kararara.com

Yargı Kararı Arama Motoru

 

 

Ana Sayfa      Karar Ekle      Hakkımızda      İletişim      Arama Yardımı

 

 

 

 

İçtihatları Birleştirme BGK 1970/8 E, 1978/8 K.

"İçtihat Metni"

DAVA : 2613 sayılı Kadastro ve Tapu Tahriri Kanununun 22/E maddesinin uygulamasında harici ( Tapu dışı ) işlemlere mahkemelerce geçerlilik izafe edilip edilmeyeceği hususunda Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 5/2/1969 tarih ve 1966/7-397esas, 1969/91 karar sayılı ilamı ile Yargıtay Yedinci Hukuk Dairesinin 17/10/1968 tarih ve 1968/4419 esas, 1968/6799 karar sayılı ilamı arasında içtihat uyuşmazlığı bulunduğu bildirilmiş, sözü geçen ilamlar ve daire başkanlığının yazılı mütalaası Yargıtay İçtihadı Birleştirme Büyük Genel Kuruluna tevdi edilmiş olmakla tayin edilen 17/4/1972 gününde toplanan kurulda gereği görüşülüp düşünüldü :

KARAR : Yukarıda tarih ve numaraları belirtilen Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ilamı ile Yedinci Hukuk Dairesi ilamları arasında içtihat aykırılığı bulunduğu, Yedinci Hukuk Dairesinin 22/5/1964 tarihli, 3509/3537 sayılı ve ( tapudışı intikalin mahkemece geçerli sayılma yasağına ) mütedair başka bir ilamına karşı ısrarı tazammun eden mahkeme kararının bozulması ile ilgili olup kesinleşmiş Yargıtay Hukuk Genel Kurulu ilamında; 2613 sayılı Kadastro ve Tapu Tahriri Kanununun 22/E maddesinin uygulanmasında harici ( Tapu dışı ) işlemlere mahkemelerce geçerlilik izafe edilemeyeceği ve bu yönlerin araştırma ve inceleme konusu yapılamayacağı kabul edildiği halde, 965 yılından sonra müttehaz Yedinci Hukuk Dairesi ilamında; bu kabil satışların mahkemelerce kabul edilmesi gerektiğine karar verildiği tespit edilip olayda içtihat uyuşmazlığı bulunduğu oybirliğiyle kararlaştırıldıktan sonra işin esasına geçildi.

A - Yedinci Hukuk Dairesinin son içtihadının ve buna katılan kurul üyelerinin dayandığı esaslar şu şekilde özetlendirilebilir;

2613 sayılı Kanunun amacı 1. maddesinde ifadesini bulmuştur. Bahsi geçen maddede aynen ( Kadastro, gayrimenkul malların hukuki ve hendesi vaziyetlerini tespit eder ve gösterir. ) denmektedir. 2613 sayılı Kanunun bir tasfiye kanunu olduğu tümünden anlaşıldığı gibi gerek, hükümet gerekçesinde ve gerekse muhtelif encümenlerin gerekçelerinde belirtilmiştir. Bu durumda kadastro sırasında ortaya çıkan fiili durumu hukukileştirmek ve bu duruma değer verilerek tasfiye amacı yerine getirilmek gerekir. Birçok ana kanunların men ettiği hususların devamı edegelmesi dolayısıyla bunlara hukuki veçhe vermek için çıkarılan kanunların uygulamadaki yararları aşikardır.

İçtihadı birleştirme konusunu teşkil eden 2613 sayılı Kanunun 22/E maddesi; Kanunun tasarruf tetkikleri bölümünde yer almış ve ( tefevvüz veya tedavül tarikiyle temellük edilegeldiği vesikalar ile yahut vukuf erbabının sözleri ile anlaşılan gayrimenkul mallar, esasen tapu senedine bağlı olup olmadığına ve tasarruf müddetinin müruruzaman haddine varıp varmadığına bakılmayarak sahibi namına kaydolunur. Alakalılar tarafından iddia vukuunda 4. fasılda yazılı hükümlere göre mesele hallolunur. ) şeklinde ifade edilmiştir.

Fıkranın 2. bendinde atıfta bulunulan 34. madde ( ihtilafların halli ) matlabını taşıyan 4. faslın son maddesidir.

Kanunun 22. maddesinde taşınmaz mal sahiplerinin tespit ve tayin şekliyle bu malların kimler adına; ne sebeple ve nasıl kaydolunacağı açıklanmış bulunmaktadır. Ayrıca bu husus kanunun uygulanmasıyla ilgili tüzüğün 19, 20 ve 21 inci maddelerinde derpiş edilmiştir.

Anılan 22/E madde hükmüne göre, kadastro sırasında tapuda kayıtlı bir taşınmaz mal haricen temellük edildiği tespit olunacak kayıt sahibi veya mirasçılarından başka birisi adına tahdit ve tespit edildiğinde, kayıt sahibi veya mirasçıları esas çıkarmaz ise o yolda tapu kütüğüne tescil olunur. Kayıt sahibi veya mirasçılarından birisi itiraz eder veya dava açarsa bu takdirde anılan fıkranın son bendi uyarınca uyuşmazlık, kanunun 4. faslında yazılı hükümlere göre çözülür.

Dördüncü fasıl, ihtilafların halli matlabı altında 27. maddeden başlayıp 34. maddede son bulmakta ve kadastro mahkemelerine gelen uyuşmazlıkların çözülmesi için izlenecek yolu saptamaktadır. Anılan faslın 27. maddesinde ( ... gayrimenkul mallara ( taalluk eden, kadastroyu ve tahriri alakalandıran her türlü ihtilafların hallinin kadastro mahkemelerine ait olduğu ) belirtilmiştir. Esasen uygulamalar da bu yöndedir.

Kadastroyu ve tahriri alakalandıran her türlü ihtilafları çözmekle görevli kadastro hakimlerinin takip edecekleri usul ve esas 34. maddede açıklanmış ve davalara, bu kanunda yazılı hükümlere ve yazılı olmayan hallerde umumi hükümlere göre bakılacağı belirtilmiştir. Bir tasfiye kanunu olan ( Kadastro ve tapu tahriri ) kanununu uygulayan hakimin kadastro posta ve komisyonunun, kanun gereğince değer vermek zorunda olduğu işlemleri nazara alması ve bu cümleden olarak tedavül tariki ile temellük edilegeldiği vesikalar ile veya vuku erbabının sözleriyle anlaşılan gayrimenkul malları, tapu senedine bağlı olup olmadığına ve tasarruf müddetinin müruruzaman haddine varıp varmadığına bakmaksızın sahibi adına tescile karar vermesi lazım ve zaruri olup bu yön kanunun ifadesinden açıkça anlaşılmaktadır. Bu durumda genel hükümlere gitme zorunluğu söz konusu olamaz. Kanunun bir maddesine, idari ve adli mercilerde ayrı ayrı uygulama olanağı tanımak kanun koyucunun amaç ve ilkesine aykırı düşeceği gibi eşitlik prensibiyle de bağdaşmaz. 1928 yılında meclise sevkedilen ve tasfiye amacı güden bu kanun tasarısının genel gerekçesinin uyuşmazlıklarla ilgili 43. maddesinde durum, açıklanarak aynen; ( kadastro ameliyatı sırasında ne gibi esbap ile hakkı tasarrufun tanınması lazım geleceği 4. fasla ait izahat sırasında tafsil edilmiş idi. Kadastro mahkemelerince dahi işbu tahyidat dairesinde hükümler isdarı muktazi görülmüştür. Bu suretle herhangi bir hadiseye ait münazaatın idareten ve kazaen intacından aynı neticenin husulü temin edilmiş olur, Binaenaleyh, kadastro mahkemelerinin bu kanunda mevzu hükümler dairesinde hüküm vereceklerinin tasrihi muktazi görülmüş ve madde o yolda kaleme alınmıştır. ) denmektedir. Gerekçenin bu maddesi dahi yalnız başına idari ve kazai mercilerde birlik temininin hedef tutulduğunu belirtmeye yeterlidir. Kanunların amacına göre yorumlanması lafzı ve ruhuna göre manalandırılması gerekir.

B - Hukuk Genel Kurulu, Kararının ve bunu benimseyen kurul üyelerinin çoğunluğunun dayandığı esaslara gelince;

2613 sayılı Kadastro ve Tapu Tahriri Kanunu 20 Ocak 1935 tarihinden beri yürürlükte bulunmaktadır. Bu kanunda ve bilhassa 22 nci maddesinde, kadastro posta ve komisyonlarının tahdit esnasında gözönünde tutacakları esasları A, B, C, D, E, F, G ( 5618 sayılı kanun ile kaldırılmıştır. ) ve H. bentlerinde belirtilmiştir. Olay ile ilgili E. bendinin 1 inci fıkrasında ( Tefevvüz veya tedavül tariki ile temellük edilegeldiği vesikalar ile yahut vukuf erbabının sözleri ile anlaşılan gayrimenkul mallar esasen tapu senedine bağlı olup olmadığına ve tasarruf müddetinin müruruzaman haddine varıp varmadığına bakılmayarak sahibi namına kaydolunur. ) denildikten sonra 2 inci fıkrasında ( alakalılar tarafından iddia vukuunda dördüncü fasılda yazılı hükümlere, göre mesele hallolunur ) hükmü sevkedilmiştir. 22 inci maddenin diğer bentleri uyarınca yapılan tahditler sebebiyle dahi alakalılar tarafından itiraz ve iddia vukuu daima mümkün bir halidir. Fakat, o bentlerde alakalılar tarafından ( iddia vukuunda meselenin mahkemece halledileceği ) yolunda bir hüküm konulmamıştır. Çünkü o bentler esasen umumi hükümlere uygun bulunmaktadır. E bendi umumi hükümlerden ayrıldığı için hemen 2 inci fıkra iddia vukuu halini 1 inci fıkradaki hükümden ayak tutmuştur. Nitekim aynı kanunun 23 üncü maddesi dahi özel hükmü ihtiva ettiği için son fıkrasında bir iddia vaki olması ve iki tarafın uyuşamamaları halinde keyfiyetin mahkemece çözüleceği öngörülmüştür. E bendinin 2 inci fıkrasında söz konusu edilen 4 üncü fasıl 27 inci maddenin başlamakta, 34 üncü madde ve son bulmaktadır. Bu maddeler kadastro mahkemelerinin görevli, bu mahkemelere başvurma şekli, sulha ve tahkime teşviki sulh ve tahkimin akim kalması halinde yapılacak işlemler, hükümlerin tefhim ve tebliği gibi ilişkin hükümleri ihtiva ettiği gibi 34 üncü madde daha usule ilişkin bulunmaktadır. Bu maddede; ( kadastro mahkemesi davalara bu kanunda yazılı hükümlere ve yazılı olmayan hallerde umumi hükümlere göre bakar ) denilmiştir, ( ihtilafların halli ) başlığı altındaki usule ilişkin bir fasıl içinde yer alan bu maddeyi usul bakımından manalandırmak gerekir. ( Bakar ) sözü maddenin usule ve şekle taalluk ettiğim göstermektedir.; Aynı kanun esasa taalluk eden hükümleri ( hallolunur ) şeklinde ifade etmiştir. 34 üncü maddedeki ( umumi hükümler ) terimi ( umumi usul hükümleri ) ni ifade eder. Bu maddedeki ( bu kanunda yazılı hükümlere göre bakar ) sözü ise ( bu kanunda yazılı usul hükümlerine göre bakar ) anlamındadır. Usul ile ilgili fasıl içindeki maddeyi başka anlamda yorumlamaya imkan yoktur.

E. bendinin 1 inci fıkrası ( bu kanunda yazılı hüküm ) ün şümulü içinde mütalaa edildiği takdirde kanunda bir çelişme meydana gelecektir. Şöyle ki, E. bendinin 2 inci fıkrası ( iddia vukuunda meselenin mahkemece hallolunacağını ) emrederken 34 üncü madde delaletiyle meselenin yine E. bendinin 1 inci fıkrası uyarınca halli, cihetine gidilmesi gibi cidden garip bir sonuç husule gelecek, E. bendinin 2 inci fıkrası lüzumsuz bir hüküm olarak kanunda yer almış bulunacaktır. Halbuki bu fıkra lüzumsuz değildir, itiraz vukuunda 1. inci fıkranın uygulanmasına engel olmak için sevk edilmiştir. O halde, 2613 sayılı Kanunun, uygulanması sırasında kadastro tahdidine karşı açılan davalarda mahkemeler Medeni Kanunun gayrimenkul mülkiyetine ilişikin hükümleri ile diğer genel hükümleri uygulayacak ve bu arada tapudaki kayıtlı .gayrimenkulun harici satışını geçerli saymayacaktır. Mahkemeler geçerli bir satış işlemi bulunup bulunmadığını araştırmak zorundadır. 1515 sayılı Kanun ile Medeni Kanunen gayrimenkul iktisabına ilişkin diğer hükümleri göz önünde tutulacaktır.

2613 sayılı Kanunun sözü geçen 22 inci maddesinin E. bendi bir tasfiye hükmü olduğu ve mahkemelerce de uygulanması gerektiği yolunda bir iddia ileri sürülemez. 2/6/1929 tarih, 1515 sayılı Kanun bir tasfiye hükmü getirmiştir. 2613 sayılı Kanun ise 15/12/ 1934 tarihinde kabul olunmuştur. 5,5 yıl gibi kısa aralıkla tasfiye kanunları çıkarmakta, yürürlüğe koymakta sosyal bir zorunluk düşünülemez. Bu kanun gayrimenkullerin kadastro esasına dayanan planlarının yapılmasını, tapu kayıtlarının yenilenmesini, tapusuz gayrimenkullerin yeniden tapuya bağlanmasını, muntazam tapu kütükleri tesisini hedef tutmuştur. Kanunun yorumunda sözünü esas tutmak ve sözünden çıkan anlam kanunun tümünden çıkan anlam ile çelişme halinde bulunmadığı takdirde bu anlamı esas almak, bir çelişme bulunması halinde tümünden çıkan anlama uygun şekilde yorum yapmak Medeni Kanunun 1 inci maddesi gereğidir. 2613 sayılı Kanunun bu açıdan yapılan yorumu da 1935 yılından beri devam eden uygulamada tahdide itiraz vukuunda E. bendinin değil, genel hükümlerin uygulanacağı yolundaki düşüncenin isabetli olduğunu göstermektedir. Yargıtay Hukuk Genel Kurulunun 18/11/1964 gün, 7/1149 esas, 650 karar sayılı ilamının gerekçesinde dahi bu yoldaki yorum benimsenmiştir. E. bendi tapuda kayıtlı gayrimenkulun tahdit tarihinden kısa bir zaman önce haricen satın alındığı yolundaki iddia veya savunmanın incelenmesini bilirkişi ve şahit sözleri ile ispatlanmasını mümkün kılmaktadır. İtiraz vukubulmadukça bu bent hükmünün tahdit sırasında uygulanmasında ve zilyet adına tahdit yapılmasında özel veya genel bir sakınca bulunduğu düşünülemez, İtiraz ve davanın sebketmemiş olması tapu kaydı sahibi veya mirasçılarının o yoldaki tahdide rıza ve muvafakat gösterdiklerini zımnen belirtir. Gerçek hak sahibinin zımmii muvafakati karışısında zilyet adına yapılan tahdidin muteber sayılması doğrudur. Fakat, itiraz ve dava vukuunda aynı hükümlerin uygulanmasında direnilmesi tehlikelidir. Umumi hükümlerin uygulanması mülkiyet haklarının korunması bakımından da zorunludur. Olay 5602, 509 ve 766 numaralı Tapulama Kanunları ile kıyaslanamaz. Bir defa bu kanunlarda belirtilen ve umumi hükümlerden ayrılan tespit sebeplerinin itiraz ve dava vukuunda mahkemelerce uygulanacağına dair açık hükümler mevcuttur. 5602 sayılı Kanunda tapulamadan kısa bir zaman önce tapulu gayrimenkulün harici satışı muteber sayılmış iken uygulamalarda görülen sakıncalar dolayısıyla 509, 766 sayılı Kanunlarda 10 senelik zilyetlik şartı konulmuştur. Diğer taraftan, tapuda kayıtlı gayrimenkullerin tapu memuru huzurunda tedavülünü sağlamak, şehir ve kasaba halkı için çok kolay olduğu halde köy halkının bunu kolayca sağlayamadıkları için tapu dışı el değiştirmeler köy arazisinde çoğunluğu teşkil etmiş olması bakımından tapulama kanunlarında fiili durumu hukukileştirmek, hakkaniyet esaslarına uygun düşmüştür. Bugün yalnız il ve ilçe belediye sınırları içinde uygulanması gereken 2613 sayılı Kanun hakkında zilyet yararına harici satışın kayıtsız ve şartsız geçerli tutulmasında hakkaniyet bulunduğu ileri sürülemez. Tapu kaydı karşısında haricen satın alan zilyet ancak şartları mevcut olduğu takdirde 1515 sayılı Kanundan, Medeni Kanunun 639 uncu maddesinin 2 inci fıkrasından, 650, 655 inci maddelerinden faydalanabilecektir.

Karşılıklı iki tez uzun boylu görüşülüp tartışıldıktan sonra müzakere kafi görülerek oylandı; üçte ikiyi aşan çoğunluğun yukarıda B. bendinde gösterilen esasları ve neticeyi benimsediği tespit olundu. Sonuç :

Anlaşmazlığın mahkemeye intikali halinde 2613 sayılı Kanunun 22 inci maddesinin E. bendi hükmünün mahkemece uygulanma yeri bulunmadığına, Hukuk Genel Kurulunun 5/2/1969 tarihli, 7.397/91 sayılı içtihadının isabetli olduğuna, 17/4/1972 tarihli birinci toplantıda, üçte ikiyi aşan çoğunlukla karar verildi.


 

 

 

Bu site telif yasaları kapsamında koruma altındadır.

Site içeriğinin ticari amaçla kopyalanması ve kullanılması yasaktır.

Copyright 2010 BETA