, Yargıtay'ın da temyiz isteminin reddine karar vereceği tabii görüldüğünden (HUMK.na) bu yolda bir açıklık getirilmesinde gerek duyulmamıştır.

2- Sayın Çoğunluğun görüşü, başlıca şu düşünce ve kaygılardan kaynaklanmaktadır:

a) HUMK.nun 432. maddesinin yerel mahkemeye yetki bahçeden anılan hükmü belirgin olarak, bir görev hükmüdür ve bu niteliği ile de kamu düzenine ilişkindir. Bu görüş kabul edilemez. Zira, "bir kuralın kamu düzenine ilişkin sayılması için bu kurala aykırılığın memleketin hukuk düzeninin temel ilkelerinden biriyle çatışması ya da memleketin genel hukuk duygusunu ağır şekilde zedelemesi zorunludur" (FM 2 HD., 8.3.1962 Caltier-Fink KANETİ, S., İsviçre Federal Mahkemesi'nin Borçlar Hukuku Kararları, c: 1, sh: 22, N: 28; ÇENBERCİ, M., İş Kanunu Şerhi, 1984, sh: 40, dipn. 16). Yargıtay incelemesini yapmakla görevli olan Yargıtay'ın bu incelemenin önkoşulunu oluşturan bir konuda temyiz isteminin reddine ilişkin karar vermesinin kamu düzenine aykırı sayılmasının düşünülmezliği ortadadır. Bu bakımdan, burada, yerel mahkeme için bir "görev"li mahkeme olma durumu değil, (Yargıtay incelemesi) alanının bir kesimiyle sınırlı bulunma ve yargı yardımı çevresinde bir (yetki) bahşetme hali söz konusudur.

b) Yasa metni açık olduğu için Adliye Komisyonu Raporunun bağlayıcı sayılamayacağını öngören sayın Çoğunluk görüşü de benimsenemez. Önce, şu yön belirtilmelidir:

aa) TEYP KAYITLARINDA da görüleceği üzere, anılan raporun bağlayıcılığı değil, özellikle yeniliği açısından gözönünde tutulabilirliği dile getirilmiştir ve aradaki fark belirgindir. Yasama belgelerinin gözönünde tutulabilirliği ise her halde tartışmasızdır. Kaldı ki tarihsel yorum başka ülkelerde eski saltanatını yitirmiş olsa da hukukumuz açısından yasama belgelerinin yaşamsal önemi, Yargıtay ve özellikle de Anayasa Mahkemesi Kararlarında görüldüğü üzere açık seçiktir. Esasen görüşmelerde Adalet Komisyonu Raporunun bağlamazlığı değil, İçtihadı Birleştirme Kurulunda konuşan Çoğunluğa dahil sayın Başkan ve sayın Üyelerin, Adalet Komisyonu Üyelerinden sadece birinin görüşünü içermesi, diğerlerinin, giderek tasarıyı yasalaştıran gücün içeriğini bilmezliklerinden ötürü yok sayılması gerektiği bir tür tanıklık biçiminde söz konusu edilmişti. Sayın Çoğunluğun dahi kararına almadığı bu savın geçersizliği üzerinde durmayı gereksiz görmekle beraber oyların oluşmasında görüşmelerdeki gerekçeler etkili olacağı için böyle uyumsuzlukların sakıncalarına burada işaret etmek isteriz.

bb) İçtihadı Birleştirme Kararı dördüncü oturumda bir oy farkla (çünkü, sayın Ozanoğlu'nun görüşü, bir "asgari müşterek" te birleştirme çabası içerisinde savunduğumuz düşüncelerin oya konuluş biçimini belirleyen ve temelde çoğunluk karşısında olanlarla birleşen anlayışın belirgin bir anlatımıdır) çıkmıştır; üçüncü oturumda oylar eşit, ikinci oturumda ise, AZINLIK'ın oylan fazla idi; sadece ve sadece ilk oturumda sayın Çoğunluk bir iki oy ile ilerdeydi. Son oturumun bir şanssızlık eseri olarak bazı Üyelerin, İçtihadı Birleştirme Kuruluna katılmalarına olanak bulunmayan bir güne rastlaması ve sorunun (Yargıtay'ca inceleme yapılabilir mi, yapılamaz mı) yolunda ve dolayısıyla, Yargıtay Kanunu m. 40 ve 45/son karşısında yanıltıcı denebilecek bir biçimde oya konulması da gözünde tutulunca, en azından sayısal olarak bu görüşteki AZINLIK'ın başka türlü anladığı bir yasa metninin açık olduğu söylenemez. Meğer ki Azınlıkta olanların görüşleri tümden üzerinde durulamayacak kadar geçersiz ve hukuk dışı sayılmış olsun. Bu yönden yasa metninin açık ve kesin bulunduğundan bahisle belirli sonuçlara varılamayacağı açıktır.

c) Hukukun, ceza ile adi hukuk alanları arasında bir takım temel ayrımların bulunduğu kesindir, ama bu olgu, ikisi arasında ortak yanların bulunmadığı anlamına gelmez. Büyük İçtihadı Birleştirme Kurullarına hem hukuk, hem ceza dairelerinde çalışan üyelerin katılma zorunluğu da bunun kanıtıdır. Ayrımlar bir gereğe dayanıyorsa, bu gereğin sınırlan içerisinde vardır. Bu konuda ise bir ayrım gözetmenin hiç bir yönden düşünülemezliği belirgindir.

ç) Bir "yanlış"ı, üzerinde tartışılmaz bir doğru saymak ya da bir "doğru"yu "yanlış anlamak" ve sonra da kendi görüşüne destek almak yanıltıcı bir yöntem olarak üzerinde herkesin birleşebileceği bir tartışma ilkesidir. Kararda yer alan bazı gerekçelerin bu ilkeye aykırı bir izlenim ve yargı uyandırmaya elverişli nitelikte bulunduğunu burada söylemeyi ödev sayıyoruz.

d) Azınlık'ın savunduğu ve Yargıtay Kanunu m. 45/son gereğince oya konulması gereken görüşümün özeti şu idi: Kararın temyiz edilmezliği ya da temyiz süresinin geçmiş olması durumunda, kararı veren yerel mahkemenin temyiz istemini red etmesi asıldır. Bu yetkesini kullanmayan mahkemenin hakimi hakkında Hakimler ve Savcılar Kanununun 62. maddesi gereğince şayet koşullan varsa inzibati ceza niteliğinde yaptırımlar uygulanabileceği de doğaldır. Herhalde hakimin savsamasının olumsuz sonuçlan taraflara yükletilemez. Bu nedenle, yerel mahkemece her nasılsa karar verilmeyip dava dosyası Yargıtay'a gönderilmişse, Yargıtay Kanunu m. 40/11 gereğince bu yönden ön inceleme yapmakla ödevli olan Yargıtay, temyiz isteminin reddine karar verebilmelidir. Şüphesiz, Yargıtay'ın durumun araştırma yapılmasını gerektirmesi takdirinde, dosyayı geri çevirmesi doğaldır. Az da olsa, oluşabilecek tek tük maddi yanılgıların yerleşik uygulama ve içtihat gereğince düzeltilebileceği ise açıktır (Not: Kararda bu konuda tavzihten söz edilmesi, herhalde teyp kayıtlarından da anlaşılacağı üzere maddi bir yanılgıdır).

Bu ve görüşmelerde açıkladığım gerekçelerle ilgi çekici bir anlatım güzelliğine de sahip bulunsa sayın ÇOĞUNLUK'un görüşüne karşıyım.

KARŞI OY YAZISI

İçtihadı birleştirmenin konusu, asliye hukuk mahkemelerinden verilen kararların yasal süre geçtikten sonra temyiz edilmesi veya temyiz kabiliyetinin bulunmamasına rağmen yerel mahkemece temyiz isteminin reddine karar verilmeden dosyanın Yargıtay'a gönderilmesi durumunda Yargıtay'ca temyiz isteminin reddine karar verilebilip verilemeyeceği hususuna ilişkin bulunmaktadır.

HUMK.nun 2494 sayılı Yasa ile yapılan değişikliğinden önceki hükümlerine göre yerel mahkemenin, yasal sürenin geçmesinden sonra temyiz isteminde bulunulması veya esasen kararın temyiz kabiliyetinin olmaması durumlarında temyiz isteğini reddetme olanağı yoktu. 2494 sayılı Yasa ile getirilen değişikliğe göre temyiz yasal süre geçtikten sonra yapılır veya kararın esasen temyiz kabiliyeti bulunmazsa kararı veren mahkeme temyiz isteminin reddine karar verir, ilgili bu karara karşı dahi temyiz isteğinde bulunabilir. Kanaatimizce yasa koyucu 2494 sayılı Yasa ile getirdiği değişiklikle davaların çabuklukla sonuçlanması, sürüncemede kalmaması için kararı veren mahkemeye de, yukarıda değinilen iki halde temyiz isteğini reddetme olanağım tanımıştır, bunu yaparken temyiz incelemesini yapmakla asıl görevli olan Yargıtay'ın temyiz dilekçesini reddetme olanağını ortadan kaldırmamıştır. Bu konuda Adalet Komisyonu raporunda aynen şöyle denilmiştir: "Temyizin kanuni süre geçtikten sonra yapılması veya temyizi kabil olmayan bir karara ilişkin olması durumunda, hükmü veren mahkemenin temyiz isteminin reddine karar vermeden, temyiz incelemesi için dosyayı Yargıtay'a göndermesi halinde, Yargıtay'ın da temyiz isteminin reddine karar vereceği tabii görüldüğünden bu yolda bir açıklık getirilmesine gerek duyulmamıştır". Bu açıklama çok net bir biçimde yasa koyucunun amacını göstermektedir. Yasaların yorumlanmasında yasa metninin belli bir biçimde kaleme alınmasına egemen bulunan gerekçe ve yasama organı komisyon raporları gibi hazırlık çalışmalarından yararlanılması yorum kurallarının bir gereğidir. İçtihadı birleştirme görüşmeleri sırasında yasa metninin hiçbir yorumu gerektirmeyecek kadar açık ve kesin olduğu ileri sürülmüşse de bu görüşün isabetsizliği, içtihadı birleştirmenin ancak dördüncü görüşmede 51 oya karşı 53 oyla, iki farkla çıkmış olması ile kanıtlanmıştır. Yasal süre geçtikten sonra temyiz isteğinde bulunulması veya kararın temyiz kabiliyetinin olmaması durumlarında kararı veren mahkeme temyiz dilekçesini reddedecektir; ancak, bu yolda bir karar verilmeden dosyanın Yargıtay'a gönderilmesi durumunda tereddütü gerektiren bir yön varsa Yargıtay dosyayı bu konuda gereken inceleme yapılarak bir karar verilmek üzere dosyayı kararı veren mahkemeye çevirir. Ne var ki sürenin geçtiği veya kararın mahiyeti itibarıyla kesin nitelikte bulunduğu hiç bir kuşkuya yer kalmayacak biçimde anlaşılıyorsa Yargıtay'ca da temyiz dilekçesinin reddine karar verilebilir. Aksi çözüm yolu davaların sadece temyiz isteğinin süresinde olup olmadığının karara bağlanması için dahi dosyanın mahkeme ile Yargıtay arasında gidip gelmek suretiyle sürüncemede kalması sonucunu doğuracaktır. Bu durum ise ülkemizde yasa koyuculara usul değişikliklerinde egemen bulunan "Davaların çabuklukla görülüp sonuçlandırılması" yolundaki ilkeye özellikle iş davaları ile İcra ve İflas Kanununa tabi işlerin nitelikleri dikkate alındığında ters düşer. İcra ve İflas Kanununun 365. maddesinde de, "Temyiz kanuni müddet geçtikten sonra yapılır veya temyizi kabil olmayan bir karara veya vazgeçme sebebiyle itiraz ve şikayetin reddine veyahut müddeti geçmiş bir şikayete taalluk ederse, tetkik mercii temyiz talebinin reddine karar verir" hükmü mevcut olup Yargıtay yıllarından beri, bu hükmü Yargıtay'ın temyiz istemini reddetme olanağım engellemediği şeklinde yorumlamış ve gerektirici temyiz isteğini, dosyayı yerine geri çevirmeden reddetmiştir.

2494 sayılı Yasadan sonra çıkarılan 2797 sayılı Yargıtay Kanununun 40/4. maddesi aynen şu hükümleri getirmiştir: "Ön inceleme sırasında, temyiz incelemesinin başka daireye ait olduğu, temyiz kabiliyetinin bulunmadığı, temyiz isteminin süresi içinde olmadığı... saptanan dosyalar dairede öncelikle incelenip karara bağlanır". Bu hüküm ayrıca ve özellikle Yargıtay'ın da gereken kararı verebileceğini belirtmektedir.

Yukarıda açıklanan nedenlerle, Çoğunluk kararına katılmıyoruz.

MUHALEFET ŞERHİ

Bilindiği üzere, 16.7.1981 gün ve 2494 sayılı Kanunla, HUMK.nun 432. maddesi hükmünde "değişiklik" yapılmış ve ayrıca bu Kanunun 199. maddesi hükmü yürürlükten kaldırıldığı gibi yine bu kanuna iki yeni madde eklenmiş bulunmaktadır. Gerek yapılan değişiklikler ve gerekse yürürlükten kaldırılan hükümler tek tek ele alınıp incelendiği zaman da görüleceği vechile, kanun koyucu bu değişiklik ve ilaveleri, "Yargıtay'ın iş hacmini azaltmak" maksadıyla değil, münhasıran, davaların yıllar yılı uzayıp, mahkemelerden hak ve adalet bekleyen, davacı ve davalının bir an önce sonuca ulaşmanım ve uyuşmazlığın sürüncemede kalarak iş sahiplerinin eski bir deyimle (davayı kazandık amma, müddeabihi kaybettik..... dememeleri için, yapmış bulunmaktadır. Bizim bu görüşümüzü teyit eden ve 2494 sayılı Kanunla getirilen yeni hükümlerden bir kısmı şunlardır:

1) Yargıtay'da (duruşmalı olarak) temyiz incelemesine imkan veren dava nevilerine ait mahalli mahkeme kararlan, şayet; (görevsizlik, yetkisizlik, hakimin reddi, dava veya karşılık davanın birleştirilmesi ile ilgili) ise, Yargıtay'da (duruşma) yapılması ve dava dosyasının duruşmalı olarak incelenmesi istenemeyeceği" gibi, "Hukuk Genel Kurulu"nun görev ve yetki alanına giren bilumum (ısrar) kararlarının da, keza, "duruşmalı inceleme şekli" tamamen kaldırılmış bulunmaktadır (HUMK. m. 438/f. 2). Ayrıca, 2494 sayılı Kanundan önce Yargıtay duruşma isteklerinde, "tebligat posta masrafı" önceden yatırılmamış ise, Yargıtay sonradan dava dosyasını "sırf posta masrafının tamamlanmasını temin maksadıyla" ya bir kararla mahalline geri çeviriyor veya dava dosyasını Yargıtay'da bekleterek (ilgilisinden posta masrafı alınarak Yargıtay'a gönderilmesini temin zımnında) mahalli mahkemesine "nevakısı tamamlatma" tezkeresi yazıyordu. Dava dosyasının bu şekilde geri gönderilmesi veya posta masrafının temini için yapılan yazışmalar bir hayli uzun zaman aldığı ve davaları tam anlamı ile "sürüncemede bıraktığı" için, 2494 sayılı kanunla, kanun koyucu, Yargıtay duruşması için temyiz dilekçesi ile birlikte tebligat posta masrafı peşinen ödenmemiş ise, Yargıtay'ın (duruşma isteğini dikkate almayarak), diğer bir deyişle, yukarıda değinilen ve için uzamasına neden olan yollara hiç gitmeden doğrudan doğruya ve "duruşma yapmadan" dava dosyası üzerinde (duruşmasız) inceleme yapabilme imkanını tanımış bulunmaktadır (HUMK m. 438/f. 1 son cümle).

2) Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun "tashihi karar" isteği ile ilgili 440. madde hükmünde 2494 sayılı Kanunla yapılan (m. 440/III-2) değişikliğe göre de HUMK.nun 438. maddesi hükmüne paralel olarak (görevsizlik, yetkisizlik, hakimin reddi, dava veya karşılık davanın açılmamış sayılması, davaların birleştirilmesi ve merci belirtilmesi) kararlarına karşı "tashihi karar" kanun yolunun kapatılması da, keza, kanun koyucunun "davaların bir an önce sonuçlanıp ilamların kesinleşmesini" hedef aldığı ve bu gaye ile bu değişikliği yaptığı, açıkça anlaşılmaktadır.

3) 2494 sayılı Kanunla ilave suretiyle değiştirilen, (Yargıtay'ın karar düzeltme yolu açık olan m. 440/III bozma kararları, mahkeme başkatibince onbeş gün içinde kendiliğinden taraflara tebliğ edilir) mealindeki (HUMK. m. 442-A) hükmü de, mahkeme ilamlarının bir an önce kesinleşmesini öngören diğer bir hükümdür.

Tashihi Karar arzuhalinin müstedinin bulunduğu mahal mahkemesine veya Yargıtay'ın ilgili dairesine verilebilmesine imkan bahşeden HUMK.nun 414. maddesi hükmü dahi, dava dosyasının mahalline gidip geri gelmesini önlemek suretiyle çabukluğu sağlayıp mahkeme ilamlarının bir an önce kesinleşmesini temine matuf tedbirlerden bir diğeridir.

Bilindiği üzere, bir kanun hükmü tefsir edilirken her şeyden önce, kanun koyucunun o hükmü vazederken gözönünde tuttuğu (gaye) ve diğer bir deyişle, (maksadının ne olduğu) yönü üzerinde ısrarla durmak icap eder. Hukukta, bu türlü bir tefsir şekline, (gai tefsir - maksada göre yorum) denildiği hususu, herkes tarafından bilinmektedir. Tevhidi içtihat uyuşmazlığına neden olan HUMK.nun değişik 432/son fıkra hükmü ile ilgili gerekçede ise, kanun koyucu, (Temyizin kanuni süre geçtikten sonra yapılması veya temyizi kabil olmayan bir karara ilişkin olması durumunda, hükmü veren mahkemenin, temyiz isteminin reddine karar vermeden, temyiz incelemesi için dosyayı Yargıtay'a göndermesi halinde, Yargıtay'ın da temyiz isteminin reddine karar vereceği tabii görüldüğünden, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununda bu yolda bir açıklık getirilmesine gerek duyulmamıştır) demektedir. Söz konusu madde hükmünü (tefsir) ederken, elbette ki, bu gerekçeyi göz önünde bulundurmak zorundayız. Kanun koyucu, gerek "temyiz süresi geçtikten sonra" ve gerekse "temyizi kabil olmayan bir kararın temyiz edilmesi" hallerinde, böyle bir temyiz isteğini hem Yargıtay'ın ve hem de o kararı veren mahalli mahkemenin incelemesine imkan vermiş bulunmaktadır. Bu tevhidi içtihat isteği ile ilgili olarak Yargıtay Büyük Genel Kurulu'nda ayrı ayrı zamanlarda, dört defa yapılan müzakereler sırasındaki her konuşmamda da ısrarla belirttiğim üzere, esasen, bu türlü bir incelemeyi yapmak "asli vazifesi" Yargıtay'a aittir. Çünkü, mahalli mahkeme hakimi, (nihai kararı)'nı vermek suretiyle o dava dosyasından elini çekmiş ve onun (kaza hakkı) sona ermiş bulunmaktadır. Kaldı ki, davacı veya davalının verdiği "temyiz dilekçesi"nin gerçek muhatabı ve temyiz istemini inceleyecek yegane makam, Yargıtay'dır. Mahalli mahkeme, nihai kararını vermek suretiyle o dava dosyası ile "hukuki ittisalini-bağlantısını" tamamen kesmiş bir duruma girdiği için, o andan sonra yapacağı her inceleme, münhasıran, '"Yargıtay'a niyabeten" ve onun nam ve hesabına yapılan bir incelemeden başka bir şey değildir, çünkü incelemeye dayanak olan (temyiz dilekçesi) Yargıtay'a hitaben kaleme alınmış bir dilekçedir. Şimdi Yargıtay'ın, bu Tevhidi-içtihat Kararı ile esasen kendisine ait olan Yargıtay inceleme görevini mahalli mahkemesi hakimi üzerine yıkması ve bunun bir sonucu olarak da mahalli mahkeme hakiminin, bir hükmün, gerek, kanunen belirli temyiz süresi geçip-geçmediği ve gerekse, esasen o verilen kararın kabili temyiz bir karar olmadığı (HUMK. m. 427) yönünü araştırıp bir karar vermesi ve bu kararın tebliğ edildiği tarihten itibaren de o ilgili tarafın (yedi gün) içinde bu karara karşı Yargıtay nezdinde temyiz yoluna başvurma hakkı bulunması ve özellikle taraflardan birinin, o davanın (esasını), diğerinin ise, (temyiz süresinin geçtiğine ilişkin) bir temyiz inceleme isteğinde bulunması gibi hallerde, dava dosyası, şayet tabir caiz ise tıpkı bir futbol topu gibi beyhude yere Yargıtay'a iki-üç defa gidip gelecek ve bu davanın uzamasında kendisi bakımından (fayda-yarar) uman kötü niyetli taraf ise, mahalli mahkemesinin, süre aşımı veya esasen kabili temyiz olmayan kesin kararına karşı, tebliğ tarihinden itibaren yedi gün içinde temyiz etme (HUMK. m. 432/son) hakkına sahip olduğundan, davanın uzamasını sağlayacak ve diğer bir deyişle verilen kararın kesinleşmesini (kasten) ve (kötü niyetli) bir tutum içinde geciktirecektir. Bu da, bu (muhalefet şerhi)'nin baş kısımlarında da değindiğimiz üzere ve eskilerin tabiri ile (davayı kazandık amma, müddeabihi kaybettik..... hukuki vecizesinin, tam anlamıyla gerçekleşmesine neden olacaktır.

Binaenaleyh, yukarıdan beri belirtilen nedenlerle ve HUMK. nun 432/4. fıkrası hükmünün uygulanmasını gerektiren hallerde, bir hüküm, gerek temyiz süresinin geçip-geçmediği yönünden ve gerekse verilen kararın bizatihi temyizi kabil olmayan bir karar (HUMK. m. 427) olması hallerinde dava dosyası Yargıtay'a gelmiş ise temyiz incelemesi yapmak görevinin (esasen) Yargıtay'a ait bir görev bulunduğu için, bu görev bulunduğu için, bu görevi mahalli hakimine ek bir görev olarak bu muhalefet şerhinin yukarı kısımlarında da değinildiği üzere, kanun koyucunun, (davaların bir an önce sonuçlandırılıp, mahkeme ilamlarının en kısa bir süre içinde kesinleşmesini sağlama amacına) ters düşen ve tamamen (lafzı bir yorum) sonucu o da, daha önceki oylama sonuçlarının tam aksine ve ancak iki lehe oy farkı gibi zayıf bir ekseriyetle ittihaz buyurulan işbu tevhidi içtihat kararına muhalifim.

KARŞI OY YAZISI

2494 sayılı Yasa ile Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanununun bazı maddeleri değiştirilmiştir. Bunlardan birisi de içtihadı birleştirmeye konu olan 432. maddedir. Değiştirmedeki amaç davaların bir an önce bitirilmesine, Yargıtay'ın iş yükünün azaltılmasına yöneliktir. Temyiz süresinin geçirilip geçirilmediği, bir kararın temyizi kabil olup olmadığı hususu davanın esası yanında teferruattan bir iştir. Kanun koyucu, temyiz süresi geçirilmiş veya temyizi kabil olmadığı halde temyiz edilmiş hükme ilişkin dosyalar boş yere Yargıtay'a gönderilip zaman kaybedilmesin, Yargıtay bu gibi tali meselelerle uğraştırılmasın, bidayet mahkemesi de bu konularda karar verme yetkisini haiz olsun diye düşünmüş ve şimdiki hükmü getirmiştir. Yoksa bidayet mahkemesinin bu hususta karar vermeden dosyayı Yargıtay'a göndermesi halinde Yargıtay'ın karar veremeyeceğini, dosyayı mahalline geri çevirmesi gerekeceğini asla ve asla düşünmemiştir. Bu cihet yasanın getiriliş amacına tamamen ters düşer. Mutlak yetkinin bidayet mahkemesine ait olduğunu düşünürsek çeşitli sorunlar karşımıza çıkacaktır.

1. Sorun: Dosya; Yargıtay'ın ilgili dairesine geldiğinde esasa kaydedilip ön sorun olarak temyiz süresinin geçirilip geçirilmediği veya kararın temyizi kabil olup olmadığı incelenerek saptanacaktır. Bunun için bir zaman harcanacaktır. Özel daire her ne kadar temyiz süresi geçirilmiş veya kararın temyizi kabil olmadığı anlaşılmışsa da bu konuda karar verme yetkisi bidayet mahkemesine ait olduğundan dosyanın geri çevrilmesine deyip iade edecektir. Dosya mahalline gidecek, mahkeme ya Yargıtay'ın görüşüne uyacak veya ayrı bir görüşle yeni bir karar oluşturacaktır. Yargıtay'ın görüşüne uyarsa temyiz isteminin reddine karar verecektir. Bu karar ilgililere tebliğ edilecek, tebliğden itibaren yedi gün içinde son karar temyiz edilirse dosya Yargıtay'a gönderilecektir. Şu işlemlerle bir iş iki iş yapılmış, vatandaş boş yere posta masrafı yapmaya zorlanmış, zaman kaybına sebebiyet verilmiş böylece kanun koyucunun amacına ters düşülmüş olacaktır. Halbuki dosya Yargıtay'a geldiğinde yapılan inceleme sonucu kararın temyiz kabiliyeti yoktur veya tereddüte meydan vermeyecek şekilde temyiz süresinin geçirildiği saptanmıştır diye dilekçeyi reddetseydi sorun kapanmış, sayılan mahsurlar da önlenmiş olacaktır.

2. Sorun: Bidayet mahkemesinin verdiği ikinci kararında yedi günlük temyiz süresi geçirilebilir. Şayet süre geçirilmiş, mahkeme bu konuda bir karar vermeden dosyayı Yargıtay'a göndermişse bu süre de temyizle ilgili olduğu için yine aynı şekilde Yargıtay dosyayı geri çevirecek, bu fasit daire içinde yukarıda belirtilen mahsurlar devam edip gidecektir.

3. Sorun: Yargıtay; kararın temyiz kabiliyeti yoktur, bu konuda mahalli mahkemece bir karar verilmesi gerekir görüşü ile dosyayı geri çevirdiğinde bidayet mahkemesi karar temyizi kabildir diye aksi doğrultuda bir karar verirse durum ne olacaktır? Öncelikle bu karar temyizi kabil midir değil midir? Temyizi kabilse direnme niteliğinde bir karar mı sayılacaktır? Temyiz mercii neresi olacaktır? HUMK.nun 432. maddesi temyiz isteminin reddine ilişkin kararların ilgililere tebliğ edileceğini ve yedi gün içinde bu kararın temyiz olunabileceğini düzenlemiştir. Bidayet mahkemesinin Yargıtay'ın görüşüne aykırı olarak temyizi kabildir şeklinde verdiği karar temyiz isteminin reddi olmadığına göre ne yapılacaktır? Yasa koyucu böyle bir ihtimali düşünmediği için bu konuya bir açıklık getirmemiştir.

4. Sorun: HUMK.nun 434. maddesiyle, harca tabi işlerde harcın yatırıldığı tarihte temyiz edilmiş sayılır hükmü getirilmiştir. Diyelim ki, harca tabi bir davada temyiz harcı alınmadan karar temyiz edildi ve dosya bu haliyle Yargıtay'ın ilgili dairesine gönderildi, özel daire temyiz harcı yatırılmadığı için sürenin geçirildiğini saptadı, Çoğunluk görüşüne göre bu dosyayı da bidayet mahkemesine geri çevirecektir. Çünkü bu da neticeten temyiz süresine ilişkin bulunmaktadır. Bu hal ise bidayet mahkemesinin ve Yargıtay'ın işini azaltacağına bilakis çoğaltacak ve işleri sürüncemede bırakacaktır. Bu gibi durumlarda HUMK.nun 434/3. maddesinin uygulama olanağı da yoktur. Zira bu madde eksik harcın tamamlanması ile ilgili olup hiç ödenmemesi haline uygulanamaz.

5. Sorun: Temyiz süresi geçen dilekçe ile birlikte icranın durdurulması da istenebilir. İcranın durdurulmasına yasa gereği Yargıtay'ın ilgili dairesi karar verecek süre yönünden temyiz talebinin reddine ise Çoğunluk görüşüne göre bidayet mahkemesi karar verecektir. Bunun hangisi öncelik taşıyacaktır? Bu gibi hallerde nasıl bir yol takip edilecektir? Belli değildir.

6. Sorun: Süresi geçen temyiz dilekçesinde eski hale getirme talebinde de bulunulmuş, bildirilen özür sebebiyle sürenin geçirildiği ileri sürülmüş olabilir. HUMK.nun 169. maddesi uyarınca eski hale getirme isteği konusunda Yargıtay karar verecek Çoğunluk görüşüne göre süre yönünden temyiz isteminin reddine ise bidayet mahkemesi karar verecektir. Tabiatı ile eski hale getirme incelemesi öncelik taşıyacaktır. Zira talep kabul edilirse dilekçe süresinde verilmiş sayılacak ve esasın incelenmesi yapılacaktır. Eski hale getirme isteği reddedilirse temyiz istemi konusunda karar verilmek üzere dosya mahalline geri çevrilecektir. Bu işlemler tabiatıyla zaman kaybına ve masrafa sebebiyet verecektir.

Görülüyor ki, yetkiyi mutlak olarak bidayet mahkemesine tanımak, hem yasanın amacına ters düşmekte hem de bir takım sorunları birlikte getirmektedir.

Olayı, 766 sayılı Tapulama Yasasının 66. maddesine benzetmek mümkün değildir. Tapulama davaları harçtan muaf olduğu için temyiz harcı orada bahse konu değildir. 66. madde temyizi, karar düzeltmeyi ve bunlardan feragatı bir tasfiye kanunu olma amacına yönelik olarak birlikte düzenlemiştir. Kanun koyucunun HUMK.nun 432. maddesi ile Tapulama Yasasının 66. maddesine paralel bir hüküm getirmek istediği söylenemez.

Bir yasa maddesi yorumlanırken gerekçeyi ve Meclis Tutanaklarını gözönünde tutmak zorunluluğu vardır. Ancak, kanun koyucunun amacı böylece anlaşılabilir. Milli Güvenlik Konseyi'nde kabul edilen 2494 sayılı Yasanın elimizde tutanakları yoktur. Geriye, Konsey'e sunulan yasa gerekçesi kalmaktadır. Bunun esas alınması icap edecektir. Konsey'e sunulan Adalet Komisyonu Raporunun 432. maddeye ilişkin gerekçesinde Yargıtay'ın da bu konulan inceleyebileceğinin tabii olduğu, bu nedenle maddeye bir açıklık getirmeye gerek duyulmadığı ifade edilmiştir. Milli Güvenlik Konseyi bu gerekçenin ışığı altında maddeyi şimdiki hali ile kabul etmiştir. Bu gerekçe ileri sürülmeseydi büyük bir ihtimalle Yargıtay'ın da bu konuda yetkili olacağı konusunda bir açıklık getirilecekti.

Yukarıdan beri açıklanan nedenlerle, temyiz süresinin geçirilmesi veya temyizi kabil olmayan bir kararın temyiz edilmiş olması halinde bu konularda bir karar verilmeden dosya Yargıtay'a gelmişse Yargıtay'ın da bu hususlara ilişkin karar verebileceği görüşünde olduğumuzdan içtihadı birleştirme kararındaki sayın Çoğunluğun görüşlerine katılmıyoruz.

KARŞI OY YAZISI

1- HUMK.nun 2494 sayılı Kanunla değişik 432/4-5. maddesi, işlerin hızlandırılması, bir an önce sonuçlandırılması, Yargıtay'ın yükünün hafifletilmesi amaçlarıyla kabul edilmiştir. 432/ 4. madde ile kararı veren mahkeme, temyiz kanuni süre geçtikten sonra yapılır veya temyizi kabil olmayan bir karara ilişkin olursa, temyiz isteminin reddine karar verme ve bu kararını ilgiliye tebliğ etmekle yükümlendirilmiştir.

Bu nedenle, kararı veren mahkemenin bu görevini yerine getirmesi zorunludur. Bu fıkra çevresinde karar vermeden ve işlem yapmadan dosyayı Yargıtay'a göndermesi yasaya aykırıdır. Cezai ve inzibati takibatı gerektirir. Diyelim ki, 432/4 çevresinde verilecek karardaki isabet, kaza hakkının kullanılmasına ilişkin olup, disiplin cezasına konu olmayabilirse de, yasal bir yükümlülüğün yerine getirilmemesi suretiyle hakkı kazadan imtina anlamındaki bir davranışın cezai ve disipliner takibat konusu olabileceğinde kuşku yoktur. Bu sebeple yerel mahkemeler, HUMK. m. 432/4 çevresinde karar vermeli ve işlem yapmalıdırlar.

2- Ancak, her nasılsa dosya bu yolda bir karar verilmeden ve işlem yapılmadan Yargıtay'a gönderilirse, Yargıtay'da ne gibi bir karar verileceği, diğer bir anlatımla dosyanın kararı veren mahkemeye geri çevrilmesine mi, yoksa doğrudan temyiz isteminin reddine mi karar verilmesi gerektiği işbu içtihadı birleştirmenin konusunu oluşturmaktadır.

Burada bir ayırım yapmak lazımdır. Şayet işin niteliği ve dosyanın durumuna göre kanuni sürenin geçip geçmediği veya temyizi kabil olup olmadığı açık ve seçik olarak anlaşılabilecek durumda değilse, hadise şeklinde bir araştırma ve incelemeyi gerektiriyorsa, Yargıtay'ın bu tür dosyaları kararı veren mahkemeye geri çevirmesi zorunludur.

Bu gibi hallerde Yargıtay istemin reddine karar veremez. 2494 sayılı Kanunla değişik m. 432/4 ve 2797 sayılı Kanun m. 40/3,4 hükümlerinin tam olarak ve isabetle uygulanması bunu gerektirir ve bu yolda bir işlem yapmanın ilgiliye hukuksal güvenlik sağlama açısından taşıdığı değer de ortadadır.

Şayet, gelen dosyadan kanuni sürenin geçtiği, ya da kararın temyizinin kabil olmadığı hadise şeklinde bir araştırma ve incelemeye gerek olmaksızın açık ve seçik olarak anlaşılabilecek durumda bulunursa, Yargıtay Özel Dairesi veya Hukuk Genel Kurulu'nun, dosyayı kararı veren mahkemeye geri çevirmeyerek doğrudan temyiz isteminin reddine karar vermesi mümkündür ve faydalıdır. Zira, 2494 sayılı Kanundan sonra yürürlüğe giren 2797 sayılı Yargıtay Kanununun 40/3,4,5. maddesinde, Özel Dairelere ve Hukuk Genel Kurulu'na gelen dosyaların "...temyiz kabiliyetinin bulunup bulunmadığı, temyiz isteminin süresi içinde olup olmadığı..." yönlerinden ön incelemeye tabi tutulacağı ve bu inceleme sırasında "...temyiz kabiliyetinin bulunmadığı, temyiz isteminin süresi içinde olmadığı..." "saptanan dosyaların öncelikle incelenip karara bağlanacağı..." yazılıdır. Gelen dosyanın durumuna göre temyiz kabiliyetinin bulunmadığı veya temyiz isteminin süresi içinde olmadığının, hadise şeklinde bir araştırma ve incelemeye gerek olmaksızın açık ve seçik olarak anlaşılabildiği durumlarda, 2797 sayılı Kanun m. 40/4 uyarınca anılan yönlerin "saptandığı" meydandadır. Böyle hallerde, Yargıtay Özel Dairesi ve Hukuk Genel Kurulu'nun, temyiz isteminin reddine karar vermesi, hem yasanın bu hükümlerinin uygulanması anlamını taşıyacak, hem de işlerin çabuklaştırılması, Yargıtay'ın yükünün hafifletilmesi şeklinde belirlenebilen her iki kanunun genel amaçlarına uygun düşecek, hem de 2494 ve 2797 sayılı Yasaların bu konudaki hükümlerinin bağdaştırılması ve birbirini tamamlar nitelikte yorumlanması anlamını taşıyacaktır.

Bunun tersini, yani temyizin kanuni süre geçtikten sonra yapıldığı veya temyizi kabil olmayan bir karara ilişkin olduğu, gelen dosyadaki duruma ve ön inceleme sonucuna göre açık ve seçik olarak belli olmasına rağmen, Yargıtay'ın istemin reddine karar vermeyerek dosyayı, kararı veren mahkemeye geri çevirdiğini düşünecek olursak, yerel mahkemenin hadise şeklinde yapacağı hiç bir inceleme bulunmadığı için, hiç bir şey yapmadan istemin reddine karar verecek, bu kararı ilgiliye tebliğ edecek, belki bu arada dosya Yargıtay'a gidip geldiğinden Yargıtay'a gönderme için yatırılan parayı kullanma olanağı da kalmayacağından ötürü red kararı tebliğde müşkülata uğrayacak, böyle bir kararın temyizinde sonuç olarak pratik bir fayda bulunmadığı halde işi uzatmak isteyebilecek, ilgili, 432/5. maddedeki yetkisini kullanarak bu nitelikteki bir red kararın da temyiz edebilecek ve böyle bir uygulama hakkın kötüye kullanılmasına olanak verdiği kadar işlerin hızlandırılması ve Yargıtay'ın yükünün hafifletilmesi amaçlarına da ters düşecektir.

Öte yandan, yukarıda (1) numarada belirtilen şekilde kararı veren mahkemelerin, HUMK.nun 432/4. maddesine tam olarak uyma zorunlulukları, kanuni süresi geçtikten sonra yapılan veya temyizi kabil olmayan kararlara ilişkin olan temyiz istemlerini içeren bütün dosyaların Yargıtay'a gönderilmesini de engelleyecektir ve içtihadı birleştirmenin konusunu oluşturan türden uygulamalar önlenecektir.

Sayın Çoğunluğun yukarıda açıklanan ayırımı gözetmeyen kararına bu nedenlerle karşıyım.

KARŞI OY YAZISI

1- Çoğunluk görüşü, her şeyden önce içtihadı birleştirmeye konu yapılan yasal metnin yorumu gerektirmeyecek oranda açık olduğu savı üzerinde temellendirilmiştir. Bilindiği üzere bu sav, çağdaş yorum anlayışının geçen yüzyıldan beri reddettiği "in claris non fit interpretatio + açıklık durumunda yorum yapılmaz" kuralına dayanmaktadır. Oysa bir metnin açık olduğu yargısı, her zaman öznel (sübjektif) ve göreli kalmaya mahkumdur (Antolisei Manuale di diritto penale, Milano, 1975, s. 59-60; Bellavista, I'interpretazione della legge penale, Milano, 1975, s. 18-21; Degni, I'interpretazione della legge, Napoli, 1909, s. 63-67). Kimileyin ilk bakışta çok yalın görünen bir yasa metninin, olayımızda olduğu gibi çok karmaşık ve o hukuk dalının öz yapısıyla ilgili bulunması olasıdır. Nitekim, açık olduğu ileri sürülen maddenin içtihadı birleştirmeye konu yapılması, bunun çarpıcı bir örneğidir ve bu örnekle Çoğunluk görüşünün dayanağı eylemli olarak doğrulanmamıştır. Esasen, yorum etkinliği, yargıçlara tanınmış bir ayrıcalık değil, yorumun tanımına uygun kurallar içinde kullanılması zorunlu bir kamu yetkisidir.

II- Kapsayıcı ve kavrayıcı tanımıyla yorum, dengeli, duyarlı ve sistematik bir bütün olan hukuk düzem içinde yer alan ve norm (hüküm) denilen en küçük hukuk biriminin bu sistem içinde sürtüşmelere, kayıplara yol açmayacak, sisteme ve gerçekleştirmek istediği amaca hizmet edecek ve yabancılaşmayacak biçimde anlamlandırılmasıdır. Sağlıklı bir yorum yapabilmek için, klasik ve sembolik mantık kuralları, tüm hukuk dallarında geçerli ortak yorum kuralları ile yorumlanacak metnin içinde yer aldığı hukuk dalına özgü yorum kurallarına uyulmak gerekir.

A- Çoğunluk görüşü, dilsel mantık (exegese) kuralları arasından, yalnızca benzetme (örnekseme, analogie, argumentum a pari) ve tasımlama (kıyas, syllogisme) yöntemlerine başvurmakta ve tümünü kıyas başlığı altında irdeleyerek şu sonuca ulaşmaktadır: İlk mahkemelere verilen ön eleme inceleme yetkisi, kamu düzenine ilişkin bir görev olduğundan, genişletilerek Yargıtay'a aktarılmaz. Herşeyden önce çıkış noktasını oluşturan ve sonuca yansıyan bu optik yanılgıyla öneleme inceleme yetkisinin, madde açısından yetkiye (görev: ratione, materiae) benzetilmesi tutarlı olmamıştır. Çünkü, mantıkta kesin (mutlak) değil, göreli (nispi) gerçeği yansıttığı için pek az başvurulan benzetme yönteminin doğru sonuç verebilmesi, benzetmeye tabi kılınan öğelerin benzerlik testine olumlu yanıt vermelerine bağlıdır. Ne var ki öneleme inceleme yetkisinin görev olduğunu ileri süren bir görüşe bugüne değin rastlanılmamıştır. Kanıtlanmayan bir benzetmenin kanıtlanmış gibi gösterilerek düşünceye temel yapılması ise, mantığın reddettiği bir tür savı kanıtsama (petition de principe) yöntemidir. Görev kuralının katıldığını yitirdiği (Vincent, procedure civile, Paris, 1974, s. 10-12) günümüzde ise, bu yöntemin kullanılması, yerinde olmamak gerekir.

B- Yukarıdaki tanıma uygun yoruma varabilmek için, uyulması gereken ikinci kural, tüm hukuk dallarında geçerli yöntemlere ve araçlara başvurmaktır.

a) Bu konuda Türk hukuku, ereksel (teleojik) yorumu yeğlemiş ve madde metninin amacım saptamaya yönelmiştir. Hiç kuşkusuz böyle bir yorumda kullanılacak ilk araç ve çıkış noktası yasal metindir. Ancak metne; yargıcı, yasanın yalnızca sözcüsü (vox legis) durumuna indirgeyen ve hukukta kilitlenmelere yol açan pozitivist bir yasa adamı (homo legalicus) olarak değil, hükmün iç ve derin anlamını bulmaya çalışan bir hukuk adamı (homo iuridicus) olarak yaklaşmak zorunludur. Çoğunluk görüşü, metinden yola çıkmakla birlikte, onun sistem içinde değil, sistemi birkaç maddeye indirgeyen küçük bir kesit içinde ele almaktadır. Oysa incelenen metin, küçük çapta bir yasada (lege, loi, ley) değil, gerisinde yüzyılların birikimini gizleyen ve bu birikimden süzülüp gelen yön verici (müdir) ve ilişilemez ilkelere yaslanan bir temel yasada (mecelle, code, codice, codigo) yer almaktadır.

b) Yorumda kullanılacak ikinci araç elbette, yasa koyucunun çalışmaları ve gerekçesinde yansıttığı amaçtır. Ancak, ereksel yorumda, yasa koyucusunun öznel iradesi (voluntas legislatoris) ve yasanın çıkmasına yol açan neden (occasiolegis), yasanın amacını belirlemede başat ve tek ölçüt değildir. Çünkü, yasa kalıcı, yasa koyucu ölümlüdür. Dünün iradesiyle bugünü yorumlamak, toplumsal değişim yasasını yadsımak ve adalet bunalımını göze almak demektir. Dahası, yasa koyucu, yasayı düzenlerken, tüm olasılıkları perspektifinde gözetemez. Monokrasinin tersine günümüzde yasalar tek kişinin (monokratın) değil, çoğu kez sözcüklere başka anlamlar veren ve karşılıklı ödünlerle uzlaşan kişilerden oluşmuş komisyon, kurul ve meclislerden geçerek yasalaşırlar. Böyle bir ortamda, bu kurullardan hangisinin yasa koyucunun gerçek iradesini yansıttığını saptamaya çalışmak boş ve metafizik bir çaba olacaktır. O nedenle, salt yasa koyucunun iradesiyle yapılacak bir yorum ereksel değil, genetik (oluşumsal) bir yorumdur. Nitekim bu düşünceler, kuramsal boyutlarda kalmamış, İtalyan Yargıtayı Hukuk Büyük Kurulu 21.5.1973, Türk Yargıtayı İçtihadı Birleştirme Hukuk Bölümü Genel Kurulu 8.12.1982 tarihlerinde, yasa koyucunun iradesinin kesin bağlayıcılığını reddetmişlerdir (Antolisei, 61-63; Betti, Interpretazione della legge e degli atti giuridici, Milano, 1971, s. 33 vd; Bettiol, Diritto penale, 1978, s. 125-128; Manzini, Trattato di diritto penale italiona, 1921, n. 134, 140; Parinain, Manuela di diritto penale, Torrino, 1950, s. 95; Nuvolone, İl sistema del diritto penale, Padova, 1975, s. 112; Merle-Vitu, Traite du droit criminel, I. 1973, s. 211; Rodriguez Devesa, Derecho penal espanol, Madrid, 1981, s. 183). Bununla birlikte, ereksel yorumda yasa koyucunun iradesi ve gerekçe elbette ışık tutucu bir güce sahiptir. O nedenle, önce yasanın değil, yasa koyucunun iradesinin ve amacının saptamaya çalışılması; daha sonra da yasanın kabul amacıyla çatıştığından söz edilerek metnin gerekçesinin bütünüyle reddedilmesi, bir iç çelişkiyi yansıtmaktan öte, bir yorum aracını tümden göz ardı etmek demektir. Kaldı ki, Yargıtay'ın öneleme inceleme yetkisinin doğallığından söz eden gerekçe, sistemle çatışmak şöyle dursun, onu doğrulayan ve destekleyen bir öğedir; feda edilemez. O yüzden, hem gerekçeyi bütünüyle bir yana iten Çoğunluk görüşü, hem de yalnızca bu gerekçeye dayanan üyelerin görüşü yorum bilime (hermeneutica) uymamaktadır.

c) Yorum araçlarından bir başkası da, normun sistematiğiyle yürürlükte bulunan yasadaki yeridir. Çünkü, bir temel yasa (codei, rastgele ve dağınık normlar (maddeler) yığını olmayıp, neden-sonuç ilişkileriyle birbirlerine bağlı normlardan oluşan dengeli ve duyarlı bir sistemdir. İncelenen metni, bu bütünden ayırarak irdelemek, yorumlamak değil, soyutlamak demektir.

Medeni Yargılama Yasasının yalnızca inceleme konusu 432/4-5 ve 434. maddeleri gözetilerek yapılacak bir yorum, her iki maddeyi sistemden soyutlayacağından, yasanın amacına ters düşen uygulamalara yol açacaktır. Bu açmazdan kurtulmanın tek yolu, yasal metin, gerekçe, metnin yasalaşma nedeni ve yasanın sistematiği içindeki yeri gözetilerek, yasanın değil, yasanın iradesi (voluntas legis) ile ereği (telos) ve temel mantığı (ratio legis) saptanılarak sağlıklı bir ereksel (teleolojik) yorumdur. Bu araçlardan yalnızca birine başvurmak, gerçeğin ancak bir parçasını yansıtabilir. Elbette parça, bütünün kendisi değildir. Zira, bilimde ve dolayısıyla hukukta, parçalı mantık ve görüş (vision parcellaire) bakış açısını daralttığı (scomotiser) için reddedilmiştir.

Bu temeller üzerine kurulacak bir görüş bizi şu noktalara ulaştıracaktır:

Medeni Yargılama Yasasının 432/4-5. maddesi, Ceza Yargılama Yasasının 315 ve 317 ve İcra İflas Yasasının 365. maddeleri gibi, bu yasanın "Yargıtay yolu" bölümünde yer almıştır. Bundan şu sonuçlar ortaya çıkmaktadır. İlkin, bu maddeler, her üç yasada da bulundukları için, yargılama hukukun ortak kuramı içinde incelenmelidirler. Sistematiğin ikinci mesajı konunun Yargıtay'ı ilgilendirdiği, öneleme inceleme yetkisinin aslında Yargıtaya ait olduğu, gerekçede de belirtildiği üzere, bunun için ayrıca bir düzenlemeye gerek bulunmadığıdır. Zira, bir başvuru koşullara bağlanmışsa, o başvuruyu esastan incelemeye yetkili organ, akılcı ve metodik çalışmanın, zaman ve enerji tasarrufunun gereği olarak, yasada bu konuda bir düzenleme olmasa bile, bir öneleme incelemesi yapmak zorundadır. Bu öneleme inceleme yetkisi temyiz yolunda, elbette bu başvurunun esasım inceleyecek olan Yargıtay'ındır. Bu bakımdan, Ceza Yargılama Yasasının 317. maddesinde konunun ayrıca düzenlenmiş olması, açıklayıcı nitelikte olup, Medeni Yargılama Yasasından ayrı bir durum yaratıldığı anlamına gelmez. O yüzden, her üç yasada da, Yargıtay'ın bir yetkisi alınıp bir başka mercie verilmemiş, (exegese) yorum yöntemindeki öncelikle (argumentum a fortiori) kuralının gereği olarak, öncelikle (aslında) Yargıtay'ın olan ve onda kalan bir yetki, kolaylık amacıyla bir de yerel mahkemelere tanınmıştır. Kaldı ki, öneleme incelemesi üzerine yerel mahkeme "temyiz davasının kabul edilmezliğine" karar vermişse Yargıtay, bu kararın doğru olup olmadığını denetlerken, aynı maddenin son fıkrasına göre, esasen yerel mahkemenin araştırdığı süre veya temyiz yeteneği koşullarının varlığını inceleyecek, yani aynı işi zaten yapacaktır. Bu da öneleme incelemesinin bir düzenlemeyi gerektirmeyecek ölçüde Yargıtay'a ait olduğunun bir başka kanıtıdır.

Öte yandan, Medeni Yargılama Yasasının 432/4. maddesi, yargılama normlarına uymanın kabul edilmezlik (inammissibilit, irrecevabilita, istemin reddi) yaptırımını iki nedene dayanarak düzenlemektedir. Eğer kabul edilmezlik karaır, sürenin geçmesi nedeniyle alınması gerekiyorsa, hak düşümü (preclusione, decadenza, forclusion, du chance) yaptırımı söz konusudur. Kabul edilmezlik kararına dayanak olacak hakdüşümü ise, daha sonraki ve bu arada Yargıtay aşamasında da gözetilebilir türdendir. O nedenle dosyanın Yargıtay'a gönderilmesi sonucu değiştirmeyecektir. Eğer kabul edilmezlik kararı, "temyiz yeteneği olmayan bir hüküm" nedeniyle alınmak gerekiyor ve ilk mahkeme bu maddeyi işletmeyerek bu başvuru işlemi üzerine dosyayı Yargıtay'a göndermişse, hakdüşümü gibi süreyle ilgili olduğundan tartışılamayacak nitelikteki pozitif olgudan farklı olarak, ilk mahkemenin hükmün temyiz edilebilirliğini benimsediği sonucuna varmak gerekir. Çünkü, yargılama hukukuna göre ortada, o mercice zımnen kabul edilince kabul edilmezlik yaptırımından kendini kurtaran bir durum söz konusudur. Aynı durumu Yargıtay da inceleyeceğinden, artık yerel mahkemeden zımnen reddettiği bir yaptırımı uygulaması istenilemez. İkinci nedenin gereği budur.

C- Yorumda uyulması gereken üçüncü kural, 1898'de Scialoja'nın ünlü incelemesinden sonra, Degni, Alfredo Rocco, Romano, Simoncelli, Shiovenda ve Bellavista gibi yazarlarca geliştirilen şu düşüncedir: Bir norm yalnızca mantık ve her hukuk dalı için geçerli kurallara göre değil, içinde yer aldığı hukuk dalına özgü kurallara da uyularak yorumlanmalıdır.

Yargılama hukuku, her şeyden önce, hukukta oluş görüşünü (visione processuale) en çarpıcı biçimde yansıtan bir hukuk dalıdır ve yargılama, maddi ya da yasal gerçeğe doğru ilerleyen bir oluş, süreç (processo, procese, processus, proces) ve akıştır. Bundan başka, yargılama morfolojisi, cezai/hukuki uyuşmazlıkla ortaya çıkıp yerine getirmeyle (icra-infaz) biten yatay çizgide,uygarlık ilerledikçe, birçok aşamalara ayrılmış ve zenginleşmiştir. Gerekli olmadığı takdirde, en az çabayla doğruyu bulma yasası ve yargılamada (maslahata) uygunluk (adeguatezza) (Kunter, Muhakeme Hukuku Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, 1981, n. 405-407; Foschini, sistema del diritto processuale penale, 1965, I. s. 321; 1968, II, s. 314) ilkesi uyarınca bu akış durdurulmamalıdır. En zengin yargılama şeması içinde, ilk mahkemenin normu (md. 432/4-5) uygulaması, elbette yargılamanın kusursuzluğu ilkesinin bir gereğidir. Eğer ilk mahkeme bunu yerine getirmeden dosyayı Yargıtay'a göndermişse, sorunu; salt bir normu işletmek amacıyla geri gönderme zorunluluğu açısından değil, uygunluk ilkesine işlerlik kazandıracak bir esneklik içinde değerlendirmek gerekir. Böyle yapıldığı takdirde, Medeni Yargılama Yasasının incelenen 432/4-5. maddesinin işlemez duruma getirileceği kaygılan da söz konusu olmayacaktır. Ancak somut durumları göz ardı ederek ve bir ilke olarak geri gönderme zorunluluğu getirilirse, yargılamanın akış niteliğine ve sinematik öz yapısına ters düşülmekle kalınmayacak, Anayasa'nın 141. ve Medeni Yargılama Yasasının 77. maddeleri doğrultusunda çabukluk ve ucuzluk amaçlarını gerçekleştirmek için benimsenmiş bir hüküm, bu amaçlarına aykırı bir biçimde yorumlanmış olacaktır. Gerçekten, somut durumlara göre, Yargıtay'ın da yapabileceği bir incelemeyi kesinkes ilk mahkemenin yapmasında direnilirse, yorum tanımına aykırı olarak, hem yargılama hukukuna özgü yorum reddedilmiş, yargılama morfblojisine ters düşülmüş ve sistemle sürtüşmelere yol açılmış olacak ve hem de yitirilen zamana yitirilecek yeni bir zaman dilimi, yitirilen gidere yeni giderler eklenerek yavaş ve pahalı bir yargılamaya ulaşılacak; böylelikle de, işleri kolaylaştırmak, çabuklaştırmak ve ucuzlatmak amaçlarıyla benimsenen pratik bir kural, işleri karıştırıcı, yavaşlatıcı ve pahalılaştırıcı bir işlevi üstlenerek, yargılamada kusurları artıracak ve bunun da ötesinde, gerçekleştireceği amaçlan kurban eden bir madde kimliğiyle yargılamada yabancılaşmaya öncülük edecektir. Dosyanın öneleme incelemesi yapılmadan Yargıtay'a gönderildiği ve geri gönderilmesine gerek duyulmadığı bir durumda, yitirilen zaman parçasını telafi etmenin biricik yolu, artık bu incelemeyi Yargıtay'ın yapmasıdır. Böyle bir durumda, Çoğunluk görüşü doğrultusunda maddenin mutlaka işletilmesi; gerçekleştireceği amacı ortadan kalktığı halde, biçimsel bir buyruğu yerine getirmede direnmek demektir. Bu ise, biçim ile öz (amaç) çatışmasında, biçimi öze üstün tutarak, yorumda kontranoloji (benzetme tersi) kuralına karşı çıkmak demektir. Oysa, yapılacak iş, bu kurala göre özü (amacı) biçimine üstün tutarak, yorum yapmak, koşullar elverdiğinde yasal metnin uygulanmasından vazgeçmektir.

Bu nedenlerle, pozitivist ve bükülmez bir hukuk anlayışıyla dosyanın ilk mahkemeye gönderilmesini zorunlu kılan Çoğunluk görüşüne karşıyım.

KARŞI OY YAZISI

Yasa hükümlerinin yorumlanmasında, amaca ilişkin yorumun, biçime ve söze ilişkin yorumdan üstün tutulması gerekir. 2494 sayılı Yasa ile HUMK.nun bir çok maddelerinde yapılan düzenlemenin amacı ise davaların kısa zamanda sonuçlandırılması, başka bir anlatımla, uyuşmazlıkların bir an önce çözümü ve bu uyuşmazlıklara ilişkin mahkeme kararlarının en kısa zamanda kesinleşmesidir.

Yargıtay, mahkemelerden verilen karar ve hükümlerin son inceleme merciidir. Bu nedenle, kararların temyizi kabil olup olmadığını veya süresinde temyiz edilip edilmediğini incelemek Yargıtay'ın asli görevidir. HUMK.nun 432. maddesinde 2494 sayılı Yasa ile yapılan son değişiklik, denetim mahkemesi olan Yargıtay'ın söz konusu yetkisini kaldırmış değildir. Nitekim 2494 sayılı Yasa ile ilgili Adalet Komisyonu raporunda aynen: "temyizin kanuni süre geçtikten sonra yapılması veya temyizi kabil olmayan bir karara ilişkin olması durumunda, hükmü veren mahkemenin, temyiz isteminin reddine karar vermeden, temyiz incelemesi için dosyayı Yargıtay'a göndermesi halinde, Yargıtay'ın da temyiz isteminin reddine karar vereceği tabii görüldüğünden, (HUMK.na) bu yolda bir açıklık getirilmesine gerek duyulmamıştır" denilmek suretiyle, Yargıtay'ın da görevli olduğu hiç bir duraksamaya yer vermeyecek biçimde açıklanmıştır. Aksi halin kabulü; yani, HUMK.nun 432. maddesinde öngörülen usulü içlemler yapılmaksızın, Yargıtay'a gönderilen dosyaların, Yargıtay'ca anılan maddedeki işlemlerin tamamlanması için gerekli karar verilmek üzere geri çevrilmesi, hem yargılama gideri ile emek ve süre kaybına neden olur ve hem de yasadaki son değişikliğin amacına aykırı düşer. Bu usulü eksiklik için herhangi bir araştırma yapmak gerekmiyorsa, işin esasını incelemekle görevli Yargıtay'a sözü edilen usulü eksiklik bakımından karar vermek yetkisinin tanınması ve kabulü, davaların tezelden sonuçlandırılmasını sağlayacağı gibi, HUMK.nun değişik 432. maddesinin amacına da uygundur.

İşte, açıklanan bu nedenlerle sayın Çoğunluğun görüşüne katılmıyorum.

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA