kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

İçtihatları Birleştirme BGK 1983/8 E, 1983/3 K.

"İçtihat Metni"

Avukat İbrahim Aktar ve Necip Şenbaba imzalı 26.12.1982 günlü dilekçe ile 766 sayılı Tapulama Kanununun 31/2. maddesinde yer alan on yıllık hak düşürücü sürenin başlangıcı bakımından Birinci Hukuk Dairesi’nin 01.05.1981 gün ve 6352/6021 sayılı kararı ile Sekizinci Hukuk Dairesi’nin 10.06.1977 gün ve 4415/5867 sayılı kararları arasında aykırılık bulunduğu, bunlardan birincisinde tescil tarihinin, ikincisinde ise tapulamanın kesinleştiği tarihin esas alındığı ileri sürülerek içtihatların birleştirilmesi yoluna gidilmesi istenmiştir. Yargıtay Birinci Başkanlık Kurulunun 30.06.1983 gün ve 66 sayılı kararı ile sözü edilen Dairelerle birlikte Hukuk Genel Kurulunun kararlan arasında da aykırılığın varlığı belirlenmiş, bunların içtihatların birleştirilmesi yolu ile giderilmesi gereği öngörülmüştür. Hak düşürücü sürenin başlangıcı yönünden kararlar arasında aykırılığın varlığı Yargıtay Büyük Genel Kurulu’nca oybirliğiyle kabul edildikten sonra işin esası görüşüldü:

766 sayılı Tapulama Kanunu, il ve ilçelerin merkez belediye sınırlan dışında kalan taşınmaz mallardan. tapusuz olanları bu kanun hükümlerine göre tapulamak ve tapulu olanların da bu kanun hükümlerine göre kayıtlarını yenilemek, kadastro planlarını düzenlemek ve tapu sicillerini meydana getirmek amacını taşımaktadır. Bir başka deyimle, taşınmaz malların hukuki ve geometrik durumlarını belirlemek, tapu sicillerini oluşturmak kanunun konu ve amacını teşkil etmektedir. Bunların yerine getirilmesinde ne gibi işlemler yapılacağı, usul ve yöntemi kanun maddelerinde açıklanmıştır. Böylece, oluşturulan sicillere karşı kişilerin ileri sürebilecekleri itiraz ve dava haklan, genel hükümlerden ayrık olarak aynı Kanunun 31/2.maddesinde yer alan hak düşürücü süre ile sınırlandırılmış bulunmaktadır. Sözü edilen maddede; "tapulamaya müsteniden meydana getirilen sicillerde belirtilen haklara tescilleri tarihinden itibaren on sene geçtikten sonra, tapulamaya takaddüm eden sebeplere dayanılarak itiraz olunamayacağı ve dava açılamayacağı" öngörülmüştür.

Yargıtay Hukuk Genel Kurulu kararlan ile yukarıda anılan Özel Daireler kararları arasında meydana gelen hak düşürücü süreye ilişkin aykırılıklar, bunun başlangıç tarihinin yorumundan kaynaklanmaktadır. Bir görüşe göre on yıllık hak düşürücü sürenin başlangıcı; taşınmazların tapu kütüğüne tescili tarihi, diğer görüşe göre ise hukuki ve geometrik belirlemenin, kanunun deyimi ile tapulama tespitinin kesinleşmesi tarihidir.

Gerçekten, tapulama tutanaklarının kesinleşme ve kütüklerin düzenlenmesi biçimi, Kanunun 26, 27 ve 30.maddelerinde gösterilmiştir. Otuz günlük askı ilan süresi içinde itiraz edilmemesi halinde tapulama tespitleri kesinleşir. Tapulama müdürü, sürenin bitimim takip eden. günün tarihini koyarak tutanakları tasdik eder. Öte yandan tapulama komisyonunun kesinleşen kararlarına ait tutanaklar, birlikler itibariyle parsel numarası sırasına göre ve tutanakların tasdik tarihi tescil tarihi olarak gösterilmek suretiyle tapu kütüklerine geçirilir. Kanunda öngörülen bu tescil tarihi, Tapu Kanunu ve Tapu Sicili Nizamnamesinde belirlenen kütüğe yazılma tarihi anlamı taşımamaktadır. Özel hükümle tescil tarihinden neyin anlaşılacağı açıklanmış, tutanakları kesinleştirilmesi ile ilgili tasdik tarihinin, tescil tarihi olacağı belirlenmiştir. 30 ve 31.maddeler hükümlerinin birbirinden ayrılması ve 31/2.maddenin tek başına ele alınması olanağının varlığından bahsedilemez. Aksi halde tutanakların kesinleştirilmesinden söz edilmesi ile yetinilmesi ve 31/2.maddenin. daha sonra yer alması gerekirdi.

Sorunun çözümünde kanunun amacı da önemli bir etken olup bunun göz önünde tutulması gerekir. Hiç şüphe yok ki, Tapulama Kanunu tasfiye hükümleri taşımakta, bütün taşınmazların geometrik ve hukuki durumlarının belirlenmesini konu etmekte, genel hükümlerden ayrık olarak özel taşınmaz mal edinme kuralları getirmiş bulunmaktadır. Böylece düzenli tapu kütüklerinin meydana getirilebilmesi çok uzun zamana, büyük emek ve harcamalara bağlıdır. Amaç elde edildikten sonra düzenli kütüklerin korunmasının düşünülmesi de doğaldır. Sicillere karşı hak aramanın da bir sınırı olmalıdır. 30.maddenin konuluş nedeni, hak düşürücü süre bakımından kuşku ve duraksamayı ortadan kaldırmak, bunun ne zaman başlayıp ne zaman sona ereceğim belirtmekten ibarettir.

31/2. maddedeki "tescil" sözcüğüne bağlanarak hak düşürücü sürenin uygulanması, daha önce belirtilen maddeler hükümleri ve kanunun amacı ile bağdaşmadığı gibi hak arayan kişiler yönünden eşit olmayan durumlar yaratabilir. 30. maddede tespitlerin kesinleştirilmesinden sonra kütüğe geçirme işlemlerinin Tapulama Müdürlüğünce yerine getirileceği belirlenmiştir. Kütük düzenleme işi bir tapulama bölgesinde zamanında yapılabileceği gibi, bir başka bölgede iş çokluğu veya eleman noksanlığı gibi nedenlerle gerekmiş olabilir. Bunun sonucu olarak da, kütüğü düzenlenen yerlerle henüz düzenlenmeyen yerlerdeki kişilerin haklarını arama olanak ve süresi yönünden değişik durumlar ortaya çıkmış olur.

Konunun tartışılması sırasında aksi görüşler de ortaya atılmış, hak düşürücü süre bakımından mutlak olarak tescil tarihinin esas alınabileceği savunulmuştur. Bu görüşe göre; 31/2.maddede tescil tarihinin gösterilmiş olması boşuna değildir. Aksi halde sadece tapulama tespitinin kesinleşmesinden söz edilir, "tescil" deyimi kullanılmazdı. 30.madde hak sahiplerini belirleyip lehine hak oluşan bu kimselere, 31.madde ise belirlenen. durumda hakları ortadan kalkan kişilere hitap eder. Hak arayan kişi, 30.madde hükmü ile bağlı değildir. Medeni Kanunun hükümleri ve özellikle 928.maddesi tapu kütüklerinin aleniyeti ilkesini getirmiştir. Aleniyet bulunmayan durumla hak arama olanağının varlığından söz edilemez. Tapulama tespitlerinin kesinleştirilmesi, kişilerin bilgi ve görgüleri dışında tapulama müdürlüğünde yapılmaktadır. Özellikle sosyal yapımız itibariyle hak arama olanağı herkese eşit biçimde tanınmalıdır. Bu da aleniyet ilke ve kurallarına bağlanarak sağlanabilir. Haklar tescille doğar ve buna karşı olan itiraz ve dava hakkı da tescille birlikte başlar. 0 halde hak düşürücü süre için tescil tarihi esas alınmalıdır.

Hemen belirtmek gerekir ki, bir tasfiye kanunu olduğu tartışmasız bulunan 766 sayılı Tapulama Kanunu, genel hükümlerden ayrık olarak getirdiği özel ilke ve kurallarına uygun biçimde değerlendirmek ve yorumlamak gerekir. Bunlar bir bütün teşkil edip gerek sözü ve gerekse amacı itibariyle maddeler hükümleri birbirlerinden ayrılarak tek başına hukuki sonuç meydana getirmezler. 26, 27, 30 ve 31. maddelerin, belirlenen haklar ile hak düşürücü süre bakımından ayrı ayrı ele alınmaları mümkün değildir. Aleniyet konusu da Tapulama Kanununun kendi bünyesi ve getirdiği özel hükümler içinde değerlendirilmelidir. 10, 11, 20, 26.maddeler tapulama bölgelerinin, birliklerinin, tespit yerleri ile zamanının, tespit sonuçlarının geniş bir çevrede ilan edilmesini öngörmüş, bunlara karşı itiraz yolunu da açmıştır. Bu derece ayrıntılı ve kapsamlı duyurmadan sonra özel ilke ve kurallar yerine aleniyete ilişkin genel hükümlerle sonuca ulaşmak kanunun gereğini ve amacını ortadan kaldırmak olur. Ancak, hak düşürücü süre bakımından herkese aynı biçimde uygulanabilecek olan tespitin kesinleşmesinin başlangıç sayılması ile eşitlik sağlanabilir. Öte yandan, daha önceki duyurmalara rağmen düzenlenmekte olan ve henüz tamamlanmayan kütükler nedeni ile kesinleşme durumunun ve tarihinin öğrenilmesi için tapulama müdürlüğüne başvurmak olanağı da engellenmiş değildir. Bu başvurunun tapu dairesine yapılanla bir farkı olmaması gerekir.

Yukardan beri açıklanan gerekçe ve nedenlerle hak düşürücü süre yönünden tescil tarihinin esas alınacağına dair azınlık görüşü benimsenmemiş, kanun maddeleri arasındaki bağlantıya bunların birbirlerini tamamladığına ve amacı ile getirdiği özel hükümlere göre on yıllık sürenin tapulama tespitinin kesinleştiği tarihten başlayacağı sonuç ve kanaatine varılmıştır.

Sonuç : Yukarıda belirtilen gerekçe ve nedenlerle 766 sayılı Tapulama Kanununun 31/2.maddesinde yer alan on. yıllık hak düşürücü sürenin, tapulama tespitinin kesinleşmesi tarihinden başlayacağına, 24.10.1983 günlü ilk toplantıda üçte ikiyi aşan çoğunlukla karar verildi.

KARŞI OY YAZISI

1- 766 sayılı Tapulama Kanununun 31/2.maddesine göre açılacak davalarda, hak düşürücü sürenin başlangıcının hakların tescilleri tarihi olduğunda uyuşmazlık olmadığı gibi, 30.maddenin açık hükmü karşısında, tapulama müdürü tarafından yapılan tasdik tarihinin tescil tarihi olarak gösterilmek suretiyle tapu kütüğüne geçirileceğinde de bir uyuşmazlık söz konusu değildir.

2- Tapu sicilindeki tescil tarihi tapulama müdürünün tutanakları tasdik ettiği tarih değil de, bu tarihten önceki tarih örneğin, birlikteki ilan tarihi yahutta birlikten tutanağın müdürlüğe gönderildiği tarih veya tasdikten daha sonraki bir tarih ise 31.maddenin 2.fıkrasına dayanılarak açılmış davada genel mahkemenin hak düşürücü sürenin başlangıcını nasıl saptayacağı ve bu süreyi hangi tarihten başlatacağı sorun olmuştur.

Tapu sicilinde açık olarak yazılı tescil tarihini, genel mahkeme baktığı iptal davasında gözardı ederek, tapulama müdürünün tasdik tarihini esas alarak hüküm kurabilecek midir?

3- MK.nun 7.maddesine göre, "Resmi sicil ve senetlerin doğru olmadığı sabit oluncaya kadar münderecatları ile amel olunur." Aynı Kanunun 935.maddesine göre de, tapu memuru açık hatayla yanlış yaptığı kaydı düzeltebilmek için alâkadarların muvafakati veya mahkeme kararının mevcut olması gereklidir.

Adi yazı hataları da ancak nizamnamedeki usule göre yapılabilecektir.

Genel mahkemede bakılmakta olan bir iptal davasında, tescil tarihinin hatalı olduğundan hareketle bu kayıt düzeltilmeden ve bu kayıt tapu sicilinde dururken nazara alınmayarak başka bir tarihe itibar edilerek hüküm kurulması, tapu sicilindeki kayıtların geçerliliğine, MK.nun 7 ve 935.maddelerinde belirlenen ilkelere ters düşmez mi?

4- Bir örnek vermek gerekirse, hakkında kamu davası açılmış ve nüfus sicilinde tescil edilmiş kayda göre 20 yaşında bulunan bir sanığın doğum ilmuhaberini getirten ve onun doğum ilmuhaberine göre on yaşında olduğunu saptayan ceza hakimi, nüfus sicilindeki kaydın düzeltilmesi yoluna gitmeden ve bu hususu sağlamadan, kütüğe yapılan tescilin yanlış olduğu kanısı ile ve bu kaydı gözardı ederek hüküm kurabilir mi?

5- Nüfus kütüğündeki kaydın öncelikle düzeltilmeden hüküm kurulması nasıl olanaksız ise, genel mahkemede yürütülen bir davada tapu tescil tarihinin tapu siciline yanlış yazıldığı kanısı ile bu husus bir ön sorun yapılmadan ve sicildeki bu kayıt düzelttirilmeden, sicildeki tescil tarihi geçerliliğini koruduğu sürece nazara alınmayarak kayda dayanak yapılan belgelere göre hak düşürücü süre belirlenerek hüküm kurması tapu sicilinin geçerliliğine ve dolayısıyla MK.nun 7 ve 935.maddelerindeki ilkeye aykırı olacaktır.

Esasen, Tapulama Kanununun 31.maddesinin 1.fikrasında, (tapulamaya müsteniden tesis olunan tapu sicilleri aksi hükmen sabit oluncaya kadar muteberdir) denilmektedir. Tesis olunan bu sicilin aksinin öncelikle ve bu hususa dair açılacak bir dava ile ispat olunması, bu davanın sonucundan sonra genel mahkemede bakılmakta olan iptal veya diğer tescil edilmiş bir hakkın kaldırılması yolunda açılmış olan davaya devam edilmesi gerekir.

Prosedürleri ayrı olacağından tapu siciline yönelik düzeltme istemi ile genel mahkemedeki iptal davasının birlikte yürütülmesinin ve hele açılmış iptal davası sırasında tapudaki tescil tarihine yönelik bir iddianın çözümlenmesine aynı davada kalkışılarak sicildeki yanlış olduğu iddia edilen veya saptanan kaydın düzeltilmesine karar verilmesinin mümkün olmadığı kanısındayım.

Bu bakımlardan ittihaz olunan karara karşıyım.

KARŞI OY YAZISI

Tapulama Kanununun 31.maddesi aynen şu hükümleri getirmiştir: "Tapulamaya müsteniden tesis olunan tapu sicilleri aksi hükmen sabit oluncaya kadar muteberdir. Bu sicillerde belirtilen haklara tescilleri tarihinden itibaren on sene geçtikten sonra,tapulamaya takaddüm eden sebeplere dayanılarak itiraz olunamaz ve dava açılamaz." İçtihat aykırılığına yol açan kararlardan bir kısmında maddede öngörülen on yıllık hak düşürücü sürenin taşınmazların tapu kütüğüne tescili tarihinde, diğerlerinde ise, Tapulama Kanununun 30/1.maddesinden hareket olunarak tapulama tespitinin tapulama müdürü tarafından onaylanma tarihinden başlayacağı esası benimsenmiştir.

Önce şu husus özellikle belirlenmelidir ki, 766 sayılı Tapulama Kanununa göre, tapulama tespiti ile ilgili işlemler idari elemanlar tarafından gerçekleştirildiği gibi tutanaklara itirazları inceleme ve sonuçlandırma ile görevli komisyonlarda kuruluş biçimleri itibarıyla tamamıyla idari niteliktedirler. Bu komisyonlarca verilen kararlar keza idari mahiyettedirler. Hal böyle olunca hakkı düşürücü sonuç doğuran bir hükmün hakkın korunmasını sağlayıcı yönde yoruma tabi tutulması gerekir.

Bu açıdan bakılınca Yasanın 31.maddesi hiç bir kuşkuya yer vermeyecek bir biçimde hak düşürücü sürenin tescil tarihinden başlayacağı hükme bağlanmıştır. Bu süre de on yıldır. Maddenin açık hükmüne rağmen 30.madde yoluyla başlangıcının onay tarihine götürülmesi fiilen on yıllık sürenin, onay tarihi ile tescil tarihi arasındaki gecikme süresi kadar kısaltılması sonucunu doğurur. Bunu bir örnekle belirtmek gerekirse, yasa gereğince aleniyet ilkesine tabi bulunan tapudaki tescile göre hakkının ihlal edildiğini gören üçüncü bir kişi dava açtığında, tapulama tespiti daha önce kesinleşeceğinden. hak düşürücü sürenin geçmiş bulunması durumu ile karşılaşabilecektir. Diğer taraftan Tapulama Kanununun amacı da 766 sayılı Yasanın 31.maddesinin yukarıda açıklanan biçimde yorumuna engel değildir. Düzenli kütükler meydana getirildikten sonra bunların korunması elbette doğaldır. Ancak, yasa genel hükümlerden ayrılarak on yıllık hak düşürücü süre içerisinde haklan ihlal olunanlara da yargı organları önünde bir dava hakkı tanımıştır. Bu durum Çoğunluk görüşünde açıklandığı üzere hak aramanın sınırsız olarak tanındığı anlamını taşımaz. Yasa koyucu, sürenin tutanakların tasdiki tarihinden başlayacağım isteseydi, bunu belirtirdi. Böyle yapmamış doğrudan doğruya tescil tarihini esas alarak düzenleme getirmiştir. Nihayet şu hususun da açıklanması gerekir: Dava hakkının tescil tarihine bağlanmasından herkes aynı şekilde yararlanacağından yasa önünde eşitlik ilkesi bozulmuş olmaz. Yasa koyucu iş çokluğu veya eleman eksikliği gibi nedenlerle fiilen tescil tarihinin gecikebileceğini dikkate alarak bundan doğacak zararlardan gerek Devletin ve gerekse memurların sorumlu olmamalarını sağlama amacıyla 30.madde dışında 31.maddeyi tescil esasına göre düzenleyerek bağımsız bir hüküm getirmiştir. Bu düzenleme ile aynı zamanda onay tarihi ile tescil tarihinin farklı oluşundan kişilerin zarara uğramaları da önlenmiş olmaktadır. Yasa koyucunun tanıdığı dava hakkının hak düşürücü süre açısından yorum ile daraltılmasını isabetli bulmadığımızdan Çoğunluk görüşüne katılamıyoruz.

 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA